28 Kasım 2017 Salı

Başımıza Gelen Olaylar

Başımıza öyle olaylar gelir ki, bu olayların hiç meydana gelmemesini isteriz. Bu istenmeyen olayları kötü, talihsiz, dehşet verici, veya acımasız olarak nitelendiririz. Hatta olay o kadar basit ve nettir; suçlusu bellidir. Kısacası müthiş bir haksızlık yaşamaktayızdır. İşte bu konuda ya başkalarını suçlarız ya da kendimizi… Genellikle de ikisinin karışımı bir durum çıkar ortaya…

Olay, o kadar trajik ve dramatiktir ki, suçlu çok bellidir; kadersizliğimiz gün gibi ortadır. Kesinlikle emin bir şekilde haykırmak isteriz: “Neden? Neden bunlar başıma geliyor? Haksızlık bu! Tanrım neredesin?” Acımıza ve hikayemize o kadar yakından bakarız ki, çevremizdeki diğer kişileri göremeyiz… Tanrı’yı bile… Yüzeyde ne kadar inançlı olsak da, belki de içimizdeki küçük bir parça Yaradan’a isyan eder… Öte yandan sırlar sır olarak kaldığında, yüzleşmemiz gereken olay ve kişiler ile yüzleşilmediğinde, sanki olayların yaşandığı noktada kilitli kalırız. Hareket edemez, ruhsuz bir hayat yaşarız.

Yargı
Devam edebilmek için gereken bu yüzleşme anlaşılması gereken ilk şey yargıdır… Her birey olayları kendi perspektifinden değerlendirir. Bu çok doğaldır: Dünyaya gelen bir bebek için hiç bir ayrım ve korku yokken, bebek yavaş yavaş anneden ve tüm diğer her şeyden farklı bir varlık olduğunu anlamasıyla kendini bedenle özdeşleştirmeye başlar. Bu özdeşleştirme sonucunda bedenini hayatta tutması gerekliliği ortaya çıkar. Beynin – zihnin, temel amacı bedeni hayatta tutmak olur. Zihin bu ayrım ve kıyaslama ile öğrenir… Çalışma prensibi budur. Sıcak-soğuk, kısa-uzun, ben-sen, biz-siz ve en tehlikelisi de iyi-kötü ayrımıdır…

Tüm bu bakış açıları bazen sadece bizim düşüncelerimize dayanırken, bazıları toplum, kültür, çarpıtılmış din veya kanunlara da dayanıyor olabilir. Bu şekilleri ile doğru olduğundan emin olduğumuz iyi-kötü yargılarımızın dayanakları ortaya çıkar. Artık haklı olduğumuza o kadar inanırız ki, kendimizden ve hissettiğimiz acıdan başka hiç bir şey görmeyiz.

Yargıç
Bu emin olma duygusu ile yargıç rolüne bürünürüz. İşin çıkmaza girdiği an, her insanın kendini yargıç rolünü büründürmesindedir. Yargıcın elinde ister ana yasa olsun, ister ahlaki değerler isterse spiritüel safsatalar… Her yargıçlık yapan, kendini Tanrılaştırmış olur…
Oysa her olaya, her kişiye baktığımızda, ötesine baktığımızda ardında bambaşka kişi ve olayların o durumu yarattığını görürüz. Her kurban, başka birinin kurbanıdır. Daha geriye gittiğimizde ve daha da geriye gittiğimizde Adem ve Havva’ya kadar uzanır konu. Onun da ötesine gittiğimizde karşımıza Tanrı çıkar.
Kimi eleştirirsek eleştirelim, hangi olayı yargılarsak yargılayalım, altında yatan büyük bir sistemi ve Tanrı’yı yargılarız.
Öte yandan, bu bakış açısı insanların yaptıklarını mazur göstermeye çalışmak değildir! Her bireyin davranışlarının sonuçları olacaktır. Bu bakış açısı, olanı olduğu gibi ‘iyi ve kötü’ demeden görüp, anlamasak bir olan olayları geçmişte bırakmayı, gerçekten gönülden affetmeyi ortaya çıkartacaktır…

Hayat ve Ötesi
Bağlı kaldığımız suçlu veya masum, insan veya Tanrı, hepsi ile yüzleşiriz. Bu, kolay mıdır? Hayır! Bunu ilk seferde yapamayız çoğu zaman… Belki de tamamen özgürleşmek için binlerce kez yapmamız gerekir. Ancak bir kez at gözlüklerimizi çıkardığımızda, önce canımız yansa bile, artık kalıcı ve derin bir anlayışa sahip oluruz. Her şeyin sadece bu dünyadaki yaşamla sınırlı olmadığını görürüz… Bizden çok daha büyük bir şeye güvenmeye başlar, hayatı sadece sevgi ile yaşamak için burada olduğumuzu hatırlarız.
Hepimizin ama hepimizin, Tanrı’nın çocukları olduğunu hatırlar, evrende her şeyin sevgi ile birbirine bağlı olduğunu hissederiz…

23 Kasım 2017 Perşembe

Song to Song

Öyle bir zamanda yaşamaktayız ki, ilişkilerimiz giderek zayıflıyor. Sosyal medya ile gelen binlerce arkadaş, kendimizi kandırmamıza sebep olabilir. Oysa fiziksel olarak, hiç bir maske takmadan, vereceğimiz cevabı hazırlamadan, silip yeniden yazmadan, emojiler olmadan, spontan olarak gelişen ilişkilerden uzaklaşmaya başladık. Büyük şehirlerin trafiği, iş hayatının temposu ve her şeyin pahalı olması, evde oturup kuracağımız sanal ilişkileri destekliyor olabilir. Öte yandan, tüm engellere rağmen dışarıda birileri ile buluştuğumuzda, bu sefer vaktimizi sanal ortamdaki kendi imaj ve dünyamızı besleyecek içerikler üretmek için uğraşıyor olabiliriz. Bol bol selfie çekimleri, oraya gittik, bunu yedik, ağaç, böcek, kuş derken gerçekten orada olmadığımız bu kısıtlı sosyal zamanımız da bir anda tükeniyor olabilir.

Öyle bir dönemden geçtim ki cinsellik sert olmalıydı. Gerçek şeyler hissetmek için can atardım. Hiçbir şey gerçek gibi gelmezdi. Bütün öpüşler olması gerekenden daha az hissettirdi. Nefes almaya çalışıyorum.”
Tüm bu kalabalığın içerisinde yaşanan yalnızlık, bizi derin bir mutsuzluğa ve daha sonra duygusuzluğa itebilir. Çünkü ortada savaşacak veya kaçacak bir durum yoktur. Bir süre sonra donuklaşmaya başlar ve gerçekten yaşadığımızı hissetmek için piyasada neler var, ona bakırız. Neler var? İş, kariyer, para, itibar, eğlence... Uyarıcılar, sakinleştiriciler, adrenalin veya dopamin sağlayan madde, şiddet veya deneyimler...
“Doğru kişileri tanımam gerektiğine inanırdım. Onlara yaklaşmam gerektiğine. Sana ihtiyacın olanı verecek kişilere, çitten atlamanı sağlayacak kişilere... Deneyim istedim. Kendime dedim ki; herhangi bir deneyim hiç deneyim yaşamamaktan iyidir. Yaşamak istedim. Şarkımı söylemek.”
Sanki ilk defa Roma İmparatorluğunda ortaya çıkan, halkı oyalamak için kullanılan Arena’daki oyunlar gibi... Piyasa dopdolu... Öte yandan her deneyim başlar ve biter. Sürekli olabilecek bir deneyim yoktur. Her biri tüketildiğinde, daha fazlasına ihtiyaç duyarız. Zihin bir önceki seviyeye hızlıca alışır.

“Şarkı söylemeliyiz. İnsanlara kalp ritimlerini yükseltmeleri için yardım etmeliyiz.” “İstediğim her şeyi yapabilirdi. Böyle bir ceket nereden alınır? İnsanın yürüyüşünü bile değiştiriyor... Her şey satılık... Hepsi... Şeref, unvan. Bunlar gerçek değil.”
Song to Song isimli film, kendini bulmaya çalışan genç bir kızın hayatını konu alıyor. Bir yanda zengin bir adamla ilişki yaşarken, diğer yandan bir şarkıcıya aşık olan Faye, ikisine de farklı açılardan bağımlıdır. Bu çıkmazın içerisinde bunalırken başka deneyimler yaşamaya ve ormanın derinlerinde kaybolmaya devam eder... Bu üç kişiye bir de zengin adamın karısı eklenir. Rhonda babasız büyümüştür; annesinin fedakarlıkları ile hayatta kaldıktan sonra gelen bu zenginlik ile bocalar...
“Ya bir sanatçı olmazsam? Bir hayatım da olmazsa. Veya başka bir hayatım da olmazsa. Etrafta koşturan biri olmaya çalışsam. Hayattan bir şeyler kapmaya çalışsam. Ne olduğumu unuttum. Kimin olduğumu. Çok uzaksın. Yakında gelmezsen öleceğim. Gel. Beni kendi kötü kalbimden koru.”
İlişkilerin bu sığlaşması çok önemli bir konuyla daha ilgili: İlişkilerimizde kendi iç dünyamızı yansıtırız;  içimizde bastırdığımız ne kadar duygu veya düşünce varsa karşımıza çıkan kişiler ve olaylar bize aynalama yapar. Kim olduğumuzu, daha doğrusu kim ve ne olmadığımızı anlamak için ilişkiler çok değerlidir. Özellikle de anne ve babamızdan tam ve sağlıklı bir sevgi akışı olmamışsa veya aşırı derece özveride bulunmuşlarsa, yetişkinlik aşamasına geçmekte zorlanırız. Bize verilen hayat planınında herkes mutlu gibi gözükür. Bir şekilde olduğumuzu sandığımız kişi ile olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi arasındaki çelişki bizi çözülemez bir ikilemde bırakır.
“Babam bizi terk ettikten sonra işe yaramaz olduğunu düşündün. Anne, bize çok fazla verdin.”
“İyiliğe karşı savaş açtım. Beni kandırdığını düşündüm. Diğerlerinden daha iyi yaptığından daha iyi yapabilirim diye düşündüm. Hayatı onlar için güzel kılan şeylere ihtiyacım olmadığını... Baba, özür dilerim; kız kardeşlerim kadar gururlandıramadım seni... Benim için çok fazla fedakarlıklar yaptın... Senin yapamadığın şeyleri yapmam için...
Olduğumu düşündüğüm kişi değildim. İyi biri miyim? Veya bunu istemem. Veya insanlar beni sevsin diye öyle gibi görünmem...”
Oysa ki, biz olmayan ne varsa, ki bunu en iyi ilişkilerde keşfederiz, bırakmaya başlarsak; gerçekten ne olduğumuzu hatırlamaya başlarız. Evet, hepimiz bu dünyaya anne ve babamız vasıtası ile geliriz. Bu dünyada rahat etmek istersek aile geçmişi ile olan olayların üzerinden geçmeli ve olanı olduğu gibi kabul etmeliyiz. Ötesi baktığımızda ise, her şeyin ötesinde olan hakikati görmeye başlarız. İşte o zaman, bakan ve görünen hiç bir şey kalmaz... Yanılsamaların içinde onların birer illüzyon olduğunu bilerek olayların daha büyük bir sistemin doğası gereği gerçekleştiğini anlarız...
“Nasıl değişeceğimi bilmiyorum. İstiyorum. Nasıl daha iyi oluyorsun? – Bir şeyleri feda etmelisin –” “Para kazan. Paranın seni kazanmasına izin verme. İllüzyon yarat ancak asla illüzyona inanmaya kalkma. Sakın ona kapılıp gitme.”

15 Kasım 2017 Çarşamba

20th Century Women


İnsanlık tarihinin 300,000 yıldan fazla olduğu ön görülüyor. Eski çağlardaki “kabile dinamiklerini” anlayarak bugün modern dünyadaki davranışlarımızı çözmeye başladık. Atalarımızdan gelen miras; milyon yaşındaki Neo Korteksimiz dahil olmak üzere beynimize kazılı gözüküyor.

Günümüzde üstlenmek durumunda kaldığımız bir çok rolün olmadığı o çağlarda en temel ayrım cinsiyet üzerine: Kadın ve Erkek. Erkek avlanmaktan ve savaşmaktan sorumlu iken, kadın bebeklere hayat vermekten ve onlara bakmaktan sorumluydu. Bu şekilde evrilen kadın ve erkek beyni birbirinden belli açılardan fark gösteriyor, ancak herhangi biri diğerine göre daha üstün değil. Özetle erkek dış işlerden sorumluyken, kadın da iç işlerden sorumlu... Bu durum kadını multi-fonksiyonel ve daha empatik yaparken, erkek beyni ise tek bir şeye odaklanmakta ve navigasyonda daha iyi...

Sadece son 5-10 bin yıl önce tarım hayatına geçiş ve son 200 yılda gerçekleşen endüstriyel devrim ile fiziksel tehlike azalmış ve avlanmak yerine günümüzdeki gibi daha az kas gücüne dayalı meslekler ortaya çıkmıştır. Kas gücünün önemi azalsa da erkekler, genel olarak geçmişten gelen pozisyonlarını kaybetmeyecek şekilde organize olmaya devam etmiştir. Kadın beynindeki hipokampüs ve corpus collasum kısımlarının daha büyük olması onları empatik yapmaktadır. Belki de kadınların ruhsallığa daha yakın olan bu empati dolu özellikleri erkekleri korkutmuş olabilir. Tüm bu olası dinamiklerden ötürü kadın, bebeklere hayat veren kadın, genellikle arka planda kalmıştır. Oysa sistemik olarak bakıldığında dışlanan her zaman temsil edilir. 20. Yüzyıl bu değişimlerin çok yoğun yaşandığı bir dönemdir. Derisinin renginden, inanışlarından, milliyetlerinden dolayı dışlanan bir çok grup ön plana çıkmaya başlamıştır. Savaşlar ve çatışmalar zirve yaparken, yüzyılın sonlarına doğru durulmalar ile dengeler yerine gelmeye başlamıştır.


20. Yüzyıl Kadınları isimli filmde üç farklı yaş grubundaki kadının bu yüzyıldaki farklı evreleri nasıl yaşadıkları ele alınıyor. Baş roldeki Dorothea, 1924’de doğmuş, kasvetli zamanlarda büyümüş; 16 yaşında savaş patlat vermiş ve savaş pilotu olarak yetişmiştir. Çalıştığı şirkette ilk kadın çalışan olmuş, kocasının evi terk etmesi ile oğlu Jamie ile baş başa kalmıştır... Çocuğunu konuşturmayan ve aşırı korumacı bir tavrı vardır. Bu fedakar tavrı, dışarıya karşı da böyledir. Arabasında çıkan yangını söndüren itfaiye görevlilerini bile eve yemeğe davet eder...

Oğlu büyüdükçe zorlanmaya başlayan Dorothea, evinde yaşayan Abbie ve oğlundan biraz büyük olan Julie’den yardım ister. Julie’nin tepkisi ise oldukça manidardır:
“Bir erkeği yetiştirmek için bir adama ihtiyacın yok mu?
Evde kiracı olan diğer kişi ise bir erkektir: William... William’ın babası tamirhane yöneticisidir. O da babası gibi araba tamirini öğrenmiş, koleje gitmek istemiş ancak buna maddi imkanları el vermemiş. 63’de zeki, cesur ve zengin olan Theresa ile evlenmiş. Aşık çift bir komüne yerleşmiş. William eşini kaybetmemek için hiç olmadığı bir kimliğe bürünmüş. Muhtemelen babasından yeterince beslenememiş William kadınlarla ne yapacağını bilmemektedir.

Elimi küçük pencereden içeriye soktum, parmağımı sıktı ve ona hayatın çok büyük olduğunu söyledim... ve bilinmez. Ona hayvanların, gökyüzünün, müziğin, filmlerin olduğunu... Kendi çocukların olduğunda, aşkı, tutkuyu, hayatın anlamını, onun annesi babası olduğunda anlarsın.”
Tüm bu ortamın içerisinde ergenliğe adım atmış Jamie, babasını sadece Noel'de ve doğum gününde görmektedir... Kendinden iki yaş büyük olan en yakın arkadaşı olan Julie’ye ilgisi vardır. Öte yandan annesini izleyerek ona soru önemli sorular sorar:

-        Anne mutlu olduğunu düşünüyor musun?
-        Bak, mutlu olup olmadığını merak ediyorsan kısa yoldan depresyona giriyorsundur.

Dorothea’nın 1964’de anne olduğu dönem, insanlığın ilk defa her şeyin daha fazlasına sahip olduğu dönemdir; güzel ev, arabalar, kaos, karışıklık, uyuşturucular, bilgisayarlar ve sıkıntı... Soğuk savaşın tırmandığı bir dönem...

Jamie’nin arkadaşı Julie’nin annesi psikologdur. Boşandıktan sonra kızı olan bir adamla evlenmiş ve Julie üvey kardeşi ile yaşamak durumunda kalmış. Kendini, kendinden yıkıcı olarak tanımlayan Julie, annesinin grup terapilerine zorla katılmış...


Filmin son kahramanı 1955’li Abbie... Sanatçı olmak için New York’a taşınır. Öğretmenine aşık olur. Daha sonra kanser olduğunu öğrenince arkadaşları onun pek ilgilenmez. Annesine gider. Annesinin kendinden önce iki düşüğü olduğunu öğrenir. Annesinin o dönemde kullandığı ilaçların kızında rahim kanserine yol açabileceğini öğrendiğinde kızını görmek ona ağır gelmeye başlar. Bu durum karşısında Abbie sakince yaşayabileceği bir yere taşınır.

Filmdeki tüm karakterlere baktığımızda görülebiliyor ki, kadınlar artık erkekler olmadan da yaşayabiliyor. Tek başına çocuk yetiştirip, iş hayatına veya yeni maceraya atılabiliyorlar. Adamlar ise babaları güçlerini kaybettiklerinden dolayı erkek olmayı unutuyorlar. Belli de denge bu sefer tam tersi tarafa kayıyor. Oysa kadın ve erkek, eril ve dişil birbirini tamamlayan kavramlar. Hiç bir tek başına biraz yavan... Dengeler tamamen yerine oturana kadar, tüm olaylarda olduğu gibi daha bir çok gel-git yaşanacak.


Kendini tehlikeye attığı bir olaydan sonra Dorothea ve Jamie arasındaki diyalog:

·        Neden böyle saçma bir şey yaptın? Sadece arkadaşlarına uymak için mi? Neredeyse öleceğini biliyorsun değil mi? ...Neden kendine zarar veriyorsun?
·        Peki sen niçin sigara içerek kendini öldürüyorsun? Neden yalnızken ve üzgünken iyi oluyorsun?
·        Benimle bu şekilde konuşamazsın. Bana bunları söyleme...

25 Ekim 2017 Çarşamba

Lion


Hepimizin bir annesi ve bir babası vardır. Onları tanımasak da tanımasak ta onlar bizim gerçek ebeveynlerimizdir ve onların vasıtası ile bedenlenerek dünyaya geliriz. Bazıları şartlar gereği ebeveynlerinden uzak olabilir, erkenden ayrılmış veya terk edilmiş olabilir... Ancak ne olursa olsun hiç bir durum gerçeği değiştiremez; onlar bizim anne ve babamızdır. Annemizden hayat enerjisini, babamızdan da bu enerjiye yön verecek gücü alırız.

Lion isimli film Saroo isimli gencin gerçek hayat öyküsünü konu alıyor. Saroo, Hindistan’ın çok fakir yerleşim bölgelerinin birinde abisi Guddu ile hırsızlık yaparken bir şekilde kayboluyor ve bir çok badireler atlattıktan sonra Avustralyalı bir çift tarafından evlatlık veriliyor.

İyi niyetli yeni ebeveynleri dünyadaki nüfusun fazlalığından dolayı çocuk yapmak yerine kimsesiz iki çocuk evlatlık edinirler. Yeniden doğuracakları çocuklar için daha iyi bir hayat veremeyeceklerini düşünürler. Onların deyişiyle zaten dünyaya gelmiş ve kimsesiz çocuklara bir şans vermektedirler. Bu davranış ne kadar ulvi de olsa, her zaman çiftin evlat edinmek yerine koruyucu ebeveyn olma seçenekleri bulunur. Koruyucu olmak yerine evlat edinen çiftlerin çoğunda “benim evladım” diyerek çocukları sahiplenme güdüsü vardır. Her ne kadar Saroo’ya harika bir yaşam alanı sağlasalar da, filmde de fark edildiği gibi çocuk hep bir boşluk içerisindedir. İçten içe memleketi ve ailesini bulmayı arzular.


Her ne kadar kendini Avustralyalı olarak tanımlasa da, görünüşünden Hintli olduğu bellidir. Bu durum da diğer bir sıkıntıdır. Tüm bunlara rağmen hayat devam ederken Saroo’nun bir kız arkadaşı olur, ancak ailesini bulma fikri bir türlü durulmaz. Sanki bir mucize gerçekleşir ve sonunda bir ipucu yakalar...

Hindistan’da her sene kaybolan on binlerce çocuktan biri olan Saroo’nun son derece ilginç hikayesinin sonu seyirciyi göz yaşları içinde bırakıyor...


Avustralyalı çift elbette harika bir iş çıkarmıştır, ancak bu onları öz anne ve baba yapmaz. Her çocuğun hayatında olsun olmasın öz anne ve babasından alması gerekenler vardır. Koruyucu ebeveynlere minnet duyar ve teşekkür ederiz...

18 Ekim 2017 Çarşamba

Fences

“Bazıları insanları dışarıda tutmak için, bazıları da içeride tutmak için çit örerler.”
Eğer 60’lı veya 70’li yıllarda doğmuşsanız, zor zamanlarda bizleri dünyaya getiren ebeveynlere sahip olma şansınız yüksek. Kıtlık zamanlarda çocuk büyüten bu kişiler ya geçinme mücadelesi içindeydi ya da durumları iyi olsa da, bunu başkalarına göstermeden tutumlu bir şekilde yaşarlardı. Her iki durumda bir parça endişeli, tutumlu ebeveynler çocuklarını şımartmadan yetiştirme durumunda kaldı. Dünyanın genelinde durum çok farklı değildi. Bir çok savaş atlatan bu nesil zorlu zamanlarda hayatta kalanlardı.

Kendilerini gerçekleştirmek, ne istediklerini bulmak, kendilerine vakit ayırmak, gönül eğlendirmek belki de çok azının sahip olduğu ayrıcalıklardı. Onlar bildiklerinin, elindekilerin en iyisini vermeye çalıştılar. Kimimiz minnet duyabiliriz, kimimiz şikayet edebiliriz. Ancak bugün, şu anda bu yazıyı okuyabiliyorsak, onların en önemli işi başardıkları ortadadır: Bize hayat vermişlerdir... Bir üstadın dediği gibi “çocuklarınıza yiyecek, barınak sağlayın ve yapabiliyorsanız onlara erdemli olmayı öğretin.”

Bu bakış açısı ebeveynlerin yaptıklarını küçümsemek ve yapmadıkları maruz göstermek değil... Her şey daha ötesine baktığımızda hepimiz kendi kaderlerimizle dünyaya geliyoruz ancak hayatımızla ilgili ne yapacağımız bizlere kalmış. Alamadıklarımız yerine alabildiklerimize odaklanmak bizleri daha güçlü kılarken, geçmişe dönük bakış açımızı, bir çok olasılığın olduğu gelecek çevirecektir.

The Fences filmi, bin bir zorlukla ailesini geçindiren ancak bir o kadar da aile ilişkilerinde sıkıntı yaşayan Troy’un hikayesi: Maddi dertleri olan büyük oğlu, babasının itirazlarına rağmen sporcu olmak isteyen küçük oğlu, 18 yıllık eşi ve uzun süredir devam eden ilişkisi...

Onun ilgisini, desteğini ve sevgisini arzulayan küçük oğlu ile sıkıntılar yaşayan Troy, ona yaptığı uzun bir konuşmanın arasında şunları söyler:
“Seni sevmek mi?.. Bir adam ailesine bakmakla sorumludur. Benim evimde yaşıyorsun, karnını doyuruyorum, yatağında yatıyorsun çünkü sen benim oğlumsun. Sana bakmak benim görevim, sana karşı bir sorumluluğum var, seni sevmek zorunda değilim! Şimdi, sana vermem gereken her şeyi veriyorum! Sana senin hayatını veriyorum! Şimdi hayatını biri seni seviyor mu, sevmiyor mu diye hayıflanarak geçirmeyi bırak!..”

Evet, Troy belki de kültürlerin oluşturmaya çalıştığı ideal baba veya eş konumunda değildir. Ancak hiç bir olay kişisel veya tek taraflı değildir. Görünürdeki suçluyu mahkum etmek en kolayı ve bariz olanıdır. Öte yandan genellikle bilinir ki, kimsenin yeri boş kalmaz; bu ne demektir? Bir şekilde ruhen eş pozisyonu boşalmışsa, bu yeri biri doldurabilir. Troy’un eşi Rose, 18 yıldır tüm isteklerini, arzularını, hayallerini ve ihtiyaçlarını evi için hiçe saydığını belirtir. Bildiğimiz anlamı ile fedakarlık yapılmıştır. Bir şeyler feda edilirken, kar beklentisine girilmiştir. Belki de Troy’un annesi rolüne bürünmüştür; bunu tam olarak bilemiyoruz. Ezbere öğrendiğimiz davranış ve tepkilerin dışına biraz çıkabilirsek, yüzeydeki fırtınadan ziyade derindeki akıntıları fark edebiliriz.

Hikayemizin sonunda da Rose, yine anlayış bir tavır içerisinde verdiği karar ile bu fedakarlık dinamiğini tekrar ispat eder... Rose’un eşi hakkındaki eleştirilerinden biri çok ilginçtir:
“Babanız kendisi olmadığı her şeyi olmak istedi, ancak sizden tamamen kendisine benzemenizi talep ediyor...”

Günün sonunda kabul etmek zor olsa da, ebeveynlerimiz bize tam olarak verebilecekleri kadarını vermiştir. Bugün hayattaysak, bize hediye edilmiş hayat ile yapacaklarımız bize bağlıdır. Zorluk, engel veya kısıtlama gibi gözüken deneyimler ve durumları bizleri daha da güçlendirir. Şimdi iş, bize binlerce kişinin vasıtasıyla gelen hayat için minnettar olup sırtımızı dönüp hayata bakmaktır...

29 Eylül 2017 Cuma

A Family Man


İnsanlık yüz binlerce yıl avcılık ve toplayıcılık ile yaşamıştır. Avladıklarını veya topladıklarını uzun süre muhafaza edemeyen insanlığın, her zaman zinde ve formda kalması gerekmiştir. Hayatta kalmak her an olmasa da, düzenli bir şekilde ve beraberce avlanmayı gerektirmiştir. Kabile hayatında sosyal yapı ve kabile ait olmak son derece önemlidir...

Sadece 10 bin sene önce tarım hayatına geçen insanlar, ektiklerini biriktirmeyi ve ekilen tarlalara da sahip çıkmayı öğrenmiştir. Bu durum insanları gelecek için yatırım yapmaya itmiş ve artık gelecek endişenin kurbanı olmaya başlamışlardır. Savaşların temelini de bu sahiplenme yanılsaması oluşturur.

Bilimin ve teknolojinin ilerlemesi ile üretim genel anlamda bir bolluk yaratırken, nihai amaçları kar etmek olan firmaların en büyük sıkıntısı ortaya çıkar: rekabet... Yüz sene önce hemen hemen her iş yeri kendi bölgesine hakim bir durumdayken, şimdi küreselleşme ile marka sayılarında bir azalma ve ciddi bir rekabet sistemi kasıp kavurmaya başlar. Bu rekabet doğal olarak şirket çalışanlarını da etkilemeye başlar... Kimisi bu yarışın içerisinde kendini kaydederek sadece hedeflere koşar ve iş arkadaşları ile kıyasıya savaşır. Bu kadar iş odaklı bir ortam çalışanların özel hayatlarını da etkiler...


Ailenin tüm geçimini ben sağlıyorum” veya “Siz daha iyi yaşayın diye ben bu kadar çalışıyorum” gibi bahaneler ile aşırı çalışmanın ve aile üyelerine az vakit ayırmalarına açıklamalar getirirler...

A Family Man (Aile Adamı) isimli film, üst düzey yönetici peşinde koşan bir insan kaynakları firmasında çalışan ve Genel Müdürlüğe terfi etmeye çalışan bir adamın (Dane) hikayesini konu alıyor. Durumun ne kadar vahim olduğunu Dane’nin görevinden de anlayabilirsiniz: Head Hunter – Kafa veya Kelle Avcısı... Bazılarımız bu deyimi sıkça duymuş olabilir. İşin içeriği özetle bir insanı bir şirketten alıp başka bir şirkete yerleştirmektir.

Her şey normalmiş gibi giderken, bir gün Dane oğlunun çok ciddi bir şekilde hasta olduğunu öğrenir. İlk başlarda durumun ciddiyetini anlamayan Dane, oğlunu yoğun bakımda komada görünce davranışlarını ve yaptığı işi sorgulamaya başlar. Sadece satış yapmak için her yolu deneyecek midir? Yoksa doğru insanı uygun firmaya yerleştirmeye mi çalışacaktır?


Öte yandan Dane, hayatında işten çok daha önemli bir konunun fark eder. Eşi ve çocukları ile olan kopukluk önceleri kavgalara ve suçlamalara... Sonrasında da yüzleşmeye ve kabul etmelere dönüşür. Oğlunun nasıl babasının ilgisine muhtaç olduğunu fark eder. Her çocuk hayata atılması için özellikle babasına ihtiyacı vardır. Anne çocuğu doğurur, besler ve korur... Çocuğu hayata hazırlamakta en önemli görev babaya düşer. Bu da çocuğa hayatla ilgili güven sağlayacaktır. Bu güveni alamayan çocuk bazen ilgi çekmek için bazen diğer bir aile dinamiğinde ötürü hastalanabilir.

Hayat enerjisini anneden, hayata olan güven duygusunu da babadan alırız... Yüz binlerce yıldır daha yakın sosyal ilişkiler ile kabile halinde yaşan insanlar için aile ve çalıştığı iş yeri aynı ortamı sağlamalıdır. Bu ortamlarda sevgi ile meydana çıkan bağ bizi daha hayata bağlı, huzurlu ve sağlıklı yapacaktır. 

3 Eylül 2017 Pazar

Geçmişin Kapanından Nasıl Kurtuluruz?

Bedeni hayatta tutmak için evrilmiş beynimiz, geçmiş deneyim ve bilgilerini kullanarak gelecek hakkında tahminlerde bulunur. Amacı hayatta kalmak olduğundan dolayı, güvende olmak ön plandadır. Bu durum, zihni bir parça endişeli yapar. Geçmişte biriktirilen deneyim ve bilgilere dayanarak, başımıza gelen olaylara verdiğimiz tepkiler, duygu ve düşünce olarak ortaya çıkar... 


Öte yandan günümüzde fiziksel tehlikeler azalmış ve artık avcılık yapmak durumunda değiliz. Fiziksel güvencenin yerini psikolojik güvence almış durumdadır. Düşünmeye koşullanmış zihin, alışkanlıklar ve bilinçdışı dinamikler ile hayatımızın sürücü koltuğuna oturur... Kendi geçmişimiz ve atalarımızdan gelen bilinçdışı dinamikler hayatımızı yönetmeye başlar... Bizi esir eden bu düşünce mekanizması, davranışımıza ve başımıza olaylara mantıklı açıklamalar bularak bizi rahatlatır. Bir süre sonra tüm bu koşullanmalar ile özdeşleşmeye başlarız. Kişilerimiz dediğimiz yanılsama burada başlar... 

Bilinç-dışı ve bilinçli özdeşleşmeler geçmiş kaynaklı, koşullanmış ve kısıtlıdır...
Peki bu özdeşleşmeden yani geçmişten özgürleşmek mümkün mü? 

Klasik anlamda güven anlayışının temelini oluşturan itibar, para, varlık veya unvan ile sağlamayan çalışan geleneksel sistemin dışına çıkıp, ruhani tanımlamalar ile ulvi düşünceler veya amaçlar elde edebiliriz. Kendimizi şifacı veya seçilmiş kişi gibi görebiliriz. Oysa hala yanılsama içerisindeyizdir. Düşünceler ne kadar ulvi veya felsefi olursa olsunlar hala zihin kökenlidir. 

Tüm tanımlamalardan özgürleşmek için tek yol; zamandan bağımsız bir idraktir. Olanı olduğu gibi görmektir. Düşünce ve yorum olmaksızın bir gözlem... Başlangıçta gözleyen ve gözlenen arasındaki ayrım çatışmaya yol açsa da, farkındalık için gereklidir. Tüm şartlanmaları ve bilinç-dışı dinamikleri fark etmek için yapılan gözlemdir bu... Bilinç dışımız kolektif bilinçten etkilenmektedir. Dolayısıyla beynimizde oluşan duygu ve düşünceler bireyin ötesinde diğer kişilerden veya sistemlerden etkilenmektedir. Cinsiyet, milliyet, kültür ve inançlar genlerimize işlemiş gibidir. Birey olarak en çok etkilendiğimiz sistem ise Aile Sistemi'dir. Aile sistemi çalışmalarında ortaya çıkan hakikat, hiç bir şeyin kişisel olmadığı ve hepimizin sistemler aracılığı ile birbirimize bağlı olduğumuzdur. Aile sistemlerimiz, daha büyük sistemlere ve temelinde tek bir sistemde birleşir... 


Bu açıdan bakıldığında bu tarz çalışmalar meditasyon için temel oluşturur... Olan olayların ötesine bakmamızı sağlayan çalışma, özdeşleşmelerin süreci görmemizi sağlar... 

Tüm tanımlamalar ortadan kalktığında, geçmişin kapanından kurtulmaya başlarız. Duygu ve düşüncelerin gelip gitmesine izin verildiği bu anlayış seviyesinde, gözleyen ve gözlenen de birbirinin içinde eriyip gitmeye başlar...