17 Temmuz 2018 Salı

Chappaquiddick


Bazen üzerinde gittiğin yol seçtiğin yol değildir...
Joe Kennedy’nin uçağı infilak eder, John F. Kennedy arabasında vurulur, Bobby Kennedy otelde vurulur... Senatör Edward (Ted) Kennedy, dört erkek kardeşten geriye canlı kalan tek kişidir. Kennedy’lerin babası krizden faydalanıp zenginleşen ikinci nesli oluşturuyor. Kızlarından biri engelli bir şekilde yaşıyor. Üçüncü çocuğu başka bir uçak kazasında ölür. Kendisi de hayatının uzun bir süresini kötürüm olarak geçirir.

Ailenin en meşhur üyesi John F. Kennedy... Evlendikten sonra önce bir düşük, sonra ölü doğan bebek ve sadece iki gün yaşayan üçüncü bir bebek. Doğan çocuklarından JFK Jr. ise 39 yaşında uçak kazası ile vefat edecektir. Kardeşi Bobby kendisinden beş sene sonra suikasta kurban gider. Bobby’nin oğlullarından David aşırı dozdan ölü bulunur, diğer bir oğul Michael bir kayak kazasında hayatını kaybeder.

Belli ki, Kennedy ailesi üzerinde ilginç bir kader var. Bunun sebebini anlamak oldukça zor; göç olabilir, ikinci nesilde birden bire elde edilmiş zenginliğin sebebi olabilir (hak yenmişse) veya ailede dışlanan birileri, kazaya kurban gitmiş birileri olabilir. Ne olursa olsun ailenin üzerinde kara bulutlar hep var gibi. Ailede sık sık isimlerin diğer nesillere verilmiş olduğu görülüyor. JFK, ismini dedesinden alırken, kendi oğluna da aynı ismi vermiş. Diğer bir tekrar eden dinamik ise kazalar...


Chappaquiddick, Ted Kennedy’nin araba kazası geçirdiği adanın ismi. Bu kazada Bobby’nin sekreterlerinden biri ölür. Film, bu kazayı ve sonrasını konu alıyor. Ted, efsanevi bir ailede en ufak oğul olarak babasına kendini göstermek isteyen bir çocuktur. Olayı atlatmaya çalışırken hayatını da sorgulamaktadır. Bir yandan Başkan olmak istemezken onun için çizilmiş yol bellidir sanki...

Daha sonraları Ted’in geçirdiği kazalar bitmez; uçak kazasından canlı kurtulur ve en sonunda hastalığa yakalanır ve 2009’da vefat eder. Kızında da benzer bir hastalık teşhis edilir. Ted, bir ara istifa etmeyi düşünse de hayatı boyunca politika ile uğraşmaya devam eder. Ailenin kaderini kabul etmiş gibi bir hali vardır...

15 Temmuz 2018 Pazar

Disobedience



İnsan bedeni hayatta kalmak üzere yüz binlerce yıldır taktikler geliştirmiştir. Tüm bu bilgi genler vasıtasıyla nesiller boyunca gelir. Bu taktiklerden en önemli olanı da sosyal bir topluluğa ait olmaktır. Beraberce avlanan ve korunan bir kabilenin bir üyesi değilsek hayatta kalamayız. Her ne kadar günümüzde fiziki tehlikeler az da olsa bu gücü hala güçlüdür. Bebek doğduğu aileye bağlı olmazsa hayatta kalamayacağını düşünür. Büyüdükçe ailenin bağlı olduğu topluluklar, inançlar ve çevre onun bu güvenlik alanını belirlemeye başlar.

Kültür, gelenek görenekler ve din, hiç anlaşılmadan, kayıtsız şartsız bir itaat ile kabul edilir. Çizilmiş bir hayat planı içerisinde yaşam sürer gider. Oysa yaşam sadece bedeni hayatta tutmak mıdır? Gerçekten kim olduğunu, ne olduğunu böyle bir düzen içerisinde keşfedebilir misin?

Disobedience (İtaatsizlik) işte böyle bir sisteme başkaldıran iki kadının hikayesini konu alan bir film. Babası bir Yahudi Haham olan Ronit, babasının ölüm haberini alınca memleketine döner ve olaylar gelişme başlar. Evlilik, çocuk sahibi olmak, davranışlar, kılık kıyafet, cinsel hayat hakkında hemen hemen her kuralın topluluk tarafından belirlendiği bu yapıya Ronit isyan etmiş ve yurt dışına gitmiştir. Gençlik Esti ise uygun birisi ile evlenip mutsuz ve ruhsuz bir hayat yaşamaktadır. Aralarında arkadaşlık cinsel yakınlığa doğru gitmeye başlar...

Aile sistemi terapisi açısından bakılacak olursa, kadınlardaki karşı cinse olan ilginin belli dinamikleri olabilir. Ailede genellikle bu tür cinsel eğilimlerde bulunanlar dışlandığı için yeni nesil de onları temsil ediyor olabilir. Diğer bir dinamik ise kişinin içten içe bu dünyaya bir çocuk getirmeme veya bir kişiye bağlanmama isteği olarak görülmekte. Eşcinsel bir ilişki, evliliğe göre çok daha rahat ve genelde çocuksuz olduğu için daha az sorumluluk ve kural barındırıyor. Son olarak kişi, ailede karşı cinsten biri ile özdeşleşmiş olabiliyor. Evin tek kızı, kürtaj ile alınmış erkek kardeşi ile özdeşleşebiliyor örneğin. Tüm bu durumların daha ciddi bir hal aldığı durum ise, kızın kadın olabilmesi için ihtiyacı olan anneye bir şekilde ulaşamaması...


Ronit’in durumu ise muhtemelen anneye ulaşamaması... Çok fazla ailevi bilgi olmamasına rağmen, Ronit tek çocuk ve anne çoktan vefat etmiş. Tüm bu sıkışıklıktan kurtulmanın çözümünü ülkesinden ve babasından kaçmakta bulan Ronit, dünyanın öbür ucuna da gitse görünmez bağlarla köklerine bağlıdır. Belki bu sebep, onu yeniden ana-vatanına çekmiş ve artık aile bağları ile yüzleşme vakti gelmiştir. Tüm sırlar ortaya çıktıktan sonra Esti’nin herkesin seçiminde özgür olduğundan bahseder. Artık kaçmak ve sır saklamak olmadan, herkes iradesiyle karar verecektir...

İtaat, özgürlüğün bittiği yerdir. Her türlü koşullanma itaattir.
Yaşam, her bireyin kendi iradesiyle onu keşfetmesidir...

7 Temmuz 2018 Cumartesi

Işık


Aldı haberi, önce üzüldü...
Ne de erkenden gitmişti?
Üzülmenin sebebi onun için miydi?
Gidenin ne endişesi kaldı, ne de acısı...
Ne de taşıdığı yükler...

Asıl üzüntü ve hasret kalanlar içindi,
Asıl onlar kendi kaderlerini yaşamaya devam edecek olanlardı
Onlar için üzücü olan; kendi kaderlerinin içindeki kayıplardı.

Giden ise artık bir, artık ışık;
Ağlayarak geldiği dünyaya gülümseyerek veda ediyordu.
Yunus'un deyişiyle "Tenler fani, canlar ölesi değil."

Giden artık Yaradan'la,
Kalan kendi kaderiyle...
Kaderinin ötesine bakabildiğinde;
ölmeden önce öldüğünde gerçekten canlı...

25 Haziran 2018 Pazartesi

The Glass Castle



Bazılarımızın çocuklukları zor geçmiştir. Hatta bunun temel sebeplerinden biri ebeveynlerinin davranışları olabilir. Bizi korumak ve büyütmekten sorumlu olan ve sevdiğimiz anne ve babamızın bize isteyerek veya istemeyerek zarar vermesi çocukluk halimizi ikilemde bırakır. Çocukluk döneminde kendimizi savunabilecek fiziki ve ruhsal güce sahip olmadığımızdan dolayı, beyin travmatik olaylar karşısında bedeni korumaya alırken, karşılığında bir hayatta kalma parçası yaratır. Bu parça güçlü, inatçı, yardımsever, komedyen veya inkar eden bir şekilde ortaya çıkabilir.

The Glass Castle filminin kahramanı Jeannette, sorumsuz anne ve babanın en büyük kızları... Küçük yaştan itibaren iki kardeşine göz kulak olurken yemekleri de genellikle Jeannette yapmaktadır. O da çoğu küçük kız gibi babasına hayrandır. Onun söylediklerine inanır ve yapacağı evin hayallerini kurar. Oysa gerçekte oradan oraya savrulup dururlar, babasının doğru dürüst bir işi yoktur, annesi de evde devamlı resim yapıp çocukları ile fazla ilgilenmemektedir.

Jeannette ise artık büyümüş ve şık giyinen bir yetişkin olmuştur. Finans sektöründe çalışan nişanlısının ailesine kendi ebeveynleri hakkında yalanlar söyleyerek onları saklamaktadır. Ailesinden ve geçmişinden utanmaktadır. Onları reddedip kendine bam başka bir hayat kurmaya çalışır. Derken bir gün anne ve babası ile nişanlısının ailesi tanışır. Babası da damat adayını beğenmez; ona göre nişanlısı yaşam dolu değildir. Babası mevcut sisteme karşı gelmiş ve değişik bir özgürlük anlayışı ile yaşamıştır.
“Zengin insanlar şık apartmanlarda yaşar. O kadar meşgullerdir ki yıldızları görmezler. Doğru düzgün hiç bir yere gidemezler.”
Jeannette tüm bunları yaşarken, çocukluğunu ve gençliğini hatırlar. Babasının ona yüzme öğretmek için defalarca suyun içine atışını, yemek yaparken elbisesinin alev alıp derisinin yanmasını, babasının alkolik olduğu dönemleri, evde aç kaldıkları günleri...


Babasının bu davranışlarının ardında yatan aile dinamikleri ise, babaanne ve dede ile geçirdikleri vakitte gizlidir. Babaanne son derece baskın, sevgisiz, şiddet dolu bir kadındır. Dede de bir o kadar suskun... Hatta Jeannette, babaannesini erkek kardeşini taciz ederken yakalar ve onu korur. Babasının da aynı kaderi yaşadığından şüphelenir. Dolayısıyla baba da kendi ebeveynlerinden fazla bir şey alamamıştır. Kendince elinden gelenin en iyisini yapmıştır.

Tüm bunlar, babasını temize çıkarmaz ancak Jeannette, hayatı boyunca yaşadıklarının ona özel deneyimler olduğunu ve kazançlarını fark ettiğinde kendini çok şanslı görmeye başlar. Babasının ona verdiği öğütleri hala hatırlamaktadır:
“Bütün canavarlar aynıdır. İnsanları korkutmayı severler, ama onlara korkusuzca bakarsan kuyruklarını kıstırıp kaçacaklar.”

18 Haziran 2018 Pazartesi

Bir Ben Var Benden İçeri...


Aydınlanma çılgınlığı batıda olduğu gibi bizim toplulumuzda da bir pazara dönüşmeye başladı. Bir anda ulvi yeteneklere sahip olanlar, beş dakika tüm sorunlara çözüm bulanlar, çözüm bulamayınca da topu size ve zamana atanlar, daha neler neler... Eskinin üfürükçü hocaları yerine daha şık bir ortam ve aletlere bıraktı. Elbette her alanda olduğu gibi işini yıllarca eğitim ve özümsemeden sonra yapanlar ve sadece diğer insanlara vesile olan, içtenlikle işlerini yapanları bir kenara koymak gerekiyor. Hemen hemen tüm zamanların en büyük kısır döngüsü ise; seçilmiş kişiler/ilahlar ve onların takipçileri...

Hayatımızdaki yolculukta maddesellik ve rekabet üzerine odaklanmış sistemin dışına çıkıp evreni, varoluşu, kendimizi sorgulamamız oldukça önemli bir adım. Bu yolculuğa çıkmak ilk başta mevcut egomuzun/kişiliğimiz ve değerlerimiz sorgulanması ile başlar. Karşımıza çıkacak engellere geçmeden, sorulması gereken en önemli soru? “Ben kimim? Veya Ben Neyim?”... Basit bir soru gibi görünebilir, oysa sorudaki ‘ben’ bilinmiyor... Dolayısıyla özne ve soruyu soran kim?.. Herkesin bu soruyu içtenlik ve ısrarla sorması ve bunu tek başına yapması şart. Karşımızda çıkan bir kitap, bir hayvan, bir kişi bize yolu işaret edebilir, ancak ezbere dışarıdan verilemeyecek bir cevaptır bu; Yunus’un tüm Anadolu’yu karış karış gezip arayıp durduğu cevap, geri döndüğü noktadır aslında...

Ölmeden önce ölmektir yolculuk; egonun, kişinin ölümdür bahsedilen... Ego ise kurnaz; kendine para, unvan, güzellik, konum gibi daha maddesel oyuncak yerine, daha ruhsal oyuncaklar bulur: “Olduk biz olduk, sen merak etme. Anneannemiz de şifacıymış zaten...” der belki de... ‘Ben’ olan her cümlede ego var olmaya devam eder. Egonun yandaşçısı olan bir çok engel çıkar önümüze:

Kişisel Gelişim
En yaygın kullanımı ile kişisel gelişim, uykudayken daha güzel bir rüya görmemizi sağlayan bir mekanizmadır. Kişi kavramının yok olması gerekirken biz onu geliştirmeye çalışırız. Gelişmesi gereken bir kişi vardır. Gelişmesi gerekiyorsa mevcut durumumuzda bir sakatlık vardır demek ki. Sonuç olarak ortada bir gelişme hedefi vardır. Hedef varsa zihin oradadır.


“Kendimi Buldum!”
Bu cümle de kendi içinde çelişkilidir. Mevcut sisteme hizmet etmeyi bırakıp daha değerli faaliyetler içerisine giren, doğaya, hayvanlara ve diğer insanlara yardım edenlerde sıkça görülebilir. Paylaşmak, birey olmadığını kavramak ve herkesle, her şeyle bağlantıda olduğunu anlamak sonucunda ortaya çıkacaktır. Öte yandan, ‘yardım etmenin’, ‘paylaşma’nın ardında bilinçaltı güdüleri varsa kişinin iç parçaları beslenmektedir. Bu durum, maddesel dünyada hırslı olmaktan çok daha sinsi bir durumdur. Dolayısıyla kişinin iç parçalarını ve bilinçaltı dinamiklerini kavraması gerekir. Bunun için aile sistemi çalışmaları iyi bir araçtır.

Hikayemiz ve Acımız
Yaşadıklarımız, hikayemiz ve ortaya çıkan üzüntü ve acının dozu yüksek olabilir. Bu durumda içimize dönüp bakmak, sorgulamak zor görünebilir. Unutmayın hiç bir zaman yalnız değilsiniz. Benzer olayları acıları yaşayan veya yaşamış binlerce insan var. Her olay, her kişi bizim iç dünyamız bir yansıması. Her ilişki bize bir mesaj vermeye çalışıyor. Bazı nefes egzersizleri, yoga veya beden üzerinde çalışarak, duyguları taşıyan bedeninizi rahatlattıktan sonra içe bakmak çok daha kolay olacaktır.

Tepkilerimizi Kontrol Etmek
Sıkça duyulan konuşulanlardan birkaçı da şöyle: “Ben korkumu yendim” veya “Artık öfkemi kontrol edebiliyorum”. Cümlede geçen ‘ben’leri bir yana bırakacak olursak, kontrol zihnin bize öğrettiği illüzyonların başında gelir. Kontrol etmek için sebep-sonuç ilişkisini anlamak gerekir. Oysa olayların nedeni oldukça karmaşıktır. Gerçekte hiç bir şey bizim kontrolümüzde değildir. Bu tamamen kaderci bir anlayış da değildir. Dolaylı yoldan, anlayışımızı geliştirdikçe hayatımıza gelen olay ve kişiler değişmeye başlar ve bizler hayatın keyfini sürmeye başlarız. Duygulara gelince, duygular daha önceki birikimlerin tetiklenmesi ile oluşur. Oluştuktan sonra duygunun akmasına, ifade edilmesine izin verilmelidir. Mümkünse kendi başınıza... Dans meditasyonu veya dinamik meditasyonlar çok etkilidir. Duygular salındığında artık fiziksel olarak tepki vermeye gerek yoktur. Zihinde sakinleşmeye başlar ve derin bir anlayışın oluşması için bir ortam oluşur.
Kısacası olaylara karşı tutumumuzu değişitirdiğimizde, genel bir anlayış hüküm sürmeye başladığında çok daha büyük bir şeyin parçası olarak nehirde uyumlu bir şekilde akmaya başlarız.


Anda Olmak
Anda olmak ve farkındalık kavramları artık ağızda sakız gibi... Bu konu hakkında sayfalarca kitaplar da yazılsa, kelimeler bizi zihnimize götürüyor. Sol beynin bir işlemi olan okuma ve dil becerisi, kelimeler ile yapılan iletişimi zorlaştırmakta. Bu kavramlar zihnin sessizleşmesine işaret ediyor. Tamamen tüm gününüzü arkada bir gözlemci gibi geçirene kadar, basit ve kısa egzersizlerle anda olma kavramını algıyabilirsiniz. Nefese odaklanmak ve bedeni hissetmek bizi anda tutar... Gözlemci olmak da farkında olmamızı sağlar. Zihinde oluşan duygu ve düşünceleri takip etmek, bunlara verilen otomatikleşmiş tepkileri görmek yapılacak en önemli adımdır. Yılmadan, sabırla, içtenlikle...

İlahlaştırmak
Birini takip etmek, onun himayesi altına girmek zihnin doğasında vardır. Beyin bedeni hayatta tutmaya çalışır. İlk çağlardan beri bilir ki bir kabileye ait olmazsa hayatta kalamaz. Bu sebepte zihinden yaşayan biri kabilenin liderini takip etme eğilimindedir. Bu, lidere sorumluluk vermek ve edilgen bir tavırda sorumluluktan kaçmak anlamına da gelir. Onlar seçilmiştir, biz ise seçilmemiş... Bir yandan kolaya kaçarız, bir yandan başkasını överek, onun veya o öğretinin himayesine girerek kendimizi güvende hissederiz.

Yunus da, Tapduk Emre'nin yanında bir süre kaldıktan sonra kendi yolculuğuna çıkmıştır... Yol gösterenler de olsa, kimse kimseden üstün değildir, önemli olan kim olmadığını anlamaktır. 

Acılardan Kaçınmak
Yunus Emre’nin yolculuğunda yaşadığı ızdırap, bu yolculuğun çok da kolay olmadığını gösterir. Elbette çok acılı olmasına gerek olmayabilir. Bu bir bakış açısı değildir. Temel inanç da değildir... Piyasaya baktığınızda bizleri yolculuğa çıkartacak kitap, eğitimler değil de, hemencecik, kolayca, sihir gibi gözüken etkinlikler revaçtadır. “Bugün on dakika meditasyon yaptım, beş dakika yoga, üç tane olumlama... süper!” Oysa tüm hayat boyu oluşan devasa bir kişilik yavaş yavaş veya aniden yıkılacak ve bu tamamen acısız olacak. Keşke...

Anlayış gelişmesinde aşamalar kısa ve uzun olabilir, şiddeti de değişebilir, ancak sıralama genellikle değişmez: Ego, yüzleşmek istemediği bir durum ile karşılaşırsa önce öfke ortaya çıkar, sonra inkar gelir, sonra üzüntü... Tüm bunlar bittikten sonra affetme ve kabul gelir...

Tüm bu engellerin aşılması için gereken içtenlikle yürümeye devam etmektir. Her şeyin ana kaynağına ulaşmak için derin kazmalı ve bu yolculuk sırasında olayları ötesine bakarak anlayışımız geliştirmeliyiz... En sonunda tüm hikaye ben kelimede özetlenir bir hal bulacaktır.

Bir ben var bende içeri...

7 Haziran 2018 Perşembe

100 Metros


"En önemli şey kazanmaktır. Sadece kazanmak. En iyi olmak. Ama... Michael Jordan, Nadia Comaneci, Jesse Owens ve Johan Cruyff. Onlar doğru olanı yapmaya çalışmadılar. Oraya gidip keyfine bakmalı ve rakiplerinin kanını dondurmalısın. Gece yarısı gelen bir çağrı gibi. Bu yüzden bize ihtiyacın var. Çünkü sen ümitsiz biri olmak istemiyorsun. Sen demir adam olmak istiyorsun.”
Olmak istiyorsun... Bir şey olmayı istemek ne demek?
Bazı kavramları hiç sorgulamak doğru olarak kabul ederiz. Üzerinde düşünmeye ihtiyaç bile duymayabiliriz. Herkes – hemen hemen herkes – bu şekilde düşünür ve onaylar. Bir şey olmak, şu anda olduğumuz durumdan memnun olmamak anlamına gelir. Oysa ne olduğumuzu biliyor muyuz? Kim olduğumuzu? “İlim bilmek kendin bilmektir” derken Yunus Emre’yi anlayabiliyor muyuz?

Oysa doğduğumuzda her şey ne kadar kolaydı. Ağladığımızda annemiz altımızı değiştiriyor, besliyor ve gazımızı alıyordu. Başka bir derdimiz yoktu. Her şey çocukluğa geçerken olmaya başlar. Anlarız ki savunmasız küçük bir bedene sahibiz. Anne ve babamız olmazsa hayatta kalamayız. Bu sebeple hayatta kalma taktikleri buluruz kendimize. Anne ve babamızın dikkatini çekecek, onayını alacak epeyce davranış modeli oluştururuz. Aile ve toplum bizi şekillendirmeye başlar. Bu koşullanmanın temeli zihnin temel çalışma prensiplerinden en önemlisine dayanır: Zıtlıklar ile öğrenme... İyi-kötü, doğru-yanlış, kısa-uzun derken karşılaştırma düşünmenin temelini oluşturur. Tüm bu bakış açısı en sonunda çağımızın en büyük hastalıklarından birinde son bulur: Rekabet...


100 Metre filmi, 35 yaşında MS hastalığına yakalanan Ramon’un gerçek yaşam hikayesini konu alıyor. İspanyol Ramon işinde başarılı biridir. Güzel bir eşi ve evi vardır. Ramon’un kök ailesi hakkında bilgi olmayan filmde, Ramon’un kayınpederi olan ilişkisinden başka bir problem yok gibidir. Tam bu sırada hastalığı ortaya çıkar. O sırada eşi hamiledir ve bir süre sonra çiftin bir çocukları olur.

Ramon’un kayınpederi Manolo, çocuk gibi davranan, ot içip kendi kendine yaşayan biridir. Torununun deyimiyle, ne babası ne de dedesi olgun değildir... Çocuk kalan büyükler ise, kendi çocuklarına sevgi aktarmakta zorlanırlar. Kendi içlerindeki çocuğa giden sevgi akışında bir kesinti olmuştur muhtemelen...

Ramon, artık çalışmaz durumdadır. Tüm o kurduğu hayat, kimlik çökmüştür. Eşi ona müthiş bir destek sağlamaktadır. Hastanedeki tedavi sırasında hastalığa boyun eğen bir çok kişi görür. Oysa o bu kimlik yerine, Iron Man (Demir Adam) olmayı seçer. 3.8 km yüzecek, 180 km bisiklete binecek ve 42 km koşacaktır... Ramon, 100 metre bile tek başına yürüyememektedir.
Eşi kocasına sorar: “Neden MS hastası biri, Demir Adam olmak ister?” Kocası cevap verir? “Neden hasta olmayan biri Demir Adam olmak ister?”
Belki de cevap aranması gereken en önemli sorular bunlardır. Gerçekten derine gidip cevabı bulduktan sonra neden bu hastalığın Ramon’u bulduğunun sorusu sorulabilir. Çünkü artık biliyoruz ki, hemen hemen bütün hastalıkların kökeninde psikolojik nedenler ve ailemizden taşıdığımız kader var.


Bu zor sorular hikayenin bir parçası değildir... Eski antrenör olan kayın-peder ile Ramon’un ilişkisi bir anda değişir. Manolo için bir hayat amacı haline gelen Ramon’un projesinde, Ramon’un eşi tek başına evi geçindirmeye başlar. En sonunda Ramon bu sportif faaliyeti tamamlar... 

Oysa içeride tamamlanmayı bekleyen şey nedir? Hastalıkla mücadele etmek ve yaşama bağlanmak harika bir şey elbette. Mücadele olması, hayata tutunması... Öte yandan bunun bir fiziksel zorlama, bir unvan olması, alkış alması... İşte tüm bu alkışlar, Ramon’a destek midir? Saptırıcı mı?.. Bunlar tarafsızca, hiç bir koşullanma olmadan tamamen boş bir zihinle bakılması gereken zor sorular...

29 Mayıs 2018 Salı

Every Day



Kendimizi bedenlerimizle tanımlamaya ne kadar alışmışız. Nasıl göründüğümüz, fotoğrafta nasıl çıktığımız o kadar önemli ki, artık olmayan bir şekilde fotoğrafı değiştirme teknolojisini bile yaratmışız. Oysa her sabah uyandığımızda aynı bedende olduğumuzun kanıtı var mıdır? Soru çok saçma gelebilir. Hayatımız boyunca aynı bedene sahip olduğumuza eminiz. Kanıt da ortadadır; belleğimiz... Oysa diyelim ki Tanrı bize bu sabaha hep sandığımız kişinin tüm belleğini yükledi ve uyandık. Arada bir fark olur muydu? Tüm o anılar, algılar, düşünceler, duygular hepsi beynin içinde olup bitiyor. Beyin ise kapalı bir kafatasının içinde. Biz her gün süslemek ve beslemek zorunda kaldığımız bedenimiz ki, buna zihnimiz de dahil şeye kişilik diyebiliriz. Biz sadece bu bedenden, zihinden, kişilikten mi ibaretiz?

Everyday isimli filmdeki gibi her gün farklı bir bedende uyanıp, bu şekilde yaşasaydık ne olurdu? Hiç kimseye tutunmadan, belli bir karakter oluşturmadan, geçmiş veya gelecek kaygısı olmadan? Bu durum bir yandan ürkütücü bir yandan muhteşem gibi gözükebilir. Değişik değişik kişiler, olaylar, mekanlar, aileler deneyimlemek, hem de hiç bir kaygı olmadan... Cinsiyet olmadan...

Her gün ayrı bedende uyanan A (bu kendisine koyduğu isimdir), bir gün Rhiannon isimli genç kızla romantik bir gün geçirir. Elbette o gün içinde olduğu beden Rhiannon’ın erkek arkadaşına aittir. Rhiannon, bu günü hayatının en güzel günü olarak tanımlarken, ertesi gün erkek arkadaşının normal haline bir anlam veremez. A ise devamlı Rhiannon’ya yakın kişilerin bedeni ile ona hep yakın olmaya çalışır. Bir süre sonra durumu ona anlatır. Önceleri Rhiannon, duruma inanmasa da kanıtlar o kadar şaşırtıcıdır ki, en sonunda pes eder. A ile özel bir ilişki yaşamaya başlarlar.


Rhiannon’ın babası işten terfi almayı beklerken işten çıkartılınca bir atak yaşar ve sonrasında sadece resim yapmaktadır. Annesi iki işte birden çalışmak durumunda kalır ve ebeveynler arasındaki ilişki bozulmuştur. Bu durum kızlarını üzmektedir. Ancak babasını doğru düzgün anlamayan kızı, onun kendisini bulma yolculuğunda olduğunu fark edecektir...

Rhiannon, bir an durup hayatına dışarıdan bakmıştır. O noktada tüm ilişkilerini gözden geçirmiştir.  Beynimiz, tüm belleğindeki bilgilerle bizi en ekonomik yani en az enerji harcayarak hayatta tutmaya çalışır. Buna otomatik pilot diyebiliriz. Böylece tüm bildiklerimiz, kişiliğimiz, konfor alanımız, aile ve çevre tarafından doğru sayılan her şey beyin tarafından uyarlanır ve uyumlu bir şekilde sosyal bir çevreye ait olarak yaşar gideriz. Oysa yaşam göz açıp kapayıncaya kadar hızlı geçmektedir. Özellikle de otomatik pilotta... Sahiplenme, kişilik hepsi birer yanılsamadır; elde olan sadece şu an vardır. Bu gününü gün etme felsefesi değildir; bu, ne olmadığımızı anladığımızda ortaya çıkan derin anlayışın sonucudur. Başta acı gelse de sorgulamak hepimizin sorumluluğudur; neyim, kimim, ne için buradayım?..
“Ben gökyüzündeki maviyi, elli farklı çift gözden elli farklı şekilde gördüm.”