18 Ekim 2017 Çarşamba

Fences

“Bazıları insanları dışarıda tutmak için, bazıları da içeride tutmak için çit örerler.”
Eğer 60’lı veya 70’li yıllarda doğmuşsanız, zor zamanlarda bizleri dünyaya getiren ebeveynlere sahip olma şansınız yüksek. Kıtlık zamanlarda çocuk büyüten bu kişiler ya geçinme mücadelesi içindeydi ya da durumları iyi olsa da, bunu başkalarına göstermeden tutumlu bir şekilde yaşarlardı. Her iki durumda bir parça endişeli, tutumlu ebeveynler çocuklarını şımartmadan yetiştirme durumunda kaldı. Dünyanın genelinde durum çok farklı değildi. Bir çok savaş atlatan bu nesil zorlu zamanlarda hayatta kalanlardı.

Kendilerini gerçekleştirmek, ne istediklerini bulmak, kendilerine vakit ayırmak, gönül eğlendirmek belki de çok azının sahip olduğu ayrıcalıklardı. Onlar bildiklerinin, elindekilerin en iyisini vermeye çalıştılar. Kimimiz minnet duyabiliriz, kimimiz şikayet edebiliriz. Ancak bugün, şu anda bu yazıyı okuyabiliyorsak, onların en önemli işi başardıkları ortadadır: Bize hayat vermişlerdir... Bir üstadın dediği gibi “çocuklarınıza yiyecek, barınak sağlayın ve yapabiliyorsanız onlara erdemli olmayı öğretin.”

Bu bakış açısı ebeveynlerin yaptıklarını küçümsemek ve yapmadıkları maruz göstermek değil... Her şey daha ötesine baktığımızda hepimiz kendi kaderlerimizle dünyaya geliyoruz ancak hayatımızla ilgili ne yapacağımız bizlere kalmış. Alamadıklarımız yerine alabildiklerimize odaklanmak bizleri daha güçlü kılarken, geçmişe dönük bakış açımızı, bir çok olasılığın olduğu gelecek çevirecektir.

The Fences filmi, bin bir zorlukla ailesini geçindiren ancak bir o kadar da aile ilişkilerinde sıkıntı yaşayan Troy’un hikayesi: Maddi dertleri olan büyük oğlu, babasının itirazlarına rağmen sporcu olmak isteyen küçük oğlu, 18 yıllık eşi ve uzun süredir devam eden ilişkisi...

Onun ilgisini, desteğini ve sevgisini arzulayan küçük oğlu ile sıkıntılar yaşayan Troy, ona yaptığı uzun bir konuşmanın arasında şunları söyler:
“Seni sevmek mi?.. Bir adam ailesine bakmakla sorumludur. Benim evimde yaşıyorsun, karnını doyuruyorum, yatağında yatıyorsun çünkü sen benim oğlumsun. Sana bakmak benim görevim, sana karşı bir sorumluluğum var, seni sevmek zorunda değilim! Şimdi, sana vermem gereken her şeyi veriyorum! Sana senin hayatını veriyorum! Şimdi hayatını biri seni seviyor mu, sevmiyor mu diye hayıflanarak geçirmeyi bırak!..”

Evet, Troy belki de kültürlerin oluşturmaya çalıştığı ideal baba veya eş konumunda değildir. Ancak hiç bir olay kişisel veya tek taraflı değildir. Görünürdeki suçluyu mahkum etmek en kolayı ve bariz olanıdır. Öte yandan genellikle bilinir ki, kimsenin yeri boş kalmaz; bu ne demektir? Bir şekilde ruhen eş pozisyonu boşalmışsa, bu yeri biri doldurabilir. Troy’un eşi Rose, 18 yıldır tüm isteklerini, arzularını, hayallerini ve ihtiyaçlarını evi için hiçe saydığını belirtir. Bildiğimiz anlamı ile fedakarlık yapılmıştır. Bir şeyler feda edilirken, kar beklentisine girilmiştir. Belki de Troy’un annesi rolüne bürünmüştür; bunu tam olarak bilemiyoruz. Ezbere öğrendiğimiz davranış ve tepkilerin dışına biraz çıkabilirsek, yüzeydeki fırtınadan ziyade derindeki akıntıları fark edebiliriz.

Hikayemizin sonunda da Rose, yine anlayış bir tavır içerisinde verdiği karar ile bu fedakarlık dinamiğini tekrar ispat eder... Rose’un eşi hakkındaki eleştirilerinden biri çok ilginçtir:
“Babanız kendisi olmadığı her şeyi olmak istedi, ancak sizden tamamen kendisine benzemenizi talep ediyor...”

Günün sonunda kabul etmek zor olsa da, ebeveynlerimiz bize tam olarak verebilecekleri kadarını vermiştir. Bugün hayattaysak, bize hediye edilmiş hayat ile yapacaklarımız bize bağlıdır. Zorluk, engel veya kısıtlama gibi gözüken deneyimler ve durumları bizleri daha da güçlendirir. Şimdi iş, bize binlerce kişinin vasıtasıyla gelen hayat için minnettar olup sırtımızı dönüp hayata bakmaktır...

29 Eylül 2017 Cuma

A Family Man


İnsanlık yüz binlerce yıl avcılık ve toplayıcılık ile yaşamıştır. Avladıklarını veya topladıklarını uzun süre muhafaza edemeyen insanlığın, her zaman zinde ve formda kalması gerekmiştir. Hayatta kalmak her an olmasa da, düzenli bir şekilde ve beraberce avlanmayı gerektirmiştir. Kabile hayatında sosyal yapı ve kabile ait olmak son derece önemlidir...

Sadece 10 bin sene önce tarım hayatına geçen insanlar, ektiklerini biriktirmeyi ve ekilen tarlalara da sahip çıkmayı öğrenmiştir. Bu durum insanları gelecek için yatırım yapmaya itmiş ve artık gelecek endişenin kurbanı olmaya başlamışlardır. Savaşların temelini de bu sahiplenme yanılsaması oluşturur.

Bilimin ve teknolojinin ilerlemesi ile üretim genel anlamda bir bolluk yaratırken, nihai amaçları kar etmek olan firmaların en büyük sıkıntısı ortaya çıkar: rekabet... Yüz sene önce hemen hemen her iş yeri kendi bölgesine hakim bir durumdayken, şimdi küreselleşme ile marka sayılarında bir azalma ve ciddi bir rekabet sistemi kasıp kavurmaya başlar. Bu rekabet doğal olarak şirket çalışanlarını da etkilemeye başlar... Kimisi bu yarışın içerisinde kendini kaydederek sadece hedeflere koşar ve iş arkadaşları ile kıyasıya savaşır. Bu kadar iş odaklı bir ortam çalışanların özel hayatlarını da etkiler...


Ailenin tüm geçimini ben sağlıyorum” veya “Siz daha iyi yaşayın diye ben bu kadar çalışıyorum” gibi bahaneler ile aşırı çalışmanın ve aile üyelerine az vakit ayırmalarına açıklamalar getirirler...

A Family Man (Aile Adamı) isimli film, üst düzey yönetici peşinde koşan bir insan kaynakları firmasında çalışan ve Genel Müdürlüğe terfi etmeye çalışan bir adamın (Dane) hikayesini konu alıyor. Durumun ne kadar vahim olduğunu Dane’nin görevinden de anlayabilirsiniz: Head Hunter – Kafa veya Kelle Avcısı... Bazılarımız bu deyimi sıkça duymuş olabilir. İşin içeriği özetle bir insanı bir şirketten alıp başka bir şirkete yerleştirmektir.

Her şey normalmiş gibi giderken, bir gün Dane oğlunun çok ciddi bir şekilde hasta olduğunu öğrenir. İlk başlarda durumun ciddiyetini anlamayan Dane, oğlunu yoğun bakımda komada görünce davranışlarını ve yaptığı işi sorgulamaya başlar. Sadece satış yapmak için her yolu deneyecek midir? Yoksa doğru insanı uygun firmaya yerleştirmeye mi çalışacaktır?


Öte yandan Dane, hayatında işten çok daha önemli bir konunun fark eder. Eşi ve çocukları ile olan kopukluk önceleri kavgalara ve suçlamalara... Sonrasında da yüzleşmeye ve kabul etmelere dönüşür. Oğlunun nasıl babasının ilgisine muhtaç olduğunu fark eder. Her çocuk hayata atılması için özellikle babasına ihtiyacı vardır. Anne çocuğu doğurur, besler ve korur... Çocuğu hayata hazırlamakta en önemli görev babaya düşer. Bu da çocuğa hayatla ilgili güven sağlayacaktır. Bu güveni alamayan çocuk bazen ilgi çekmek için bazen diğer bir aile dinamiğinde ötürü hastalanabilir.

Hayat enerjisini anneden, hayata olan güven duygusunu da babadan alırız... Yüz binlerce yıldır daha yakın sosyal ilişkiler ile kabile halinde yaşan insanlar için aile ve çalıştığı iş yeri aynı ortamı sağlamalıdır. Bu ortamlarda sevgi ile meydana çıkan bağ bizi daha hayata bağlı, huzurlu ve sağlıklı yapacaktır. 

3 Eylül 2017 Pazar

Geçmişin Kapanından Nasıl Kurtuluruz?

Bedeni hayatta tutmak için evrilmiş beynimiz, geçmiş deneyim ve bilgilerini kullanarak gelecek hakkında tahminlerde bulunur. Amacı hayatta kalmak olduğundan dolayı, güvende olmak ön plandadır. Bu durum, zihni bir parça endişeli yapar. Geçmişte biriktirilen deneyim ve bilgilere dayanarak, başımıza gelen olaylara verdiğimiz tepkiler, duygu ve düşünce olarak ortaya çıkar... 


Öte yandan günümüzde fiziksel tehlikeler azalmış ve artık avcılık yapmak durumunda değiliz. Fiziksel güvencenin yerini psikolojik güvence almış durumdadır. Düşünmeye koşullanmış zihin, alışkanlıklar ve bilinçdışı dinamikler ile hayatımızın sürücü koltuğuna oturur... Kendi geçmişimiz ve atalarımızdan gelen bilinçdışı dinamikler hayatımızı yönetmeye başlar... Bizi esir eden bu düşünce mekanizması, davranışımıza ve başımıza olaylara mantıklı açıklamalar bularak bizi rahatlatır. Bir süre sonra tüm bu koşullanmalar ile özdeşleşmeye başlarız. Kişilerimiz dediğimiz yanılsama burada başlar... 

Bilinç-dışı ve bilinçli özdeşleşmeler geçmiş kaynaklı, koşullanmış ve kısıtlıdır...
Peki bu özdeşleşmeden yani geçmişten özgürleşmek mümkün mü? 

Klasik anlamda güven anlayışının temelini oluşturan itibar, para, varlık veya unvan ile sağlamayan çalışan geleneksel sistemin dışına çıkıp, ruhani tanımlamalar ile ulvi düşünceler veya amaçlar elde edebiliriz. Kendimizi şifacı veya seçilmiş kişi gibi görebiliriz. Oysa hala yanılsama içerisindeyizdir. Düşünceler ne kadar ulvi veya felsefi olursa olsunlar hala zihin kökenlidir. 

Tüm tanımlamalardan özgürleşmek için tek yol; zamandan bağımsız bir idraktir. Olanı olduğu gibi görmektir. Düşünce ve yorum olmaksızın bir gözlem... Başlangıçta gözleyen ve gözlenen arasındaki ayrım çatışmaya yol açsa da, farkındalık için gereklidir. Tüm şartlanmaları ve bilinç-dışı dinamikleri fark etmek için yapılan gözlemdir bu... Bilinç dışımız kolektif bilinçten etkilenmektedir. Dolayısıyla beynimizde oluşan duygu ve düşünceler bireyin ötesinde diğer kişilerden veya sistemlerden etkilenmektedir. Cinsiyet, milliyet, kültür ve inançlar genlerimize işlemiş gibidir. Birey olarak en çok etkilendiğimiz sistem ise Aile Sistemi'dir. Aile sistemi çalışmalarında ortaya çıkan hakikat, hiç bir şeyin kişisel olmadığı ve hepimizin sistemler aracılığı ile birbirimize bağlı olduğumuzdur. Aile sistemlerimiz, daha büyük sistemlere ve temelinde tek bir sistemde birleşir... 


Bu açıdan bakıldığında bu tarz çalışmalar meditasyon için temel oluşturur... Olan olayların ötesine bakmamızı sağlayan çalışma, özdeşleşmelerin süreci görmemizi sağlar... 

Tüm tanımlamalar ortadan kalktığında, geçmişin kapanından kurtulmaya başlarız. Duygu ve düşüncelerin gelip gitmesine izin verildiği bu anlayış seviyesinde, gözleyen ve gözlenen de birbirinin içinde eriyip gitmeye başlar...

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Rollerimiz ve Çocukluk


İnsan ancak sosyal bir şekilde hayatta kalabilmektedir. Bu sebeple sosyal hayat, bir aileye veya topluluğa ait olmak bizim için hayatta kalma meselesidir. Hayatımız boyunca sosyal çevremizde bir çok rolümüz olur. Aldığımız ilk rol; evlat rolüdür. Tanısak da tanımasak da hepimizin bir annesi, bir de babası vardır. Zaman içerisinde kardeş, arkadaş, sevgili, eş ve ebeveyn derken bir çok role bürünürüz. En büyük tehlike ise bu roller ile fazlaca özdeşleşerek kişilik dediğimiz sanal durum ile kendimizi tanımlamaktır.

Hayatta edindiğimiz roller gün boyunca değiştirip değiştirip kullanırız. Akranlarımızın yanında arkadaş rolüne, anne ve babamızın yanına gittiğimizde evlat rolüne gireriz. Bazen bu çocukluk rolünü iş yerinde de sergileriz. İnsanların çoğunda çocukluk veya ergenlik parçaları bulunur. Bu açıdan baktığımızda otuz yaşını geçmiş olan yetişkin/iş adamı/ebeveyn maskesi ile dolaşan bir çok çocuk veya ergene rastlayabiliriz. Tetiklenme anlarında bu kişiler hemen küsebilir, aşırı tepki gösterebilirler. Genellikle sahip oldukları maddi ve manevi metalar ile hava atabilir, dedikodu yapabilir ve sürekli kendilerini başkaları ile kıyaslayabilirler.

Psikolog Eric Berne, Transaksiyonel analizde insan iletişimini üç kategoride değerlendirir: Çocuk-Yetişkin-Ebeveyn. Yetişkin olmamıza rağmen akranlarımızla veya iş arkadaşlarımızla  olan ilişkilerimizde çocuk veya ebeveyn rolüne giriyor olabiliriz. Böyle bir durum varsa bu üzerinde çalışılması gereken bir konu olabilir.


Neden Bu Parçalar Oluşur?
İnsan beyni hayatta kalmak için tehlikeli bir durum karşısında ya savaşır ya da kaçar. Eğer her iki ihtimal de mümkün değilse son bir tepki kalır geriye: Donmak. Genellikle çocukluk döneminde savaşmak veya kaçmak çok zor olabilir. Özellikle de travmaya sebebiyet veren kişi sevdiğimiz veya muhtaç olduğumuz bir aile bireyi olursa...

Bu durumda beyin acıdan kurtulmak için travmatik parçayı ayırır ve saklar. Karşılığında hayatta kalma parçasını geliştirir. Travmatik parça ise olayın gerçekleştiği yaşta kalır. En eski parça ise en güçlü ve en hassas parçadır. Eğer o parça tetiklenirse o kısım devreye girer ve kişi birden bire çocuk gibi davranabilir.

Çocukluğumuzla Barışmak
Tüm bu parçaların bütünlenmesi çocukluk dönemi ile başlamalıdır. Hatta bazen ana rahmindeki halimizle, çünkü anne hamilelik sürecinde yaşadığı endişe ve tehlikeler bebeğe aktarılır. Anne ve babamızdan aldığımız hayatı minnetle almak ilk adımdır. Bu adımı tamamladıktan sonra çocukluğumuzda olan olayların tamamını sevgiyle kabul etmek, içimizdeki parçaların bütünleşmesi için önemli bir adımdır. Çocuk anne-babasının verebildiği kadarını almalıdır. Bu zor gibi gözükse de, kalben yapabilene kadar üzerinde çalışılmalıdır.


Üzüldüğümüz, şikayet ettiğimiz, kızdığımız her olayı ve kişiyi dışlarız. Dışlanan her birey ailede temsil edilir. Bakamadığımız olaylar ve kişiler bizi zayıflatır. Oysa bu durumlara yorum yapmadan, iyi veya kötü olarak yargılamadan olduğu gibi arkasındaki derin dinamikleri de anlayarak bakarsak güçlenmeye ve zenginleşmeye başlarız. O zaman büyümeye başlarız.

Bazen durum tam tersi olabilir, anne ve babanın fazlasıyla verdiğini düşünen çocuk bunun altında ezilebilir ve devamlı geri vermek isteyebilir. Ancak çocuklar da büyüyünce kendi çocuklarına veya diğer insanlara vereceklerdir. Başkalarına verebileceğini bilen çocuklar artık gönül rahatlığı ile alabilirler...


Tüm bunlar için çalışmamız gerektiğini nasıl anlarız? Öz benliğimizi maskeleyen zırhı kaldırmak için ilk başta bu zırhın farkına varmalısınız. Onu tespit etmenin en iyi yolu kendimizi ve hareketlerimizi gözlemlemektir. Belirtiler genel olarak bizi rahatsız edenlerdir: mutsuzluk, tatminsizliktir, endişe, korku, utanç, kifayetsizlik veya depresyon... Genellikle hayatta kalma parçası, travmatik parçayı gizler. Bu parçalar kendimizi korumak, beğendirmek ve toplum tarafından kabul görmek için kullanırız. Bu belirtilere sahip olmanın normal olduğuna ilişkin kanı bizi aldatırsa, kendi parçalarımızı tespit etmek zor olabilir. Sabırlı, içten ve tarafsız olmak kilittir...

1 Ağustos 2017 Salı

Perfetti Sconosciuti / Perfect Stranger

“Kadınlarla erkekler PC ve Mac gibi.. Erkekler PC gibi; ucuz, sürekli virüs bulaşıyor ve aynı anda sadece tek bir iş yapabiliyorlar. Duş yaparken, ya yıkanıyor ya da şarkı söylüyor. Her ikisini de yaparsa donup kalıyor. Kadınlarsa Mac gibi... Sezgileri kuvvetli, hızlı ve zarif. Pahalı ve sadece birbirleriyle uyum sağlayabiliyorlar. Ayrıca bağımlılık da yapıyorlar...”
Perfect Stranger filminin Türkçe karşılığı ‘Mükemmel Yabancı’... Çok yakın arkadaşlar birbirlerine ne kadar yabancı olabileceğine dair bir hikaye. Çocuk yapma aşamasında olan yeni evli bir çift, ergen kızları olan annenin terapist olduğu diğer bir çift, küçük çocukları olan annenin gizliden alkol içtiği başka bir çift ve yeni sevgilisini bir türlü tanıştıramayan bekar bir adam... Bu yedi kişi akşam yemeğinde bir oyun oynamaya kalkar. Dürüst olmak  ama tamamen dürüst ve açık olmak için... Telefonlar masaya konur; gelecek her türlü mesaj alenen okunacak ve gelen telefon çağrıları hoparlör açık bir şekilde açılacaktır...

Herkes birer birer dökülürken bir çok konu film boyunca ortaya çıkar.

Çocuk Sahibi Olmak
Bu konulardan bir çocuk sahibi olma konusudur. Yaşlanma kaygısı mı? Yalnız kalma korkusu mu? Yoksa ezbere yapılan bir olay mı? Çözüm sorunun kendisindedir? Çocuk sahip olunacak bir şey değildir. Onlar bizim aracılığımız ile bu dünyaya gelen bireylerdir. Yetişkinliklerine kadar onlara yemek ve barınak vermek dışında yaptıklarımız boşunadır. Verebiliyorsak bilgelik vermek yeterlidir. Onları kontrol etmek, hayatta diğer kontrol etmek istediklerimiz tüm şeylerde olduğu gibi sonuç vermeyecektir.

Ev sahibi olan güzel terapist 17 yaşındaki kızı ile devamlı çatışmaktadır. Kızı ise doğal olarak anneden göremediği desteği babasından alır. Babasının kızları, anasının oğulları devredir yine... Bu durum ilişkilerde derinden anne ve baba arayışlarını devam ettirir. Bu sebeple genellikle çapkın kişilerde bu tip dinamiklere rastlanır.


Bellek
Arkadaşlar kendi aralarında kıyaslamalar ve karşılaştırmalar yaparlar. Birbirlerini eskiden beri tanıdıkları bilgilere güvenerek yorumlarda ve varsayımlarda bulunurlar. Kişilik dedikleri belleğe dayalı bilgiler o kişileri tanımlar adeta... Oysa kişiliklerimiz hayat boyunca topladığımız anı ve bilgilerin toplamıdır. Bellek hayatta karşısına çıkan yeni olaylara tepki gösterir, bunlar alışkanlığa ve en sonunda kişiliğe döner. Bellek geçmişle ilgili bir depodur. Dolayısıyla kişilik bir yanılsamadır ve farkındalığımız arttığında bellekten özgüzleşebiliriz.

Maskeler
Günün sonunda hepimiz içinde bulunduğumuz toplumda bir yer edinmek, görülmek, kabul görmek için gerekli rollere bürünür, maskelerimizi takarız. Toplumun belirlediği kolektif vicdana uyarız. Maskeler yüzümüze o kadar yapışır ki, biz bile onun gerçekliğine inanmaya başlarız. Tüm bu yaşadığımız ilişkiler bize aynalık yaparken, biz kendi aynamıza bakmayı tercih ederiz. Kaçmayı tercih ederiz; bu kaçamak ise bağımlılıklar, işkoliklik olabilirken, gizli ilişkiler de olabilir...

Gecenin sonunda herkesin maskeleri düşmeye başladıkça, tüm bireyler birbirini suçlamaya başlar. Oysa sadece olan olgular vardır, herkes her şeyden sorumludur. Esas olan bu sistemi anlamaktır, bizi buraya getiren geçmişi kabul etmek... Her birey kendi maskelerden ve kendine çektiği olayın ardındaki dinamikleri keşfetmekten sorumludur...

Bir şey olma çabası, rol yapma çabası, kaçma arzusu kalmadığında rahatlama gelir... O zaman olduğumuz gibi bize hediye edilen hayatı yaşamaya başlarız... Plan yapmadan, kurnaz oyunlar oynamadan... Sadece zamanın farkında olmayan bir çocuk gibi oynamaya başlarız...

Filmin sonu ise dramatiktir. Yeniden savaş boyaları sürünür ve oyun yeniden başlar...

“Bizi bir arada tutan tek şey benim suçumdu. Yıllar boyunca hissettirdiğin suç. Neden ayrılmadık ki? İnsanlar ayrılmasını öğrenmeli.” 

30 Temmuz 2017 Pazar

The Submarine Kid


Amerika’nın küçük bir kasabasında küçük bir oğlan çocuğunun en büyük merakı suyun altında nefesini tutmakmış. Büyüdükçe nefes tutma konusunda yeteneği artmış ve bu konuda ünlenmeye başlamış. Genç yaşında tüm kalabalık önünde kasabanın gölünde yaptığı gösteri için kız arkadaşına son bir bakış atarak suya atlamış... Dakikalar geçmesine rağmen bir daha kendisini bulamamışlar... Ararlar, ararlar, aralar...

The Submarine Kid isimli film, bu efsanevi hikaye ile başlar. Kahramanımız Spencer Afganistan’tan yeni gelmiş bir askerdir. Ailesi, arkadaşları ve sevgilisi büyük bir neşe ile onu karşılar ancak Spencer farklıdır... Hayaller görmeye başlar ve bazı olaylar onu tetiklemektedir.

Savaşa katılmış askerler yaşadıkları travmatik olaylardan sonra donarlar. O anda duygulara yer yoktur. Tüm bunların üzerine başka bir insanın, özellikle sivillerin ölümünden sorumlu iseler suçluluk duygusu durumu daha da vahim hale getirebilir. Normal gibi gözükseler de bu tip durumlardan sonra bu kişilerin bu travmaları üzerinde çalışması ve yardım alması gerekir.

Donma tepkisi ile dışarı salınmayan enerji, güvenli bir şekilde yavaş yavaş dışarı salınmalıdır. Aksi takdirde kişi yaşamakta zorlanmaya başlar. Donma esnasında yapılan tipik bir davranış nefes tutmaktır. Nefes, hayat demektir. Her nefeste doğar, her nefeste ölürüz... Filmin başındaki hikayede nefes – hayat neşemizi, çocuğun aranması – kaybolduğumuzun sembolleridir.


Spencer çatışma sırasında yaptıkları ile yüzleşmesi, kurbanları ile yüzleşmesi gerekmektedir. Her birey; fail veya kurban, büyük bir sistemin küçük parçalarıdır ve kader onları bir araya getirmiştir. Şimdi fail kurban durumuna düşmüştür... Her ne kadar olanlar büyük haksızlık ve çok ağır gözükse de, sadece bireyleri ve kendimizi suçlamak yapılacak en sığ bakış açısıdır.

Daha ötesine baktığımızda bu iki kişinin arkalarındaki derin ve büyük sistemleri içerisinde tam o noktada bir araya geldiklerini görürüz. İşin ilginç yanı, tüm öfke, kızgınlık, suçlama, suçlu hissetmeler serbest bırakıldığında huzurlu bir sevgi kalır geriye... Zor da olsa geçmişimizdeki olaylar ile yüzleşmek, ifade edilemeyeni ifade etmek, durumu bizden daha yüce olana taşır. Geçmişi ile barışan kişi özgürleşir. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Winter On Fire

Hiç bir devrimin gerçek bir kazananı olmamıştır. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan sözde başarılar bir süre yerini başka çatışmalara bırakmıştır. Her başkaldırı bir diğer tarafa yöneliktir. Doğası gereği birbirinin aksi fikirde iki taraf olmak zorundadır. Bu toplumsal ikilik, tüm zihinlerin kolektif olarak topluma yansımasıdır. Her iki tarafta kendini fazlasıyla haklı görür. Elbette güçlü olan taraf bunu zalimce kullandığında insanın yüreği parçalanır ve tepkiler doğar. Öte yandan hangi tarafta olursanız olun bu kutuplaşmayı destekler. Niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun, kutuplaşma artar ve bir gün kırılma gerçekleşir. Hindistan'da veya Rusya'da olduğu gibi, Bir süre devam eden zafer sarhoşluğundan sonra yeni kutuplaşmalar başlar... Bu kaçınılmaz gözüküyor...


Winter On Fire filmi bir belgesel. Ukrayna’da gerçekleşen direnişini tüm detayları ile anlatıyor. Sivil halk ile hükumet arasındaki fazlaca şiddet içeren bu olayları seyrederken taraf olmamak mümkün değil gibi... Tüm o yaşanan acımasız ve haksız tavırlar insanın yüreğini hareket geçirirken zafer alkışları ile zihnimizde oluşan sevinci hissedebiliriz.

Oysa bu kalıcı bir çözüm müdür? Olsaydı yaklaşık 10,000 senedir ayrımlar, savaşlar, isyanlar ne getirdi? Ne götürdü? Ölümler, yaralılar ve devam eden bir intikam... Yüzlerce yıl önce olan olayların nefretle anılması. Sistemik çalışmaların öncüsü olan Bert Hellinger’in kitabında çok ilginç bir örnek var... 28 Haziran 1389 yılında Kosova Meydan Savaşında Müslüman Osmanlılar Sırp Prensi Lazar’ı öldürür. Sırplar Lazar’ı aziz ilan eder. 28 Haziran 1914’de Avusturya veliahdı Saraybosna’da Sırplar tarafında öldürülür. Osmanlılar ve Avusturya ittifak halindedir... 28 Haziran 1989’da Milosevic başa gelir... Aziz Lazar’ın kemikleri Kosova’da bir anıt mezara taşınır. Anıtta şöyle yazar: “Haziran 1389 – Haziran 1989, Müslümanlar’ın Sırp’ları yönetmesine izin vermeyiz.” Bu kuşaklar ötesi bir hafızadır...


İnanılmaz ancak bir bahane ile ortaya çıkan ayrımlar yüzyıllar boyunca süregelen nefreti ve şiddeti besliyor. İnsan zihnindeki ayrımlar ve karşıtlıklar olmak durumunda, beyin bu şekilde öğreniyor ve çalışıyor. Oysa ki asıl problem zihin ile kendini özdeşleştiren insanlarda... Zihin sadece bedenimizi hayatta tutmaya çalışıyor... Bizler bedenin çok ötesinde bir öz değil miyiz? Tarih boyunca geriye yeteri kadar gittiğimizde hepimiz aynı anne ve babaya ulaşmaz mıyız? Daha da öteye gittiğimizde hepimiz aynı Yaradan’ı bulmaz mıyız? Sistemik olarak da balsak, ruhani olarak da baksak hepimiz aynı kaynaktan geliriz ve oraya döneriz. Sistemik olarak bakıldığında hiç bir şey kişisel değildir... Kabul etmesi çok zor olsa da, her birey daha büyük bir sistemin parçasıdır... Tüm bu şiddetten sadece birkaç kişi sorumlu değildir... Elbette yapılan hareketin sorumluluğunu alırız ancak olanı olduğu gibi görüp orada bırakmadıkça geçmişin kölesi olmaktan kurtulamayız...

Bu anlayış geliştiğinde, tüm özdeşleşmeler, tanımlamalar bittiğinde, bellek tarafından yönetilmediğimizde sadece bizi birbirine bağlayan bağ kalır; sevgi... Bu ruhsal bir klişe değildir... Her bir birey bu anlayışı kazanırsa tüm toplum kolektif olarak değişmeye başlayacaktır... İşte o zaman gördüğümüz kabusları beslemeyi bırakırız...