23 Eylül 2016 Cuma

Woodlawn

“Karanlık karanlığı uzaklaştıramaz; bunu ancak ışık yapabilir. Nefret nefreti uzaklaştıramaz; bunu ancak sevgi yapabilir.” [Martin Luther King Jr.]
İnsan zihni karşıtlık mekanizması ile öğrenir ve çalışır. Bu mekanizma ile ben ile diğerleri  arasında bir ayrım meydana gelir. Kişi kendini diğer her şeyden ayrı tutar. Tek başına hayatta kalmak zor olduğu için diğer bir mekanizma devreye girer: Aidiyet Duygusu. Bir gruba, inanışa, takıma ait olmak hayatta kalmak için elzemdir. Bu şekilde, biz ve diğerleri gelişir.

İnsanlık tarihinde en çarpıcı ve şiddetli ayrımlar milliyetçilik ve ırkçılıkta yaşanmıştır. Özellikle de Amerika’daki Afrika kökenli insanlar ile Avrupa kökenli insanlar arasında... Kutuplaşma artmış ve her iki tarafta şiddete yönelmiştir. Şiddet ise ayrımı derinleştirir... Hangi tarafta olduğunuz önemli değildir; herhangi bir tarafta olmak şiddeti körükler. Çözüm geçmişten özgürleşip, bir olma yolunda adım atmaktan geçer; bunun adı ise sevgidir...

Woodlawn, 1970’lı yıllarda Alabama’da futbol takımının koçu ve siyahi bir oyuncusunun hikayelerini anlatıyor. Futbol, koç veya oyuncunun ötesine geçen bir hikaye... Bir takımın nasıl bir olabildiğini; ayrımlar yerine sevgi yerleştiğinde nasıl değişimler olabildiğini gösteren bir deneyim. Her ne kadar Hristiyanlık ve İsa ön plana çıkartılsa da, bu konuda ayrım yapmamak gerekir. Din kelimesi hepimizin bir olduğunu ve Tanrı’nın bir parçası olduğumuzu söyler... Tanrı’yı veya dinleri başkalaştırmak kibirden başka bir şey değildir. Mevlana, “Fihi Mafih” te bu konuya şöyle değinir:
“-Ben Hakk’ın kuluyum, kölesiyim- diyen biri kendi varlığı, diğeri Tanrı’nın varlığı olmak üzere iki varlık ortaya sürmüş olur. Halbuki -Ben Hakk’ım- diyen, kendi varlığını yok ettiği için Ene’l Hak diyor. Yani ben yokum, hepsi O’dur... Bu sözde alçakgönüllülük daha fazla değil midir?”*

Woodlawn takımında oynayan Tony Nathan isimli siyahi oyuncu, koçu tarafından yedek oynatılmaktadır. Koçun küçük oğlu bir gün babasına onun bir yıldız olduğunu görüp görmediğini sorar. Hem Nathan, hem de Koç Tandy Gerelds, her türlü baskıya rağmen yollarına devam ederler. Onlara inanç aşılayan Hank Erwin, takıma ilham vermektedir.

İlk sezonun sonunda Woodlawn en büyük rakipleri Banks ile oynar. Nathan’a son derece sert davranan Banks oyuncuları maçı kazanmayı başarır. Bunun ardından, Woodlawn hiç görülmemiş bir şeyi gerçekleştirir; Banks takımını Woodlawn ile beraber kamp yapmaya ikna eder. İki takım beraber kamp yaparlar ve birbirine olan sevgi ve saygıları artar. Karşısındakilerin rakip bir takımdan fazlası olduğunu idrak ederler.


Anlamışlardır ki, kimse yalnız değildir ve hayatta herkesin daha derin bir görevi vardır... Nathan, Tandy, Hank ve diğer oyuncular, hepsi görevlerini yapmışlardır. Bu aşamada kendilerini daha büyük bir illüzyona sürüklemişlerdir. Kendini daha üstün, daha ulvi veya şifacı olarak tanımlamış, başkalarına yardım etmek için zıvanadan çıkmamışlardır. Herkeste aynı Tanrısallık bulunur, kimsenin kimseye ihtiyacı yoktur. Başkaları bize ilham verebilir, bir şeye vesile olabilirler... Ancak hepsi bu kadar! Görevin iyisi veya kötüsü yoktur; büyük keşifler yapan bir bilim adamı da birdir, çocuklara müthiş bir sevgi veren onlara örnek olan bir görevli de birdir. Kendinden geçerek yemekler yapan biri ile harika hikayeler ortaya çıkartan yazarın arasında bir fark yoktur. Bir kişi olmadığını bildiği ve bu kişi için bir hedef doğrultusunda bir şeyler yapmadığı sürece...
İşte o zaman kalbinin sesi, ne yapacağını söyleyecektir.

*(Kaynak: İşitin Beni Ey Yarenler – Mustafa Tatcı)

21 Eylül 2016 Çarşamba

Ey Çocuklar


Ey çocuklar, lütfen okulda bir şey öğrenmeyin! Size empoze ettiğimiz rekabetin içine dalmayın. Hayatın bir koşuşturmaca olduğuna inanmayın! Hayat...

Bizlerin ebeveynleri genellikle yokluk içinde, zor şartlarda büyüdü... Tutumlu olmak, okumak, güvenli ve prestijli bir işe girmek önemliydi. Şimdilerde ise artan nüfus, talebin ötesinde artan üretim kapasitesi ve düşen maliyetlerle rekabetin kızışmasıyla, okul ve iş hayatı bir tıkanıklık yaşıyor. Bu da zihinlerde daha fazla endişe yaratıyor. Ebeveynler olarak – çocuklarımız iyiliğini istediğimiz için – onların gelecekleri hakkında planlar yapıp onları teşvik ediyoruz...

Tüm bunları yaparken ise aşağıdakilerin en az iki üç tanesine inanarak yapıyoruz.
-        Ebeveynler çocukları için en doğrusunu bilirler.
-        Çocuklar, onlar için uygun olduğu düşünülen okullara gitmezlerse bir gelecekleri olmaz.
-        Ebeveynler için çocuğun ‘başarılı’ olması gurur vericidir.
-        Ebeveynler, çocukları için prestijli meslekleri tercih eder.
-        Çocuklar için mesleğin ne kadar para kazandıracağı ve ne kadar sağlam olduğu önemlidir.

Tüm bu varsayımlardan daha da tehlikeli olan gizli bir mesele daha vardır. Çocuklar süratle rekabete itilirken, ebeveynler de kendi aralarında rekabet halindedir. “Sizin oğlan hangi okula gidiyor?”, “Sizin kız girebildi mi üniversiteye?” gibi soruların ardında hep bir mukayese vardır... Kendimize karşı dürüst olmalıyız; kendi rekabetimiz için çocuklarımızı kullanıyoruz muyuz?

Tüm bunları yaparken de, o kadar çok yardım ediyor ve karışıyoruz ki, çocuklara verilen açık veya gizli mesaj şu oluyor: “Bunu bizsiz yapamazdın ve bize borçlusun.” Özgüveni olan çocuklarımız, özyeterlilik konusunda fakirlik yaşıyorlar. Kendi başlarına karar alamayan bir genç, özgüveni ne yapacak? O kadar ısmarlama giyilmiş bir palto ki, paltonun altında hiç bir şey yok...

Ebeveynler olarak bizler geçmişiz... Çocuklarımız ise şimdi! Tüm bilgi ve deneyimlerimiz, kendimizin ve atalarımızın yaşadığı travmalarla bezenmiş tarihi bir çorba! Ebeveynleri yokluk içinde büyümüş bir kuşağın yapabileceği tek şey korku tabanlı bir gelecek planı hazırlamak olabilir... “Hayat çok zor!” “Aman kendine güvenli bir geleceğin olsun!”


Hayatın ne olduğunu bildiğimizi zannediyoruz. Kendi yapamadıklarımızı çocuklarımız yapsın istiyoruz. Ne çabuk unuttuk çocuk olmayı? Çocukken kurduğumuz hayalleri... Çocukken yapmaktan keyif aldığımız şeyleri... Sevgiyi, hesap kitap yapmadan başkalarını sevmeyi ve en önemlisi de kendimizi sevmeyi... Hayatı yaşamayı!

Evet, ebeveynler olarak bizler çok iyi biliyoruz. Bizim ebeveynlerimiz de çok iyi biliyorlardı. Onların geçirdikleri acı dolu ve mutsuz yıllar için bahaneler bulup, biz biraz daha iyi yaptık diyoruz belki de. Belki de kendi mutsuzluğumuzun üstünü, ‘çocuklarımızın geleceği’ isimli proje ile örtüyoruz. “Ben en iyisini başaramadım, ancak çocuklarımın başarmasını sağlayacağım” diyoruz...

Peki amaç nedir? Tüm bu çabanın amacı nedir? Para kazanmak mı? Güvenli bir gelecek mi? Prestijli bir meslek mi? Tüm bunlar, ne için gerekli? Hayatta kalmak için mi? Hiç sanmıyorum. Mutlu olmak ve sağlık masraflarını karşılamak için mi? Bunlar, gerçekten mutluluk getiriyor mu? Mutluluk hakkında ne biliyoruz? Hayat hakkında ne biliyoruz?

Çocuklar ise küçükken yarattıkları mutlu ve harika dünyalarından çıkıp bu “ebeveyn oyununu” öğrenmeye zorlanıyorlar. Bu oyunun ismi Alan Watts’ın deyimi ile Güç Oyunu... Rekabet ile yoğrulmuş, devamlı bir sonraki hedefe koşturulan, genelde politik olmak zorunda kalınan, her şeyden önce çalışmanın ve işin geldiği, her dakika bir şeyler yapmak gerekliliğinin hissedildiği bir oyun... Bu oyundaki değerler, önemli olan amaçlar, unvan, statü... Çoktan seçmeli sınavları takip ederek başlar bu oyun ve basamak basamak devam eder. Büyük bir balığı yakalamak gibidir; sıkı çek, biraz bırak, sıkı çek, biraz bırak...

Bu oyunda usta olmak için seneler harcanır, yaklaşık 35-40 yaşlarına geldiğimizde çoğumuz uzman olmuşuzdur. İşte bu aşamada iki ihtimal vardır: Birinci ihtimalde, artık oyunun kurduyuzdur, zihinsel ve fiziksel deformasyonumuzu spor, güzellik ürünleri, eğlence, spritüel ürünler veya bağımlılıklarla telafi etmeye çalışırız... İkinci ihtimal, acı olsa da, daha umut vericidir. Artık bu oyunda gerçek bir ödülün olmadığını anlar, değerlerin yapay olduğunu fark ederiz. Bu oyunda kazandıklarımızın geçici olduğunu, aslında hep fazlasını isteme eğilimde bir zihin yaratıldığını ve kalıcı bir mutluluğunun olmadığını algıladığımızda, kendimizi kandırılmış hissederiz... Anlarız ki hiç bir şey bilmiyoruz.


En başta bahsedilen tüm varsayımları bir yana koyalım. Bu konuda kendimize karşı sert bir tavır sergileyin. “Yok canım, ben böyle yapmıyorum” demeden önce iyice araştırın. Bunu çocuğunuz için yapın. Sadece yeni bakış açıları koyabiliyor muyuz, bunlara beraber bakalım.

-        Hayatı yaşayacağız diye tüm yaşamımızı tüketmiyor muyuz? Eğer bu doğruysa, çocuklara yaşama fırsatı verebilir miyiz?
-        Bizim yaşadığımız kaderi genellikle çocuklar da takip ederler. Buna gerek var mı? Bunun için neler yapabiliriz?
-        Her çocuk, her birimiz Yaradan tarafından benzersiz yaratıldık. Bizim çocuklarımız da öyle... Bilinen, ezberlenen meslekler dışında çocuğunuz, neyi yapmaktan mutlu olurdu? Hangi yetenekleri mevcut?

Ey çocuklar, lütfen okulda bir şey öğrenmeyin! Sevgiyi öğrenin, paylaşmayı öğrenin! Nelere ilgi duyduğunuzu keşfedin! Ruhunuzu keşfedin! Özgürce seçim yapmayı öğrenin! Yaşamayı hiç unutmayın!

10 Eylül 2016 Cumartesi

Hafızanızı Kaybetseydiniz, Kim Olurdunuz?


Hafızanızı bir anda kaybetseydiniz, kim olurdunuz? Tüm anılarınız yok olsaydı, tanıdığınız kişiler hakkında neler düşünürdünüz? Tüm bildikleriniz bir anda tuzla buz olsa, yarın ne yapardınız?

Bilinmeyen isimli bir filmde bir grup insan, hafızalarını geçici olarak silecek bir gaza maruz kalırlar. Kimisi yaralıdır, kimisi bağlı, kimisinin elinde de silah vardır. Kimse bir şey hatırlamadığı için herkes iyi tarafta olduğunu düşünür, tanımadıkları bu insanlarla dost olmaya çalışırlar... Daha sonra ufak anı parçaları devreye girmeye başlar ve zihin spekülasyon yapmaya, endişe etmeye ve varsayımlarda bulunmaya başlar.

Bunun aynısı bir bebeğin başına da gelmektedir. Bebekler ve çok küçük yaştaki çocuklar her şeye ve herkese çok açıktırlar, hiç bir ön yargıları yoktur. Nadir bir travma yaşamamışlarsa, genellikle oldukça cesurdurlar. Sevgi dışındaki duygularını bile bilmezler, ebeveynlerine sorarak öğrenirler... Bellek olumlu ve olumsuz anılarla dolmaya başlar.

Elbette ki, hafızanın bir rolü vardır; pratik olarak bedeni hayatta tutmak ve günlük hayatımızda bir çok şeyi hatırlamak... Öte yandan hafıza, psikolojik olarak bize en büyük sorunları çıkartabilir potansiyeldedir. Neden mi? Tüm psikolojik sıkıntıların sebebi; acılardan sakınmaya çalışan ve bunun yerine haz peşinde koşan bir zihne sahip olmamızdır. Beynimiz fiziksel olarak sakladığı anı parçalarına göre etiketlemeler yapar: Bu anı üzücü, korkutucu veya keyifli, harika diye... Aynısını insanlar, nesneler ve mekanlar için de yapar. Bir çocuk, vahşi bir köpek tarafından korkutulursa, o çocuk muhtemelen tüm köpeklerden çekinmeye başlayacaktır.


Nörologların ispatladığı gibi davranışlarımızın yüzde doksanına yakınını bilinçaltı, inanç kalıplarına göre yönetmektedir. Bilincimiz için bu, davranışlarına mantıklı bahaneler bulma mekanizması gibi işlemektedir. Bilim sayesinde şunu artık net olarak biliyoruz; beyindeki her duygu ve düşünce fiziksel bir elektrik akımından oluşmaktadır ve bu duygu ve düşüncelerin tamamı bizim biriktirdiğimiz bilgi ve deneyimlerden oluşur. Hem bilgi hem de deneyim, geçmişte kalmıştır... Dolayısıyla hiç bir fikir veya duygu başkalarından veya geçmişten bağımsız bir şekilde oluşmaz.

Sonuç olarak, zihin, bizi keyif aldığı deneyimler peşinde koştururken, acı verenlerden de kaçmak için endişe etmeye devam edecektir. Bu durum, geçmiş bilgi ve deneyimleri kullanarak, geleceği projekte etmektir... Ancak insanın, sadece şu anı vardır; zihin devreye girdiği anda, o deneyim haline gelecek ve geçmiş bir anı olacaktır. “Ne güzel bir gün batımı” dediğiniz anda ve hemen o manzaranın fotoğrafını çektiğinizde artık anda değilsinizdir. Bu deneyim devam etsin, tekrar olsun, en azından fotoğrafına bakıp hatırlayalım isteriz.

Oysa ki tüm deneyimler gelip geçicidir. Başlamak ve bitmek zorundadır. Bu hayat ise her şeyi içinde barındırır. Acı olmasaydı haz olmayacaktı; karanlık olmasaydı, yıldızlar gözükmeyecekti... O halde bu dünya dualiteler (karşıtlar) dünyasıdır ve devamlı hareket halindedir. Hayatımıza çektiğimiz tüm olayların yaratıcısı bizlerizdir. Hayatımızdaki değişken tablonun yaratıcısı bizlerizdir. Biz değişen bir tablonun değişmeyen ressamı isek, tüm acı ve haz hakkında bilgi veren belleğimizden bağımsız olmalıyız. Sonsuz varlıklar olarak, tüm bu hatıra oyunlarını gözlemlemek yeterlidir; ne acılardan bu kadar etkileniriz, ne hazlara bu kadar bağlanırız. Her şeyin gelip geçici olduğunu, her olayın arkasında derin bir neden olduğunu bilirsek, geriye kalıcı bir huzur ve sevgi kalacaktır.


Belleğimizdeki tüm bilgi ve deneyimi sınayabiliriz, yanlış ve geçici olan her şey sona erdiğinde sadece hakiki olan kalacaktır. O vakit ne ve kim olduğumuzu idrak edip, sadece olabiliriz; çabasızca, hedef koymadan, gizli amaçlar olmadan...

31 Ağustos 2016 Çarşamba

The Beat Beneath My Feet



Bazen geçmişe takılır kalırız; geçmişte olan olaylardan dolayı kendimizi kapatır, endişeli bir hale geliriz. Hem kendimizi, hem de sevdiklerimizi güvenli sandığımız bir alana hapsederiz. Sadece güvenli bildiğimiz şeylerin yapılmasını arzularız ya da sadece hiç bir şey yapmayız.

The Beat Beneath My Feet filminin iki kahramanı vardır: Tom, sadece annesi ile yaşayan bir gençtir. Steve ise, kendini dünyaya kapatmış eski bir rock yıldızıdır. Tom’un babası da müzikle uğraşmaktadır. Tom'un annesi kocası ile yaşadığı 9 yılın ardından, eşinden boşanmış ve Tom’un müzikle uğraşmasını istememektedir. Tom babası ile buluştuğunda zamanlarda, babası ona babalık yapamamaktadır çünkü babası küçük bir çocuk gibidir... Tom belki babasız olmaktan, belki de geçmişteki yaşadığı başka bir olaydan dolayı, ufak kesikler atarak kendine zarar vermektedir. Bilinçaltında, yaşamayı hak etmediğini düşündüğü için veya kendini, bedenini hissetmek adına kendine zarar veriyor olabilir...


Gitar çalmak ise onun kendini ifade ettiği, ruhuna ulaşabildiği bir nefestir... Geçmiş ile barışıldığında, bizi hayatta tutan parçalarımız bize bazı hediyeler bırakır; Tom için, bu hediye gitar çalmaktır.

Öte yandan, Steve, büyük vergi borçlarından dolayı kimlik değiştirerek yaşamaktadır. Oğlunun, evlerinin havuzunda ölmesinden kendini sorumlu tutmaktadır. Ona göz kulak olmadığı için, oğlunun öldüğünü düşünür.

Tom ve Steve kendi zindanlarından çıkmak için karşılıklı anahtarlara sahiptirler. Tom, Steve’i zorlayarak ona gitar dersleri vermesine ikna eder. Annesinden gizli bir şekilde çalışmalar devam ederken, Steve ile Tom’un annesi arasında da bir şeyler çözülmeye başlar. Herkes kabuğunu kırmaya, hayata merhaba demeye hazırdır...


Filmin en güzel şarkılarından biri ise Prisoner – Tutsak’dır: 

Saklanamayız
Bütün hayatımız boyunca kaçıyorduk
Her saklanmaya çalıştığımızda
İçimizden bir parça ölüyor

Saklanamayız
İçimizdeki gerçeklikten
Hepimizin hayatı
Tuzağa düşürüldü ve yok sayıldı

Tutsak, tutsak, tutsak...

Zamanı geldi
Anahtarı bulmamız lazım
Birine ihtiyacımız var
Bizi özgür bırakacak birine

Evet zamanı geldi
Yardım eden eli tutmanın
Geçmişi özgür bırakmanın
Ve yeni bir başlangıç yapmanın

Özgürüz, özgürüz, özgürüz...

Steve: “Ben, benim gibi çalarsam, bu harika. Sen benim çalarsan, bir taklitçi, olursun.”

29 Ağustos 2016 Pazartesi

The Fundamentals of Caring


Hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Karşılaştığımız insanlar da hayatımıza tesadüfen girmezler. Her kişi, bizim hayatımıza bir şekilde dokunur... Biz bazılarını olumlu, bazılarını da olumsuz olarak tanımlarız. Ancak nasıl olurlarsa olsunlar, hepsi de farklı bir fırsattır bizim için. Özellikle de bize en ters gelenler...

Bir romandan uyarlama yapılan The Fundamentals of Caring adlı filmin kahramanları da işte böyle bir araya gelmiş: En fazla on senesi kalmış tekerlekli sandalyeye mahkum bir genç, çocuğunu kaybettikten sonra evlenme aşamasına gelmiş bir bakıcı, evden uzaklara giden bir kız ve kocası ortalıkta olmayan doğurmak üzere olan bir kadın...


Travmalarımız ve İçsel Parçalar
Hayatını tekerli sandalyede geçiren ve rutin bir hayat süren Trevor'ın, sarkastik bir komedi anlayışı vardır. Bu hali onun yaşadıkları karşısında geliştirdiği kişilik parçasıdır; eşek şakaları ve her şeyle dalga geçmesi bir maskedir. Rutin hayatı ise koruma kalkanıdır. Babası onu küçükken terk etmiştir... Hayatı eski yazar Ben ile karşılaşıncaya kadar aynıdır... Ben, çocuğunu kaybettikten sonra, bakıcılık eğitimi almıştır. O da içsel olarak koruyamadığı oğlunu kurtarmanın yolunu, başkalarına yardımcı olmakta arar...

Yardım Etmek
Ben, yardım etmenin kurallarını şöyle öğrenmiştir. Sor, Dinle, Gözlemle, Yardım Et ve Tekrar Sor... Ancak yardım etmenin dinamikleri o kadar kolay değildir. Öğretmen-öğrenci veya Yardımcı-yardım alan ilişkisi bir sembiyotik ilişkiye dönüşmemelidir. Derinde yaşanan sıkıntının yerine bir başkası konmuş olur. Trevor, Ben’i babası, Ben de Trevor’ı oğlu yerine koyabilir.

Diğer önemli bir konu da yardım edenin niyetidir; bu kendini iyi hissetmek için olabilir. Her iki durumda da yardım eden kendini daha üstün bir konuma yerleştirmiş olur.
Bazen eylemsizlik en büyük yardım olabilir. Sadece orada olmak yeterlidir. Orada; ne geçmişte ne gelecekte... Yardım etme ihtiyacınızı dizginlemek ve bu ihtiyacınızın sebebini araştırmak durumundasınız. "Anlamaya yardım etmek", gerçek yardımdır.

Yetişkinlik, Ebeveynlik ve Korkularımız
Çocukluk ve ergenlik döneminde şahit olduğumuz olumsuz ebeveynler, çiftler ve bizlere empoze edilen korkuya dayanan hayat planı ve sistemin içerisinde büyüdükçe güvenlik arayışımız artar. Ebeveynlerimizin yaptığı hataları tekrarlamak en temel görevimiz haline gelir. Bu durum da bizi daha da ihtiyatlı yapar. Derken çocuk sahibi oluruz ve endişe etmeye; alamadığımız ilginin (eğer alamamışsak) gereğinden fazlasını çocuğumuza vermeye başlarız. Onların otonomi ve bağlı yaşama dengelerini alt üst ederiz..
“Neden yaşlı insanlar korkak oluyor? Yavaş yavaş mı oluyorsunuz, yoksa bir gün uyanıp aynaya bakınca şöyle mi diyorsunuz? ‘Bugün dev bir korkağım.’”

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Özgür İrade Var mı?


Batı toplumlarında bireysellik ön planda tutulur; en sosyal toplumlarda bile bireysel başarı, kişinin özgürlüğü, kendini gerçekleştirmesi üzerine kurulmuş bir düzen vardır. Doğu toplumların da ise göreceli olarak daha kaderci, olanı kabul eden, bir bütünün parçası olarak yaşayan anlayış hakimdir. Bu iki uçtan hangisi doğrudur? Özgür irademiz var mıdır? Yoksa kaderimiz çoktan belirlenmiş midir? Yoksa her ikisi de doğru mudur?
Doğru olan insanın sahte duygu, düşünce ve inançlarından vazgeçmesidir. Tek doğru var olduğumuz gerçeğidir. Ancak İnternet'le beraber bilgiye erişim aşırı derece kolaylaşmıştır ve hepimiz epeyce bildiğimizi zannederiz. Bilgi ise zihnimizdeki düşünceleri besleyerek hayatımıza yön verir...

Beynimiz ve Özgür İrade
Nasıl mı? Duygu ve düşüncelerin merkezi olan beynimiz, geçmişten getirdiği bireysel ve kolektif bilgi ve deneyimlere dayanarak kararlar verir. Nörologların ispat ettiği gibi kararların yaklaşık %90’ı otomatik olarak verilir. Böyle bir bir beyne sahip olan insanlık için ise böyle bir gerçeği kabul etmek çok zordur. Beyin bunun da bir çaresini bulmuştur; davranıştan sonra mantıklı bir gerekçe bularak yapılan davranışla ilgili hatırayı tekrardan işleme alır. Biz de davranışlarımızı kontrol ettiğimiz illüzyonuna kapılırız. Buna “Akla Yatkın Hale Getirme” (Backward Realization) denmektedir. Bunun en büyük tehlikesi ise, asıl davranışa sebep olan duygu veya travmanın gizli kalmasıdır, çünkü sorgulama gereği hissetmeyiz.

Bir çoğumuz ise beyinleri ile özdeşleşmiştir. Sol yarım kürenin yapmaya çalıştığı gibi mevcut durumu korumaya çalışırlar. Beyin kendi fikir ve inançlarına aykırı bir görüş duyduğunda savunmaya geçer... Norepinefrin adlı hormon, beynin mantık kısmını kapatır ve Limbik sistem devreye girer. Duyguların merkezi olan bu kısım, çalışan hafızamız ile bağlantıyı koparır. Kendi fikrinde inat etmek, işte böyle oluşur.


Ayna Nöronlar ve Kolektif Bilinç
Kendimizi ifade ettiğimizde ve onaylandığımızda ise tam tersi, ödül ve mutluluk hormonları olan dopamin ve serotonin devreye girer ve kendimizi iyi hissederken, öz-güvenimiz de artar. Ayna nöronlar, empatik nöronlardır. Karşımızdakinin duygularını hissetmemizi sağlarlar. Oysa ayna nöronlar karşılıklı çalıştığı için, başkalarında kendimizi de yansıtırız... Anlaşılacağı gibi, aslında diğerleri yoktur; bireyler olarak devamlı sosyal etkileşim halindeyizdir. Toplum, atalarımız ve ailemizden taşıdığımız travma ve inanç sistemleri, bunun ispatı gibidir.

Öte yandan sağ yarım küre ise, sol yarım kürenin tersi gibi çalışır... Mevcut durumu sorgulayan kısımdır. Sağ ve sol yarım küreler karşı karşıya gelirler. Bir de ayna nöronlar sayesinde diğer beyinlerden etkilendiğimizde iş çığrından çıkar... Beyinde bir karar merkezi yoktur. Bir çok merkez paralel olarak çalışır ve beyin hep farklı bir imaj ortaya koyar; buna sanal, anlık bir kişilik de diyebiliriz. Açken farklı bir şekilde davranırken, rahatken farklı bir şekilde davranırız... Stadyumda koyu bir taraftarken bambaşka davranırız.

Sonuç
Beynin çalışma mekanizmasını, kolektif bilinci anladıkça kararların özgür irade ile verilmediği ancak öyle sanıldığı bilimsel olarak açıklanabilir durumda. Sonuç olarak kolektif açıdan hayatta kalmak için hem derinden gelen bir güç ile ait olmak adına uyum sağlarken, sistem için gerekirse hayatımızı bile feda edebiliyoruz. Bireysel açıdan baktığımızda ise büyüdükçe elde ettiğimiz anılar ve bilgiler hafızada yer ediyor. Acıdan kaçan ve hazzı azami hale getirmeye çalışan zihin eylemleri meydana çıkarıyor ve bu eylemlere getirdiği mantıklı açıklamalarla ile nöral yolların derinleşmesini sağlıyor ki, buna da alışkanlıklar diyoruz. Gandhi’nin sözünde olduğu gibi alışkanlıklarımız da karakterimizi ve kaderimizi oluşturuyor.


Çözüm ve Özgür İrade
Hem kadim öğretilerde olduğu, hem de bilim adamların şimdilerde ispatladığı gibi, beyni, düşünceleri gözlemlemek, beynin çalışma şeklini derinden değiştiriyor. Farkındalığımız yükseldiğinde ise, daha sağduyulu, sezgilere açık ve duygularla savrulmayan bir hale ulaşabiliyoruz.

Gözlemenin yanında diğer önemli bir araç ise Şimdi’de mevcut olmak, çünkü zihin, ya geçmiş hatıralar ile meşgul, ya da gelecek varsayımları yapıyor. Anda yaşamayı öğrendiğimizde zihnin ve zihnin algıladığı dünyanın ötesine geçebiliriz. Artık başımıza gelen olayların ne efendisi ne kölesiyizdir. Sadece tanıklık hali içerisinde zihinden özgürleşiriz. Kontrolü bırakarak, dolaylı da olsa özgür irade devreye girer... Zihnin oluşturduğu geçici kimlik ile özdeşleşmek ve onu haklı çıkarmaya uğraşma ikilemi yoktur artık. Zihin dinginleştiğinde ve sakinleştiğinde artık özümüzden gelen ile uyum halinde çalışmaya başlar. 

18 Ağustos 2016 Perşembe

Hakikat


Gözleyen, hiç bir zaman değişmez. Hakikat, değişmeyendir. Tüm değişen sahnedeki oyundur. Oyun bazen eğlenceli, bazen kederlidir. Belki belli bir döngü içindedir. Mutluluk bu döngü içerisindedir, huzur ise kalıcı olabilecek bir durumdur. Sahnede ne olursa olsun gözleyen huzur içindedir. Tek önemli olan gözleyen olarak farkında olmaktır. Zihin veya ego, sahnedeki oyunun bir parçası olduğundan dolayı, gözleyenin durumu zihin ile anlatılamaz, açıklanamaz… Her birey, tam bir birey olmadığını idrak edip kendi yolculuğunda bu noktaya varır. Bunu açıklamak için kelimeler her zaman sınırlıdır. Varılacak bir nokta yoktur. Daha iyi veya daha üstün bir konum yoktur. Sadece idrak etmişsinizdir; o kadar!

Önceleri perdedeki karakterimize o kadar bağlanmışızdır ki, tüm bu illüzyonu kendimiz sanırız. Ne olmadığımızı bilmek yeterlidir; edindiğimiz sahte kimlikleri üzerimizden atmamız gerekir sadece… Tüm maskeler bitince, sona sadece hakikat kalır. Tüm bu yazılan satırları inkar eden zihninizi bir saniyeliğine bir kenara koyun! O zaten sizin. Dilediğiniz anda, tekrar ona sahip olabilirsiniz.
Kilit nokta, duygu ve düşüncelerinizi gözlemlemektir. Bir süre, bunu başardığınızda şunu fark edersiniz: “Bir şeyi gözlemleyebiliyorsam, o şey ben olamam. Bu, benim dışımda bir şey olmalıdır.”

Kimlik dediğimiz, ‘ben’ dediğimiz her şey bellekte depolanmış hafızadan başka bir şey değildir. Düşünsenize; yarın belleğiniz tamamen silinse, siz kim olurdunuz? Tüm duygu ve düşüncelerinizden – ki bunların kaynağı zihindir – kurtulduğunuzda, geriye sadece sevgi kalır. Sevgi veya aşk adını verdiğimiz, zihinsel kavramlardan bahsetmiyorum. Sahiplenme, onaylanma isteği veya sevilme arzusundan bahsetmiyorum. Sevgi, evrende her şeyi birbirine bağlayan güçtür.

Tüm evren ve evrendeki her madde enerjiden oluşur. Kuantum fizikçilerinin de ispat ettiği gibi, herhangi bir maddenin içine yeteri kadar girdiğinizde, geriye enerji ve ilişkilerden (bağlardan) başka bir şey kalmaz. Zaman ve mekan kavramları yok olmuştur. İlişkiler bir anlamda çekimdir; bu bağın ismi sevgidir. 
Sevgi, dışarıda aranacak bir şey değildir… Sizin, bizim, hepimizin özü, sadece bu bağdır…