18 Haziran 2018 Pazartesi

Bir Ben Var Benden İçeri...


Aydınlanma çılgınlığı batıda olduğu gibi bizim toplulumuzda da bir pazara dönüşmeye başladı. Bir anda ulvi yeteneklere sahip olanlar, beş dakika tüm sorunlara çözüm bulanlar, çözüm bulamayınca da topu size ve zamana atanlar, daha neler neler... Eskinin üfürükçü hocaları yerine daha şık bir ortam ve aletlere bıraktı. Elbette her alanda olduğu gibi işini yıllarca eğitim ve özümsemeden sonra yapanlar ve sadece diğer insanlara vesile olan, içtenlikle işlerini yapanları bir kenara koymak gerekiyor. Hemen hemen tüm zamanların en büyük kısır döngüsü ise; seçilmiş kişiler/ilahlar ve onların takipçileri...

Hayatımızdaki yolculukta maddesellik ve rekabet üzerine odaklanmış sistemin dışına çıkıp evreni, varoluşu, kendimizi sorgulamamız oldukça önemli bir adım. Bu yolculuğa çıkmak ilk başta mevcut egomuzun/kişiliğimiz ve değerlerimiz sorgulanması ile başlar. Karşımıza çıkacak engellere geçmeden, sorulması gereken en önemli soru? “Ben kimim? Veya Ben Neyim?”... Basit bir soru gibi görünebilir, oysa sorudaki ‘ben’ bilinmiyor... Dolayısıyla özne ve soruyu soran kim?.. Herkesin bu soruyu içtenlik ve ısrarla sorması ve bunu tek başına yapması şart. Karşımızda çıkan bir kitap, bir hayvan, bir kişi bize yolu işaret edebilir, ancak ezbere dışarıdan verilemeyecek bir cevaptır bu; Yunus’un tüm Anadolu’yu karış karış gezip arayıp durduğu cevap, geri döndüğü noktadır aslında...

Ölmeden önce ölmektir yolculuk; egonun, kişinin ölümdür bahsedilen... Ego ise kurnaz; kendine para, unvan, güzellik, konum gibi daha maddesel oyuncak yerine, daha ruhsal oyuncaklar bulur: “Olduk biz olduk, sen merak etme. Anneannemiz de şifacıymış zaten...” der belki de... ‘Ben’ olan her cümlede ego var olmaya devam eder. Egonun yandaşçısı olan bir çok engel çıkar önümüze:

Kişisel Gelişim
En yaygın kullanımı ile kişisel gelişim, uykudayken daha güzel bir rüya görmemizi sağlayan bir mekanizmadır. Kişi kavramının yok olması gerekirken biz onu geliştirmeye çalışırız. Gelişmesi gereken bir kişi vardır. Gelişmesi gerekiyorsa mevcut durumumuzda bir sakatlık vardır demek ki. Sonuç olarak ortada bir gelişme hedefi vardır. Hedef varsa zihin oradadır.


“Kendimi Buldum!”
Bu cümle de kendi içinde çelişkilidir. Mevcut sisteme hizmet etmeyi bırakıp daha değerli faaliyetler içerisine giren, doğaya, hayvanlara ve diğer insanlara yardım edenlerde sıkça görülebilir. Paylaşmak, birey olmadığını kavramak ve herkesle, her şeyle bağlantıda olduğunu anlamak sonucunda ortaya çıkacaktır. Öte yandan, ‘yardım etmenin’, ‘paylaşma’nın ardında bilinçaltı güdüleri varsa kişinin iç parçaları beslenmektedir. Bu durum, maddesel dünyada hırslı olmaktan çok daha sinsi bir durumdur. Dolayısıyla kişinin iç parçalarını ve bilinçaltı dinamiklerini kavraması gerekir. Bunun için aile sistemi çalışmaları iyi bir araçtır.

Hikayemiz ve Acımız
Yaşadıklarımız, hikayemiz ve ortaya çıkan üzüntü ve acının dozu yüksek olabilir. Bu durumda içimize dönüp bakmak, sorgulamak zor görünebilir. Unutmayın hiç bir zaman yalnız değilsiniz. Benzer olayları acıları yaşayan veya yaşamış binlerce insan var. Her olay, her kişi bizim iç dünyamız bir yansıması. Her ilişki bize bir mesaj vermeye çalışıyor. Bazı nefes egzersizleri, yoga veya beden üzerinde çalışarak, duyguları taşıyan bedeninizi rahatlattıktan sonra içe bakmak çok daha kolay olacaktır.

Tepkilerimizi Kontrol Etmek
Sıkça duyulan konuşulanlardan birkaçı da şöyle: “Ben korkumu yendim” veya “Artık öfkemi kontrol edebiliyorum”. Cümlede geçen ‘ben’leri bir yana bırakacak olursak, kontrol zihnin bize öğrettiği illüzyonların başında gelir. Kontrol etmek için sebep-sonuç ilişkisini anlamak gerekir. Oysa olayların nedeni oldukça karmaşıktır. Gerçekte hiç bir şey bizim kontrolümüzde değildir. Bu tamamen kaderci bir anlayış da değildir. Dolaylı yoldan, anlayışımızı geliştirdikçe hayatımıza gelen olay ve kişiler değişmeye başlar ve bizler hayatın keyfini sürmeye başlarız. Duygulara gelince, duygular daha önceki birikimlerin tetiklenmesi ile oluşur. Oluştuktan sonra duygunun akmasına, ifade edilmesine izin verilmelidir. Mümkünse kendi başınıza... Dans meditasyonu veya dinamik meditasyonlar çok etkilidir. Duygular salındığında artık fiziksel olarak tepki vermeye gerek yoktur. Zihinde sakinleşmeye başlar ve derin bir anlayışın oluşması için bir ortam oluşur.
Kısacası olaylara karşı tutumumuzu değişitirdiğimizde, genel bir anlayış hüküm sürmeye başladığında çok daha büyük bir şeyin parçası olarak nehirde uyumlu bir şekilde akmaya başlarız.


Anda Olmak
Anda olmak ve farkındalık kavramları artık ağızda sakız gibi... Bu konu hakkında sayfalarca kitaplar da yazılsa, kelimeler bizi zihnimize götürüyor. Sol beynin bir işlemi olan okuma ve dil becerisi, kelimeler ile yapılan iletişimi zorlaştırmakta. Bu kavramlar zihnin sessizleşmesine işaret ediyor. Tamamen tüm gününüzü arkada bir gözlemci gibi geçirene kadar, basit ve kısa egzersizlerle anda olma kavramını algıyabilirsiniz. Nefese odaklanmak ve bedeni hissetmek bizi anda tutar... Gözlemci olmak da farkında olmamızı sağlar. Zihinde oluşan duygu ve düşünceleri takip etmek, bunlara verilen otomatikleşmiş tepkileri görmek yapılacak en önemli adımdır. Yılmadan, sabırla, içtenlikle...

İlahlaştırmak
Birini takip etmek, onun himayesi altına girmek zihnin doğasında vardır. Beyin bedeni hayatta tutmaya çalışır. İlk çağlardan beri bilir ki bir kabileye ait olmazsa hayatta kalamaz. Bu sebepte zihinden yaşayan biri kabilenin liderini takip etme eğilimindedir. Bu, lidere sorumluluk vermek ve edilgen bir tavırda sorumluluktan kaçmak anlamına da gelir. Onlar seçilmiştir, biz ise seçilmemiş... Bir yandan kolaya kaçarız, bir yandan başkasını överek, onun veya o öğretinin himayesine girerek kendimizi güvende hissederiz.

Yunus da, Tapduk Emre'nin yanında bir süre kaldıktan sonra kendi yolculuğuna çıkmıştır... Yol gösterenler de olsa, kimse kimseden üstün değildir, önemli olan kim olmadığını anlamaktır. 

Acılardan Kaçınmak
Yunus Emre’nin yolculuğunda yaşadığı ızdırap, bu yolculuğun çok da kolay olmadığını gösterir. Elbette çok acılı olmasına gerek olmayabilir. Bu bir bakış açısı değildir. Temel inanç da değildir... Piyasaya baktığınızda bizleri yolculuğa çıkartacak kitap, eğitimler değil de, hemencecik, kolayca, sihir gibi gözüken etkinlikler revaçtadır. “Bugün on dakika meditasyon yaptım, beş dakika yoga, üç tane olumlama... süper!” Oysa tüm hayat boyu oluşan devasa bir kişilik yavaş yavaş veya aniden yıkılacak ve bu tamamen acısız olacak. Keşke...

Anlayış gelişmesinde aşamalar kısa ve uzun olabilir, şiddeti de değişebilir, ancak sıralama genellikle değişmez: Ego, yüzleşmek istemediği bir durum ile karşılaşırsa önce öfke ortaya çıkar, sonra inkar gelir, sonra üzüntü... Tüm bunlar bittikten sonra affetme ve kabul gelir...

Tüm bu engellerin aşılması için gereken içtenlikle yürümeye devam etmektir. Her şeyin ana kaynağına ulaşmak için derin kazmalı ve bu yolculuk sırasında olayları ötesine bakarak anlayışımız geliştirmeliyiz... En sonunda tüm hikaye ben kelimede özetlenir bir hal bulacaktır.

Bir ben var bende içeri...

7 Haziran 2018 Perşembe

100 Metros


"En önemli şey kazanmaktır. Sadece kazanmak. En iyi olmak. Ama... Michael Jordan, Nadia Comaneci, Jesse Owens ve Johan Cruyff. Onlar doğru olanı yapmaya çalışmadılar. Oraya gidip keyfine bakmalı ve rakiplerinin kanını dondurmalısın. Gece yarısı gelen bir çağrı gibi. Bu yüzden bize ihtiyacın var. Çünkü sen ümitsiz biri olmak istemiyorsun. Sen demir adam olmak istiyorsun.”
Olmak istiyorsun... Bir şey olmayı istemek ne demek?
Bazı kavramları hiç sorgulamak doğru olarak kabul ederiz. Üzerinde düşünmeye ihtiyaç bile duymayabiliriz. Herkes – hemen hemen herkes – bu şekilde düşünür ve onaylar. Bir şey olmak, şu anda olduğumuz durumdan memnun olmamak anlamına gelir. Oysa ne olduğumuzu biliyor muyuz? Kim olduğumuzu? “İlim bilmek kendin bilmektir” derken Yunus Emre’yi anlayabiliyor muyuz?

Oysa doğduğumuzda her şey ne kadar kolaydı. Ağladığımızda annemiz altımızı değiştiriyor, besliyor ve gazımızı alıyordu. Başka bir derdimiz yoktu. Her şey çocukluğa geçerken olmaya başlar. Anlarız ki savunmasız küçük bir bedene sahibiz. Anne ve babamız olmazsa hayatta kalamayız. Bu sebeple hayatta kalma taktikleri buluruz kendimize. Anne ve babamızın dikkatini çekecek, onayını alacak epeyce davranış modeli oluştururuz. Aile ve toplum bizi şekillendirmeye başlar. Bu koşullanmanın temeli zihnin temel çalışma prensiplerinden en önemlisine dayanır: Zıtlıklar ile öğrenme... İyi-kötü, doğru-yanlış, kısa-uzun derken karşılaştırma düşünmenin temelini oluşturur. Tüm bu bakış açısı en sonunda çağımızın en büyük hastalıklarından birinde son bulur: Rekabet...


100 Metre filmi, 35 yaşında MS hastalığına yakalanan Ramon’un gerçek yaşam hikayesini konu alıyor. İspanyol Ramon işinde başarılı biridir. Güzel bir eşi ve evi vardır. Ramon’un kök ailesi hakkında bilgi olmayan filmde, Ramon’un kayınpederi olan ilişkisinden başka bir problem yok gibidir. Tam bu sırada hastalığı ortaya çıkar. O sırada eşi hamiledir ve bir süre sonra çiftin bir çocukları olur.

Ramon’un kayınpederi Manolo, çocuk gibi davranan, ot içip kendi kendine yaşayan biridir. Torununun deyimiyle, ne babası ne de dedesi olgun değildir... Çocuk kalan büyükler ise, kendi çocuklarına sevgi aktarmakta zorlanırlar. Kendi içlerindeki çocuğa giden sevgi akışında bir kesinti olmuştur muhtemelen...

Ramon, artık çalışmaz durumdadır. Tüm o kurduğu hayat, kimlik çökmüştür. Eşi ona müthiş bir destek sağlamaktadır. Hastanedeki tedavi sırasında hastalığa boyun eğen bir çok kişi görür. Oysa o bu kimlik yerine, Iron Man (Demir Adam) olmayı seçer. 3.8 km yüzecek, 180 km bisiklete binecek ve 42 km koşacaktır... Ramon, 100 metre bile tek başına yürüyememektedir.
Eşi kocasına sorar: “Neden MS hastası biri, Demir Adam olmak ister?” Kocası cevap verir? “Neden hasta olmayan biri Demir Adam olmak ister?”
Belki de cevap aranması gereken en önemli sorular bunlardır. Gerçekten derine gidip cevabı bulduktan sonra neden bu hastalığın Ramon’u bulduğunun sorusu sorulabilir. Çünkü artık biliyoruz ki, hemen hemen bütün hastalıkların kökeninde psikolojik nedenler ve ailemizden taşıdığımız kader var.


Bu zor sorular hikayenin bir parçası değildir... Eski antrenör olan kayın-peder ile Ramon’un ilişkisi bir anda değişir. Manolo için bir hayat amacı haline gelen Ramon’un projesinde, Ramon’un eşi tek başına evi geçindirmeye başlar. En sonunda Ramon bu sportif faaliyeti tamamlar... 

Oysa içeride tamamlanmayı bekleyen şey nedir? Hastalıkla mücadele etmek ve yaşama bağlanmak harika bir şey elbette. Mücadele olması, hayata tutunması... Öte yandan bunun bir fiziksel zorlama, bir unvan olması, alkış alması... İşte tüm bu alkışlar, Ramon’a destek midir? Saptırıcı mı?.. Bunlar tarafsızca, hiç bir koşullanma olmadan tamamen boş bir zihinle bakılması gereken zor sorular...

29 Mayıs 2018 Salı

Every Day



Kendimizi bedenlerimizle tanımlamaya ne kadar alışmışız. Nasıl göründüğümüz, fotoğrafta nasıl çıktığımız o kadar önemli ki, artık olmayan bir şekilde fotoğrafı değiştirme teknolojisini bile yaratmışız. Oysa her sabah uyandığımızda aynı bedende olduğumuzun kanıtı var mıdır? Soru çok saçma gelebilir. Hayatımız boyunca aynı bedene sahip olduğumuza eminiz. Kanıt da ortadadır; belleğimiz... Oysa diyelim ki Tanrı bize bu sabaha hep sandığımız kişinin tüm belleğini yükledi ve uyandık. Arada bir fark olur muydu? Tüm o anılar, algılar, düşünceler, duygular hepsi beynin içinde olup bitiyor. Beyin ise kapalı bir kafatasının içinde. Biz her gün süslemek ve beslemek zorunda kaldığımız bedenimiz ki, buna zihnimiz de dahil şeye kişilik diyebiliriz. Biz sadece bu bedenden, zihinden, kişilikten mi ibaretiz?

Everyday isimli filmdeki gibi her gün farklı bir bedende uyanıp, bu şekilde yaşasaydık ne olurdu? Hiç kimseye tutunmadan, belli bir karakter oluşturmadan, geçmiş veya gelecek kaygısı olmadan? Bu durum bir yandan ürkütücü bir yandan muhteşem gibi gözükebilir. Değişik değişik kişiler, olaylar, mekanlar, aileler deneyimlemek, hem de hiç bir kaygı olmadan... Cinsiyet olmadan...

Her gün ayrı bedende uyanan A (bu kendisine koyduğu isimdir), bir gün Rhiannon isimli genç kızla romantik bir gün geçirir. Elbette o gün içinde olduğu beden Rhiannon’ın erkek arkadaşına aittir. Rhiannon, bu günü hayatının en güzel günü olarak tanımlarken, ertesi gün erkek arkadaşının normal haline bir anlam veremez. A ise devamlı Rhiannon’ya yakın kişilerin bedeni ile ona hep yakın olmaya çalışır. Bir süre sonra durumu ona anlatır. Önceleri Rhiannon, duruma inanmasa da kanıtlar o kadar şaşırtıcıdır ki, en sonunda pes eder. A ile özel bir ilişki yaşamaya başlarlar.


Rhiannon’ın babası işten terfi almayı beklerken işten çıkartılınca bir atak yaşar ve sonrasında sadece resim yapmaktadır. Annesi iki işte birden çalışmak durumunda kalır ve ebeveynler arasındaki ilişki bozulmuştur. Bu durum kızlarını üzmektedir. Ancak babasını doğru düzgün anlamayan kızı, onun kendisini bulma yolculuğunda olduğunu fark edecektir...

Rhiannon, bir an durup hayatına dışarıdan bakmıştır. O noktada tüm ilişkilerini gözden geçirmiştir.  Beynimiz, tüm belleğindeki bilgilerle bizi en ekonomik yani en az enerji harcayarak hayatta tutmaya çalışır. Buna otomatik pilot diyebiliriz. Böylece tüm bildiklerimiz, kişiliğimiz, konfor alanımız, aile ve çevre tarafından doğru sayılan her şey beyin tarafından uyarlanır ve uyumlu bir şekilde sosyal bir çevreye ait olarak yaşar gideriz. Oysa yaşam göz açıp kapayıncaya kadar hızlı geçmektedir. Özellikle de otomatik pilotta... Sahiplenme, kişilik hepsi birer yanılsamadır; elde olan sadece şu an vardır. Bu gününü gün etme felsefesi değildir; bu, ne olmadığımızı anladığımızda ortaya çıkan derin anlayışın sonucudur. Başta acı gelse de sorgulamak hepimizin sorumluluğudur; neyim, kimim, ne için buradayım?..
“Ben gökyüzündeki maviyi, elli farklı çift gözden elli farklı şekilde gördüm.”

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Bilinç Dışı ve Ötesi

Nörobilim ilerledikçe insan beyninin nasıl çalıştığını anlamaya başladık. Sürüngen beyin ve limbik sistem olarak isimlendirilen kısım davranışlarımızın çok büyük bir kısmını yönlendiriyor. Çoğu bilim insanı bu oranı %85 ila %95 arasında bir rakam olduğunda hem fikir. Bilinç dışını kendi deneyimlerimiz ve atalarımızdan taşıdığımız temel inanç, hastalık ve travmalar oluşturuyor. Kimi zaman ise benzer olaylar veya hastalıklar kuşaklar boyunca tekrar ediyor.


Bilinç dışının bize mesajları çeşitli yollardan oluyor; bazen rüyalar, bazen tekrar eden olaylar ve kalıplar, bazen de bizi değişik zamanlarda tetikleyen durumlar… Bizler ise bilinçli zihnimiz ile çözümler arıyoruz. Bilinçli bir şekilde anlamaya çalışıyoruz. Oysa iki farklı lisanı konuşan iki insan nasıl anlaşabilir? Elbette ki derin bir anlayışın oluşması önemlidir, ancak bu anlayış öncelikle zihin sessiz ve sakinken ortaya çıkabilir. Zihinde herhangi bir düşünce, yargı veya beklenti olmadan…

Bu durum bize bu anlayışı geliştirmemizde vesile olacak kişiler için de geçerlidir. Bizi aydınlatacak kişi her hangi bir öğretiye sahiptir. Bu öğreti ne olursa olsun geçmişe dayalıdır ve bir bakış açısı içerir. Bu bakış açısı kadar ulvi olursa olsun bir kalıptır ve eskidir. Her ne kadar yüz kişiden doksan dokuzunda aynı olay aynı sonuçlar ortaya çıkmış olabilir; ancak kalan bir kişide durum farklı olabilir. Her bireyin çalışması kendine özeldir. Elbette geçmiş deneyim ve öğretiler önemlidir; yola çıkmak için bir kılavuzdur. Öte yandan buna tek ve değişmez bir gerçek olarak tutunmak evreninin işleyişine ters düşer. Bu, akan nehirde güzel bir kayaya tutunmak gibidir. Uygulayıcı ve uygulanan sadece bir gölge gibi olmalıdır.

Diğer bir tehlike ise; uygulayıcının, danışana gösterdiği aşırı ilgi ve yardım etme isteğidir. Yardım etme arzusu oradaysa, uygulayıcının kendi sistemi-meselesi de oradadır. Yardım eden uygulayıcı kısa süre ebeveynleşir ve uzun ancak kalıcı bir anlayışı yeşeremeyeceği bir ilişki ortaya çıkabilir. O anda sıkıntımız ne olursa olsun hepimiz aynı kaynaktan geliriz ve bize hediyesi olacak bu sıkıntıların içinden geçmek bireyin kendi sorumluluğudur. Çocuğunuzun bisikletini arkadan tutmaya devam edersek kendi başına bisiklete binmesini öğrenmesini sağlamayız.

Çalışmalar sırasında ve sonrasında ise, meraklı zihnimiz sorular sormaya başlar: “Neden? Nasıl? Başkalarının yüklerini mi taşıyorum? Benim kaderim bu mu?..” Oysa kalıcı değişiklikler ruh ve bilinç dışı seviyede gerçekleşir. Bilinç olarak özümsemek ise zaman alabilir. O anda oluşturulacak sessizlik içimizi de kapsarsa, sistemimiz çalışmaya ve bilincimizin anlamakta zorlandığı alanda etki etmeye başlar. Bazen çok kısa sürede, bazen de biraz daha uzun sürede dönüşümleri gözlemlemeye başlarız.


Öncelikle fark edilebilecek temel hakikat, bireyin kendinden çok daha büyük bir sisteme bağlı olduğudur. Bu bize empoze edilen bireysellik  yanılsamasından çıkmamızı sağlar. Başımıza gelen olayların ve hayatımıza çektiğimiz kişilerin sorumlusunun sadece bir kişi olmadığını görmek hem rahatlatıcı hem de biraz korkutucu olabilir. Evet, hiç bir şey kişisel değildir, ancak ilk defa kontrolün sadece bizde olmadığını görürüz. Öte yandan kaderimiz, atalarımız, toplumun etkilerinin ötesine bakarak, kontrolü bırakarak hayatımızın yaratımını elde edebiliriz. Bu hem çelişkili hem de ruhsal safsata gibi görünebilir. Ancak bilimin de ispatladığı gibi derinde her şey birbirine bağlıdır. Bize hediye edilen bu hayatı huzur içerisinde, olan tüm olayları olduğu gibi kabul ederek – tarafsızca – bakarak yaşayabilirsek dolaylı bir şekilde hayatımızın akışına etki ederiz… Bu, ancak derin anlayış kazandığımızda olur. Bu yazıdaki kelimeler bile bir kısıtlamadır. Her okuyan az da olsa farklı algılayacaktır. Okuduklarımızda bile içimizde kalan duygularla kalmak mesajın daha derine inmesini sağlar.

Yapılacak tek şey iç sesimizi takip etmek… Yapılan çalışma her neyse, kalıcı bir dönüşüm sağlıyor mu yoksa sadece başka bir bağımlılık mı, bunu anlamak… Tüm bunlar için gereken dingin ve açık bir zihin… Sonrasında anlayış elde etmek için her şeyin ötesine bakmak…

15 Mayıs 2018 Salı

All I See Is You



Hemen hemen her ilişkinin ardında bir dinamik yatar. Biri çok fedakarlık yaparken, diğer biraz daha fazla alan taraftır. Biri annesinin oğludur, öbürü babasının kızı... Birinin ailesi Kafkaslardan göçmüştür, diğerininki Kosova’dan... Biri kurtarıcıdır, diğer kurban... Bu şekilde eşleşen çiftler birbirlerini bulur. Başta çok güzel gibi gözüken bu ilişkiler, daha sonraları yorucu olmaya başlayabilir. Bir tarafın dinamikleri değişirse diğeri bu yeni durumdan hiç memnun kalmayabilir.
Çoğu zaman derindeki dinamiklerinden habersiz bir şekilde yaşayan çiftler, hayat boyu edindikleri rolleri ile özdeşleşirler. Mutlu da olsalar, mutsuz da olsalar, mevcut durumları onlar için konforlu ve bilindik bir alan yaratır. Bu alanı kolay kolay terk etmek istemezler.

Kör kadın, kendi gözleriyle hiç görmediği kocasına sorar:
Bana bakmaktan dolayı rahatsız olmuyor musun?”
Kocası cevap verir:
“Hayır, kendimi –özel– hissediyorum.”

All I See Is You adlı film, ailesi ile geçirdiği kazadan sonra kör olan Gina, aynı kazada ebeveynlerini kaybeder. Kız kardeşi ise kalıcı olmayan hasarla kurtulur. Gina, kocası James ile Bangkok’ta yaşamaktadır.

Bir gün doktor kontrolünde Gina, yeniden görme ihtimalinin olduğunu öğrenir. Ameliyat olur ve sonunda yeniden görmeye başlar. Önceleri mucize gibi olan bu yeni durum, onu şaşkın bir hale de sokmaktadır. Şimdi gördükleri her zaman hayalinde canlandırdığından biraz farklıdır. Evi, kocası, yaşadığı semt hiç onun hayalindeki gibi değildir. Tüm bunlara rağmen, gözünün açılması harikadır. Gina, dans eder, gezer, renkli çiçeklere bakar. En çok sevdiği renk olan mavi ile bütünleşir. Kocası onu balayına gittikleri yere bile götürür.


Travma
Trafik kazası gibi durumlarda travmatik durumlarda savaşacak veya kaçacak durumda olmayız; bu sebeple donarız. Travmanın etkilerini üzerimizden atacak teknikleri uygulamadıysak, içimizde bir parçamız travma anındaki yaşta kalır. İlerideki dönemde benzer olaylar karşısında bu parça tetiklenebilir. Bu parçanın bitmemiş meselesini tamamlaması için travmadan tekrar tekrar geçmesi gerekebilir; elbette her seferinde artık tehlike kalmadığının farkındalığını hissederek, güçlenerek... Geçiş tamamlandığında yetişkin hale gelmeye hazır olur.

Gina, kazayı geçirdiği yere giderek bu yolculuğa adım atar. Yavaş yavaş özgürleşerek kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan Gina’nın yeni durumu, ilişkilerindeki dinamikleri sarsmaya başlamıştır. İlişkinin dengesi değişmiş, James kendini önemsiz hissetmeye başlamıştır. Kendisindeki ‘ancak birine yardım edersem önemli olurum’ dinamiği onun içten içe yemeye başlar ve olaylar karışır.

26 Nisan 2018 Perşembe

Wonderstruck


“Ben nereye aidim?”
Çoğu memeli hayvan gibi insanlık da yüz binlerce yıldır beraber; kabile halinde yaşayarak hayatta kalmış. Bu durum içgüdüsel olarak bir topluluğa ait olma hissini kuvvetlendirmiştir. Eskinin kabileleri şimdi aileler ve daha sonra gelen topluluklar...

Wonderstruck isimli film iki farklı dönemde geçiyor. Benzer yaşlarda bir kız ve bir erkek çocuğunun New York’a gelme macerasını kesitler halinde gösteriliyor. 1930’lu dönemlerdeki kız çocuğu sağır olmasının yanı sıra ona oldukça sert davranan babası ile yaşamaktadır. Annesi ve babası boşanmıştır. Annesi ünlü bir oyuncudur. Onu görmek için evden kaçar ancak annesinden de beklediği ilgiyi bulamaz. Ona abisi destek olacaktır...

1970’li yıllarda yaşayan çocuk ise geçici bir sağırlıktan rahatsızdır. Annesi ve teyzesi ile beraber yaşayan Ben, babası hakkında hiç bahsedilmemesinden şikayetçidir. Rüyalarına giren kurtlara da bir anlam veremez. Belli ipuçlarını takip ederek babasını aramak için evden kaçar ve New York’a doğru yola çıkar...


Sonuna kadar merakla izlenen filmin sonunda tüm ilişkiler, bağlantılar ortaya çıkar. Ben’in başına gelen olaylar, onun köklerini araştırması için bir tetik oluşturmuştur. Daha sonra fark eder ki babası kurtlarla ilgili bir sergi hazırlamıştır. Ben, ait olduğu aile köklerini bulduğunda artık ona sevgi akmaya başlayacaktır. İlgili kişiler hayatta olsa da, olmasa da...

Ne demişler:
“Dede erik yer torunun dişi kamaşır...”

18 Nisan 2018 Çarşamba

Father Figures



İçgüdüsel olarak gerçek anne ve babamızı ararız. Bazen harika imkanlar içerisinde başka bir ailede büyüsek de, bizi hayata getiren bu iki kişiyi arayıp bulmak isteriz. Benzer bir durum, çok küçükken ayrılan ikizlerde de mevcuttur.

Father Figures filmin baş kahramanları babaları belli olmayan iki kardeşin hikayelerini konu alıyor. İki kardeş anneleri bu konuda sıkıştırırlar ve gerçek babalarını öğrenmeyi arzularlar. Anneleri gençlik dönemini hızlı yaşamış biridir ve bir çok sevgilisi olmuştur. Kardeşler eski fotoğraflara bakarak baba adaylarını ziyaret etmek için eğlenceli bir yolculuğa çıkarlar. Hem karakter hem de fiziksel özellikleri birbirine benzemeyen iki kardeş, bu yolculukta birbirlerini de keşfedecektir.

Özellikle erkek çocuklar için baba figürü önemlidir: Erkek olmak için onlara örnek olacak, onları hayata hazırlayacak ve kendilerine güven duymalarını sağlayacak bir baba... Annelerini sevecek ve çocuklarına bir kadın nasıl sevilir, onlara öğretecek. Anneleri onları aşırı korurken, baba çocuklarını hafifçe hayatın belirsizliğine doğru itecek...


Tüm bu yolculuğun sonunda iki kardeşi bir sürpriz bekler. Bu sürpriz ‘mutlu son’ da olsa, hayal kırıklığı da olsa, netice değişmeyecektir: Sonunda bambaşka bir bakış açısına sahiptir olurlar. Geçmişte ne olursa olsun, onlara destek olan mutlaka birileri ve daha derinde bir güç olmuştur. Hala hayattalardır... Birbirlerine sahiptirler. Belki beslenememiş çocuk yanları vardır. . Kendilerine koruma kalkanları örmüş olabilirler. Öte yandan tüm bu zorluklar onlara özel hediyeler ile onların karakterlerini oluşturmuştur. Tüm bunların ötesi geçtiklerinde artık hayattan keyif almak yatar. Bu özellikleri ister kullanırlar ister kullanmazlar... İhtiyaçları olan her şeye sahiptirler – özlerine.

Arayış sona ermiş, yaşam yeniden yeşermiştir...