15 Kasım 2017 Çarşamba

20th Century Women


İnsanlık tarihinin 300,000 yıldan fazla olduğu ön görülüyor. Eski çağlardaki “kabile dinamiklerini” anlayarak bugün modern dünyadaki davranışlarımızı çözmeye başladık. Atalarımızdan gelen miras; milyon yaşındaki Neo Korteksimiz dahil olmak üzere beynimize kazılı gözüküyor.

Günümüzde üstlenmek durumunda kaldığımız bir çok rolün olmadığı o çağlarda en temel ayrım cinsiyet üzerine: Kadın ve Erkek. Erkek avlanmaktan ve savaşmaktan sorumlu iken, kadın bebeklere hayat vermekten ve onlara bakmaktan sorumluydu. Bu şekilde evrilen kadın ve erkek beyni birbirinden belli açılardan fark gösteriyor, ancak herhangi biri diğerine göre daha üstün değil. Özetle erkek dış işlerden sorumluyken, kadın da iç işlerden sorumlu... Bu durum kadını multi-fonksiyonel ve daha empatik yaparken, erkek beyni ise tek bir şeye odaklanmakta ve navigasyonda daha iyi...

Sadece son 5-10 bin yıl önce tarım hayatına geçiş ve son 200 yılda gerçekleşen endüstriyel devrim ile fiziksel tehlike azalmış ve avlanmak yerine günümüzdeki gibi daha az kas gücüne dayalı meslekler ortaya çıkmıştır. Kas gücünün önemi azalsa da erkekler, genel olarak geçmişten gelen pozisyonlarını kaybetmeyecek şekilde organize olmaya devam etmiştir. Kadın beynindeki hipokampüs ve corpus collasum kısımlarının daha büyük olması onları empatik yapmaktadır. Belki de kadınların ruhsallığa daha yakın olan bu empati dolu özellikleri erkekleri korkutmuş olabilir. Tüm bu olası dinamiklerden ötürü kadın, bebeklere hayat veren kadın, genellikle arka planda kalmıştır. Oysa sistemik olarak bakıldığında dışlanan her zaman temsil edilir. 20. Yüzyıl bu değişimlerin çok yoğun yaşandığı bir dönemdir. Derisinin renginden, inanışlarından, milliyetlerinden dolayı dışlanan bir çok grup ön plana çıkmaya başlamıştır. Savaşlar ve çatışmalar zirve yaparken, yüzyılın sonlarına doğru durulmalar ile dengeler yerine gelmeye başlamıştır.


20. Yüzyıl Kadınları isimli filmde üç farklı yaş grubundaki kadının bu yüzyıldaki farklı evreleri nasıl yaşadıkları ele alınıyor. Baş roldeki Dorothea, 1924’de doğmuş, kasvetli zamanlarda büyümüş; 16 yaşında savaş patlat vermiş ve savaş pilotu olarak yetişmiştir. Çalıştığı şirkette ilk kadın çalışan olmuş, kocasının evi terk etmesi ile oğlu Jamie ile baş başa kalmıştır... Çocuğunu konuşturmayan ve aşırı korumacı bir tavrı vardır. Bu fedakar tavrı, dışarıya karşı da böyledir. Arabasında çıkan yangını söndüren itfaiye görevlilerini bile eve yemeğe davet eder...

Oğlu büyüdükçe zorlanmaya başlayan Dorothea, evinde yaşayan Abbie ve oğlundan biraz büyük olan Julie’den yardım ister. Julie’nin tepkisi ise oldukça manidardır:
“Bir erkeği yetiştirmek için bir adama ihtiyacın yok mu?
Evde kiracı olan diğer kişi ise bir erkektir: William... William’ın babası tamirhane yöneticisidir. O da babası gibi araba tamirini öğrenmiş, koleje gitmek istemiş ancak buna maddi imkanları el vermemiş. 63’de zeki, cesur ve zengin olan Theresa ile evlenmiş. Aşık çift bir komüne yerleşmiş. William eşini kaybetmemek için hiç olmadığı bir kimliğe bürünmüş. Muhtemelen babasından yeterince beslenememiş William kadınlarla ne yapacağını bilmemektedir.

Elimi küçük pencereden içeriye soktum, parmağımı sıktı ve ona hayatın çok büyük olduğunu söyledim... ve bilinmez. Ona hayvanların, gökyüzünün, müziğin, filmlerin olduğunu... Kendi çocukların olduğunda, aşkı, tutkuyu, hayatın anlamını, onun annesi babası olduğunda anlarsın.”
Tüm bu ortamın içerisinde ergenliğe adım atmış Jamie, babasını sadece Noel'de ve doğum gününde görmektedir... Kendinden iki yaş büyük olan en yakın arkadaşı olan Julie’ye ilgisi vardır. Öte yandan annesini izleyerek ona soru önemli sorular sorar:

-        Anne mutlu olduğunu düşünüyor musun?
-        Bak, mutlu olup olmadığını merak ediyorsan kısa yoldan depresyona giriyorsundur.

Dorothea’nın 1964’de anne olduğu dönem, insanlığın ilk defa her şeyin daha fazlasına sahip olduğu dönemdir; güzel ev, arabalar, kaos, karışıklık, uyuşturucular, bilgisayarlar ve sıkıntı... Soğuk savaşın tırmandığı bir dönem...

Jamie’nin arkadaşı Julie’nin annesi psikologdur. Boşandıktan sonra kızı olan bir adamla evlenmiş ve Julie üvey kardeşi ile yaşamak durumunda kalmış. Kendini, kendinden yıkıcı olarak tanımlayan Julie, annesinin grup terapilerine zorla katılmış...


Filmin son kahramanı 1955’li Abbie... Sanatçı olmak için New York’a taşınır. Öğretmenine aşık olur. Daha sonra kanser olduğunu öğrenince arkadaşları onun pek ilgilenmez. Annesine gider. Annesinin kendinden önce iki düşüğü olduğunu öğrenir. Annesinin o dönemde kullandığı ilaçların kızında rahim kanserine yol açabileceğini öğrendiğinde kızını görmek ona ağır gelmeye başlar. Bu durum karşısında Abbie sakince yaşayabileceği bir yere taşınır.

Filmdeki tüm karakterlere baktığımızda görülebiliyor ki, kadınlar artık erkekler olmadan da yaşayabiliyor. Tek başına çocuk yetiştirip, iş hayatına veya yeni maceraya atılabiliyorlar. Adamlar ise babaları güçlerini kaybettiklerinden dolayı erkek olmayı unutuyorlar. Belli de denge bu sefer tam tersi tarafa kayıyor. Oysa kadın ve erkek, eril ve dişil birbirini tamamlayan kavramlar. Hiç bir tek başına biraz yavan... Dengeler tamamen yerine oturana kadar, tüm olaylarda olduğu gibi daha bir çok gel-git yaşanacak.


Kendini tehlikeye attığı bir olaydan sonra Dorothea ve Jamie arasındaki diyalog:

·        Neden böyle saçma bir şey yaptın? Sadece arkadaşlarına uymak için mi? Neredeyse öleceğini biliyorsun değil mi? ...Neden kendine zarar veriyorsun?
·        Peki sen niçin sigara içerek kendini öldürüyorsun? Neden yalnızken ve üzgünken iyi oluyorsun?
·        Benimle bu şekilde konuşamazsın. Bana bunları söyleme...

25 Ekim 2017 Çarşamba

Lion


Hepimizin bir annesi ve bir babası vardır. Onları tanımasak da tanımasak ta onlar bizim gerçek ebeveynlerimizdir ve onların vasıtası ile bedenlenerek dünyaya geliriz. Bazıları şartlar gereği ebeveynlerinden uzak olabilir, erkenden ayrılmış veya terk edilmiş olabilir... Ancak ne olursa olsun hiç bir durum gerçeği değiştiremez; onlar bizim anne ve babamızdır. Annemizden hayat enerjisini, babamızdan da bu enerjiye yön verecek gücü alırız.

Lion isimli film Saroo isimli gencin gerçek hayat öyküsünü konu alıyor. Saroo, Hindistan’ın çok fakir yerleşim bölgelerinin birinde abisi Guddu ile hırsızlık yaparken bir şekilde kayboluyor ve bir çok badireler atlattıktan sonra Avustralyalı bir çift tarafından evlatlık veriliyor.

İyi niyetli yeni ebeveynleri dünyadaki nüfusun fazlalığından dolayı çocuk yapmak yerine kimsesiz iki çocuk evlatlık edinirler. Yeniden doğuracakları çocuklar için daha iyi bir hayat veremeyeceklerini düşünürler. Onların deyişiyle zaten dünyaya gelmiş ve kimsesiz çocuklara bir şans vermektedirler. Bu davranış ne kadar ulvi de olsa, her zaman çiftin evlat edinmek yerine koruyucu ebeveyn olma seçenekleri bulunur. Koruyucu olmak yerine evlat edinen çiftlerin çoğunda “benim evladım” diyerek çocukları sahiplenme güdüsü vardır. Her ne kadar Saroo’ya harika bir yaşam alanı sağlasalar da, filmde de fark edildiği gibi çocuk hep bir boşluk içerisindedir. İçten içe memleketi ve ailesini bulmayı arzular.


Her ne kadar kendini Avustralyalı olarak tanımlasa da, görünüşünden Hintli olduğu bellidir. Bu durum da diğer bir sıkıntıdır. Tüm bunlara rağmen hayat devam ederken Saroo’nun bir kız arkadaşı olur, ancak ailesini bulma fikri bir türlü durulmaz. Sanki bir mucize gerçekleşir ve sonunda bir ipucu yakalar...

Hindistan’da her sene kaybolan on binlerce çocuktan biri olan Saroo’nun son derece ilginç hikayesinin sonu seyirciyi göz yaşları içinde bırakıyor...


Avustralyalı çift elbette harika bir iş çıkarmıştır, ancak bu onları öz anne ve baba yapmaz. Her çocuğun hayatında olsun olmasın öz anne ve babasından alması gerekenler vardır. Koruyucu ebeveynlere minnet duyar ve teşekkür ederiz...

18 Ekim 2017 Çarşamba

Fences

“Bazıları insanları dışarıda tutmak için, bazıları da içeride tutmak için çit örerler.”
Eğer 60’lı veya 70’li yıllarda doğmuşsanız, zor zamanlarda bizleri dünyaya getiren ebeveynlere sahip olma şansınız yüksek. Kıtlık zamanlarda çocuk büyüten bu kişiler ya geçinme mücadelesi içindeydi ya da durumları iyi olsa da, bunu başkalarına göstermeden tutumlu bir şekilde yaşarlardı. Her iki durumda bir parça endişeli, tutumlu ebeveynler çocuklarını şımartmadan yetiştirme durumunda kaldı. Dünyanın genelinde durum çok farklı değildi. Bir çok savaş atlatan bu nesil zorlu zamanlarda hayatta kalanlardı.

Kendilerini gerçekleştirmek, ne istediklerini bulmak, kendilerine vakit ayırmak, gönül eğlendirmek belki de çok azının sahip olduğu ayrıcalıklardı. Onlar bildiklerinin, elindekilerin en iyisini vermeye çalıştılar. Kimimiz minnet duyabiliriz, kimimiz şikayet edebiliriz. Ancak bugün, şu anda bu yazıyı okuyabiliyorsak, onların en önemli işi başardıkları ortadadır: Bize hayat vermişlerdir... Bir üstadın dediği gibi “çocuklarınıza yiyecek, barınak sağlayın ve yapabiliyorsanız onlara erdemli olmayı öğretin.”

Bu bakış açısı ebeveynlerin yaptıklarını küçümsemek ve yapmadıkları maruz göstermek değil... Her şey daha ötesine baktığımızda hepimiz kendi kaderlerimizle dünyaya geliyoruz ancak hayatımızla ilgili ne yapacağımız bizlere kalmış. Alamadıklarımız yerine alabildiklerimize odaklanmak bizleri daha güçlü kılarken, geçmişe dönük bakış açımızı, bir çok olasılığın olduğu gelecek çevirecektir.

The Fences filmi, bin bir zorlukla ailesini geçindiren ancak bir o kadar da aile ilişkilerinde sıkıntı yaşayan Troy’un hikayesi: Maddi dertleri olan büyük oğlu, babasının itirazlarına rağmen sporcu olmak isteyen küçük oğlu, 18 yıllık eşi ve uzun süredir devam eden ilişkisi...

Onun ilgisini, desteğini ve sevgisini arzulayan küçük oğlu ile sıkıntılar yaşayan Troy, ona yaptığı uzun bir konuşmanın arasında şunları söyler:
“Seni sevmek mi?.. Bir adam ailesine bakmakla sorumludur. Benim evimde yaşıyorsun, karnını doyuruyorum, yatağında yatıyorsun çünkü sen benim oğlumsun. Sana bakmak benim görevim, sana karşı bir sorumluluğum var, seni sevmek zorunda değilim! Şimdi, sana vermem gereken her şeyi veriyorum! Sana senin hayatını veriyorum! Şimdi hayatını biri seni seviyor mu, sevmiyor mu diye hayıflanarak geçirmeyi bırak!..”

Evet, Troy belki de kültürlerin oluşturmaya çalıştığı ideal baba veya eş konumunda değildir. Ancak hiç bir olay kişisel veya tek taraflı değildir. Görünürdeki suçluyu mahkum etmek en kolayı ve bariz olanıdır. Öte yandan genellikle bilinir ki, kimsenin yeri boş kalmaz; bu ne demektir? Bir şekilde ruhen eş pozisyonu boşalmışsa, bu yeri biri doldurabilir. Troy’un eşi Rose, 18 yıldır tüm isteklerini, arzularını, hayallerini ve ihtiyaçlarını evi için hiçe saydığını belirtir. Bildiğimiz anlamı ile fedakarlık yapılmıştır. Bir şeyler feda edilirken, kar beklentisine girilmiştir. Belki de Troy’un annesi rolüne bürünmüştür; bunu tam olarak bilemiyoruz. Ezbere öğrendiğimiz davranış ve tepkilerin dışına biraz çıkabilirsek, yüzeydeki fırtınadan ziyade derindeki akıntıları fark edebiliriz.

Hikayemizin sonunda da Rose, yine anlayış bir tavır içerisinde verdiği karar ile bu fedakarlık dinamiğini tekrar ispat eder... Rose’un eşi hakkındaki eleştirilerinden biri çok ilginçtir:
“Babanız kendisi olmadığı her şeyi olmak istedi, ancak sizden tamamen kendisine benzemenizi talep ediyor...”

Günün sonunda kabul etmek zor olsa da, ebeveynlerimiz bize tam olarak verebilecekleri kadarını vermiştir. Bugün hayattaysak, bize hediye edilmiş hayat ile yapacaklarımız bize bağlıdır. Zorluk, engel veya kısıtlama gibi gözüken deneyimler ve durumları bizleri daha da güçlendirir. Şimdi iş, bize binlerce kişinin vasıtasıyla gelen hayat için minnettar olup sırtımızı dönüp hayata bakmaktır...

29 Eylül 2017 Cuma

A Family Man


İnsanlık yüz binlerce yıl avcılık ve toplayıcılık ile yaşamıştır. Avladıklarını veya topladıklarını uzun süre muhafaza edemeyen insanlığın, her zaman zinde ve formda kalması gerekmiştir. Hayatta kalmak her an olmasa da, düzenli bir şekilde ve beraberce avlanmayı gerektirmiştir. Kabile hayatında sosyal yapı ve kabile ait olmak son derece önemlidir...

Sadece 10 bin sene önce tarım hayatına geçen insanlar, ektiklerini biriktirmeyi ve ekilen tarlalara da sahip çıkmayı öğrenmiştir. Bu durum insanları gelecek için yatırım yapmaya itmiş ve artık gelecek endişenin kurbanı olmaya başlamışlardır. Savaşların temelini de bu sahiplenme yanılsaması oluşturur.

Bilimin ve teknolojinin ilerlemesi ile üretim genel anlamda bir bolluk yaratırken, nihai amaçları kar etmek olan firmaların en büyük sıkıntısı ortaya çıkar: rekabet... Yüz sene önce hemen hemen her iş yeri kendi bölgesine hakim bir durumdayken, şimdi küreselleşme ile marka sayılarında bir azalma ve ciddi bir rekabet sistemi kasıp kavurmaya başlar. Bu rekabet doğal olarak şirket çalışanlarını da etkilemeye başlar... Kimisi bu yarışın içerisinde kendini kaydederek sadece hedeflere koşar ve iş arkadaşları ile kıyasıya savaşır. Bu kadar iş odaklı bir ortam çalışanların özel hayatlarını da etkiler...


Ailenin tüm geçimini ben sağlıyorum” veya “Siz daha iyi yaşayın diye ben bu kadar çalışıyorum” gibi bahaneler ile aşırı çalışmanın ve aile üyelerine az vakit ayırmalarına açıklamalar getirirler...

A Family Man (Aile Adamı) isimli film, üst düzey yönetici peşinde koşan bir insan kaynakları firmasında çalışan ve Genel Müdürlüğe terfi etmeye çalışan bir adamın (Dane) hikayesini konu alıyor. Durumun ne kadar vahim olduğunu Dane’nin görevinden de anlayabilirsiniz: Head Hunter – Kafa veya Kelle Avcısı... Bazılarımız bu deyimi sıkça duymuş olabilir. İşin içeriği özetle bir insanı bir şirketten alıp başka bir şirkete yerleştirmektir.

Her şey normalmiş gibi giderken, bir gün Dane oğlunun çok ciddi bir şekilde hasta olduğunu öğrenir. İlk başlarda durumun ciddiyetini anlamayan Dane, oğlunu yoğun bakımda komada görünce davranışlarını ve yaptığı işi sorgulamaya başlar. Sadece satış yapmak için her yolu deneyecek midir? Yoksa doğru insanı uygun firmaya yerleştirmeye mi çalışacaktır?


Öte yandan Dane, hayatında işten çok daha önemli bir konunun fark eder. Eşi ve çocukları ile olan kopukluk önceleri kavgalara ve suçlamalara... Sonrasında da yüzleşmeye ve kabul etmelere dönüşür. Oğlunun nasıl babasının ilgisine muhtaç olduğunu fark eder. Her çocuk hayata atılması için özellikle babasına ihtiyacı vardır. Anne çocuğu doğurur, besler ve korur... Çocuğu hayata hazırlamakta en önemli görev babaya düşer. Bu da çocuğa hayatla ilgili güven sağlayacaktır. Bu güveni alamayan çocuk bazen ilgi çekmek için bazen diğer bir aile dinamiğinde ötürü hastalanabilir.

Hayat enerjisini anneden, hayata olan güven duygusunu da babadan alırız... Yüz binlerce yıldır daha yakın sosyal ilişkiler ile kabile halinde yaşan insanlar için aile ve çalıştığı iş yeri aynı ortamı sağlamalıdır. Bu ortamlarda sevgi ile meydana çıkan bağ bizi daha hayata bağlı, huzurlu ve sağlıklı yapacaktır. 

3 Eylül 2017 Pazar

Geçmişin Kapanından Nasıl Kurtuluruz?

Bedeni hayatta tutmak için evrilmiş beynimiz, geçmiş deneyim ve bilgilerini kullanarak gelecek hakkında tahminlerde bulunur. Amacı hayatta kalmak olduğundan dolayı, güvende olmak ön plandadır. Bu durum, zihni bir parça endişeli yapar. Geçmişte biriktirilen deneyim ve bilgilere dayanarak, başımıza gelen olaylara verdiğimiz tepkiler, duygu ve düşünce olarak ortaya çıkar... 


Öte yandan günümüzde fiziksel tehlikeler azalmış ve artık avcılık yapmak durumunda değiliz. Fiziksel güvencenin yerini psikolojik güvence almış durumdadır. Düşünmeye koşullanmış zihin, alışkanlıklar ve bilinçdışı dinamikler ile hayatımızın sürücü koltuğuna oturur... Kendi geçmişimiz ve atalarımızdan gelen bilinçdışı dinamikler hayatımızı yönetmeye başlar... Bizi esir eden bu düşünce mekanizması, davranışımıza ve başımıza olaylara mantıklı açıklamalar bularak bizi rahatlatır. Bir süre sonra tüm bu koşullanmalar ile özdeşleşmeye başlarız. Kişilerimiz dediğimiz yanılsama burada başlar... 

Bilinç-dışı ve bilinçli özdeşleşmeler geçmiş kaynaklı, koşullanmış ve kısıtlıdır...
Peki bu özdeşleşmeden yani geçmişten özgürleşmek mümkün mü? 

Klasik anlamda güven anlayışının temelini oluşturan itibar, para, varlık veya unvan ile sağlamayan çalışan geleneksel sistemin dışına çıkıp, ruhani tanımlamalar ile ulvi düşünceler veya amaçlar elde edebiliriz. Kendimizi şifacı veya seçilmiş kişi gibi görebiliriz. Oysa hala yanılsama içerisindeyizdir. Düşünceler ne kadar ulvi veya felsefi olursa olsunlar hala zihin kökenlidir. 

Tüm tanımlamalardan özgürleşmek için tek yol; zamandan bağımsız bir idraktir. Olanı olduğu gibi görmektir. Düşünce ve yorum olmaksızın bir gözlem... Başlangıçta gözleyen ve gözlenen arasındaki ayrım çatışmaya yol açsa da, farkındalık için gereklidir. Tüm şartlanmaları ve bilinç-dışı dinamikleri fark etmek için yapılan gözlemdir bu... Bilinç dışımız kolektif bilinçten etkilenmektedir. Dolayısıyla beynimizde oluşan duygu ve düşünceler bireyin ötesinde diğer kişilerden veya sistemlerden etkilenmektedir. Cinsiyet, milliyet, kültür ve inançlar genlerimize işlemiş gibidir. Birey olarak en çok etkilendiğimiz sistem ise Aile Sistemi'dir. Aile sistemi çalışmalarında ortaya çıkan hakikat, hiç bir şeyin kişisel olmadığı ve hepimizin sistemler aracılığı ile birbirimize bağlı olduğumuzdur. Aile sistemlerimiz, daha büyük sistemlere ve temelinde tek bir sistemde birleşir... 


Bu açıdan bakıldığında bu tarz çalışmalar meditasyon için temel oluşturur... Olan olayların ötesine bakmamızı sağlayan çalışma, özdeşleşmelerin süreci görmemizi sağlar... 

Tüm tanımlamalar ortadan kalktığında, geçmişin kapanından kurtulmaya başlarız. Duygu ve düşüncelerin gelip gitmesine izin verildiği bu anlayış seviyesinde, gözleyen ve gözlenen de birbirinin içinde eriyip gitmeye başlar...

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Rollerimiz ve Çocukluk


İnsan ancak sosyal bir şekilde hayatta kalabilmektedir. Bu sebeple sosyal hayat, bir aileye veya topluluğa ait olmak bizim için hayatta kalma meselesidir. Hayatımız boyunca sosyal çevremizde bir çok rolümüz olur. Aldığımız ilk rol; evlat rolüdür. Tanısak da tanımasak da hepimizin bir annesi, bir de babası vardır. Zaman içerisinde kardeş, arkadaş, sevgili, eş ve ebeveyn derken bir çok role bürünürüz. En büyük tehlike ise bu roller ile fazlaca özdeşleşerek kişilik dediğimiz sanal durum ile kendimizi tanımlamaktır.

Hayatta edindiğimiz roller gün boyunca değiştirip değiştirip kullanırız. Akranlarımızın yanında arkadaş rolüne, anne ve babamızın yanına gittiğimizde evlat rolüne gireriz. Bazen bu çocukluk rolünü iş yerinde de sergileriz. İnsanların çoğunda çocukluk veya ergenlik parçaları bulunur. Bu açıdan baktığımızda otuz yaşını geçmiş olan yetişkin/iş adamı/ebeveyn maskesi ile dolaşan bir çok çocuk veya ergene rastlayabiliriz. Tetiklenme anlarında bu kişiler hemen küsebilir, aşırı tepki gösterebilirler. Genellikle sahip oldukları maddi ve manevi metalar ile hava atabilir, dedikodu yapabilir ve sürekli kendilerini başkaları ile kıyaslayabilirler.

Psikolog Eric Berne, Transaksiyonel analizde insan iletişimini üç kategoride değerlendirir: Çocuk-Yetişkin-Ebeveyn. Yetişkin olmamıza rağmen akranlarımızla veya iş arkadaşlarımızla  olan ilişkilerimizde çocuk veya ebeveyn rolüne giriyor olabiliriz. Böyle bir durum varsa bu üzerinde çalışılması gereken bir konu olabilir.


Neden Bu Parçalar Oluşur?
İnsan beyni hayatta kalmak için tehlikeli bir durum karşısında ya savaşır ya da kaçar. Eğer her iki ihtimal de mümkün değilse son bir tepki kalır geriye: Donmak. Genellikle çocukluk döneminde savaşmak veya kaçmak çok zor olabilir. Özellikle de travmaya sebebiyet veren kişi sevdiğimiz veya muhtaç olduğumuz bir aile bireyi olursa...

Bu durumda beyin acıdan kurtulmak için travmatik parçayı ayırır ve saklar. Karşılığında hayatta kalma parçasını geliştirir. Travmatik parça ise olayın gerçekleştiği yaşta kalır. En eski parça ise en güçlü ve en hassas parçadır. Eğer o parça tetiklenirse o kısım devreye girer ve kişi birden bire çocuk gibi davranabilir.

Çocukluğumuzla Barışmak
Tüm bu parçaların bütünlenmesi çocukluk dönemi ile başlamalıdır. Hatta bazen ana rahmindeki halimizle, çünkü anne hamilelik sürecinde yaşadığı endişe ve tehlikeler bebeğe aktarılır. Anne ve babamızdan aldığımız hayatı minnetle almak ilk adımdır. Bu adımı tamamladıktan sonra çocukluğumuzda olan olayların tamamını sevgiyle kabul etmek, içimizdeki parçaların bütünleşmesi için önemli bir adımdır. Çocuk anne-babasının verebildiği kadarını almalıdır. Bu zor gibi gözükse de, kalben yapabilene kadar üzerinde çalışılmalıdır.


Üzüldüğümüz, şikayet ettiğimiz, kızdığımız her olayı ve kişiyi dışlarız. Dışlanan her birey ailede temsil edilir. Bakamadığımız olaylar ve kişiler bizi zayıflatır. Oysa bu durumlara yorum yapmadan, iyi veya kötü olarak yargılamadan olduğu gibi arkasındaki derin dinamikleri de anlayarak bakarsak güçlenmeye ve zenginleşmeye başlarız. O zaman büyümeye başlarız.

Bazen durum tam tersi olabilir, anne ve babanın fazlasıyla verdiğini düşünen çocuk bunun altında ezilebilir ve devamlı geri vermek isteyebilir. Ancak çocuklar da büyüyünce kendi çocuklarına veya diğer insanlara vereceklerdir. Başkalarına verebileceğini bilen çocuklar artık gönül rahatlığı ile alabilirler...


Tüm bunlar için çalışmamız gerektiğini nasıl anlarız? Öz benliğimizi maskeleyen zırhı kaldırmak için ilk başta bu zırhın farkına varmalısınız. Onu tespit etmenin en iyi yolu kendimizi ve hareketlerimizi gözlemlemektir. Belirtiler genel olarak bizi rahatsız edenlerdir: mutsuzluk, tatminsizliktir, endişe, korku, utanç, kifayetsizlik veya depresyon... Genellikle hayatta kalma parçası, travmatik parçayı gizler. Bu parçalar kendimizi korumak, beğendirmek ve toplum tarafından kabul görmek için kullanırız. Bu belirtilere sahip olmanın normal olduğuna ilişkin kanı bizi aldatırsa, kendi parçalarımızı tespit etmek zor olabilir. Sabırlı, içten ve tarafsız olmak kilittir...

1 Ağustos 2017 Salı

Perfetti Sconosciuti / Perfect Stranger

“Kadınlarla erkekler PC ve Mac gibi.. Erkekler PC gibi; ucuz, sürekli virüs bulaşıyor ve aynı anda sadece tek bir iş yapabiliyorlar. Duş yaparken, ya yıkanıyor ya da şarkı söylüyor. Her ikisini de yaparsa donup kalıyor. Kadınlarsa Mac gibi... Sezgileri kuvvetli, hızlı ve zarif. Pahalı ve sadece birbirleriyle uyum sağlayabiliyorlar. Ayrıca bağımlılık da yapıyorlar...”
Perfect Stranger filminin Türkçe karşılığı ‘Mükemmel Yabancı’... Çok yakın arkadaşlar birbirlerine ne kadar yabancı olabileceğine dair bir hikaye. Çocuk yapma aşamasında olan yeni evli bir çift, ergen kızları olan annenin terapist olduğu diğer bir çift, küçük çocukları olan annenin gizliden alkol içtiği başka bir çift ve yeni sevgilisini bir türlü tanıştıramayan bekar bir adam... Bu yedi kişi akşam yemeğinde bir oyun oynamaya kalkar. Dürüst olmak  ama tamamen dürüst ve açık olmak için... Telefonlar masaya konur; gelecek her türlü mesaj alenen okunacak ve gelen telefon çağrıları hoparlör açık bir şekilde açılacaktır...

Herkes birer birer dökülürken bir çok konu film boyunca ortaya çıkar.

Çocuk Sahibi Olmak
Bu konulardan bir çocuk sahibi olma konusudur. Yaşlanma kaygısı mı? Yalnız kalma korkusu mu? Yoksa ezbere yapılan bir olay mı? Çözüm sorunun kendisindedir? Çocuk sahip olunacak bir şey değildir. Onlar bizim aracılığımız ile bu dünyaya gelen bireylerdir. Yetişkinliklerine kadar onlara yemek ve barınak vermek dışında yaptıklarımız boşunadır. Verebiliyorsak bilgelik vermek yeterlidir. Onları kontrol etmek, hayatta diğer kontrol etmek istediklerimiz tüm şeylerde olduğu gibi sonuç vermeyecektir.

Ev sahibi olan güzel terapist 17 yaşındaki kızı ile devamlı çatışmaktadır. Kızı ise doğal olarak anneden göremediği desteği babasından alır. Babasının kızları, anasının oğulları devredir yine... Bu durum ilişkilerde derinden anne ve baba arayışlarını devam ettirir. Bu sebeple genellikle çapkın kişilerde bu tip dinamiklere rastlanır.


Bellek
Arkadaşlar kendi aralarında kıyaslamalar ve karşılaştırmalar yaparlar. Birbirlerini eskiden beri tanıdıkları bilgilere güvenerek yorumlarda ve varsayımlarda bulunurlar. Kişilik dedikleri belleğe dayalı bilgiler o kişileri tanımlar adeta... Oysa kişiliklerimiz hayat boyunca topladığımız anı ve bilgilerin toplamıdır. Bellek hayatta karşısına çıkan yeni olaylara tepki gösterir, bunlar alışkanlığa ve en sonunda kişiliğe döner. Bellek geçmişle ilgili bir depodur. Dolayısıyla kişilik bir yanılsamadır ve farkındalığımız arttığında bellekten özgüzleşebiliriz.

Maskeler
Günün sonunda hepimiz içinde bulunduğumuz toplumda bir yer edinmek, görülmek, kabul görmek için gerekli rollere bürünür, maskelerimizi takarız. Toplumun belirlediği kolektif vicdana uyarız. Maskeler yüzümüze o kadar yapışır ki, biz bile onun gerçekliğine inanmaya başlarız. Tüm bu yaşadığımız ilişkiler bize aynalık yaparken, biz kendi aynamıza bakmayı tercih ederiz. Kaçmayı tercih ederiz; bu kaçamak ise bağımlılıklar, işkoliklik olabilirken, gizli ilişkiler de olabilir...

Gecenin sonunda herkesin maskeleri düşmeye başladıkça, tüm bireyler birbirini suçlamaya başlar. Oysa sadece olan olgular vardır, herkes her şeyden sorumludur. Esas olan bu sistemi anlamaktır, bizi buraya getiren geçmişi kabul etmek... Her birey kendi maskelerden ve kendine çektiği olayın ardındaki dinamikleri keşfetmekten sorumludur...

Bir şey olma çabası, rol yapma çabası, kaçma arzusu kalmadığında rahatlama gelir... O zaman olduğumuz gibi bize hediye edilen hayatı yaşamaya başlarız... Plan yapmadan, kurnaz oyunlar oynamadan... Sadece zamanın farkında olmayan bir çocuk gibi oynamaya başlarız...

Filmin sonu ise dramatiktir. Yeniden savaş boyaları sürünür ve oyun yeniden başlar...

“Bizi bir arada tutan tek şey benim suçumdu. Yıllar boyunca hissettirdiğin suç. Neden ayrılmadık ki? İnsanlar ayrılmasını öğrenmeli.”