31 Mayıs 2012 Perşembe

Akılda Tutmak


Bir gün eve geldim. Rahmetli Cici Annem, “Seni bir arkadaşın aradı.” dedi. 
Kim olduğunu sorduğumda ise, “Sibel” diye yanıtladı. Hiç Sibel diye bir arkadaşım yoktu.

-“Cici Anne, Sibel diye birini tanımıyorum, başka bir şey söyledi mi kız?” diye sordum.
-“Kız değil, erkekti”. Dedi
-?!!!

Sonradan öğrendik ki, arayan Egemen imiş. Cici Annem Sibel Egemen’den aklında kalsın diye bir fikir gelmiş aklına, sonra sadece Sibel kısmını hatırlayabilmiş...
Hafızası güçlü kişiler bizlerden daha mı zeki?
Yapılan araştırmalarda, bu kişilerin beyin taramaları sonucunda herkesden daha fazla
Uzay Hafızası ve Navigasyon, yani yol bulma kısımlarının aktive olduğu gözüküyor.

“Bu kişinin ismi Deniz.” veya “Bugün deniz masmavi.” dediğinizde ikinci cümledeki “deniz”, Deniz’e göre daha fazla hatırlanıyor. Sebebi ise Deniz kim bilmiyorsunuz ve sizin için bir anlamı yok. Diğer taraftan gözünüzde hemen masmavi bir deniz canlanıyor.

1.       Anlamı olması
2.       Zihinde canlandırabilinmesi

Rakamları akılda tutanlar bunları bir şekil ile özdeştirirler. (1) Zürafa, (2) Kuğu, (3) Örümcek gibi... Hikayeleri siz uydurun artık. Ve her bir konu veya dizilim geçişlerinda zihindeki mekanı değiştirirler. Topic (Konu) kelimesi “topos” dan geliyormuş. Yani mekan demekmiş.
TED’deki videoda her konuda evinin başka bir kısmına geçip kısmi hikayeye orada devam edilmesini anlatıyor.

Markalar için akılda kalmak önemli. Bu sebpele iletişimde “anlamlı olmak” ve “kişinin hayalini harekete geçirmek” önemli.
İşte video...


http://www.ted.com/talks/joshua_foer_feats_of_memory_anyone_can_do.html?utm_source=newsletter_weekly_2012-05-11&utm_campaign=newsletter_weekly&utm_medium=email

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Satış Yapmayın, Baştan Çıkartın!




Duygusal reklamlar zihnimiz tarafından farklı algılanmakta.
UCLA deki araştırmalarda müşterilere farklı reklam görselleri gösteriyorlar.
Bu görseller mantıklı satış argümanlarının olduğu ve çok mantığa dayanmayan duygusal reklamlar olarak ikiye ayrılıyor.
Duygusaldan kasıt, herhangi bir duyumuzu harekete geçiren anlamında kullanılabilir. Bu reklamlarda daha çok çekici insanlar kullanılıyor.
EEG (Elektromanyetik Tomografi) ile beyin aktivitelerine bakılıyor. Mantık dolu reklamlar beyinde karar verme ve duyu bölgelerini harekete geçiriyor.
Her ne kadar bu sonuç olumlu gibi dursa da diğer reklamların etkisi daha fazla oluyor.
Sonuçlara göre satınalma kararına daha çabuk varılıyor.
Ancak bu demek değil ki mantıklı satış argümanları kullanılmamalı. Araştırmayı yürüten ekibe göre:
‘Sonuç gösteriyor ki, satın alma kararı mantıklı mesajlardan etkilenirken bunu destekleyecek ve bilinçaltına mesaj verecek duyularımızı harekete geçirecek görseller kullanmak en etkili yöntem.'
Konu ile ilgili çekici erkek ve bayan fotoğrafları sadece mantık dolu bir reklam için etkili. Diğer ilginç bulgu ise kadınların erkekler kadar karşı cinsin görsellerinden etkilenmediği. Kalıtımsal olarak kadınlar daha çok beraber vait geçirdiği için kendilerini birbirleriyle kıyaslamaya ve rekabet etmeye daha yatkın. Bayan dergileri de bunun bir kanıtı.
Daha çok satış için Duyuları Harekete Geçirin!

23 Mayıs 2012 Çarşamba


Avustralya'ya çıkan ingilizler, arka ayakları üzerinde zıplayan bir hayvan görmüşler. Bu nedir diye Aborjinlere sormuşlar. "Kanguru" cevabını almışlar...
Kan Gu Ruu, yerlilerin dilinde "ne dediğinizi anlamıyoruz." demekmiş.

20 Mayıs 2012 Pazar

Ebeveynlik beynimizi nasıl etkiliyor?




Hamilelik ve doğum sonrası dönem, hamile kadınların ve ebeyenlerin hayat tarzlarını belirliyor. Fakat 
beynimizde de belirleyici rol oynuyor mu?
Bu dönem, beynimizde öğrenmeyi ve hafızamızı güçlendiren yeni sinaptik bağlantılar oluşturabiliyor.


Hamilelik hafızayı nasıl geliştiriyor?


Araştırmalar gösteriyor ki, bazı kadınsal hormonlar (oestradial ve progesterone) nöronlar arasındaki bağlantıları sağlayan dalları (dentrit) artıyor. Daha fazla dal, daha fazla nöron iletişimi demek.


1999’da dişi farelerde yapılan araştırmaya göre hamile olanların labirentte yiyecek bulma hızının yaklaşık üç kat arttığını ortaya çıkıyor. Ayrıca araştırmacılar hamile farelerin zihinlerini lokasyon bulmak, yavrularını korumak ve yiyecek bulmak gibi görevlerde daha iyi adapte ettiklerini kabul ediyorlar.


Ebeveynlik döneminde insan beyni nasıl değişiyor?


1999’da yapılan araştırma insanlar üzerinde test edilmese de ebeveynlerin bu dönemde nasıl etkilendiklerine dair çalışmalar var. 2003’de Biological Psychiatry tarafından yapılan çalışmada ebeveynlerin, çocuksuz olanlara kıyasla “çocuk sesine” karşı beyin aktivitelerinde farklılıklar gözlemlendi. Amygdala gibi duygusal sinyallerin işlendiği bölgeler ağlayan bir çocuğa karşı dah güçlü verirken, çocuksuz kişiler çocukların gülme sesine daha güçlü tepkiler vermiş.


İlginç olan bu gelişmelerin kişiden kişiye farklı derecelerde ortaya çıkması. Zihnimiz çevresel ve kalıtımsal etkenlerden dolayı farklı tepki verebiliyor.


Şimdi etrafınızdaki müthiş, “multitasking” ve duyarlı ebeveynleri, anne baba olduktan sonra “Sen çok değiştin yav!” dediğiniz arkadaşlarınızı gözlemleyebilirsiniz...

Sokrates'in Öğretisi



Yalan söylemek, gizlenmek, şikayet etmek ve kendi sorumluluklarından kaçmaya yeltenmek, hayata ve bölünmeye düşmüş kişilerin, varoluş nedenini unutan insanların taşıdıkları yara izleridir.

Yaşlılık, hastalık ve ölüm, insan onuruna hakarettir; bunlar dünyanın yanılsatıcı betimlemesinin, üstünde yükseldiği bin yıllık sütunlardır.

Sokrates, anlamak için ölümü kullanmıştır! O fevkalade anda, ölümün, iyileştirme yolunda atılan bir adımdan, bütünlük merdivenindeki uzun bir basamaktan başka bir şey olmadığının farkına varmıştı. Bu onun son ve en büyük öğretisidir. [Tanrılar Okulu]

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Obezite ve Zihnimiz


Bir Hamburger, beynimizi değiştirebilir mi?

Nature NeuroScience adlı kurumuna göre böyle bir durum mümkün!
2012’de yapılan araştırmada yüksek yağ oranlı yiyecekler yeni hücre oluşumuna ve obeziteye yol açıyor, ancak bu veriler bilimin test amaçlı kullandığı farelerde ispatlanmış bir durum..

Yüksek Yağ Oranlı Yiyecekler Beyni Değiştiriyor:

Araştırmada iki grup fare kullanıyor; normal bir diete tabi olanlar ve yüksek yağ oranlı yiyeceklere tabi olanlar. Bir ay sonra, yağlı yiyeceklere tabi olan farelerde “hypothalamus” adındaki metabolizmayı düzenleyen hücre topluluğunda 4 kat büyüme ortaya çıkıyor.

Peki yeni hücre doğumları (neurogenesis) obeziteye yol açıyor mu? Yeni oluşan fare hücrelerine ışınla etkisiz hale getirildiğinde, ışına maruz kalan farelerin çok daha az kilo aldığı ve çok daha enerjik ve aktif olduğu gözükmüş. Yani yağlı yiyeceklerle beslenenler bu yiyeceklere daha bağımlı hale gelip daha az hareket ederek de kilo almaya devam etmişler...

Diet, Obezite ve Beyin ile olan ilişkisi insana yeni ufuklar açıyor.
Ancak bu ilişki henüz tamamen ispatlanmadı. Bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.


Ancak şu da bir gerçek ki, herşey 'zihinde' bitiyor.

Birçok bilimadamı obezitenin beynimizdeki yiyeceğe karşı oluşan bağımlılıktan kaynaklandığını vurguluyor. 2012 yılında Amsterdam Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre uğraştırıcı zihinsel çalışmalar bağımlılık düzeyini azaltmakta. 
Daha az yeme üzerine yapılan zihinsel çalışmalar kişilerin hem az yemesine hem hafızalarının gelişmesini sağlıyor.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Atom


Etrafımızdaki herşey ama herşey atomlardan, yani elektron, proton ve nötrondan oluşuyor; yani çelik de çilek de aynı LEGO parçalarından oluşuyor.
Bunu herkes bilir... Ama hiç hayal edebiliyor muyuz?
TED de yayınlanan film bunu sağlıyor. (Aşağıdaki resme tıklayın...)


Eğer bir greyfurtdaki atomları hayal etmek için bir atomu bir yaban mersini boyutunda olsaydı, greyfurtun boyutu Dünya kadar olacaktı.

Peki Atom çekirdeği ne kadar büyük?
Bir atom, bir futbol satdyumu kadar olsaydı, stadyumun etrafında gezen elektronları ve merkezde ise bir "bilye" büyüklüğünde çekirdeği bulacaktınız.
Arada ne var? Hiçbir şey...
Aynı Güneş ve Dünya nın arasındaki boşluk gibi... 




Öyleyse çok hafif olmamız gerekmez miydi? Herşeyin %99'dan fazlası boşluk.
Bir atom çekirdeği ne kadar yoğun olabilir.

Bu yoğunluğa eş değer bir karşılaştırma ancak yaklaşık 30cm kenarlı bir Kargo kutusuna 6,200,000,000 adet arabayı sıkıştırıp koymanızla elde edilebiliyor!

Hiç birşey hiçlik değil aslında. Kuantum fiziği profesörü Fred Alan Wolf'un da kitabında bahsettiği gibi her şey boşluktan oluşuyor. Bir madde karşısında bir anti-madde var...
Buna Dirac denizi deniyor. Wolf'a göre boyutsuz ve zamasız olan ruh buradan kendini dünyada beden olarak yansıtıyor...


Eckhart Tolle'ün dediği gibi:
"Siz kendisini bir süreliğine insan olarak ifade eden evrenin kendisisiniz."

8 Mayıs 2012 Salı

Richard Bach'ın Kedisi mi?



Mahellemizin kedisi bol.
Hepsi devamlı camımızın veya kapımızın önünde, yemek ve sıcak bir mekan arayışı içindeler.
Hatta bazılarına görünüşlerine göre isimler de verdik: çizmeli kedi, garfield, balkondan uçan kedi...
Ne yalan söyleyeyim, hepsi alışır diye hepsini uzaktan seviyoruz.
Bir de tam evin karşısında kedilerin çekindiği Güvenlik Görevlisinin köpeği "Kaplan" var. Bir de kulübesi. Bir kediye göre iri olmasına ragmen küçük bir köpek olduğu için sesi de fazlaca çıkıyor Kaplan'ın. Bizim mahallesinin kaplanı sanki...


Bir gün bir kedi daha geldi... ne Çizmeli, ne iri, ne çok sevimli, ne de çok sevimsiz. Sıradan bir kedi... Ama sıradan olmayan bir bakışı vardı. Entresan ama vardı.


Bizden hiç korkmuyor, kapıyı deniyor olmuyor, pencereyi deniyor olmuyor... Kaplan bile şaşırmış, çünkü ondan da korkmuyor. Kaplan havlıyor olmuyor, üzerine gidiyor olmuyor, Hafif temaslar, ne hacet, sanki Kaplan'ın kardeşi kedi de buna oyunlar yapıyor.


Bir süre sonra bir baktım, bizim "sıradan" kedi sen git Kaplan'ın kulübeye yerleş, Kaplan'la beraber uyu, Kaplan'a gelen yemeklerden ye...


Hiçbir kedinin yapamadığını işte bu kedi yaptı. Tanrı bu kediye farklı özellikler mi bahşetmiş? Yoksa kedi kendisine güvenip, hiçbir şeyden korkmuyor mu?





3 Mayıs 2012 Perşembe

Onsuz Asla!

“Bağımlılık ve korku aynı şeydir. Korkarız çünkü bağımlıyızdır. Bağımlıyız çünkü korkuyoruzdur.” [Tanrılar Okulu]

Korkunun eski beyin üzerindeki etkilerini görmüştük. Bağımlılıklarımız da korkularımızdan kaynaklandığı için, benzer şekilde satınalma kararlarımızı, tüketim portföyümüzü ve yaşam tarzlarımızı etkiliyor. 


Sevgi, tutku ve bağımlılık kavramları arasında çok ince sınırlar mevcut. Dikkat edilmezse hepsi ciddi derecede zararlı olabiliyor.
Son zamanlarda en popüler ürünlerden biri “iPhone”; sevgi mi? Tutku mu? Bağımlılık mı?


İnsanların bu ürünler hakkında konuşma ve yorumlarında bile bie gencin aşkını betimlemesindeki tutkuyu görebiliyorsunuz. 
Benzer miktarda harcama ile televizyon veya dizüstü bilgisayar satmakta zorlanan markalar “iPhone” staışlarını gıpta ile izliyorlar.
Şu anda bile zihninizde oluşan tepkileri, bana karşı oluşan cevap veya itirazları, kullanım kolaylığı hakkındaki düşünceleri, insanoğlunun yüzyıllar boyunca ihtiyaç duyduğu, hayatımızı kolaylaştıran binlerce “Uygulamalar süper abi!” cümleleri hissedebiliyorum.


Tanrı’ya şükür Zihinsel Pazarlama  (Neuro Marketing) sayesinde zihnimizdeki dürtülerin kaynağına büyük bir kapı açabiliyoruz.
Martin Lindstrom Zihinsel Pazarlama metodları ile yaptığı araştırmaların sonucunda “iPhone” tutkumuz kronikl bir bağımlılık şeklinde çıkmasa da, beynimizin verdiği sinyaller ilginç: Bu sinyaller ailemizden birini, sevgilimizi, ve köpeğimizi gördüğümüzde verdiğimiz sniyaller ile özdeş; yani sevgi...
Bu da ürüne ve markaya olan sevgi bağını kanıtlamakta. Seven sevdiği için neler yapmaz?


Konumuza geri dönelim; marka tutkusu ve marka sevgisi, marka bağımlılığının kuzeni olarak düşünebiliriz. Tüm bunlar ise “alışveriş yapma bağımlılığının” alt kümesinde.
Bağımlılık, devamlı ve kontrol edilemez şeklide bir maddeyi kullanmak veya bir davranışı tekrarlamaktır. Bu alkol, çikolata, ilaç, sigara, kumar, alışveriş veya seks olabilir. 
Marka bağımlılığı ve alışveriş yapmak, alkol, uyuşturucu veya kumar kadar tehlikeli olmasa da dikkatli olmakta fayda vardır. 
Firmaların da bu durumu “bağımlılık” yaratmaktan ziyade “alışkanlık” veya “tutku” seviyesinde tutmaları etikk olacaktır.
Alışveriş bağımlılığında iki konu vardır: Birincisi sahip olma isteği, diğeri ise kendini önemli hissetme isteğidir.
Sahip olduklarımızı kaybetmekten korkarız, bu sebeple daha çok şeye sahip olmak isteriz.


Ölümden korkarız, yok olmaktan korkarız... Varlığımız yaşadığımızı ispat eden en temel göstergenin başkalrı tarafından “görülmek”, “takdir edilmek” olduğuna inanırız. Bu sebepten özellikle yaşlılar bankada, kuaförde, süpermarkette saatlerce muhabbeti uzatarak görülmek isterler.


Mağazadaki satış elemanları, eğer ters bir gününe denk gelmemişseniz, sizi krallar gibi muamele ederler, neredeyse tüm ürünler sizin içindir, kıyafetler size yakışır ve tüm ürünler sizin farklılığınızı, değerinizi ortaya çıkartır.
Tüm alışkanlık ve bağımlılıklar ürünler açısından iki aşamada değerlendirebiliriz:


1. Rutin aşama
2. Hayal aşaması


Rutin aşama günlük hayatımızda kullandığımız diş macunu, sabun, su, makarna gibi genelde ya bittiğinde ya da bozulduğunda düzenli aldığımız ürünlerdir.


Hayal aşaması ise beynimizde duygusal sinyalleri harekete geçiren ürünler için söz konusudur. Tüketiciyi hayal aşamasına geçirebileceğiniz en uygun zamanlama gardlarımızın düşük olduğu tatil, haftasonu veya yaz ayları. Bu dönemde “iş modundan” “alışveriş moduna” daha rahat geçebiliyoruz. Haftaiçi bile olsa, mağaza içerinde tatil atmosferi oluşturabilmek, rahatlatıcı ışık ve koku ile  tüketicileri havaya sokmak için çaba göstermek gerekir. Yüz kremi, cheesecake kokulu mum, elektrikli şarap açacağı, tablet pc, video projektör gibi rutinde almadığımız ürünlere daha açık olabiliyoruz. 


Asıl yetenek ise rutin sayılan televizyon, cep telefonu, ekmek gibi ürünlere ek faydalar ve imajlar sağlayarak  bu ürünleri rutinden hayal aşamasına taşımak. Basit bir monitörü “oyuncu monitörü” yapmak, televizyona internet bağlantısı eklemek gibi...


Son zamanlardaki tüm yaş gruplarını etkileyen bağımlılığımız: Internet. Cep telefonunundan, tabletlerimizden, bilgisayar veya çeşitli terminallerden internete bağlanmak mümkün. Insan ırkı tüm gün boyunca yaklaşık zamanının %60 ını herhangi bir ekrana bakmakla geçiriyor ve genellikle de internete bağlı olarak. 


Amerika’daki diğer araştırmaya göre internet kullananların %65’inin üzerinde bir oranı internet bağımlılıklarını kabul ediyor.
Twitter, Facebook, Foursquare, Pinterest, GetGlue gibi siteler mantar gibi artıyor ve Türkiye’de müthiş kullanıcı buluyor. Türkiye kullanıcı sayısı açısından dünyada 4. Sırada. Nüfusa oran yaparsanız ilk 3 ülkeyi de solluyoruz. Bu konuda Televizyon izleme alışkanlığımızdaki Dünya 2.liğimizi zorluyoruz.


Görülme, takdir edilme ve yalnız kalmama isteklerimiz daha da yalnızlığa doğru itiyor bizleri. 
Yaşlanmaktan korkuyoruz, sağlımızdan endişe ediyoruz, güzellik kremlerine, maskaralara, sözde “organik” ürünlere bağlanıyoruz.
Çocuğumuzun bizi sevmeyeceğinden, toplumun bizi eleştireceğinden korkuyoruz, onun istediği herşeyin en iyisini almayı, en pahalı okula göndermeyi alışkanlık haline getiriyoruz.
Toplumda yer edinememe kaygılarıyla kendinize bir marka ve onun sempatizanlarıyla bağdaştırıyoruz. Harley Davison bir ürün mü? Bir sosyal topluluk mu? Veya Kişilik mi? 
Aynı durum futbol takımlarımızın ürünleri için de geçerli. Peki ya Rolex,Gucci, Vakko, Mercedes ve diğerleri?


Kendini erkeklerden korumak isteyen bilinçaltının yemek yeme alışkanlığına sebep olduğu keşfedildi.
İlgisizlikten korkan birinin “hastalık hastası” olması ve belli ilaçlara alışkanlık düzeyinde kullanması mümkün...


“Beyaz Zehir” diye tabir edilen şeker kokain kadar bağımlılık yaratabiliyor. 175ml lik bir Red Bull’daki şeker miktarı 27gr. Diğer tüm uyarıcı maddeler gibi şeker de zihinde “dopamin” etkisi yaratıyor; bu da mutlulukla beraberinde sanal bir enerji yaratıyor.
Kafein... Alışkanlık mı? Bağımlılık mı? 


Kafein de dopamin seyisinin daha uzun süre yüksek düzeyde kalmasını sağlıyor. Ayrıca kafein küçük bir miktarda adrenalin salgılatıyor ve bizi şarj ediyor. Adralin’in etkisi bittiğinde ise yorgunluk, rahatsız bir ruh hali ve baş ağrısı olabiliyor. 


Çocuklarımız ve hatta bazı yetişkin için de en büyük tehlikelerden biri “video oyunları”. Belli düzeyde oynandığında faydalı olabilen bu oyunlar kontrol dışına çıktığında korkunç etkileri olabiliyor.
Aşırı oyun ruhsal ve fiziksel sağlılığımız tehdit ediyor. 
Dünyada “aşırı oyuncu” tabir edilen gençler haftada 48 saat oyun oynuyor; bu bir yetişkinin işinde geçirdiği vakit ile aynı. Daha endişe verici olan ise 8 ila 12 yaş arası çocukların oyun oynama ortalaması haftada 14 saat, yani günde 2 saat...


Sebep yine açık; bilgisayar oyunları beyinde dopamin salgılanmasını sağlıyor. Kısaca dozajı düşük uyuşturucu olarak değerlendirebilirsiniz.


Erişkinler ise görünüşte daha masum oyunlarla internetteki zamanının 1/3’ünü geçiriyor. Bunlara örnek kendi işimizi kurma veya doğa ile yakın olma hayallerimizi kullanan Farmville ve Cafe World gibi oyunlar.


Mafia Wars gibi kendimizi “korkusuz” hissedeceğimiz bir oyunun dünyada 60 milyon kullanıcısı var. Bunların en az 20 milyonu günde en az bir kez oyuna bağlanıyor. 


Gece saat kurup “ogame” adlı tam zamanlı oyunda gemilerimi uzaya gönderdiğimi gördüğüm an, kurbağa gibi yavaş yavaş ısıtıldığımı hissettim ve oyundan sonsuza kadar çıktım. Ne kadar bilinç veya eğitimli olduğum önemli değil, önemli olan fardında olmak ve anda kalabilmek.


Sonuç olarak, korkularımız bağımlıklara yol açabiliyor. Bağımlılıklarımızı, alışkanlık, tutku veya sevgi düzeyinde tutabilmek bize sağlıklı bir hayat sunacaktır. Markalar zihinsel pazarlama yöntemlerini de kullanarak tüketicilere markalarını sevdirmek, onları “alışveriş” moduna sokacak yöntemleri bulabilirler.

Dünya Düz mü?


Tüm insanlık tarihimizin yaklaşık %99'unda dünyanın düz olduğuna inandık ve
aksini inkar ettik.


Tüm bu tabularımız, toplumsal kurallar, yasaklar, kalıplaşmış aile, şirket ve sosyal kuralları için de geçerli mi?

Peki kendimize bakalım, özellikle temel çekidek aile eğitiminde aldığımızda temel inançlarımızın ne kadarı doğru? Ne kadarının farkındayız?

Evrendeki her şey değişiyor, duran hiçbir şey yok, ne makro düzeyde ne de mikro düzeyde. Eğer filmi hızlı sararsanız dağların, kıtaların hareket ettiğini, her kayanın atomlarındaki elektronların ışık hızı ile döndüğünü görürsünüz.

Temel inançlarımız bilinçli ve bilinçaltı düzeyde bizi ele geçirmesini ancak bunların farkına vararak, hazmederek, ve bağışlayarak sağlayabiliriz, ancak o zaman değişimlere açık ve özgür oluruz...