21 Kasım 2016 Pazartesi

Beyaz Tavşanı İzle! - Matrix

“Hiç rüyada olduğundan ya da uyandığından kuşkuya düştüğün oldu mu?”
Yaşadığın hayatı bir rüyaymış gibi hissettiğin oldu mu? Hayatını, sanki otomatik pilota bağlıymış gibi yaşadığın anlar? Yapmayı hiç istemediğin şeyleri yaparken, öte yandan arzu ettiğin şeyleri de bir türlü yapamadığın oldu mu? İçindeki bir ses, ‘Beyaz tavşanı izle’ diyor mu? Tüm bildiklerinin aksine şeyler yapmaya itmiyor mu?

Her ne kadar, başka türlü yorumlayanlar olsa da, Matrix bir uyanış hikayesidir. Bizleri uyandıracak ise doğru soruları sormaktır. Matrix, şu anda yaşadığımız dünyayı temsil etmektedir. Gerçek sandığımız bu sistem; ailemiz, toplum, inançlarımız, kültürümüz ve alışkanlıklarımız üzerine kurulmuştur. Tüm bu etkenler, duygu ve düşüncelerimizi belirler. Bilim adamlarının da ispatladığı gibi çoğu duygu ve düşüncelerimizin üzerinde hiç bir etkimiz yoktur. Bu şekilde yaşarken, özgür irade illüzyondan başka bir şey değildir.
“Kaşığı eğmeye çalışma, bu imkansız. Sadece gerçeği algılamaya çalış... Aslında kaşık yok. O zaman eğilenin kaşık değil, kendin olduğunu anlarsın.”
Kuantum fizikçilerinin buluşları oldukça etkileyicidir... Her maddenin yapı taşını incelediğimizde zaman ve mekan ortadan kalkar... Geriye sadece enerji ve ilişkiler kalır. Kuantum fiziğinin ortaya çıkardıkları, bir çok kişi veya topluluk tarafından halı altına süpürülmüştür. Matrix filminin kahramanlarından Morpheus’un da bahsettiği gibi bu sisteme bağımlı bir çok kişi vardır ve bu sistemi sonuna kadar savunacaklardır.


Diyelim ki, bir an için uykuda olma ihtimalini kabul ettik ve sorgulamaya hazırız. Hem de bilimsel olarak... Buna körü körüne inanmak durumunda değiliz. İnanç, gerçekleri gördüğümüzde gereksiz hale gelecektir, çünkü emin olduğumuz gerçekler hakkında şüphe duymayız... İnanmamıza gerek kalan bir şey yoktur. Öncelikle rüyanın baş kahramanını sorgulayalım. Bu ‘ben’ dediğimiz kişiyi nasıl tanımlarız? Mesleğimiz, memleketimiz, cinsiyetimiz, ırkımız, kültürümüz, tuttuğumuz takım, ailemiz ve ait olduğumuz diğer sosyal topluluklar... Bu kişi gerçek midir? Tüm bu verilere nasıl ulaşıyoruz? Cevap çok basit: Hepsi belleğimizdedir... Yani fiziksel olarak beynimizde kayıtlıdır. Tüm alışkanlıklarımız, duygu ve düşüncelerimiz, beynimizde belleğin depoladığı bilgi ve deneyimlere dayalıdır...
“Gerçek nedir? Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiğin, koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan, ‘gerçek’ beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır.”
Bebekliğimizden itibaren, beynimiz bizim için yararlı olabilecek bilgileri hafızamıza doldurur. Beynin tek bir amacı vardır: Bedeni hayatta tutmak... Acılardan kaçınırken korkuyu kullanır, haz peşinde koşarken ise arzuyu... Hayatta kalmak için en önemli faktörlerden biri de aidiyettir. Ancak topluluk halinde yaşıyorsak hayatta kalırız. Aidiyet ihtiyacı, insanlara evrimsel bir mirastır. Bu sebepten ötürü, aile, toplum, takım, okul, meslek, arkadaşlar grubuna ait olmak son derece kritiktir. Büyüdükçe beden ve belleğimiz ile özdeşleşmek bizim için olağan bir durum haline gelir. Böyle görmüşüzdür, bu kurallar çerçevesinde eğitilmişizdir. Ancak bunlar, çoğunlukla kontrol edemediğimiz, beynimizdeki elektrik sinyallerinden başka bir şey değildir. Başlangıcı ve sonu vardır. Yok olmaya mahkumdur.

Peki tüm durumu gözleyen kimdir? Kimdir bu dinamikleri fark edip, aksi şekilde davranabilen?


Perde ve Kırmızı Hap
“Hayatın boyunca hissettin. Dünyada ters giden bir şeyler var. Ne olduğunu bilmiyorsun ama orada.  Gerçeği görmemen için dünya, bir ‘perde’ gibi önüne çekilmiş sanki... Köle olduğun gerçeği. Herkes gibi bir kalıba doğdun, bir hapise. Aklın için bir hapis. Ne yazık ki, kimseye Matrix’in ne olduğu anlatılamaz. Bunu kendin görmelisin.”
İşte bu noktada Neo, kırmızı hapı yutar... Kendi kendine idrak etmeye başlar. Gerçek, öyle masalsı, destansı bir şey değildir. Katman katman rütbe alınan ulvi bir statü de değildir. Ya uyanıksındır, ya rüya görmeye devam ediyorsundur. Rüyada uyanmak hakkında konuşabilirsin, rüyada iyilik yapmaya, aydınlanmış bir egoya sahip olabilirsin, ancak uyku uykudur...

Kolektif Bilinç
İllüzyon perdesinin aralandığı diğer sahneler, özellikle Kahin ve Mimar ile karşılaşılan sahnelerdir...

Kahin, Neo’ya ‘Vazo konusunda endişelenmene gerek yok’ der. Neo, hangi vazodan bahsettiğini anlamak için arkasına döner ve vazoyu kırar. Buna oldukça şaşıran Neo, Kahin’e bunu nasıl bildiğini sorar. Kahin ise asıl soruyu yöneltir ona: ‘Ben söylemesem, yine de vazoyu kıracak mıydın?’

Bu ikilem, bilimsel olarak ayna nöronlar ve atalardan taşıdığımız genler ile açıklanabilir. Diğerlerinden tamamen bağımsız bir beyne sahip değilizdir. Bilinçaltı kadar kolektif bilinçaltı ve devamlı olarak karşılaştığımız kişiler ile etkileşim halindeyizdir...


Dualite
“İlk Matrix’in, kimsenin acı çekmediği ve mutlu olduğu mükemmel bir dünya için yapıldığını biliyor muydun? Tam bir felaketti. Kimse programı kabul etmedi. Bazıları, mükemmel dünyayı tanımlayacak programlama dilinin olmadığını söyledi. Ancak bana göre bir ırk olarak insanoğlu kendi gerçekliğini, sefalet ve acıyla tanımlıyor. Bu yüzden mükemmel dünya, ilkel beyninizin, uyanmaya çalıştığı bir rüya idi. Bu yüzden Matrix, bu hale dönüştürüldü. Medeniyetinizin zirvesi...”
Matrix’in temsil ettiği dünya (sistem), insanoğlunun esiri olduğu dualite/karşıtlık ile çalışan kolektif zihinden başka bir şey değildir. Ajan Smith’in yukarıda açıkladığı gibi, acı olmadan mutluluk anlamsızdır zihin için... Her şeyin bir karşıtı olmak zorundadır. Acı ve haz, gündüz ve gece, karanlık ve aydınlık...


Agent Smith
Ajan Smith ise Neo’nun karşıtı gibi çıkar sahneye... Neo’nun antagonistidir sanki. Neo, kendini kahraman sanmaya ve dövüşmeye devam ettikçe, Smith de çoğalır ve güçlenir. Bize de en değerli mesajları veren kişiler, bizi en çok rahatsız eden kişilerdir. Filmin sonunda görüleceği gibi, Ajan Smith sayesinde savaş sona ermiştir.
Ajan Smith’in insanların zihinlerine mahkum bir şekilde yaşama şeklini virüslere benzetmesi de ilginçtir:
“Aslında memeli değilsiniz...Bu gezegendeki tüm memeliler etrafındaki çevreyle doğal bir uyuma sahiptir. Siz insanlar değilsiniz. Bir bölgeye taşınır ve çoğalırsınız. Tüm kaynaklar tüketilene dek. Hayatta kalmanızın tek yolu başka bölgelere yayılmaktır. Aynı yayılma prensibini uygulayan bir organizma daha var. Virüsler...”
İnsanlığın sıkıntılarının temelinde, “ben” ve “benim” görüşleri yatar. Kendini diğerlerinden ayrı olarak gören zihin her zaman çatışma halinde olacaktır. Bu durum, onun virüs gibi davranmasına sebebiyet verir, çünkü zihin – ego – hiçbir zaman doymaz...
Hepimizin birbirimize bağlı olduğumuzun farkına vardığımız zaman paylaşım, bencillik ve arzudan uzak bir toplum kurulur... Dünyada hepimize yetecek kadar kaynak mevcuttur.


Perdenin Katmanları
Neo, Matrix’de Süpermen gibi takılırken, Matrix dışında uyanmış ve seçilmiş kişi olarak yaşamaktadır. Zion şehrinin ise Platon’un mağara metaforunu andıran bir durumu vardır. Herkes sözüm ona uyanıktır, ancak aralarında daha ulvi ve rütbeli uyanmışlar vardır.
Filmin en ilginç sahnelerinden biri ise Neo’nun Matrix’in dışında bir sentineli eli ile durdurduğu sahnedir... Matrix’in dışındadır ve nasıl insanüstü bir güce sahip olur? Bu Mimar’ın açıklamaları ile netliğe kavuşur.  
“Yaşamın, Matrix programından kaynaklanan bir denklemin dengesiz sonucundan ibaret. Bütün samimi çabalarıma rağmen kesin matematiksel doğrulun uyumundan yok edemediğim bir anormallik sonucu sen oluştun. Matrix sandığından daha eski. Aslında temel bir anormallikten bir diğeri doğuyor. Bu durumda, bunun altıncı kez olduğunu söyleyebiliriz... Seçilmiş kişinin görevi şimdi kaynağa dönmek. Böylece taşıdığın şifre geçici olarak yayınlanıp ana programa yeniden girecek. Sonra Zion’u yeniden inşa etmek için 16 kadın, 7 erkek seçeceksin...” 

Neo hala uykudadır! Hepsi bir senaryodan ibarettir. Birine veya birilerine taptığımız, birinin bizi kurtarmasını beklediğimiz bir senaryodur bu... Neo gözlerini kaybeder. Bir seviye daha derine iner. Ancak tamamen gerçeği görememiştir...  Mimar ve Kahin hala iş başındadır. İnsanların kendini daha özgür hissedecekleri daha tehlikeli bir senaryonun gelme ihtimali yüksektir...
“Zihnini özgürleştirmeye çalışıyorum, ama sana sadece kapıyı gösterebilirim. Kapıdan geçecek olan sensin.”
Matrix’in orijinal senaryosundan daha sonra çıkartılan bir cümle:
“Hırstan kurtulmayı öğrenmelisin. Hiçbir şeye aldırmamalısın. Zihnini özgür bırakman için kendi içini boşaltmalısın.”

17 Kasım 2016 Perşembe

Canımız Yandığında


Bazen biri canımızı öyle bir yakar ki, bunu ancak biz bilebiliriz. Ne kadar dertleştiğimiz kişi bizimle empati kursa da, benzer olayları yaşasa da, bizimki farklıdır! Aynı olma ihtimali yoktur zaten... O kadar haklıyızdır ki, kelimenin tam anlamı ile biz masumuz, o kişi de suçludur.

Biz ne hissederiz bu durumda? En başta haksızlıktır bu yaşananlar; “neden bizim başımıza gelir tüm bu olanlar?” diye düşünürüz. Öfkeleniriz, hem de çok! Bazen de nefret ve intikam duyguları gelir gider.. Kalmamıştır artık bilgelik, sakinlik... İsyandır bizi besleyen...

Öte yandan tüm bu duyguları bastırmadan ve hatta isimlendirmeden, geliş gidişlerini takip ettiğimizde... Evet, bunu gerçekten yaptığımızda ilginç bir durumla karşılaşırız: Tüm bu duygu ve düşüncelerin kaynağının zihnimiz olduğu gerçeği ile karşı karşıyayızdır. Tüm olan bitenlere tepki vermeye eğitilmiş zihnimiz... Geçmişte biriktirdiği deneyimlere ve bilgilere dayanarak hareket eden zihnimiz... Bir saniyeliğe yaşadığımız her şeyin silindiğini hayal etsek ne olurdu? Hiç bir şey hatırlamadığımızda... Hiç bir tepki oluşmaz; duygu ve düşünceler yok olur. 

Bazen gerçekten olanları unutmayı çok isteriz ve hatta bunun için çeşitli metotlar uygularız, dikkat dağıtıcılara yöneliriz, ancak bunların hiç biri bir işe yaramaz...
Önemli olan zihnin nasıl çalıştığını ve nasıl tepki verdiğini görmektir. Bunu gözlemlediğinizde, sadece ortada bir tepki olduğu gerçeği belirir... Ortada bu tepki ile özdeşleşecek kimse yoktur, lakin beyin, bir kişi değildir.

Neden?
Bu tepkilerden bağımsız olduğumuzda, artık daha sakin, dingin ve huzurlu oluruz. Öte yandan, halen çözülmeyen bir konu vardır: Neden? Neden bunlar başımıza geldi veya gelmeye devam ediyor?


Kader mi? Karma mı? Yaptıklarımızın bedelini mi ödüyoruz? Yoksa sadece “her işte bir hayır vardır” deyip geçecek miyiz? Bu son söz, oldukça derin bir bilgelik içerse de, anlayışımızı geliştirmiyor. Carl Jung’un bahsettiği gibi, kolektif bilinçaltındaki dinamik anlaşılmadıkça, hayatımız da bu dinamikler tarafından yönetilmeye devam ediyor.

Her olayın arkasında, bizim ve ilgili kişinin ardındaki kolektif güçler iş başında! Sadece iki nesilde yaklaşık yetmiş kişinin dahil olduğu bir sistemin parçasıyız. Zihne göre bu fazlasıyla kaotik. Öyle bir sistem ki, bilinçli olarak son derece karmaşık, ancak kendine göre düzeni olan ve daha büyük bir sisteme bağlı bir mekanizma... İşte aile sistemimizi anlamaya başladıkça, Ben’in içindeki Ben’e doğru yolculuk başlıyor...

Öyle bir bakış açısı meydana geliyor ki, ne kurban var, ne de fail...
Her şeyin birbirine sevgi ile bağlı olduğu, ayrılık illüzyonunun kalktığı bir anlayış kaplıyor ortalığı...

9 Kasım 2016 Çarşamba

Complete Unknown


Kişilik dediğimiz şey nedir? Devamlı üzerinde çalıştığımız; kimi zaman geliştirmek, kimi zaman korumak istediğimiz, kimi zaman da hoşlanmadığımız bu kişilik denen şeyin ne olduğunu gerçekten, içtenlik ve ciddiyetle merak ettik mi?

Maske kelimesi, yani ‘mask’;mascara’dan türetilmiş bir kelimedir. Mascara ise ‘persona’ kelimesinden. Persona kişi demektir. ‘Personality’ ise kişilik... Diğer bir deyişle, takıp takıştırdığımız maskeler bizim kişiliğimizi oluşturuyor. Doğduğumuz anda bile tamamen maskesiz değiliz; ailemizden ve atalarımızdan taşıdığımız bazı dinamikler bizi etkiliyor. Kimileri bu durumu genler ile açıklamaya çalışırken, kimileri de kader deyip geçiyor. Carl Jung ise bunu kolektif bilinçaltı kavramı ile açıklıyor.

Bir bebek olarak büyümeye başladıkça, fark etmeye başlıyoruz ki, annemizden ayrı bir bedene sahibiz. Biraz daha büyüdüğümüzde ise, son derece zayıf bir varlık olduğumuzu ve ebeveynlerimiz olmadan hayatta kalamayacağımızı anlıyoruz. Ait olmanın önemi aile içinde bu şekilde başlarken, daha sonraları okul ve çevreye uyum ihtiyacı ile pekişiyor. Hatta, her durum, her koşul için ayrı taktikler geliştiriyoruz... Evde son derece uslu ve efendi olurken, dışarıda daha güçlü ve çılgın bir tavır sergileyebiliyoruz. Bu durum, yetişkin olduğumuzda da pek değişmiyor; evde, işte, özel yaşamda farklı farklı maskeler takabiliyoruz. Bu maskeler, zihnin hayatta kalma taktiği olarak bedeni korusa da, zihnin bu kişilikler ile özdeşleşmesi ve hayatındaki değerleri bunları beslemek üzere kullanması, bizi bu kişilikler hapsinde tutmasına neden oluyor.


Complete Unknown isimli film, iki ana karakterin üzerine kurulmuş; gençken sevgili olan Alice ve Tom... Alice, hiç bir şey söylemeden çeker gider ve on beş sene sonra birden bire başka bir isim ve kimlikle geri gelir. Tom ise tamamen önceden programlanmış olan klasik bir hayatı seçmiştir... Evlenmiştir ve hiç sevmediği bir işi yapmaktadır. Başarısız gibi gözükmemek için bu işi bırakmaz. Eşi ile işleri ve planları hakkında tartışma yaşarlar.

Öte yandan Alice, farklı farklı işler yaparak, farklı hayatlar yaşamıştır. Onun bu yaşantısı, Tom’un aklını karıştırır; onun gerçekte kim olduğunu merak eder... Asıl sıkıntı da bu aşama çıkar. Alice’in tanımlayacağı bir kişiliği yoktur.

Hepimiz kendi kişiliklerimiz ile öylesine özdeş bir halde yaşamaktayız ki, başkalarını da aynı şekilde etiketleme eğilimde oluruz... “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” deriz... Tüm bu kişilik hikayesine inanmışızdır. Belleğimizdeki bilgi ve deneyimler yığınına tutunmayı, belleği “olmamız gereken kişi” olmak adına besler dururuz. Satın almak, sahip olmak da bu stratejiyi destekler. Zihin, tüm bu olup biteni güvenli bulur...

Oysa, zihnin düşünme tarzını şüphe ile sorgularsak, gerçek bir arınma ile her şeyi yapabilecek, neşe dolu, yaratıcı olan özümüze ulaşabiliriz. İşte o zaman, her gün yeni olasılıkların mümkün olduğu bir fırsat haline gelir. Hemen şimdi, hemen şu anda... Belki de kim olduğumuzu kendimize sormanın, gördüğümüz kişiler için de, “Yedisinde gördüğümde şöyleydi, şimdi acaba nasıl?” diye düşünmenin zamanı gelmiştir...

“Portland’a gittim. Portland’da çok farklı biriydim. Yeniden doğmuş gibi hissettim. Ancak bir süre sonra, her şey çok tanıdık gelmeye başladı. Sonra bundan sıyrılabileceğimi fark ettim. Tekrar başlayabileceğimi. Yeteneğim ve gücüm vardı. İstediğim herkes olabilirdim. Ve bunu tekrar tekrar yapabilirdim. Binlerce hayatım olabilirdi. Her seferinde o kişiyi var etmişim gibi geldi. Kendi hikayesi olurdu... İstediğim zaman bırakıyorum, bu beni özgür hissettiriyor. Boş bir sayfadan ibaret olduğun bir an geliyor... Olacaklara sen karar veriyorsun.”

5 Kasım 2016 Cumartesi

Elle

Anne ve babamız, bizim için en doğru anne ve babadır. Biz de onlar için en doğru evladızdır.
Bu görüşle hemfikir olsanız da, olmasanız da, bazen anne ve babamıza isyan edecek kadar öfkeli olabiliriz. Hatta bazen onları tamamen reddedecek duruma geliriz...

Özellikle Elle filmdeki Michèle’in konumundaysanız... Michèle’in babası o daha çocukken, seri cinayetlerden dolayı müebbet hapse mahkum olmuştur. Michèle, babasını hayatından tamamen silmiş, hapis yattığı dönemde onun ziyaretine hiç gitmemiştir. Michèle’in annesi ise çocuk gibidir. Kızından bile genç biri ile evlilik planları yapmaktadır. Michèle, annesini ağır bir şekilde eleştirir ve onu küçük düşürücü davranışlarda bulunur.

Kendisi hırslı, tek başına ayakla kalan bir kadın imajı çizmektedir. Sahibi olduğu video oyunu firmasının sert patronudur. Öte yandan, hayatında ters giden durumlar mevcuttur. Oyunlar, şiddet ve cinsellik içerirken, çalışan erkekler ile bir sürtüşme yaşamaktadır. Derken bir gün evinde bir saldırıya uğrar ve saldırgan ona tecavüz eder. Bu olayı polise haber vermeden, kendi başına çözmeye çalışır.


Anne, hayat demektir, baba ise hayatta bize yön veren kişidir. Annesini reddeden bir kişi, tam olarak kadın olmayı öğrenemez ve annesinin kuzusu bir adam ile evlenme ihtimali yüksek olasılık taşır. Michèle’in durumunda olduğu gibi bazen de, bu evlilik çocuğa rağmen devam etmez... Aynı dinamik oğlunda da devam eder, o da annesi gibi baskın bir kız arkadaş bulur kendine...

Michèle, babasında kabul edemediği şiddetten de kaçamaz. Saldırganı ile arasında, ilginç bir ilişki başlar... Saldırganın hayatı da zıtlıklar üzerine kurulmuştur. O da, Michèle’in babası gibi aşırı kutsal ve ahlaki bir yaşamdan şiddet dolu bir tarafa doğru itilmektedir. Bir yay misali, aşırı bir tarafa doğru ne kadar giderse, tam tersi yöne doğru o kadar sert çekilmektedir...


Sırlar ortaya çıktıkça, ilgili kişilerle yüzleştikçe, Michèle’in hayatındaki olaylar çözülmeye başlar...

1 Kasım 2016 Salı

Julieta


“Kızların ahını alma oğlum” demiş anne oğluna...
Ne kadar da doğru söylemiş. Gerçi aynı durum, oğlanların kalbini kıran kızlar için de geçerlidir. Gerçi ne oğlanlar ne de kızlar, gençken annelerinin öğütlerini fazla takmadıkları için, bu konuda çoğumuzun epey anısı birikmiş olabilir...

Aman ne olacak canım diye düşünüyor olabilirsiniz; olanların hepsi geçmişte kalmıştır. Herkes kendi yoluna gitmiş ve belki de başkalarıyla  mutlu beraberlikler kurulmuştur. Öte yandan sistemde dışlanan – görülmeyen, haksızlığa uğrayan, yok varsayılan – kişiler, her zaman ilerideki nesil tarafından temsil edilir. Özellikle de yeni kuracağınız aileden olma çocuğunuz...

Julieta, trende Xoan ile tanışır. Karısı Ana beş yıldır komadadır. Dedesinin Küba’dan göçmen olarak geldiğinde satın aldığı evde yaşamaktadır. Julieta ile Xoan arasındaki yakınlık, daha sonra Julieta’nın onu ziyaret etmesi ile devam eder. Xoan, karısına rağmen bu ilişkiye başlar, karısının ölümünden sonra da Julieta ile bir kız evlat sahibi olurlar...


Julieta’nın annesi ise oldukça hastadır ve babası, bakıcı ile ilişkiye girmeye başlamıştır. Bir nevi kök ailesindeki dinamik tekrar etmektedir. Xoan ile babası arasında bu açıdan müthiş bir benzerlik yatar. Filmde gizli de kalsa, gerçek dinamik Julieta’nın kızının, babasının ilk eşi ile özdeşleşmesidir. Annesini hayatından çıkartırken, yüzeydeki hikayeler başkadır.

Ailedeki Sırlar
Ailemizde, atalarımızda sır kalan ne varsa, açığa çıkana kadar bir yük olur ve bazı bireyler bu yükleri bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde sırtlanırlar. Belki bize acı verdiğinden, belki korktuğumuzdan, belki de utandığımızdan dolayı bazı olayları sır olarak saklarız.

Julieta ve Xoan’ın tanıştıkları tren seyahatinde ilginç bir olay daha olur. Julieta’nın önüne elli yaşlarında bir yabancı oturur, yabancı onunla konuşmaya çalışır. Ancak biraz tuhaf bulduğu bu adamdan kaçarak yemek bölümüne gider. Bir-iki istasyon sonrasında adam intihar eder... Yıllar boyu bu olaydan dolayı Julieta kendini suçlar. Kimseye bahsetmez ve bir sır olarak kalır bu olay...


Yıllar sonra Julieta’nın bir sevgilisi olur; ondan da kızı dahil tüm geçmişini saklar. Bu sır saklama alışkanlığı, hayatını hep olumsuz etkilemiştir. Kızının da akıbeti annesininkinden farklı değildir... Annesi ve babasına benzer kaderi onun da peşini bırakmaz.

Tüm bu zinciri kırmak için anlayış gerekmektedir. Aile sistemindeki dinamikleri keşfedip, bunlardan özgürleşmek mümkündür. Bu derin anlayış, kişileri suçlamak yerine, olayları oldukları gibi görüp, yaşamın getirdiklerini sevgi ve şefkatle kabul etmeyi sağlayacaktır.
Özgürlük; alamadıklarımızı değil, bize verilmiş olanı görmeye başladığımız an başlar...

30 Ekim 2016 Pazar

Affetmek

Kelimeleri doğru anlıyor ve doğru bir şekilde idrak ediyor muyuz? İçselleştirebiliyor muyuz?
Affetmek kelimesinin sözlük anlamı olan bağışlamak kelimesi tam anlamı veriyor mu? Yoksa daha derin bir anlamı var mıdır?
Affetmek, başımıza gelen olayda sorumluluğun kendimize düşen kısmını almak, ve diğer tarafa da (bazen suçladığımız kişiye de) kendi payını vermektir.
Tüm bunu yaparken geliştirdiğimiz anlayış, bakış açısı ve içtenlik, işin püf noktaları…

Öncelikle kendinizi tamamen haklı görüyorsanız, bunu kabul etmek zor veya imkansız gözükebilir. Her duruma ve olay şöyle bakmak gerekir: Başımıza gelen her durumu biz yaratırız. Evrende her şey sistemlerden oluşur ve bu sistemler birbirine etkiler. Bu iki kavram karşıt veya ilişkisiz gibi dursa da, derin bir seviyede tamamen birbirlerini desteklerler.


Ne kadar uğraşsanız da, herhangi bir durumda kendi payınızı anlamasanız bile, en azından “bu durumdaki payımı kabul ediyorum, senin payını da sana veriyorum” demek sizi rahatlatacak ve o kişi ile olan bağınız sağlıklı bir hale gelecektir; ne fazla sıkı – ne de fazla kopuk… Ve bir de göreceksiniz, bu tip durumlar ve olaylar hayatınızda azalmaya başlamış...

Doğada haklı ve haksız yoktur. Doğa yasaları dediğimiz sistemsel yasalar mevcuttur. Bu bakış açısı bize, olan olayları olduğu gibi, yargılamadan, etiketlemeden, eleştirmeden algılama yetisi verir. Affetme sürecinde bu bakış açısı önemlidir.

Diğer bir anlayış ise, her türlü acının, travmanın bizde bıraktığı pozitif bir yönü olduğunun farkına varmaktır. Eğer bu travmanın üzerinde çalışıp çözümleyebilirseniz, bize kalan bu yön hediyedir. Bu zor şartlarda güçlü olmak veya yaratıcı olmak gibi yönler olabilir. Çok büyük iş adamlarının, sanatçıların veya liderlerin çocukluklarını incelerseniz, bir çok travmatik olay bulursunuz; Steve Jobs, Roosevelt, Aşık Veysel

Son olarak, şunu belirtmekte fayda vardır:
Affetmek zihinle yapılacak bir işlev değildir. Kalple yapılmalıdır. Kalbiniz sızlıyorsa bile, sızlaması geçene kadar tekrar tekrar denenmelidir. “Yaptıklarını görüyorum; kendi payıma düşeni alıyorum. Kendi payımı kendim alıyorum ve yaptıklarım için üzgünüm.”

12 Ekim 2016 Çarşamba

Kör Bir Adamın Vizyonu

“Kör olmak bana, gözlerim açık bir hayat yaşamayı öğretti.” [Isaac Lidsky]
Isaac Lidsky, gözlerinin körleşmeye doğru ilerlediği safhada anlayışını geliştirmeye başlar... Her birey kendi gerçekliğini yaratmaktadır! Beynin yaklaşık %30’u görme işlemi için kullanılır. Gören göz değil, beyindir. Bu durum diğer duyular için de geçerlidir. 

Gördüklerimiz kişisel olarak oluşturulan bir sanal gerçekliktir. Doğal olarak gelen veriler, deneyimleri benzer kişiler tarafından benzer algılanacaktır ancak her veri – yaklaşık saniyede 2 milyar veri – aynı zamanda her kişi tarafından kişisel olarak algılanacaktır. Belki Amerika kıtasına yaklaşan gemileri göremeyen yerlilerin hikayesini duymuşsunuzdur.

Beynin temel fonksiyonu bedeni hayatta tutmaktır. Güvenlik birinci derecede önemlidir. Bundan dolayı, zihnin davranışlarını çok güçlü bir şekilde etkileyen duygu korkudur. Beyin görme işlevini kullanırken, belleğindeki bilgileri, anıları, inançları, düşünüş tarzını referans olarak alır. Bu sayede varsayımlar üreterek hayatta kalmaya çalışır. İş, hayatta kalmak olduğu için genellikle de, kötüyü düşünerek endişeyi artırır. Belirsizlikten ziyade, en kötüsü ile baş etmek onun için daha iyidir.

Hatta Isaac Lidsky’nin videosunun alt yazısı için emek sarf etmiş kişiler bile zihinlerinin oyununa gelmişler. “Virtual reality” kelimesini “Hakiki gerçeklik” diye çevirmişler. Oysa ki, doğrusu “sanal gerçekliktir”.

Zihin belleğini kullanır, bellekte ne varsa geçmiştir... Bilinen ile hareket eder, kendini ve bilineni savunur. Doğal olarak eleştiriye açık değildir, varsayım ve önyargı ile hareket eder. Oysa ki, tüm bunları görmek için, hiç bir şey yapmayın. Zihni kendi haline bırakın. Onun dürtüleri doğrultusunda harekete geçmeden bekleyin... Gözleyin, arkasında hangi inançlar, varsayımlar, düşünce kalıpları var? Anlayış gelişecek ve yanılsamalar gidecektir... Geçmişten özgürleşirken, artık hayata filtresiz gözlerle bakıp, sezgilerimizle hareket edebiliriz...

Isaac Lidsky’nin kısacık, ancak anlam yüklü hikayesini aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.