15 Mayıs 2018 Salı

All I See Is You



Hemen hemen her ilişkinin ardında bir dinamik yatar. Biri çok fedakarlık yaparken, diğer biraz daha fazla alan taraftır. Biri annesinin oğludur, öbürü babasının kızı... Birinin ailesi Kafkaslardan göçmüştür, diğerininki Kosova’dan... Biri kurtarıcıdır, diğer kurban... Bu şekilde eşleşen çiftler birbirlerini bulur. Başta çok güzel gibi gözüken bu ilişkiler, daha sonraları yorucu olmaya başlayabilir. Bir tarafın dinamikleri değişirse diğeri bu yeni durumdan hiç memnun kalmayabilir.
Çoğu zaman derindeki dinamiklerinden habersiz bir şekilde yaşayan çiftler, hayat boyu edindikleri rolleri ile özdeşleşirler. Mutlu da olsalar, mutsuz da olsalar, mevcut durumları onlar için konforlu ve bilindik bir alan yaratır. Bu alanı kolay kolay terk etmek istemezler.

Kör kadın, kendi gözleriyle hiç görmediği kocasına sorar:
Bana bakmaktan dolayı rahatsız olmuyor musun?”
Kocası cevap verir:
“Hayır, kendimi –özel– hissediyorum.”

All I See Is You adlı film, ailesi ile geçirdiği kazadan sonra kör olan Gina, aynı kazada ebeveynlerini kaybeder. Kız kardeşi ise kalıcı olmayan hasarla kurtulur. Gina, kocası James ile Bangkok’ta yaşamaktadır.

Bir gün doktor kontrolünde Gina, yeniden görme ihtimalinin olduğunu öğrenir. Ameliyat olur ve sonunda yeniden görmeye başlar. Önceleri mucize gibi olan bu yeni durum, onu şaşkın bir hale de sokmaktadır. Şimdi gördükleri her zaman hayalinde canlandırdığından biraz farklıdır. Evi, kocası, yaşadığı semt hiç onun hayalindeki gibi değildir. Tüm bunlara rağmen, gözünün açılması harikadır. Gina, dans eder, gezer, renkli çiçeklere bakar. En çok sevdiği renk olan mavi ile bütünleşir. Kocası onu balayına gittikleri yere bile götürür.


Travma
Trafik kazası gibi durumlarda travmatik durumlarda savaşacak veya kaçacak durumda olmayız; bu sebeple donarız. Travmanın etkilerini üzerimizden atacak teknikleri uygulamadıysak, içimizde bir parçamız travma anındaki yaşta kalır. İlerideki dönemde benzer olaylar karşısında bu parça tetiklenebilir. Bu parçanın bitmemiş meselesini tamamlaması için travmadan tekrar tekrar geçmesi gerekebilir; elbette her seferinde artık tehlike kalmadığının farkındalığını hissederek, güçlenerek... Geçiş tamamlandığında yetişkin hale gelmeye hazır olur.

Gina, kazayı geçirdiği yere giderek bu yolculuğa adım atar. Yavaş yavaş özgürleşerek kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan Gina’nın yeni durumu, ilişkilerindeki dinamikleri sarsmaya başlamıştır. İlişkinin dengesi değişmiş, James kendini önemsiz hissetmeye başlamıştır. Kendisindeki ‘ancak birine yardım edersem önemli olurum’ dinamiği onun içten içe yemeye başlar ve olaylar karışır.

26 Nisan 2018 Perşembe

Wonderstruck


“Ben nereye aidim?”
Çoğu memeli hayvan gibi insanlık da yüz binlerce yıldır beraber; kabile halinde yaşayarak hayatta kalmış. Bu durum içgüdüsel olarak bir topluluğa ait olma hissini kuvvetlendirmiştir. Eskinin kabileleri şimdi aileler ve daha sonra gelen topluluklar...

Wonderstruck isimli film iki farklı dönemde geçiyor. Benzer yaşlarda bir kız ve bir erkek çocuğunun New York’a gelme macerasını kesitler halinde gösteriliyor. 1930’lu dönemlerdeki kız çocuğu sağır olmasının yanı sıra ona oldukça sert davranan babası ile yaşamaktadır. Annesi ve babası boşanmıştır. Annesi ünlü bir oyuncudur. Onu görmek için evden kaçar ancak annesinden de beklediği ilgiyi bulamaz. Ona abisi destek olacaktır...

1970’li yıllarda yaşayan çocuk ise geçici bir sağırlıktan rahatsızdır. Annesi ve teyzesi ile beraber yaşayan Ben, babası hakkında hiç bahsedilmemesinden şikayetçidir. Rüyalarına giren kurtlara da bir anlam veremez. Belli ipuçlarını takip ederek babasını aramak için evden kaçar ve New York’a doğru yola çıkar...


Sonuna kadar merakla izlenen filmin sonunda tüm ilişkiler, bağlantılar ortaya çıkar. Ben’in başına gelen olaylar, onun köklerini araştırması için bir tetik oluşturmuştur. Daha sonra fark eder ki babası kurtlarla ilgili bir sergi hazırlamıştır. Ben, ait olduğu aile köklerini bulduğunda artık ona sevgi akmaya başlayacaktır. İlgili kişiler hayatta olsa da, olmasa da...

Ne demişler:
“Dede erik yer torunun dişi kamaşır...”

18 Nisan 2018 Çarşamba

Father Figures



İçgüdüsel olarak gerçek anne ve babamızı ararız. Bazen harika imkanlar içerisinde başka bir ailede büyüsek de, bizi hayata getiren bu iki kişiyi arayıp bulmak isteriz. Benzer bir durum, çok küçükken ayrılan ikizlerde de mevcuttur.

Father Figures filmin baş kahramanları babaları belli olmayan iki kardeşin hikayelerini konu alıyor. İki kardeş anneleri bu konuda sıkıştırırlar ve gerçek babalarını öğrenmeyi arzularlar. Anneleri gençlik dönemini hızlı yaşamış biridir ve bir çok sevgilisi olmuştur. Kardeşler eski fotoğraflara bakarak baba adaylarını ziyaret etmek için eğlenceli bir yolculuğa çıkarlar. Hem karakter hem de fiziksel özellikleri birbirine benzemeyen iki kardeş, bu yolculukta birbirlerini de keşfedecektir.

Özellikle erkek çocuklar için baba figürü önemlidir: Erkek olmak için onlara örnek olacak, onları hayata hazırlayacak ve kendilerine güven duymalarını sağlayacak bir baba... Annelerini sevecek ve çocuklarına bir kadın nasıl sevilir, onlara öğretecek. Anneleri onları aşırı korurken, baba çocuklarını hafifçe hayatın belirsizliğine doğru itecek...


Tüm bu yolculuğun sonunda iki kardeşi bir sürpriz bekler. Bu sürpriz ‘mutlu son’ da olsa, hayal kırıklığı da olsa, netice değişmeyecektir: Sonunda bambaşka bir bakış açısına sahiptir olurlar. Geçmişte ne olursa olsun, onlara destek olan mutlaka birileri ve daha derinde bir güç olmuştur. Hala hayattalardır... Birbirlerine sahiptirler. Belki beslenememiş çocuk yanları vardır. . Kendilerine koruma kalkanları örmüş olabilirler. Öte yandan tüm bu zorluklar onlara özel hediyeler ile onların karakterlerini oluşturmuştur. Tüm bunların ötesi geçtiklerinde artık hayattan keyif almak yatar. Bu özellikleri ister kullanırlar ister kullanmazlar... İhtiyaçları olan her şeye sahiptirler – özlerine.

Arayış sona ermiş, yaşam yeniden yeşermiştir...

3 Nisan 2018 Salı

Yaşı Otuzu Geçmişti

Yaşı otuzu geçmişti. Bir işi vardı. Bazı arkadaşları çoktan evlenmiş, hatta çocuk sahibi olmuştu. Sadece kendilerine değil, çocuklarına karşı da sorumlulukları vardı. Belki o da bir süre sonra bu yoldan devam edecekti. Oysa kendini bu hayat planında tuhaf bir noktada hissediyordu. Gerçekten neredeydi? Nereye gidiyordu? Bu muydu tüm hayalleri? Artık tam olarak hatırlayamıyordu bile…

Ne yapardı çocukken? Nelerden zevk alırdı? Sadece hatıra parçaları kalmıştı zihninin bir köşesinde. Oysa ne güzel de gidiyordu. Okulu bitirmiş, üniversitede hatırı sayılır bir bölümde okumuş, sonra da bir işe girmişti. Herkes memnun… Tüm bunları yaşarken başkalarını – özellikle anne ve babasını – memnun etmek için mi yapmıştı, yoksa kendi için mi? Elbette zihninin bulduğu bahaneleri, kısa süreli takdir ve tatmin duygusu ona onaylanma hissini veriyordu. Ancak şöyle bir durup baktığında, sanki her şey hareket etmeye devam ediyor da, sadece onun için zamanın durduğu anlarda hiç de huzurlu hissetmiyordu.


İşte tam anda imdadına bir kahraman koşuyordu. “Yok canım yıllarca okudun, bir işe girdin. Bunlar hiç de boşuna olamaz. Hadi gel bunun keyfini çıkartalım” diyor ve savuşturuyordu o anı… Hem ne çok da etkinlik vardı artık. Sadece gidilecek kafeler, barlar, oynanacak oyunlar, çıkılacak tatiller değil; sadece oturarak da başka dünyalara dalmak, olmadığın biri gibi bir imaj çizmek de mümkündü. İster kendi isminde ister gizli bir karakterle… Hem de oldukça ucuz gözüküyordu her şey. Fiziksel olarak en fazla yüz insan ile sosyal bir etkileşim halinde olabilecekken, bu dünyada rakamlar 3-5 binleri buluyordu. Vereceğin cevap üzerinde düşünebiliyor, gülmek veya üzülmek zorunda kalmadan da bir sembol sayesinde bunu dile getirebiliyordu. Her beğeni, her yorumda, diğer arkadaşı onun omzunu sıvazlıyor ve onun iyi hissetmesini sağlıyordu. Ancak bir süre sonra yine bir boşluğa düşmeye başladı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığı gibi, o ilk zamanlardaki tadı da alamaz olmaya başladı. Yine bir adım geride bakmak zamanı gelmişti. Tüm o arkadaşlarının ardından, zamanın durduğu bir nokta olmalıydı burası.

Hiç anlamıyordu. Nerede yanlış olabilir? O hayal ettiği, kendisine vaat edilen hayat hiç gelmiyordu. Rekabet, kıskançlık, sonsuz bir sahip olma arzusu, dedikodular, riyakarlıklar… Artık onu yoruyordu. Kendi kabuğuna çekilse mutsuz oluyor, kabuğundan çıkıp yeniden ve içtenlikle denese bu sefer de hayal kırıklığına uğruyordu. Işığı sönüyordu. Kendini topluyor, yeniden alev çakıyor ve “etrafındakileri de aydınlatabilirim” diyordu. Ancak bu çok yorucu olmaya başlamıştı. Hele bir çocuğu olsaydı, ne yapacaktı. Sorumluluklar artacak ve belki de yeni bir arkadaş edinecekti kendine: Artık ailen ve çocukların için yaşamalısın…

İşte o anda çocukluk anıları netleşmeye başladı. Koşmaktan, diğerleri ile oynamaktan ne çok zevk alıyordu. Öte yandan tek başınalık da onu pek rahatsız etmiyordu. Kendi kendine tam ve bütündü sanki. Onlarca karakteri aynı anda canlandırıp bambaşka hayatlar bile yazıyordu kendi kendine. Tiyatroda oyuncu mu olmalıydı yoksa?.. Artık çok mu geçti?


Hatırlıyordu babasının şöyle dediğini: “Yaş 35, yolun yarısı…”
“Yolun yarısıysa, henüz çok geç olmamalı” diye düşündü birden. Hem ömürler de uzuyordu. Bu hayat planında ölü gibi yaşamaktansa, içini pırpır eden bir şeyler yapma dileğini hissetti o anda. Sonra onu koruyan arkadaşlarından biri onu kendine getirdi. “Herkes ne der sonra?” dedi… Tam o sırada aklına bir cenaze töreni geldi. Çok sevdiği dayısının cenazesiydi bu. Oldukça genç sayılabilecek bir yaşta göçüp giden dayısının ardında kalanları düşününce, hiçbir şeye gerçekten sahip olamayacağını bir anda kavradı. Bu anlayışın bir anda, birdenbire gelmesine şaşırmıştı. “Bize öğretilen, yaptırılan her şey şu andaki sistemin bir kurgusu…” dedi kendi kendine. Bir anda her şeyi ama her şeyi sorgulamaya başladı. Doğru gibi algılanan her şeyi… Gökyüzündeki yıldızların gerçekte küre şeklinde olmasına rağmen, onu beş köşeli bir şekil olarak çizen zihninin nasıl koşullandığını, nasıl da ezbere çalıştığını anladı.

Öğretilen tüm bilgiler tüm insanlığın deneyimlerinden geliyordu. Fiziksel olarak işe yarayan bu bilgiler, psikolojik olarak işe yaramıyordu. Kendini bedenden ibaret gören bir zihin neden sorgulasın ki? Sadece kendini güvende tutacak bir yer arar. Güvende olmak topluma uyum ile gerçekleşmiyor muydu? Sahip olma ve toplama… Kendini korumak için toplumun normal olarak kabul ettiği şekle bürünmek…

Tüm bunlar onu yormuştu… Yattı uyudu. Sabah hepsini unutacağını düşündü yatarken. Sabah hiç uyanmadığı kadar erken uyandı. Yüreği kıpır kıpırdı. Artık hiçbir şey aynı değildi. Kaldığı yerden devam etti. Toplumun bireyleri tek bir kalıpta, bir görünümde eğitme çabasını fark etti. “Oysa keşke bizi çocukken hangi konularda hevesli ve becerikli olduğumuz konusunda destek olsalardı… Keşke bu özelliklerimiz ve becerilerimiz hakkında cesaretlendirilseydik.” dedi… Herkes birbirine bağlıydı, ancak herkesin farklı özellikleri vardı. Normal, ortalama kavramaları silindi beyninden bir anda…

Yaşı otuzu geçmişti. Oysa artık bunun önemi yoktu. İster kırk, elli, altmış olsun. Artık o yaştan ve bugüne kadar edindiği kimliğinden bağımsızdı. Tekrardan bütün ve tamdı. Artık yüreğini dinleyecek, zihni de yüreğini takip edecekti… Diğerlerinin alevine ne olursa olsun, onun ışığı yanmaya devam edecekti…

22 Mart 2018 Perşembe

Please Stand By


“Anne, Mr. Spock duygularını kontrol etmede sorun yaşıyor.”
Mr. Spock bizimle yaşasaydı, bırakın bir uzay mekiğinde görev verilmesini, muhtemelen psikolojik bir tanıdan dolayı tedavi edilmesine karar verilirdi. Uzay Yolu’nun bu hayali karakteri bizlerden farklı olduğu için dışlanabilirdi. Oysa hepimiz biliriz ki, Kaptan Kirk’ün de, Spock’ın da kendine özgü yetenekleri birbirini tamamlar.

Please Stand By isimli film 21 yaşındaki otistik bir genç kızın (Wendy) hikayesini konu alıyor. Babası ortalarda olmayan Wendy ve ablasını annesi büyütür. Annesinin ölümünden sonra ablası Audrey, ona bakmış ancak evlenip çocuk sahibi olmaya sahip olunca çocuğunu korumak adına kardeşini özel bir bakım evine yerleştirir.

Wendy ise bir kafede çalışır ve bir yandan Uzay Yolu senaryoları yazar. Uzay Yolu hakkında inanılmaz bir bilgiye sahiptir ve Klingonca bilmektedir. Terapisti Scottie, ona elinden geldiğince yardım etmeye çalışır. Oysa onu anlamak bir yana, kendi oğlunu bile anlamamaktadır. Oğluna okulda başarılı olması için klasik baskılar yapmaktadır...

Abla Audrey film boyunca kardeşini bıraktığı için eleştirilebilir. Öte yandan onun durumu da kolay değildir. Kendini devamlı suçlar gibidir; kardeşini bıraktığı için ve belki de kendisi normal olduğu için... Oysa normal nedir? Tüm koşullanmalarımız normal midir? Sırf genel normlardan uzak diye kız kardeşi hasta mıdır? Wendy ise tam tersi son derece yaratıcıdır, hafızası inanılmaz derece güçlüdür. Bazılarının görüşlerine göre otizmli insanların sayıları artacak ve belki de bu insanlığın yeni evrimi olacak. Daha üstün yeteneklerle, daha dürüst, daha az duygusal... Kim bilir?


Wendy, Uzay Yolu senaryosu yarışmasına katılmak ister. Yazısı bitmiştir ancak postalama tarihi geçmiştir. Tüm engellere rağmen Wendy senaryosunu elden vermeye karar verir ve yola çıkar. Onu yalnız bırakmayan ve ısrarla onunla gelen arkadaşı küçük bir köpektir...
Onu yakalayan polislerden biri Klingonca bilir ve onunla iletişim kurmayı başarır. Onun dilinden anlayan biri artık güvenle yaklaşabilir...

12 Mart 2018 Pazartesi

Requiem for the American Dream



Yüz binlerce yıllık insanlık mağara tarihinin neredeyse %95’i mağara hayatıyla geçti. Tahminlere göre sadece son 50 bin senedir konuşabiliyoruz, son 5 bin senedir yazabiliyoruz. Sanayi devrimi ve Bilişim Teknolojileri o kadar kısa bir zamandan beri hayatımızda... Ancak sanki biz bunları hayatımızın her zaman var olmuş parçaları gibi görüyoruz.

Öte yandan nörobilim ilerledikçe, beynin yapısının çok eski olduğu ve bilinç-dışının ve kolektif bilinçaltının hayatımızı yönettiğini bilimsel olarak da anlamaya başladık. Yani eski çağlardaki insanların davranışları, dürtüleri bugünkünden çok da farklı değil. Sadece faktörler değişik ve artık daha fazla malzeme ve hikaye var. Eskiden gerçek bir kaplana karşı tetikte olurken, şimdi iş ortamındaki bir tehdite karşı tetikte oluyoruz veya en kötüsü sadece kafamızda oluşturduğumuz bir varsayıma karşı tedbirler alıyoruz.
Oysa ilk insan avlandıktan sonra, fazla avı biriktiremeyeceği için, kalan vaktini muhtemelen daha sakin uğraşlarla veya dinlenerek geçiriyordu. Bu da onun beyin dalgalarını yavaşlatıyor ve bedenin enerjisini bağışıklık sistemini onaracak bir halde kullanmasını izin veriyordu.

İnsanlığın en büyük dertlerinden onu hayatta tutmak için bir çok yol bulan beyninden geliyor; biriktirme kapasitesi... Eski çağlarda sadece kısıtlı bir alan hakkındaki hafıza ve bir kaç alet için kullanılan düşünce, çağın en büyük kısır döngüsünü yaratıyor. Üretim anlamında ihtiyaçtan çok daha fazlasını üretirken, psikolojik anlamda da düşünceler bir çok hastalığın kökündeki sebep olarak karşımıza çıkıyor.

Rekabete dayalı ekonomi ise bu durumu lehine kullanmakta; daha fazla edin, daha fazla biriktir, daha fazla... Tüm dünyada bir hayat planı, bir hayal satılmakta. Özellikle batılı toplumları etkileyen Amerikan hayat tarzı işte böyle bir paket: Amerikan Rüyası.


Requiem for the American Dream isimli belgeselde yazar Noam Chomsky Amerikan Rüyası balonunu anlatıyor. Çok çarpıcı rakam ve belgelerle, insanlara madde madde “Zenginliğin ve Gücün Yoğunlaşması Prensiplerini” gösteriyor. Naom’a göre zenginlik güç yoğunlaşmasını sağlıyor. Amerika nüfusunun binde biri anormal zengin. 1776’da yazılan Adam Smith’in kitabında tüm bu gücün diğer insanları yöneteceği bahsediliyor. Tüm bu sistemi ayakta tutmak için hangi prensipler uygulanıyor?

1.      Demokrasiyi Azaltmak
·        Tüm bu prensibe göre zengin azınlık, çoğunluğun haklarının koruyacağı belirtiliyor. Bu da aslında gerçek bir demokrasinin olmadığını gösteriyor.
·        1960’lardaki özgürlükçü halk hareketlerini durdurmak ve ülkedeki “aşırı demokrasiyi” durdurmak için harekete geçmek..

2.      İdeolojiyi Şekillendirmek
·        Çoğunluğu politik görüşlerden uzak tutmak ve başka meşgalelerle oyalamak

3.      Ekonomiyi Yeniden Tasarlanması
·        Ekonomik gelirlerin üretimden finansa kaydırılması ve iş güvencesinin azaltılması...
·        1950’de Üretim %28, Finans %11 düzeyinde iken bankalar kullanılmayan parayı üretime yatırmaktadır.
·        2010 yılında ise Üretim %11, Finans %21 düzeyindedir ve Finans sektörü spekülasyon ve risk üzerine kuruludur.
·        Artan rekabet gelirleri azaltır, iş-gücü güvensiz olur. Güvensiz bir toplum korktuğu için kontrolü daha kolaylaşır.


4.      Yükün/Verginin Yerini Değiştirmek
·        Zenginin vergisini göreceli olarak azaltıp, çoğunluğun yükünü artırmak...

5.      Dayanışmaya Saldırmak
·        Kamuda verilen destekleri özelleştirerek, özellikle eğitimi pahalı hale getirmek. Zengin aileler iyi okullara rahatlıkla ulaşırken, zengin olmayanları okul ücretini ödemek için borçlandırılması. Borçlu olan bir kişi de kapana kısılmakta...


6.      Yasal Düzenleyicileri Yönetmek
·       Güç yoğunluğunun yasal düzenlemelerine müdahalesi ile devletin riskli firmaları kurtarma paketleri ile vergiler ile toplanan paranın devasa firmalara akması sağlandı. Krizi yarat ve eskisinden de daha güçlü ol...

7.      Seçimleri Düzenlemek
·        Seçim bütçe demek...
·        Şirketler bireysel haklara sahip oldular ve seçimlerde kişiler destekleyebildiler.

8.      Kalabalıkları Hizaya Sokmak
·        Sendikaları azaltmak ve güçsüzleştirmek...

9.      Talebi Artır ve Reklam Yap
·        Tüketimi pompala ve boş şeylere olan ilgiyi artırmak. Moda gibi...
·        Reklam endüstrisinin büyümesiyle tüketime yönlendirmenin artması.
·        Tanıtımın ve verilen mesajların politik kampanyalarda da uygulanmaması.

10.   Nüfusu Ötekileştirmek
·        “Nüfusun %70’inin politika ile ilgili olma ihtimali yok; sanki yabancı bir ülkede yaşıyor gibiler.”
·        Rekabet ve gelir dağılımının eşitsizliği, açgözlü bir toplumu tetiklemekte ve insanlar birbirine kadar öfke beslemeye başlamaktadır. Zihnin karşıt düşünce prensibi kullanılarak bir diğeri yaratılır ve insan, kardeşler birbirine düşürülür...

Belki tüm bu prensipler bize ürpertici gelmektedir. Tüm bunların ne kadar farkındayız? Birey olarak yapılacak bir şeyin olmadığını mı düşünüyorsunuz? Yoksa tek çarenin karşı gelmek veya sistemin içine girerek bir değişikliğin mümkün olacağını... Oysa tüm bu sahnenin ortaya çıkmasının sebebi bireylerin farkında olmadan bu tuzaklara düşmesi ve zihinlerindeki çatışma ile beslemesi...


Hiç bir durum tek taraflı değildir. Önce durumun, kendimizdeki durumun farkına varmalı ve bu tuzaklara düşmemeliyiz. Hepimiz bu şekilde davrandıktan sonra değişmeyecek ne olabilir ki?

21 Şubat 2018 Çarşamba

Görünmeyeni Görmek

“Bizler bilmediklerimizin esiriyiz; bildiklerimizin ise efendisi.” (Nisargadatta Maharaj)
Hayatımız, düşündüklerimizin ve inançlarımızın bir yansımasıdır. Düşünceler ne kadar güçlü ise, yüzeydeki yanılsama da, etkisi de o kadar fazla olur. Olumsuz düşüncelerin genellikle kaynağı bilinçaltımıza yerleşmiş inançlara dayanır. Bu inançların bazıları biz çocukken oluşur, bazıları ise atalarımızdan bize miras kalır. ‘Kolektif bilinçaltı’ devrededir; ailemizden ve içinde bulunduğumuz toplumdan etkileniriz. İster atalarımızdan gelsin ister kendimize ait olsun, geçmişten gelen şok ve travmalar hayatımızın dümenine geçmiştir.


Kendimizin de dahil olduğu aile sistemimizdeki dinamiklerini keşfetmek; konuşulmayan sırların ortaya çıkması, dışlanmış kişilerin görülmesi, yaşanan travmaların ardındakileri görmek, anlamak, bizi özgürleştirmeye başlar. Yüzeyde hissettiğimiz zayıflıklar ve eksikliklerin ardında yatan bu bilinçaltı nedenler ortaya çıktıkça, içimizi derin bir anlayış kaplar. Bu bir deneyim değil, kalıcı bir bakış açısı değişikliğidir.

Bilinçaltında olan bilinç tarafından algılandığında çözülüş başlar. Sıkışmış ve akmayan sevgi serbest kalır. Bireysel arasındaki bağlar sağlıklı bir hale geldiğinde sıkışmış enerji akmaya başlar. Bu şekilde kendimizi daha merkezlenmiş ve bütün hissederiz, dolayısıyla zihnin sakinleşmesini ve dinginleşmesini sağlar. Zihin sakinleştiğinde ise, artık olan olayların, karşımıza çıkan kişilerin ötesine bakmaya açık bir hale geliriz. Bizi ısrarla kendi hikayemize geri döndürmeye çalışan zihin, daha sakin olduğundan, artık bir engel oluşturmaz. İşte bu anlayışın oluşmasıdır.

Ancak önemli olan hususlardan bir tanesi, anlayışın zihinden öte kalpte oluşmasıdır. Kalpten gelen kabul, yargılama, yorumlama, varsayım olmadan mümkün olur. Olumlu veya olumsuz kavramlar, anlamlar yüklenmediğinde, görünmeyeni görmeye başlarız.

Günlük hayatımızdaki rollerimizle özdeşleşmeden, kendimizi bu kimliklerle tanımlamadan yaşamanın özgürlüğüne erişiriz. Tüm kişilerin ötesine baktığımızda ise tüm sistemlerin diğer sistemlerle hareket ettiğini, her şeyin ardında sonsuz bir gücün sanki bir oyun oynadığı hissine kapılırız. Bu oyuna kendimizi bıraktığımızda, oyunun bir hedefi veya amacı olmadığını görürüz; amaç oyunu sadece oynamaktır…
“İlim bilmek, kendin bilmektir.” (Yunus Emre)