2 Ağustos 2017 Çarşamba

Rollerimiz ve Çocukluk


İnsan ancak sosyal bir şekilde hayatta kalabilmektedir. Bu sebeple sosyal hayat, bir aileye veya topluluğa ait olmak bizim için hayatta kalma meselesidir. Hayatımız boyunca sosyal çevremizde bir çok rolümüz olur. Aldığımız ilk rol; evlat rolüdür. Tanısak da tanımasak da hepimizin bir annesi, bir de babası vardır. Zaman içerisinde kardeş, arkadaş, sevgili, eş ve ebeveyn derken bir çok role bürünürüz. En büyük tehlike ise bu roller ile fazlaca özdeşleşerek kişilik dediğimiz sanal durum ile kendimizi tanımlamaktır.

Hayatta edindiğimiz roller gün boyunca değiştirip değiştirip kullanırız. Akranlarımızın yanında arkadaş rolüne, anne ve babamızın yanına gittiğimizde evlat rolüne gireriz. Bazen bu çocukluk rolünü iş yerinde de sergileriz. İnsanların çoğunda çocukluk veya ergenlik parçaları bulunur. Bu açıdan baktığımızda otuz yaşını geçmiş olan yetişkin/iş adamı/ebeveyn maskesi ile dolaşan bir çok çocuk veya ergene rastlayabiliriz. Tetiklenme anlarında bu kişiler hemen küsebilir, aşırı tepki gösterebilirler. Genellikle sahip oldukları maddi ve manevi metalar ile hava atabilir, dedikodu yapabilir ve sürekli kendilerini başkaları ile kıyaslayabilirler.

Psikolog Eric Berne, Transaksiyonel analizde insan iletişimini üç kategoride değerlendirir: Çocuk-Yetişkin-Ebeveyn. Yetişkin olmamıza rağmen akranlarımızla veya iş arkadaşlarımızla  olan ilişkilerimizde çocuk veya ebeveyn rolüne giriyor olabiliriz. Böyle bir durum varsa bu üzerinde çalışılması gereken bir konu olabilir.


Neden Bu Parçalar Oluşur?
İnsan beyni hayatta kalmak için tehlikeli bir durum karşısında ya savaşır ya da kaçar. Eğer her iki ihtimal de mümkün değilse son bir tepki kalır geriye: Donmak. Genellikle çocukluk döneminde savaşmak veya kaçmak çok zor olabilir. Özellikle de travmaya sebebiyet veren kişi sevdiğimiz veya muhtaç olduğumuz bir aile bireyi olursa...

Bu durumda beyin acıdan kurtulmak için travmatik parçayı ayırır ve saklar. Karşılığında hayatta kalma parçasını geliştirir. Travmatik parça ise olayın gerçekleştiği yaşta kalır. En eski parça ise en güçlü ve en hassas parçadır. Eğer o parça tetiklenirse o kısım devreye girer ve kişi birden bire çocuk gibi davranabilir.

Çocukluğumuzla Barışmak
Tüm bu parçaların bütünlenmesi çocukluk dönemi ile başlamalıdır. Hatta bazen ana rahmindeki halimizle, çünkü anne hamilelik sürecinde yaşadığı endişe ve tehlikeler bebeğe aktarılır. Anne ve babamızdan aldığımız hayatı minnetle almak ilk adımdır. Bu adımı tamamladıktan sonra çocukluğumuzda olan olayların tamamını sevgiyle kabul etmek, içimizdeki parçaların bütünleşmesi için önemli bir adımdır. Çocuk anne-babasının verebildiği kadarını almalıdır. Bu zor gibi gözükse de, kalben yapabilene kadar üzerinde çalışılmalıdır.


Üzüldüğümüz, şikayet ettiğimiz, kızdığımız her olayı ve kişiyi dışlarız. Dışlanan her birey ailede temsil edilir. Bakamadığımız olaylar ve kişiler bizi zayıflatır. Oysa bu durumlara yorum yapmadan, iyi veya kötü olarak yargılamadan olduğu gibi arkasındaki derin dinamikleri de anlayarak bakarsak güçlenmeye ve zenginleşmeye başlarız. O zaman büyümeye başlarız.

Bazen durum tam tersi olabilir, anne ve babanın fazlasıyla verdiğini düşünen çocuk bunun altında ezilebilir ve devamlı geri vermek isteyebilir. Ancak çocuklar da büyüyünce kendi çocuklarına veya diğer insanlara vereceklerdir. Başkalarına verebileceğini bilen çocuklar artık gönül rahatlığı ile alabilirler...


Tüm bunlar için çalışmamız gerektiğini nasıl anlarız? Öz benliğimizi maskeleyen zırhı kaldırmak için ilk başta bu zırhın farkına varmalısınız. Onu tespit etmenin en iyi yolu kendimizi ve hareketlerimizi gözlemlemektir. Belirtiler genel olarak bizi rahatsız edenlerdir: mutsuzluk, tatminsizliktir, endişe, korku, utanç, kifayetsizlik veya depresyon... Genellikle hayatta kalma parçası, travmatik parçayı gizler. Bu parçalar kendimizi korumak, beğendirmek ve toplum tarafından kabul görmek için kullanırız. Bu belirtilere sahip olmanın normal olduğuna ilişkin kanı bizi aldatırsa, kendi parçalarımızı tespit etmek zor olabilir. Sabırlı, içten ve tarafsız olmak kilittir...

1 Ağustos 2017 Salı

Perfetti Sconosciuti / Perfect Stranger

“Kadınlarla erkekler PC ve Mac gibi.. Erkekler PC gibi; ucuz, sürekli virüs bulaşıyor ve aynı anda sadece tek bir iş yapabiliyorlar. Duş yaparken, ya yıkanıyor ya da şarkı söylüyor. Her ikisini de yaparsa donup kalıyor. Kadınlarsa Mac gibi... Sezgileri kuvvetli, hızlı ve zarif. Pahalı ve sadece birbirleriyle uyum sağlayabiliyorlar. Ayrıca bağımlılık da yapıyorlar...”
Perfect Stranger filminin Türkçe karşılığı ‘Mükemmel Yabancı’... Çok yakın arkadaşlar birbirlerine ne kadar yabancı olabileceğine dair bir hikaye. Çocuk yapma aşamasında olan yeni evli bir çift, ergen kızları olan annenin terapist olduğu diğer bir çift, küçük çocukları olan annenin gizliden alkol içtiği başka bir çift ve yeni sevgilisini bir türlü tanıştıramayan bekar bir adam... Bu yedi kişi akşam yemeğinde bir oyun oynamaya kalkar. Dürüst olmak  ama tamamen dürüst ve açık olmak için... Telefonlar masaya konur; gelecek her türlü mesaj alenen okunacak ve gelen telefon çağrıları hoparlör açık bir şekilde açılacaktır...

Herkes birer birer dökülürken bir çok konu film boyunca ortaya çıkar.

Çocuk Sahibi Olmak
Bu konulardan bir çocuk sahibi olma konusudur. Yaşlanma kaygısı mı? Yalnız kalma korkusu mu? Yoksa ezbere yapılan bir olay mı? Çözüm sorunun kendisindedir? Çocuk sahip olunacak bir şey değildir. Onlar bizim aracılığımız ile bu dünyaya gelen bireylerdir. Yetişkinliklerine kadar onlara yemek ve barınak vermek dışında yaptıklarımız boşunadır. Verebiliyorsak bilgelik vermek yeterlidir. Onları kontrol etmek, hayatta diğer kontrol etmek istediklerimiz tüm şeylerde olduğu gibi sonuç vermeyecektir.

Ev sahibi olan güzel terapist 17 yaşındaki kızı ile devamlı çatışmaktadır. Kızı ise doğal olarak anneden göremediği desteği babasından alır. Babasının kızları, anasının oğulları devredir yine... Bu durum ilişkilerde derinden anne ve baba arayışlarını devam ettirir. Bu sebeple genellikle çapkın kişilerde bu tip dinamiklere rastlanır.


Bellek
Arkadaşlar kendi aralarında kıyaslamalar ve karşılaştırmalar yaparlar. Birbirlerini eskiden beri tanıdıkları bilgilere güvenerek yorumlarda ve varsayımlarda bulunurlar. Kişilik dedikleri belleğe dayalı bilgiler o kişileri tanımlar adeta... Oysa kişiliklerimiz hayat boyunca topladığımız anı ve bilgilerin toplamıdır. Bellek hayatta karşısına çıkan yeni olaylara tepki gösterir, bunlar alışkanlığa ve en sonunda kişiliğe döner. Bellek geçmişle ilgili bir depodur. Dolayısıyla kişilik bir yanılsamadır ve farkındalığımız arttığında bellekten özgüzleşebiliriz.

Maskeler
Günün sonunda hepimiz içinde bulunduğumuz toplumda bir yer edinmek, görülmek, kabul görmek için gerekli rollere bürünür, maskelerimizi takarız. Toplumun belirlediği kolektif vicdana uyarız. Maskeler yüzümüze o kadar yapışır ki, biz bile onun gerçekliğine inanmaya başlarız. Tüm bu yaşadığımız ilişkiler bize aynalık yaparken, biz kendi aynamıza bakmayı tercih ederiz. Kaçmayı tercih ederiz; bu kaçamak ise bağımlılıklar, işkoliklik olabilirken, gizli ilişkiler de olabilir...

Gecenin sonunda herkesin maskeleri düşmeye başladıkça, tüm bireyler birbirini suçlamaya başlar. Oysa sadece olan olgular vardır, herkes her şeyden sorumludur. Esas olan bu sistemi anlamaktır, bizi buraya getiren geçmişi kabul etmek... Her birey kendi maskelerden ve kendine çektiği olayın ardındaki dinamikleri keşfetmekten sorumludur...

Bir şey olma çabası, rol yapma çabası, kaçma arzusu kalmadığında rahatlama gelir... O zaman olduğumuz gibi bize hediye edilen hayatı yaşamaya başlarız... Plan yapmadan, kurnaz oyunlar oynamadan... Sadece zamanın farkında olmayan bir çocuk gibi oynamaya başlarız...

Filmin sonu ise dramatiktir. Yeniden savaş boyaları sürünür ve oyun yeniden başlar...

“Bizi bir arada tutan tek şey benim suçumdu. Yıllar boyunca hissettirdiğin suç. Neden ayrılmadık ki? İnsanlar ayrılmasını öğrenmeli.” 

30 Temmuz 2017 Pazar

The Submarine Kid


Amerika’nın küçük bir kasabasında küçük bir oğlan çocuğunun en büyük merakı suyun altında nefesini tutmakmış. Büyüdükçe nefes tutma konusunda yeteneği artmış ve bu konuda ünlenmeye başlamış. Genç yaşında tüm kalabalık önünde kasabanın gölünde yaptığı gösteri için kız arkadaşına son bir bakış atarak suya atlamış... Dakikalar geçmesine rağmen bir daha kendisini bulamamışlar... Ararlar, ararlar, aralar...

The Submarine Kid isimli film, bu efsanevi hikaye ile başlar. Kahramanımız Spencer Afganistan’tan yeni gelmiş bir askerdir. Ailesi, arkadaşları ve sevgilisi büyük bir neşe ile onu karşılar ancak Spencer farklıdır... Hayaller görmeye başlar ve bazı olaylar onu tetiklemektedir.

Savaşa katılmış askerler yaşadıkları travmatik olaylardan sonra donarlar. O anda duygulara yer yoktur. Tüm bunların üzerine başka bir insanın, özellikle sivillerin ölümünden sorumlu iseler suçluluk duygusu durumu daha da vahim hale getirebilir. Normal gibi gözükseler de bu tip durumlardan sonra bu kişilerin bu travmaları üzerinde çalışması ve yardım alması gerekir.

Donma tepkisi ile dışarı salınmayan enerji, güvenli bir şekilde yavaş yavaş dışarı salınmalıdır. Aksi takdirde kişi yaşamakta zorlanmaya başlar. Donma esnasında yapılan tipik bir davranış nefes tutmaktır. Nefes, hayat demektir. Her nefeste doğar, her nefeste ölürüz... Filmin başındaki hikayede nefes – hayat neşemizi, çocuğun aranması – kaybolduğumuzun sembolleridir.


Spencer çatışma sırasında yaptıkları ile yüzleşmesi, kurbanları ile yüzleşmesi gerekmektedir. Her birey; fail veya kurban, büyük bir sistemin küçük parçalarıdır ve kader onları bir araya getirmiştir. Şimdi fail kurban durumuna düşmüştür... Her ne kadar olanlar büyük haksızlık ve çok ağır gözükse de, sadece bireyleri ve kendimizi suçlamak yapılacak en sığ bakış açısıdır.

Daha ötesine baktığımızda bu iki kişinin arkalarındaki derin ve büyük sistemleri içerisinde tam o noktada bir araya geldiklerini görürüz. İşin ilginç yanı, tüm öfke, kızgınlık, suçlama, suçlu hissetmeler serbest bırakıldığında huzurlu bir sevgi kalır geriye... Zor da olsa geçmişimizdeki olaylar ile yüzleşmek, ifade edilemeyeni ifade etmek, durumu bizden daha yüce olana taşır. Geçmişi ile barışan kişi özgürleşir. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Winter On Fire

Hiç bir devrimin gerçek bir kazananı olmamıştır. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan sözde başarılar bir süre yerini başka çatışmalara bırakmıştır. Her başkaldırı bir diğer tarafa yöneliktir. Doğası gereği birbirinin aksi fikirde iki taraf olmak zorundadır. Bu toplumsal ikilik, tüm zihinlerin kolektif olarak topluma yansımasıdır. Her iki tarafta kendini fazlasıyla haklı görür. Elbette güçlü olan taraf bunu zalimce kullandığında insanın yüreği parçalanır ve tepkiler doğar. Öte yandan hangi tarafta olursanız olun bu kutuplaşmayı destekler. Niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun, kutuplaşma artar ve bir gün kırılma gerçekleşir. Hindistan'da veya Rusya'da olduğu gibi, Bir süre devam eden zafer sarhoşluğundan sonra yeni kutuplaşmalar başlar... Bu kaçınılmaz gözüküyor...


Winter On Fire filmi bir belgesel. Ukrayna’da gerçekleşen direnişini tüm detayları ile anlatıyor. Sivil halk ile hükumet arasındaki fazlaca şiddet içeren bu olayları seyrederken taraf olmamak mümkün değil gibi... Tüm o yaşanan acımasız ve haksız tavırlar insanın yüreğini hareket geçirirken zafer alkışları ile zihnimizde oluşan sevinci hissedebiliriz.

Oysa bu kalıcı bir çözüm müdür? Olsaydı yaklaşık 10,000 senedir ayrımlar, savaşlar, isyanlar ne getirdi? Ne götürdü? Ölümler, yaralılar ve devam eden bir intikam... Yüzlerce yıl önce olan olayların nefretle anılması. Sistemik çalışmaların öncüsü olan Bert Hellinger’in kitabında çok ilginç bir örnek var... 28 Haziran 1389 yılında Kosova Meydan Savaşında Müslüman Osmanlılar Sırp Prensi Lazar’ı öldürür. Sırplar Lazar’ı aziz ilan eder. 28 Haziran 1914’de Avusturya veliahdı Saraybosna’da Sırplar tarafında öldürülür. Osmanlılar ve Avusturya ittifak halindedir... 28 Haziran 1989’da Milosevic başa gelir... Aziz Lazar’ın kemikleri Kosova’da bir anıt mezara taşınır. Anıtta şöyle yazar: “Haziran 1389 – Haziran 1989, Müslümanlar’ın Sırp’ları yönetmesine izin vermeyiz.” Bu kuşaklar ötesi bir hafızadır...


İnanılmaz ancak bir bahane ile ortaya çıkan ayrımlar yüzyıllar boyunca süregelen nefreti ve şiddeti besliyor. İnsan zihnindeki ayrımlar ve karşıtlıklar olmak durumunda, beyin bu şekilde öğreniyor ve çalışıyor. Oysa ki asıl problem zihin ile kendini özdeşleştiren insanlarda... Zihin sadece bedenimizi hayatta tutmaya çalışıyor... Bizler bedenin çok ötesinde bir öz değil miyiz? Tarih boyunca geriye yeteri kadar gittiğimizde hepimiz aynı anne ve babaya ulaşmaz mıyız? Daha da öteye gittiğimizde hepimiz aynı Yaradan’ı bulmaz mıyız? Sistemik olarak da balsak, ruhani olarak da baksak hepimiz aynı kaynaktan geliriz ve oraya döneriz. Sistemik olarak bakıldığında hiç bir şey kişisel değildir... Kabul etmesi çok zor olsa da, her birey daha büyük bir sistemin parçasıdır... Tüm bu şiddetten sadece birkaç kişi sorumlu değildir... Elbette yapılan hareketin sorumluluğunu alırız ancak olanı olduğu gibi görüp orada bırakmadıkça geçmişin kölesi olmaktan kurtulamayız...

Bu anlayış geliştiğinde, tüm özdeşleşmeler, tanımlamalar bittiğinde, bellek tarafından yönetilmediğimizde sadece bizi birbirine bağlayan bağ kalır; sevgi... Bu ruhsal bir klişe değildir... Her bir birey bu anlayışı kazanırsa tüm toplum kolektif olarak değişmeye başlayacaktır... İşte o zaman gördüğümüz kabusları beslemeyi bırakırız...

19 Temmuz 2017 Çarşamba

The Ticket

“Sahip olduklarım için sana şükürler olsun. Kendimi kimseyle karşılaştırmıyorum. Bana verdiklerinden dolayı tatminkarım Tanrım...”


Dünyada insanların büyük bir çoğunluğu kendisi yaratan yüce bir gücün varlığına inanıyor. Neredeyse bütün dinlerin ortak öğretilerinden birisi de şükretmektir. Bazen sadece başımız sıkıştığında dua ederiz, iyi zamanlarda unuturuz şükretmeyi... Bazen ağzımızdan şükür hiç eksilmezken, aynı anda şikayet etmeye devam ederiz. Çoğu filozof fakirlerin daha fazla şükrettiğini ve fazla bir şey sahip olmadıkları için daha mutlu olduklarını iddia ederler. Belki de doğrudur... Ancak bir şekilde büyük ikramiye çıktığında zengin olan böyle kişilerin hayatları bir anda değişir. Bu para ile yatırım yapma gereği duyarlar, yeni bir iş, daha lüks tüketim ve belki de yeni bir eş veya sevgili... Eninde sonunda ilk oldukları duruma göre daha mutsuzdur bu kişiler... Bu durum da sanki filozofları destekler gibi gözüküyor. O halde halimize şükredelim.

Öte yandan insan zihni çok sinsidir. Sahip olduklarına şükretmek, gerçek anlamda bir minnet duygusu mudur? Yoksa daha fazlasını zaten elde edemeyeceğini varsaydığı için, zihin mevcut duruma adapte olmakta mıdır? Sahip olmak gerçek midir?

The Ticket filminin kahramanı James kördür, güzel bir karısı, ailesi, masa-başı bir işi, kendisi gibi kör olan bir dosttu vardır. Sık sık yukarıdaki şekilde dua eden biridir. Bir gün piyano ona vurur ve görmeye başlar... Bundan sonra onun hayatı değişmeye başlar. İşinde yeni fikirler geliştirerek terfi alır ve hırslı bir şekilde hayat tarzını değiştirir. Eşini terk edip iş yerindeki bir kadın ile ilişkisi başlar. En iyi arkadaşı ile arası açılır...


Gözlerin açılması egonun uyanışı gibidir. Başta daha fazlasını elde edemeyeceğini düşünerek kendini mutlu sayarken artık ego doymak bilmez... Kabuğun içindeki ego, kabuğun dışındadır... Her iki uç da birbirinden çok da farklı değildir. Yanılsamanın temel sahip olma fikrinde yatmaktadır. Oysa gerçekten bir şeyin, bir kimsenin sahibi olabilir miyiz? Bedenimiz bile bize geçici bir süre hizmet etmektedir. Sahip olmak fikri beraberinde kaybetme korkusunu getirir. Korkunun olduğu yerde ise sevgi var olamaz. Davranışlarımız sevgi yerine korkudan beslenir. Dolayısıyla kıyaslama, kontrol etme, kıskanma, yargılama ve arzuların peşinde koşma devreye girer...

Tüm bunlar bütünden kopuk olduğumuzda gerçekleşir. Bütünün bir parçası olduğumuzu anladığımızda hiç bir şeye sahip olmadığımız gibi sahip olmaya gerek olmadığını görürüz. Kendimizi olduğumuz hali ile tanımlamalardan uzak bir şekilde tam ve bütün hissedebiliriz.
Gerçek anlamda minnet duygusu, tüm korkulardan özgürleştiğimizde ortaya çıkar.

9 Temmuz 2017 Pazar

Toni Erdmann


Bir şey öğrendiğimizde veya bildiğimizde, bize en yakın olanlar veya bizi yıllardır tanıyanlar, bizi en az dinleyen kişiler olurlar. Çünkü bu kişiler bizi, onlarla ilişkide olduğumuz kimliklerimiz ve rollerimiz ile görürler. Bu; çocuğumuz, kardeşimiz, asker arkadaşımız ve sevgilimiz olabilir... Bazen ne yaparsak yapalım, tabiri caizse ağzımızla kuş tutsak da kimseye yaranamayız... Bazen biz de o kişiye kendimizi doğru dürüst ifade etmiyor olabiliriz; bizim ki o rol hakkında epey ön-yargımız ve geçmişimiz vardır. 
Bellek bizi geçmişe mahkum kılar...
Toni Erdmann filminin kahramanı Winfried, eşi ile boşanmıştır. Bir iş kadını olan kızına ulaşamamaktadır. Kızı Ines, uluslar arası bir firmada çalışmaktadır ve son derece meşgul biridir. Yurt dışında; Bükreş’te yaşamaktadır. Babasının yaptığı sürpriz ziyaretten ve onun şakalarından rahatsız olan Ines, onun ülkesine geri dönme kararına çok sevinir... Ancak babası gitmekten vazgeçer ve Toni Erdmann adında bir yaşam koçu olarak kimliğini saklayarak her şeye sil baştan başlar...


Ines, başta bu durumu çok sinir bozucu bulur, lakin işini fazlaca ciddiye almaktadır ve Toni karakteri onun hoşuna gitmemiştir. Oysa babası kızının ondan rahatsız olduğunu fark etmesine rağmen, kızı için onun yanında olmaktan vazgeçmez.

Toni, kızının işi için bambaşka bir kimliğe büründüğünü fark eder. İş gereği oynanan oyunlar, müşterileri ikna etme stratejileri ve sarpa sarmış ilişkiler... Geceleri ise dedikodu ve çeşitli madde kullanımları... Ines’in kendine ayıracak hiç vakti yoktur. Hiç de mutlu gözükmüyordur...
Toni: “Şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım, fakat bu arada hayat yanından geçip gidiyor...
Ines işiyle ilgili stres yaptıkça, işleri de ters gitmektedir. Bu gerginlik onu daha mutsuz bir duruma iter ve rahatlamayı geçici eğlencelerde arar. Bu anlık keyifler anda kalıcı bir dinginlik sağlamaz. Bu sırada Toni bir anlamda kızına yaşam koçluğu yapmaktadır. Ines’in babasına ihtiyacı vardır. Ines, hangi sebeplerden dolayı bu duruma gelmiş, bunu filmdeki bilgilerden anlamak zor, ancak babası ortada olmayan bir çocuk hayata güvenmekte zorluk çekecektir. Bu durum onu daha kontrolcü ve erkeksi bir hale getirebilir...


Bu gergin ilişki sonlara doğru baba ve kızı yakınlaştırmaya başlar. Filmin son sahnesi ise etkileyicidir. Ines evinde bir şirket partisi verir ve birden bire aklına bu partiyi çıplak vermek gelir... Artık takılacak hiç bir maske yoktur... Ines, kendi olmaya karar vermiştir...

2 Temmuz 2017 Pazar

Milton’s Secret - Milton'un Sırrı

Korku Gezegeni’ndeki herkes yeterlilik konusunda endişe duyuyor. Yeterince kazanıyor muyum? Yeterince iyi miyim?..”
Milton’un Sırrı, Eckhart Tolle’ün aynı isimli resimli çocuk kitabından esinlenerek beyaz perdeye aktarılmış bir film. Her ne kadar kitabı daha başarılı olsa da, film fazla didaktik olmadan bir hikayeye bağlanmaya çalışılmış ancak sıradanlığın ötesine geçilememiş.

Milton’ın annesi ve babası aldıkları lüks arabaları ve evlerini ellerinde tutmak için kıyasıya çalışırlar. Annesi emlakçılık yaparken, babası ise borsa ile meşguldür. Anne ve babanın yaşadıkları gelecek kaygısı, önce kendi aralarındaki ilişkiyi bozar, sonra bu durum tek çocuk olan Milton’u olumuz etkiler. Tam bu sırada hayatla son derece barışık olan dedesi, çocuğun adeta imdadına yetişir. Huzurlu, neşeli ve bilge bir dedesi vardır. Dedesi arka bahçelerine hayat vermekle işe başlar. Sonra da Milton’a öğütler vermeye...
-Nasıl olur da kedim her daim mutlu? *İnsanların yaptığının aksine kediler ne olursa olsun dünü geride bırakabiliyorlar. Gelecek hafta için endişelenmiyorlar. Sadece buradalar.”
Dedesi Milton’un zihnini meşgul eden düşünceleri fark eder... “Onlar misafir gibidirler, eninde sonunda giderler...” diyerek kalbine güvenmesini telkin eder. Mevcut halinin aksine, eskiden böyle bir adam değildir. Kızına bir kez bile sarılmamış bir babadır. Bu konuda kendini affetmeye uğraşmaktadır. Babasından sevgi ve güven alamayan kızının hayata güvenmesi zordur. Kızının olanı olduğu gibi görmesi ve kabul etmesi gerekir. Bu olduğunda artık hayattan almaya ve ona güvenmeye başlayabilir.


Bu arada Milton’un komşusu olan arkadaşı Carter, ailesinden hiç sevgi alamayan bir çocuktur. Carter tüm olaylara şahit olan Milton’u tehdit eder ve herkese sataşır. Carter’ın babası ise gençliğinde ünlü bir sporcu iken sakatlanmış ve kariyerine erken veda etmiştir. Bu olay onu derinden etkilemiş ve asabi bir adam haline gelmiştir. Onun davranışlarını elbette ki temize çıkarmaz; ancak kurbanların kurbanı olduğumuzu anlarız... Hiç bir şey kişisel değildir. Her kişinin ardında kendi ailesinden miras kalan kader vardır. Bunu anladığımızda ve kabullendiğimizde, ironik bir şekilde hayatımızı yaşayacağımız bir şekilde özgürleşmeye başlarız; geçmişimizden özgürleşiriz...
Milton’nun Dedesi: “Çocukken, çocukça konuşur, çocukça düşünürdüm, büyüdükçe çocukça şeyleri bıraktım...”
Şimdilerde ise Milton’un dedesi dilediği gibi yaşarken, anne ve babası tam bir ciddiyet abidesi olarak endişelerinin içinde boğulmak üzere olan bir çifti oynamaktadırlar. Milton onlara yardım edebilmek için kimyasal maddelerden altın yapmaya çalışır. Yazın için çalışma planları yapar. Ebeveynlerini dertlerinden kurtarmak ister; bir çocuk için ebeveynleri çok önemlidir... Onlardan sevgi alamadığında, onlarda eksik olanı tamamlamaya çalışır... Fiziksel olarak olmasa da, içsel olarak bu böyledir
“Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan, eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinmezsen... (Eğer - Rudyard Kipling)  

Milton’un okuldaki sınıf öğretmeni onlara standardın dışında bir bakış açısına sahip olabilmeleri için onlara güvenli bir ortam oluşturur... Onlarla Kipling’in şiirlerinden örnekler verir ve şiirler üzerinde tartışırlar. Sene sonunda ise onları bireysel konuşmaları için onları cesaretlendirir. İşte Milton’un sene sonu konuşmasından bir kısım:
“Konuşmak istediğim savaş, hepimizin askeri olduğumuz savaş. Birbirimizle sürekli kavga halindeyiz; kin tutuyoruz, birbirimizin ardından korkunç şeyler söylüyoruz. Büyük savaş. Herkes yaralı halde dolaşıyor. Ben de yaralandım ve bu can yakıyor. Tekrar yaralanmakla ilgili o kadar üzgün o kadar endişeliydim ki başka hiçbir şey yapamadım. Tam içimde gittikçe şiddetlenen bir iç savaş vardı. Sonra dedem geldi. Ve bana savaşı nasıl bitireceğimi öğretti. Bir deney kabı olduğunuzu düşünün. İçine ne koymayı seçerseniz işte o sizsiniz. Kabınızı korku ve nefretle doldurur, üzerine geçmiş ve gelecek endişelerinizi de eklerseniz muhtemelen mutsuzluk elde edersiniz. Kabınızı sevgi ve ilgiyle doldurursanız mucizeler gerçekleşebilir. Savaşlar bitebilir. İnsanlar değişebilir. İşte sır bu...”