3 Ocak 2018 Çarşamba

Frantz


Hepimiz doğduğumuz aile sisteminin kaderinden ve dinamiklerinden etkileniriz. Sistemin kolektif gücü hiç tanımadığımız aile bireylerinin bile yaşadıkları olaylardan dolayı kendi kaderimizin etkilenmesini sağlayabilir. “Dede erik yeri torunun dişi kamaşır...” Oysa sistem sadece aile bireylerinden oluşmaz. Kan bağı olmayan kişiler de sistemimizde önemli rol oynuyor olabilir. Bu kişiler bir şekilde ailemizle ilişkide olmuştur. Bu ilişki nasıl oluşur? Bir iş ortaklığından ailenin batmasına sebep olan veya ailede bir kişinin ölmesine neden olan biri olabilir. Aile üyelerinin birinden ayrılmak istememesine rağmen terk edilen eski nişanlı veya sözlü olabilir. Trafik kazasında kazaya sebep veren biri olabilir. Hatta dünyaya gelecek bir bebeğin düşmesine veya kürtaj edilmesinde önemli rol oynayan biri olabilir... Tüm bu kişiler genellikle sistemde dışlanırlar. Oysa etkileri hala ailenin üzerindedir.

Bu kadar savaşın gerçekleştiği 20. Yüzyılda doğan nesiller savaşta olan olayların, gizlenen sırların etkilerini hayatlarında farkında olsalar da, olmasalar da hissederler. Sanki hayatlarını derinden etkileyen bir güç vardır.


Frantz isimli film I. Dünya Savaşı’nın hemen sonraki dönemde geçiyor. Anna’nın nişanlısı Frantz savaşta vefat etmiştir ve Anna nişanlısının ailesinin yanında hep beraber yas tutmaktalardır. Bir gün Frantz’ın mezarının başında hiç beklenmeyen biri belirir. Bir Fransız genç... Kısa bir süre sonra anlaşılacağı üzere Adrien adındaki bu genç savaşta Frantz’ı öldüren kişidir. Bu olayın yükünü atabilmek için Almanya’ya gelir, kurbanın aile ile tanışır. Önceleri kimliğini açıklayamaz ancak tek niyeti af dilemek ve yükünü az da olsa azaltmaktır.

Başlarda Anna ona karşı çok tepkili de olsa, yavaş yavaş Frantz’ın babası başta olmak üzere, onun ölümünün tek sorumlusunun Adrien olmadığını görmeye başlarlar. Büyük bir savaşın ortasında kalmış gençler mi sorumludur? Yoksa savaşı alkışlarla karşılayanlar ve oğullarını savaşa yollayan babalar mı? Yoksa onları savaşı alkışlatmaya teşvik eden politik düzen ve geçmişte yaşanan olaylar mı? Tüm bu olayların ötesine bakıldığında herkesi kurbanların kurbanı olduğu gerçeğini görmeye ve olanı olduğu gibi kabul edip, şu andaki kurbanın Adrien olduğunu görmeye başlarız. Tüm aile onu affetse de o kendi kendini affetmemektedir.


Adrien Fransa’ya döndükten bir süre sonra Anna onun peşinden Fransa’ya gider. Bu sefer diğer cephedeki yansımalarını görme fırsatını buluruz. Herkes kendince haklıdır. Oysa o dönemdeki tüm insanlar Adrien ve Frantz’ın ebeveynleri gibi karşılasaydı olan olayları, çıkar mıydı II. Dünya Savaşı?..

25 Aralık 2017 Pazartesi

Mother!


Tüm dini mitler ortak özellikler gösterir. Tanrı insanı yaratmış; Adem Havva ile çocuklar doğurur. Habil ile Kabil birbirini öldürür. Şeytan Tanrı’ya karşı çıkar ve insanın yoldan çıkmasından sorumludur. Daha sonra belli dönemlerde Tanrı’nın elçileri insanları doğru yola sokmak için Dünya Ana’ya gönderilmiştir. Her millet kendi Peygamberinin dediklerinin bu güne kadar değiştirilmeden geldiğini iddia eder ve ona gör ekendi davranışlarını ayarlar. Ancak ortak zemin iyi ve kötü, günah ve sevap, iyi melekler ve şeytan arasındaki karşıtlıklardır. 

The Mother filmi dini sembollerle dolu bir film. Bu sembolleri anlamadan filmi seyretmek sadece zaman kaybı. Filmde anne, dünyayı temsil ediyor; baba ise Allah. Eve sonradan gelen Adem ve Havva; onların kavga eden çocukları Habil ile Kabil ve diğer tüm insanlar... Yasak elmanın sembolü ise babanın elinde tuttuğu ve yeniden yaratım için ona ilham veren kristal. Annenin çocuğu ise Hz. İsa... Hristiyan bir bakış açısının hakim olduğu filmde insanlar dünyayı perişan ederler ve Tanrı evreni bir arada tutan güç; sevgi ile yeniden başlar. İnsanlık başarana kadar tekrar ve tekrar denenecek bir oyun gibidir hayat...


Oysa diğer bir bakış açısından bakarsak, yansıttığımız dünya iç dünyamızdır. Kolektif olarak yaratılan şiddet dolu, dünyayı mahveden hayat iç dünyamızın yansımasıdır. Bu sebeple annenin başına gelenler ve her bir köşenin işgal edilmesi zihnin karışıklığını ve dualitesini gösterir niteliktedir. Lakin tüm bu ayrımlar zihni rahatlatmaya yaramaktadır, öyle değil mi? Bir şey olduğundan Tanrı’ya sığınmak, bir günah olduğunda şeytanı suçlamak... Oysa Kur’anı Kerim’de belirtildiği gibi Allah herkesin ruhuna kendinden bir parça üflemiştir. 
Hz. Mevlana: “-Ben Hakk’ın kuluyum, kölesiyim- diyen biri kendi varlığı ve Tanrı’nın varlığı olmak üzere iki varlık ortaya sürmüş olur. –Sen Allah’sın ve ben kulum- demen dava ve kibirlenmedir. O zaman kendi varlığını da ispat etmiş olursun. Bu durumda ikilik gerekli olur.” [Alıntı: İşitin Beni Ey Yarenler – Mustafa Tatcı]

Bu ikilik kavramı, iyiyi de kötülüğü de başkasına havale etmeye çanak tutmak olmaz mı? Dünyayı yok eden bu içimizdeki ikilem değil mi? Ben varsa başkası olmak zorundadır. Hayatta kalmak ise başkasına göre daha iyi olmayı, daha fazlasına sahip olma fikrini doğurur. Bu iç çatışma tamamen dışarıdaki çatışmayı besler... İşler çığırından çıkınca olayları kendi zihninin ürünü olduğuna inanmamaya başlar... Oysa tüm illüzyon kendimizi bütünden ayrı olduğumuzu düşünmekle başlamıyor mu?..

23 Aralık 2017 Cumartesi

To The Bone

Anoreksiya, kilo almaya karşı ağır korku yüzünden bilinçli olarak aşırı zayıf kalma çabaları ile belirlenen bir bozukluktur. Genellik 12-18 yaş arası gençlerde görünen bu rahatsızlık %95 oranında kadınlarda ortaya çıkıyor.

Terapist, anoreksik hastalara şöyle söyler:
“Derdiniz kilo almak değil, hissetmekten korktuğunuz duyguları uyuşturmak…”


Psikolojik veya fiziksel rahatsızların ardında duygu ve düşünceler var. Ancak bu duyguların kaynağı nedir? Bir çok gözleme göre bu rahatsızlığa sebep anne ile olan bağın erken yaşlarda kopmasıdır. Ancak daha da ötesi bakmak gerekir. Çünkü sigorta hasarlı diye elektriklerin gitmesinin sebebi sigorta değildir.

Neden her 20 vak'adan 19’u kadındır? Her bebek annesine bağımlı bir şekilde doğar. Çocuk olduğunda ise karşı cinse yönelirler. Erkek çocukları için bu annedir; kız çocukları için ise babadır. Bir çok aile sistemi çalışması da gösterir ki, anoreksiya çok büyük çoğunlukla babanın ruhen veya fiziken evde olmamasına bağlıdır. Baba neden yoktur? Muhtemelen baba da kendi ailesindeki bir kaderin kurbanıdır.

To The Bone isimli filmin kahramanı Ellen, uzun süren bir kilo almaya karşı aşırı hassasiyeti vardır. Ellen henüz çok küçükken annesi ve babası boşanmıştır. Annesi en iyi kız arkadaşı ile beraber olmuş, babası da evi terk etmiştir. Babası daha sonra yeniden evlenmiş ve bir kızı daha olmuştur. Ellen uzun süre annesinde yaşadıktan sonra, annesi onun rahatsızlığından dolayı baş edemediği için babasının yanına göndermiştir. Babasının yeni evliliğinden olan kız kardeşi ile arası iyi olan Ellen, babasını neredeyse hiç görmemektedir.

İşler kötüye gitmeye devam edince üvey annesi onu özel bir kliniğe yerleştirir. Burada 6-7 genç benzer durumlarını paylaşarak iyileşmek için mücadele verirler. Film boyunca babanın hiç yer almadığı bu durumda çocuğa en çok destek olacak kişi annedir. Anne de başlarda kızına yardım edememekten korkarken, onu kucağına alır ve bir bebeği besler gibi biberonla besler… Bu sahne belki de bir metafordur ancak annenin desteğini ve yaşam gücünü alan çocuk olanları babasıyla bırakma yetisine sahip olarak hayata geri dönebilir.


Sonuç olarak tüm bunlar bilinçli zihnimize saçma gelebilir. Ancak aile ait olmak, hayatta kalmak demektir. Biz farkında olsak da olmasak derin bir şekilde aile sistemimize bağlıyızdır. Bu sadakat “onlar yerine ben öleyim” diyen bir dinamiğe kadar gidebilir. Oysa tüm bu geçmiş travmalardan özgürleşmek, geçmişle barışmak mümkün. Bunun için aile geçmişine bakmak ve anlayışımızı/bakış açımızı değiştirmek gerekiyor.  

14 Aralık 2017 Perşembe

Yardım Etme Sanatı

Bazılarımız devamlı birilerine yardım etmek ister. Bu isteğe karşı koyamazlar. Hatta kimileri hayatlarını böyle kazanır. Bazılarımız ise belli bir olaydan sonra böyle bir yolu tercih eder. Özellikler bir hastalıktan kurtulduktan sonra… O hastalıkla ilgili vakıf veya yardım kuruluşlarında görev yaparlar. Bazen de, bizim için önemli birini kaybettikten sonra böyle bir eğilime gireriz. Belki de aile geçmişimizde böyle bir kayıp vardır…

Yardım etmek kavramı üzerinde düşünülmeden ve ardında yatan derin nedenler anlaşılmadan yapıldığında oldukça tehlikelidir. Çünkü yüzeyse siz kendinizi yardımsever olarak yorumlarken, çevrenizdekiler de sizi takdir edecektir. Bunun altında yatan dinamiği görmek her zaman kolay değildir.

Peki yardım etmenin nesi kötü olabilir? Daha doğrusu nasıl yanlış bir şekilde yardım edilir?


Ebeveyn-Çocuk İlişkisi

En tipik dinamiklerden birisi, yardım edenin ebeveyn rolüne bürünmesi ve alanın da çocuk olarak kalmasıdır. Derindeki sebep; sevgi arayışı olabilir, birini kurtarmak olabilir, suçluluğa karşı bir kefaret olabilir veya görülme/takdir edilme ihtiyacı olabilir… Hiç fark etmez; devamlı yardım ettiğimizi sandığımız kişinin veya kişilerin ebeveyni konumuna geliriz. Bu durum, iki tarafın da yetişkin olmasını engeller. Eğer yaşına basmak üzere bir çocuğa düşmemesi için devamlı yardım edersek, çocuk hiç bir zaman yürümeyi öğrenemez… Bazen yardım, sadece hiç bir şey yapmadan beklemektir…

Alma-Verme Dengesi

Genellikle yardım eden kişiler almakta zorlanırlar. Sadece verdiklerinde ise tükenmeye başlarlar… Arkadaşlar, sevgililer, eşler ve iş ortakları arasında olması gereken alma-verme dengesi aşırı yardım etme ihtiyacı ile bozulabilir…

Yardım Edenin Gururu

Bazı durumlarda ise yardım eden, bunu kendini yücelterek yapar… Bilinçaltında veya bilinçli bir şekilde “Ben senden daha üstünüm, daha zenginim, daha bilgiliyim, daha soyluyum…” yatar. Bu tür bir yardım hepimizin eşit var olma hakkına saygısızlık etmektir.

Yardım Etme Sanatı

Öte yandan gerçekten, sevgi, şefkat ve saygı içerisinde diğerlerine katkı olabiliriz. Bunun için öncelikle şu soruları sormalıyız:

  • Yardım etmek mümkün mü?
  • Yardım etmek uygun mu?


Yardım alacak kişi buna gönüllü olmalıdır ve bunu bir çocuk gibi değil, bir yetişkin gibi istemelidir. Örneğin; bir yetişkin borç para istemek yerine, para kazanacağı bir iş ister… Tüm bu koşullar sağlanırsa dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:
  1. Yardım eden elinde olan bir şeyi vermelidir. Bilmediği veya anlamadığı bir alanda yardım ediyormuş gibi yapmamalıdır.
  2. Her iki tarafından büyümesine imkan veren bir süreç olmalıdır.
  3. Her iki tarafın yetişkin rollerini bırakmaması gerekir.
  4. Hikayedeki herkese kalpleri açılması gerekir…

Reddettiğimiz kişileri, yönlerimizi görüp, gönlümüzde yer açtığımızda büyümeye başlarız. Bu sebeple yardım eden taraf tutmamalı ve önyargılardan bağımsız olmalıdır. Yardım isteyenin kaderine saygı göstermek acımanın önüne geçer. Acımak, kadere karşı savaş açmaktır… Yardımcı çözüm aramamalıdır; çözüm, sevgimizin herkesi içine aldığında gerçekleşir…

Yardım eden yardım etme amacında olmamalıdır; başarı veya övgü peşinde ise mutlaka arkasında başka bir neden yatmaktadır… Yardım eden sadece olanı olduğu gibi yorumlamadan gördüğünde yardım edebilir.

Yardım eden cesur değildir. Stratejik bir şekilde hareket edendir. Sabırla bekleyen, sadece yeri geldiğinde müdahalede bulunandır… Yardım gerçekleştiğinde ve her şey bittiğinde, çoktan alanı terk edendir… Zafer kutlamaları önemli değildir onun için… Çünkü başka bir şey kazanmıştır; içinde bulunduğu güçlerin derin anlayışını

28 Kasım 2017 Salı

Başımıza Gelen Olaylar

Başımıza öyle olaylar gelir ki, bu olayların hiç meydana gelmemesini isteriz. Bu istenmeyen olayları kötü, talihsiz, dehşet verici, veya acımasız olarak nitelendiririz. Hatta olay o kadar basit ve nettir; suçlusu bellidir. Kısacası müthiş bir haksızlık yaşamaktayızdır. İşte bu konuda ya başkalarını suçlarız ya da kendimizi… Genellikle de ikisinin karışımı bir durum çıkar ortaya…

Olay, o kadar trajik ve dramatiktir ki, suçlu çok bellidir; kadersizliğimiz gün gibi ortadır. Kesinlikle emin bir şekilde haykırmak isteriz: “Neden? Neden bunlar başıma geliyor? Haksızlık bu! Tanrım neredesin?” Acımıza ve hikayemize o kadar yakından bakarız ki, çevremizdeki diğer kişileri göremeyiz… Tanrı’yı bile… Yüzeyde ne kadar inançlı olsak da, belki de içimizdeki küçük bir parça Yaradan’a isyan eder… Öte yandan sırlar sır olarak kaldığında, yüzleşmemiz gereken olay ve kişiler ile yüzleşilmediğinde, sanki olayların yaşandığı noktada kilitli kalırız. Hareket edemez, ruhsuz bir hayat yaşarız.

Yargı
Devam edebilmek için gereken bu yüzleşme anlaşılması gereken ilk şey yargıdır… Her birey olayları kendi perspektifinden değerlendirir. Bu çok doğaldır: Dünyaya gelen bir bebek için hiç bir ayrım ve korku yokken, bebek yavaş yavaş anneden ve tüm diğer her şeyden farklı bir varlık olduğunu anlamasıyla kendini bedenle özdeşleştirmeye başlar. Bu özdeşleştirme sonucunda bedenini hayatta tutması gerekliliği ortaya çıkar. Beynin – zihnin, temel amacı bedeni hayatta tutmak olur. Zihin bu ayrım ve kıyaslama ile öğrenir… Çalışma prensibi budur. Sıcak-soğuk, kısa-uzun, ben-sen, biz-siz ve en tehlikelisi de iyi-kötü ayrımıdır…

Tüm bu bakış açıları bazen sadece bizim düşüncelerimize dayanırken, bazıları toplum, kültür, çarpıtılmış din veya kanunlara da dayanıyor olabilir. Bu şekilleri ile doğru olduğundan emin olduğumuz iyi-kötü yargılarımızın dayanakları ortaya çıkar. Artık haklı olduğumuza o kadar inanırız ki, kendimizden ve hissettiğimiz acıdan başka hiç bir şey görmeyiz.

Yargıç
Bu emin olma duygusu ile yargıç rolüne bürünürüz. İşin çıkmaza girdiği an, her insanın kendini yargıç rolünü büründürmesindedir. Yargıcın elinde ister ana yasa olsun, ister ahlaki değerler isterse spiritüel safsatalar… Her yargıçlık yapan, kendini Tanrılaştırmış olur…
Oysa her olaya, her kişiye baktığımızda, ötesine baktığımızda ardında bambaşka kişi ve olayların o durumu yarattığını görürüz. Her kurban, başka birinin kurbanıdır. Daha geriye gittiğimizde ve daha da geriye gittiğimizde Adem ve Havva’ya kadar uzanır konu. Onun da ötesine gittiğimizde karşımıza Tanrı çıkar.
Kimi eleştirirsek eleştirelim, hangi olayı yargılarsak yargılayalım, altında yatan büyük bir sistemi ve Tanrı’yı yargılarız.
Öte yandan, bu bakış açısı insanların yaptıklarını mazur göstermeye çalışmak değildir! Her bireyin davranışlarının sonuçları olacaktır. Bu bakış açısı, olanı olduğu gibi ‘iyi ve kötü’ demeden görüp, anlamasak bir olan olayları geçmişte bırakmayı, gerçekten gönülden affetmeyi ortaya çıkartacaktır…

Hayat ve Ötesi
Bağlı kaldığımız suçlu veya masum, insan veya Tanrı, hepsi ile yüzleşiriz. Bu, kolay mıdır? Hayır! Bunu ilk seferde yapamayız çoğu zaman… Belki de tamamen özgürleşmek için binlerce kez yapmamız gerekir. Ancak bir kez at gözlüklerimizi çıkardığımızda, önce canımız yansa bile, artık kalıcı ve derin bir anlayışa sahip oluruz. Her şeyin sadece bu dünyadaki yaşamla sınırlı olmadığını görürüz… Bizden çok daha büyük bir şeye güvenmeye başlar, hayatı sadece sevgi ile yaşamak için burada olduğumuzu hatırlarız.
Hepimizin ama hepimizin, Tanrı’nın çocukları olduğunu hatırlar, evrende her şeyin sevgi ile birbirine bağlı olduğunu hissederiz…

23 Kasım 2017 Perşembe

Song to Song

Öyle bir zamanda yaşamaktayız ki, ilişkilerimiz giderek zayıflıyor. Sosyal medya ile gelen binlerce arkadaş, kendimizi kandırmamıza sebep olabilir. Oysa fiziksel olarak, hiç bir maske takmadan, vereceğimiz cevabı hazırlamadan, silip yeniden yazmadan, emojiler olmadan, spontan olarak gelişen ilişkilerden uzaklaşmaya başladık. Büyük şehirlerin trafiği, iş hayatının temposu ve her şeyin pahalı olması, evde oturup kuracağımız sanal ilişkileri destekliyor olabilir. Öte yandan, tüm engellere rağmen dışarıda birileri ile buluştuğumuzda, bu sefer vaktimizi sanal ortamdaki kendi imaj ve dünyamızı besleyecek içerikler üretmek için uğraşıyor olabiliriz. Bol bol selfie çekimleri, oraya gittik, bunu yedik, ağaç, böcek, kuş derken gerçekten orada olmadığımız bu kısıtlı sosyal zamanımız da bir anda tükeniyor olabilir.

Öyle bir dönemden geçtim ki cinsellik sert olmalıydı. Gerçek şeyler hissetmek için can atardım. Hiçbir şey gerçek gibi gelmezdi. Bütün öpüşler olması gerekenden daha az hissettirdi. Nefes almaya çalışıyorum.”
Tüm bu kalabalığın içerisinde yaşanan yalnızlık, bizi derin bir mutsuzluğa ve daha sonra duygusuzluğa itebilir. Çünkü ortada savaşacak veya kaçacak bir durum yoktur. Bir süre sonra donuklaşmaya başlar ve gerçekten yaşadığımızı hissetmek için piyasada neler var, ona bakırız. Neler var? İş, kariyer, para, itibar, eğlence... Uyarıcılar, sakinleştiriciler, adrenalin veya dopamin sağlayan madde, şiddet veya deneyimler...
“Doğru kişileri tanımam gerektiğine inanırdım. Onlara yaklaşmam gerektiğine. Sana ihtiyacın olanı verecek kişilere, çitten atlamanı sağlayacak kişilere... Deneyim istedim. Kendime dedim ki; herhangi bir deneyim hiç deneyim yaşamamaktan iyidir. Yaşamak istedim. Şarkımı söylemek.”
Sanki ilk defa Roma İmparatorluğunda ortaya çıkan, halkı oyalamak için kullanılan Arena’daki oyunlar gibi... Piyasa dopdolu... Öte yandan her deneyim başlar ve biter. Sürekli olabilecek bir deneyim yoktur. Her biri tüketildiğinde, daha fazlasına ihtiyaç duyarız. Zihin bir önceki seviyeye hızlıca alışır.

“Şarkı söylemeliyiz. İnsanlara kalp ritimlerini yükseltmeleri için yardım etmeliyiz.” “İstediğim her şeyi yapabilirdi. Böyle bir ceket nereden alınır? İnsanın yürüyüşünü bile değiştiriyor... Her şey satılık... Hepsi... Şeref, unvan. Bunlar gerçek değil.”
Song to Song isimli film, kendini bulmaya çalışan genç bir kızın hayatını konu alıyor. Bir yanda zengin bir adamla ilişki yaşarken, diğer yandan bir şarkıcıya aşık olan Faye, ikisine de farklı açılardan bağımlıdır. Bu çıkmazın içerisinde bunalırken başka deneyimler yaşamaya ve ormanın derinlerinde kaybolmaya devam eder... Bu üç kişiye bir de zengin adamın karısı eklenir. Rhonda babasız büyümüştür; annesinin fedakarlıkları ile hayatta kaldıktan sonra gelen bu zenginlik ile bocalar...
“Ya bir sanatçı olmazsam? Bir hayatım da olmazsa. Veya başka bir hayatım da olmazsa. Etrafta koşturan biri olmaya çalışsam. Hayattan bir şeyler kapmaya çalışsam. Ne olduğumu unuttum. Kimin olduğumu. Çok uzaksın. Yakında gelmezsen öleceğim. Gel. Beni kendi kötü kalbimden koru.”
İlişkilerin bu sığlaşması çok önemli bir konuyla daha ilgili: İlişkilerimizde kendi iç dünyamızı yansıtırız;  içimizde bastırdığımız ne kadar duygu veya düşünce varsa karşımıza çıkan kişiler ve olaylar bize aynalama yapar. Kim olduğumuzu, daha doğrusu kim ve ne olmadığımızı anlamak için ilişkiler çok değerlidir. Özellikle de anne ve babamızdan tam ve sağlıklı bir sevgi akışı olmamışsa veya aşırı derece özveride bulunmuşlarsa, yetişkinlik aşamasına geçmekte zorlanırız. Bize verilen hayat planınında herkes mutlu gibi gözükür. Bir şekilde olduğumuzu sandığımız kişi ile olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi arasındaki çelişki bizi çözülemez bir ikilemde bırakır.
“Babam bizi terk ettikten sonra işe yaramaz olduğunu düşündün. Anne, bize çok fazla verdin.”
“İyiliğe karşı savaş açtım. Beni kandırdığını düşündüm. Diğerlerinden daha iyi yaptığından daha iyi yapabilirim diye düşündüm. Hayatı onlar için güzel kılan şeylere ihtiyacım olmadığını... Baba, özür dilerim; kız kardeşlerim kadar gururlandıramadım seni... Benim için çok fazla fedakarlıklar yaptın... Senin yapamadığın şeyleri yapmam için...
Olduğumu düşündüğüm kişi değildim. İyi biri miyim? Veya bunu istemem. Veya insanlar beni sevsin diye öyle gibi görünmem...”
Oysa ki, biz olmayan ne varsa, ki bunu en iyi ilişkilerde keşfederiz, bırakmaya başlarsak; gerçekten ne olduğumuzu hatırlamaya başlarız. Evet, hepimiz bu dünyaya anne ve babamız vasıtası ile geliriz. Bu dünyada rahat etmek istersek aile geçmişi ile olan olayların üzerinden geçmeli ve olanı olduğu gibi kabul etmeliyiz. Ötesi baktığımızda ise, her şeyin ötesinde olan hakikati görmeye başlarız. İşte o zaman, bakan ve görünen hiç bir şey kalmaz... Yanılsamaların içinde onların birer illüzyon olduğunu bilerek olayların daha büyük bir sistemin doğası gereği gerçekleştiğini anlarız...
“Nasıl değişeceğimi bilmiyorum. İstiyorum. Nasıl daha iyi oluyorsun? – Bir şeyleri feda etmelisin –” “Para kazan. Paranın seni kazanmasına izin verme. İllüzyon yarat ancak asla illüzyona inanmaya kalkma. Sakın ona kapılıp gitme.”

15 Kasım 2017 Çarşamba

20th Century Women


İnsanlık tarihinin 300,000 yıldan fazla olduğu ön görülüyor. Eski çağlardaki “kabile dinamiklerini” anlayarak bugün modern dünyadaki davranışlarımızı çözmeye başladık. Atalarımızdan gelen miras; milyon yaşındaki Neo Korteksimiz dahil olmak üzere beynimize kazılı gözüküyor.

Günümüzde üstlenmek durumunda kaldığımız bir çok rolün olmadığı o çağlarda en temel ayrım cinsiyet üzerine: Kadın ve Erkek. Erkek avlanmaktan ve savaşmaktan sorumlu iken, kadın bebeklere hayat vermekten ve onlara bakmaktan sorumluydu. Bu şekilde evrilen kadın ve erkek beyni birbirinden belli açılardan fark gösteriyor, ancak herhangi biri diğerine göre daha üstün değil. Özetle erkek dış işlerden sorumluyken, kadın da iç işlerden sorumlu... Bu durum kadını multi-fonksiyonel ve daha empatik yaparken, erkek beyni ise tek bir şeye odaklanmakta ve navigasyonda daha iyi...

Sadece son 5-10 bin yıl önce tarım hayatına geçiş ve son 200 yılda gerçekleşen endüstriyel devrim ile fiziksel tehlike azalmış ve avlanmak yerine günümüzdeki gibi daha az kas gücüne dayalı meslekler ortaya çıkmıştır. Kas gücünün önemi azalsa da erkekler, genel olarak geçmişten gelen pozisyonlarını kaybetmeyecek şekilde organize olmaya devam etmiştir. Kadın beynindeki hipokampüs ve corpus collasum kısımlarının daha büyük olması onları empatik yapmaktadır. Belki de kadınların ruhsallığa daha yakın olan bu empati dolu özellikleri erkekleri korkutmuş olabilir. Tüm bu olası dinamiklerden ötürü kadın, bebeklere hayat veren kadın, genellikle arka planda kalmıştır. Oysa sistemik olarak bakıldığında dışlanan her zaman temsil edilir. 20. Yüzyıl bu değişimlerin çok yoğun yaşandığı bir dönemdir. Derisinin renginden, inanışlarından, milliyetlerinden dolayı dışlanan bir çok grup ön plana çıkmaya başlamıştır. Savaşlar ve çatışmalar zirve yaparken, yüzyılın sonlarına doğru durulmalar ile dengeler yerine gelmeye başlamıştır.


20. Yüzyıl Kadınları isimli filmde üç farklı yaş grubundaki kadının bu yüzyıldaki farklı evreleri nasıl yaşadıkları ele alınıyor. Baş roldeki Dorothea, 1924’de doğmuş, kasvetli zamanlarda büyümüş; 16 yaşında savaş patlat vermiş ve savaş pilotu olarak yetişmiştir. Çalıştığı şirkette ilk kadın çalışan olmuş, kocasının evi terk etmesi ile oğlu Jamie ile baş başa kalmıştır... Çocuğunu konuşturmayan ve aşırı korumacı bir tavrı vardır. Bu fedakar tavrı, dışarıya karşı da böyledir. Arabasında çıkan yangını söndüren itfaiye görevlilerini bile eve yemeğe davet eder...

Oğlu büyüdükçe zorlanmaya başlayan Dorothea, evinde yaşayan Abbie ve oğlundan biraz büyük olan Julie’den yardım ister. Julie’nin tepkisi ise oldukça manidardır:
“Bir erkeği yetiştirmek için bir adama ihtiyacın yok mu?
Evde kiracı olan diğer kişi ise bir erkektir: William... William’ın babası tamirhane yöneticisidir. O da babası gibi araba tamirini öğrenmiş, koleje gitmek istemiş ancak buna maddi imkanları el vermemiş. 63’de zeki, cesur ve zengin olan Theresa ile evlenmiş. Aşık çift bir komüne yerleşmiş. William eşini kaybetmemek için hiç olmadığı bir kimliğe bürünmüş. Muhtemelen babasından yeterince beslenememiş William kadınlarla ne yapacağını bilmemektedir.

Elimi küçük pencereden içeriye soktum, parmağımı sıktı ve ona hayatın çok büyük olduğunu söyledim... ve bilinmez. Ona hayvanların, gökyüzünün, müziğin, filmlerin olduğunu... Kendi çocukların olduğunda, aşkı, tutkuyu, hayatın anlamını, onun annesi babası olduğunda anlarsın.”
Tüm bu ortamın içerisinde ergenliğe adım atmış Jamie, babasını sadece Noel'de ve doğum gününde görmektedir... Kendinden iki yaş büyük olan en yakın arkadaşı olan Julie’ye ilgisi vardır. Öte yandan annesini izleyerek ona soru önemli sorular sorar:

-        Anne mutlu olduğunu düşünüyor musun?
-        Bak, mutlu olup olmadığını merak ediyorsan kısa yoldan depresyona giriyorsundur.

Dorothea’nın 1964’de anne olduğu dönem, insanlığın ilk defa her şeyin daha fazlasına sahip olduğu dönemdir; güzel ev, arabalar, kaos, karışıklık, uyuşturucular, bilgisayarlar ve sıkıntı... Soğuk savaşın tırmandığı bir dönem...

Jamie’nin arkadaşı Julie’nin annesi psikologdur. Boşandıktan sonra kızı olan bir adamla evlenmiş ve Julie üvey kardeşi ile yaşamak durumunda kalmış. Kendini, kendinden yıkıcı olarak tanımlayan Julie, annesinin grup terapilerine zorla katılmış...


Filmin son kahramanı 1955’li Abbie... Sanatçı olmak için New York’a taşınır. Öğretmenine aşık olur. Daha sonra kanser olduğunu öğrenince arkadaşları onun pek ilgilenmez. Annesine gider. Annesinin kendinden önce iki düşüğü olduğunu öğrenir. Annesinin o dönemde kullandığı ilaçların kızında rahim kanserine yol açabileceğini öğrendiğinde kızını görmek ona ağır gelmeye başlar. Bu durum karşısında Abbie sakince yaşayabileceği bir yere taşınır.

Filmdeki tüm karakterlere baktığımızda görülebiliyor ki, kadınlar artık erkekler olmadan da yaşayabiliyor. Tek başına çocuk yetiştirip, iş hayatına veya yeni maceraya atılabiliyorlar. Adamlar ise babaları güçlerini kaybettiklerinden dolayı erkek olmayı unutuyorlar. Belli de denge bu sefer tam tersi tarafa kayıyor. Oysa kadın ve erkek, eril ve dişil birbirini tamamlayan kavramlar. Hiç bir tek başına biraz yavan... Dengeler tamamen yerine oturana kadar, tüm olaylarda olduğu gibi daha bir çok gel-git yaşanacak.


Kendini tehlikeye attığı bir olaydan sonra Dorothea ve Jamie arasındaki diyalog:

·        Neden böyle saçma bir şey yaptın? Sadece arkadaşlarına uymak için mi? Neredeyse öleceğini biliyorsun değil mi? ...Neden kendine zarar veriyorsun?
·        Peki sen niçin sigara içerek kendini öldürüyorsun? Neden yalnızken ve üzgünken iyi oluyorsun?
·        Benimle bu şekilde konuşamazsın. Bana bunları söyleme...