28 Şubat 2013 Perşembe

Uyurken Öğrenmek mi?



Özellikle zaman planlamasının önündeki en büyük sıkıntılardan biri fazlaca uykuyu sevmektir.
Çok uyuyanlara müjdeli gelişmeler var; en azından müzik severler için iyi bir haber olabilir.

Nortwestern Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre bir müzik paraçası üzeinden çalışan öğrenciler aynı müziği dinleyerek yaklaşık 90 dakikalık bir uyku sonrasında hem hatırlama da hem de tonlama da büyük aşamalar kaydetmişler.

Özellikle uykunun kısa-dalga denilen erken evrelerinde o gün elde edilen hatıraların pekiştirildiği dönem olara kabul ediliyor.

Nörobilim yazarı Ken Paller bu dönemi hatırların güçlenmesi ve öğrenmeyi sürdürme açısından etkili buluyor. Sadece müzik değil diğer konularda da araştırmaların yapılması taraftarı.

Acaba sesli kitap dinleyerek de okumaya devam edebilir miyiz?

27 Şubat 2013 Çarşamba

Kolay Ama Bariz Değil


Newton, yaptığı buluşla hayatımızı değiştirdi. Çekim yasasını keşfetti! Bu durumu herkes görüyor, yaşıyordu... Herkesin gözü önündeydi ama ilk defa O, neden elmanın aşağı düştüğü üzerine düşündü ve bir kefiş yaptı.

Etrafımızdaki çoğu şey zaten gözümüzün önünde değil mi? Geçenlerde duyduğum bir söz çok hoş: "Kolay ama bariz değil."

Gelelim yeniden çekim olaylarına; elmanın çekilmesinin yanısıra, kadim bilgeler tarafından başka gözle görülmez ama bilinen çekimlerin varlığına da inanıyoruz. İşte Scott Peck'in Az Seçilen Yol' dan bariz olmayan bir basit gerçek daha:
"Yaşamın sorunlarını çözmenin tek yolu, onları çözmektir. Bu cümle saçma gibi de görünse, insan ırkının çoğunluğu tarafından henüz idrak edilememiş bir gerçektir. Bunun nedeni de, bir sorunu çözmeden önce onun sorumluluğunu kabul etmemiz gerekmesidir. ‘bu benim sorunum ve bunu çözmek de bana bağlı’ dersek çözebiliriz. Ama çok kişi, pek çok kişi, kendi kendine, ‘Bu sorunu başkaları ya da benim kontrolüm dışındaki toplumsal olaylar yarattı. O halde, çözümü de başka insanlar ya da toplum üstlenmeli. Gerçekte, bu benim kişisel sorunum değil’ diyerek sorunların verdiği acılardan kaçınmak ister."

Hayatımıza çekmediğimiz herhangi bir olay, kişi, duygu veya konu var mı?

Bu soruyu sorup da Tanrılar Okulu kitabından alıntı yapmamak mümkün mü?
"Dünya çiğnediğin bir sakız parçasıdır; dişlerinin biçimini alır."

Bunları bilsek bile bu durumu özümsemek de kritik bir aşama. Başımıza gelen olayları yargılamadan, başkalarına suç atmadan önce kabul etmek, ki bu hiçbir şey yapma kaderine zor tarzı bir kabullenme değil, ve bir parça da olsa bunun sebebini düşünmek, irdelemek.
Kızsak bile, kızdığımızı kabul etmek ama hemen, anında reaksiyon göstermemek... İçimizden 'Ben şu anda çok kızgınım' dedikten beş-on saniye sonraki davranışımız çok daha 'biz' olacaktır.

Çoğu zaman herşeyin sebebini bilmek kolay değil, ancak sistem bir şekilde işliyor ve her dakika da aklımızı bununla bozmaya gerek kalmadan akışına bırakmak, bırakırken 'işaret'lere dikkat etmek... Çok kolay... Çok güvenli... Çok huzurlu...

23 Şubat 2013 Cumartesi

Güven mi? Beceri mi?



İdeal bir satışçıda olması gereken karakter özellikleri nelerdir?
Yetenek mi? Ürün Bilgisi mi? Kendine Güveni de listeye ekleyelim mi?

Doktorlar genellikle iyi satıcı değillerdir, ancak hastalarına önemli tavsiyeler  verecek pozisyondadırlar.  Bu tavsiye için hem hastanın analizi hem doğru tedavi metoduna ve ilaçlara ihtiyaç vardır. Bu da temelinde satış sürecinden farklı değildir.

Bir araştırmada doktor ve hasta ilişkileri gözlenmiş. Her doktor hastanın kalbi ile ilgili tehşisi ortaya koymauş ve ilgili ilaçları yazmışlar. Bazı durumlara, doktorlar tereddüt edip kararsız davranmışlar.  Hatta bir doktor, bir hastasına ‘kaybedecek bir şeyin yok’ yorumunda bulunmuş. Bazıları ise kitabına bakmış.
İşte sonuç: kitaba bakan doktor, hastaları tarafından en kötü değerlendirmeyi almış. Bu mantıksız gelebilir, lakin tehlikeli bir kalp hastalığında doğru ilacı seçmek için doktorun her şeyi kitaptan kontrol etmesi gerekmez mi?
Bu çalışmanın sonuçlarına göre güven, dikkatli davranmanın ve yetkinliğin önüne geçiyor. Çıkan netice basit:


Eğer fikirlerinizi kendinize güvenle anlatırsanız, daha çok kişiyi ikna eder ve daha başarılı olursunuz.
Sahte güven, kısa vadede bir başarı getirebilir, ancak uzun vadede çalışmayacak ve etkili olmayacaktır. Tutarsız sonuçlar zamanla tüm etkiyi olumsuz yöne çevirecektir.

Güvenli bir takım oluştururken, belli prensiplere dikkat etmek gerekir
·         Özgüveni Olan Kişiler ile Çalışmak. Özgüvenin genetik bir özellik olduğuna inananlar var ancak bunun bireysel gelişim, olumlu düşünce ve deneyimle geliştiği muhakkak.
·           Gerekli Eğitim ve Kaynakları Verin. Dolayısıyla bu konuda ekibinize gerekli desteği sağlayın. Motivasyon, satış ve ürün eğitimleri ile kendilerine güvenleri artacaktır. Vucüt dili, dış görünüm, dik durmak, dengeli bir hayat yaşamak da güvene destek olacaktır.
·         Siz de Güven Verin. Vereceğiniz strateji ve cümlelerinizde tereddüt olmamalı. Ne abartılı, ne de çok donuk olmalısınız. 
Sonuç olarak; Güven satışta başarılı olmak için çok önemlidir, ancak yetkinlik ile desteklenirse düzenli bir iş elde edersiniz.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Someday This Pain Will Be Useful to You


“Ben James Sveck, konuşmayı pek sevmiyorum. Siyasetten ve topluluktan nefret  ediyorum. İnsanlar daima yaşamlarını hakkında konuşuyorlar, hayatları o kadar da ilginç değil. Sadece ilginç olan birşey hakkında konuşabilirsin. Ya da planlanmış bir şey hakkında.”

Dört kere evlenen bir anne ve ergen gibi davranan ve genç kalma takıntısı olan bir babanın oğludur James... Babası kızı yaşındaki insanlarla beraber olurken, ablası da babası yaşında adamlar ile beraber olmaktadır. Annesi onu kalıplara sokmaya çalışır ve ‘normal’ olmasını ister.

Tüm tercihlerinde arayışta olan James, kendisine ‘yaşam koçu’ tavsiye eden annesine geleceği için şöyle söyler:

“Benim bir amacım yok, henüz 17 yaşındayım, nasıl bir hedefim olabilir ki?”

Onun hayali bahçeli küçük bir ev almak ve okul yüzünden okuyamadığı kitapları okumaktır, el becerisi öğrenmek, kitaplık yapmak, oymacılık ve manzara resmi gibi artık kimsenin yapmadığı şeylere meraklıdır... Anneannesi bu konuda onu cesaretlendirir.

 "Ölmek mi istedin? Neden James?"
"13 yaşımdayken, yaşadığımız apartmanın karşısında küçük bir çocuğun bir parçası vardı. Adı Howard’dı. Trajik bir şekilde çok erken öldü. O zamanlar neden öldüğünü bilmiyordum. Bunu nasıl açıklarım bilmiyorum ama ona çok yakın hissediyordum. Sanki bir şekilde ona bağlıydım. Kendimi çatıdan atmayı düşünürken, yanımdaki duvarda, kendi parçamı buldum..."

İnsanlar her zaman doğru yöne doğru ilerleyeceklerini düşünürler. Ancak inişler çıkışlar, alternatif kısa veya uzun yollar vardır... Acısız ve zahmetsiz yolda ilerleme, gelişme yoktur... Kendini öğrenme ve bulma yolcuğudur bu...

Anneannesi vefatında, ona şöyle bir mesaj bırakır:
“Sevgili James, Sabırlı ve dayanıklı ol, bir gün bu acı senin işine yarayacak.”

18 Şubat 2013 Pazartesi

The Master



Freddie: Ne iş yapıyorsun?
Lancaster: Yazar, doktor, nükleer fizikçi ve teorik filozofum. Ama herşeyden öte bir insanım, ümitsizce sorgulayan bir insanım, aynı senin gibi...
Bilincimizi ve billinçaltımızı bir bütün olarak düşünürseniz, bunun %95’ini bilinçaltı oluşturur. Bunun da temel yapı taşları, temel inançlarımız, 2 ila 6 yaş arasında atılıyor ve hayat boyu olumlu veya olumsuz yönde güncelleniyor.
Bu sebeple bazı sorunların nedenini bulmak için derinlere inmek ve onları serbest bırakmak gerekir.

İşte bu film, sorunlu bir kişiliği olan bir adamın (Freddie) savaş ortamında dağılması ve döndükten sonra hayatta dikişi tutturamamasını konu alıyor. Bir şekilde hayatına yol gösterici olacak kişiyi çeker (Lancaster) ve bir psikolojik yolculuğa çıkarlar.
Usta-çırak ilişkisinde, ikisi de birbirinden öğrenerek yollarına devam ederler.
Varoluşçuluk gibi akımlardan etkilenen film çok ilginç, izlemeye değer...


Oyunculara gelince...
Jön oynamak her zaman bir adım önde başlatır insanı, başroldür; o noktaya gelene kadar bazı konularda kendinizi ispat etmişsinizdir. Peki, ya kötü adam? Bir Erol Taş’ı sokakta dayak yediği gibi zor rollerdir. İlk defa Gladiator filmindeki herkesin nefret ettiği kötü imparatoru oynayan Joaquin Phoenix, bu rolü ile muazzam bir başarı sergiliyor.
Kendisi, 1974 doğumlu, beş kardeşi de oyuncu. To Die For, U Turn, 8MM, Gladiator, Signs, The Village, Ladder 49, Hotel Rwanda, ve Walk the Line gibi filmlerde kariyerini sağlam bir noktaya oturtan Joaquin Phoenix, 2008’den beri sessizdi.
Gladiator ve Walk the Line’da Oscar’a aday gösterilmiş Phoenix tekrar Oscar’a yakın...

Diğer müthiş performans sergileyen Philip Seymour Hoffman, 1967’de New York’da doğmuş.
Capote’daki rolü ile Oscar’ı kazanan Seymour, Charlie Wilson's War ve Doubt filmleri ile de Oscar’a aday gösterilmişti.

Yönetmen Paul Thomas Anderson ise nadiren sinema filmi yapıyor ancak yaptı mı da tam yapıyor; 3 dalda Oscar adayı Magnolia (1999) filmi insan yaşamını ve farkındalığımızı sallayan bir yapımdı.
There Will Be Blood (2007) ise 8 dalda Oscar’a aday olup iki tanesini kazanan bir yapım oldu...
‘Az ama öz’ iş kalitesi bu olsa gerek...

15 Şubat 2013 Cuma

Biz Türkler




Biz Türkler olarak 1071’den beri Anadolu’da yaşıyoruz.
Yaklaşık 1,000 yıllır Akdeniz ülkelerinde biriyiz. Ayrıca atalarımız padişahlık sistemi ile yönetilmiş... Bu iki sebep genellikle keyfimize düşkünlüğümüz ve ağır hareket ettiğimizin açıklaması olarak önümüze konur. İtalyanlar, Yunanlar, İspanyollar da benzer bir ortak yönümüz var. Uzun süren yemekler, geniş mutfaklar, uzun uzun diyaloglar... Tatlıya ve alkole düşkünlük... Ayrıca bu ırklarda bir rahatlık var; yürüyen merdinde kıpırdamazlar, boş yolda hızlı gitmezler, uçağa binerken kimliklerini hazırlamazlar, markette ağır hareket edip, kredi kartlarını hazırlamazlar.

Ancak işin araştırılması gereken kısmı, aynı toplumun belirli koşullarda inanılmaz derecede aceleci ve sabırsız olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Örnek mi?
  • Uçağın tekerleği yere değer değmez cep telefonlarının açılması..
  • Ardından hemen telefonla konuşmak...
    (Şimdi telefonla konuşmaya para cezası geliyormuş, bunun için çare cezaya mı kaldı?!)



  • Uçak park eder etmez bir yere gidemeceğini bilse bile fırlayıp üst kabinleri açmak
  • Yağmurlu havada öndeki arabayı en yakından takip edip taciz etmek
  • Göbekteki arabaya izin vermeden göbeğe girip orayı tıkamak
  • Yeşil ışık tam yanmadan önce hissedip kornaya basmak
  • Toplu taşım araçlarına binerken birbirinin üzerine çıkmak...
Daha neler neler...

‘Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?’ sözü buraya uyar mı?

14 Şubat 2013 Perşembe

Size Engel Olan Kim?



Robin Sharma’nın şu cümlesi çok etkileyici:
“Hayat senin başarmanı istiyor, lütfen kendi önünüzden çekilin.”
Belki çok başarılısınız, ünvan sahibisiniz ve geliriniz de makulün çok üzerinde...
Ancak yaptığınız işten keyif alıyor musunuz? Yaptığınız işin bir anlamı var mı? Başkalarına bir faydası var mı?
“Eğer hayatınızı bir sanatçı gibi yaratıcı bir şekilde yaşamak istiyorsanız, çok fazla geçmişe bakmanıza ihtiyaç yoktur. Kim olduğunuzu, ne yaptığınızı hiçe sayarak çöpe atmaya ihtiyacınız vardır.”  
[Steve Jobs]
Peki, neden bu kadar akıllı insan, kariyerlerinde belli bir noktada hedeflerinden, hayallerinden uzak bir şekilde hayatlarını rolantiye alıyorlar.
İki kelime: Rahatlık Alanı.
Beyin taramaları gösteriyor ki davranışlarımızın %90’ı bilnçaltımız tarafından yönetiliyor. Bu gerçek, onların durumlarını açıklamak için bir savunma mekanizması oluşturuyor; ne yaptıklarını bilmiyor ki!
Bu doğru olabilir mi?

Herşey Çocukluğa Dayanıyor.
Hangi uzmanla konuşursanız konuşun, artık hepsi temel inançlarımızın çocukluk yaşlarımızda oluştuğunu size söyleyebilir, özellikle beş yaşına kadar...
Bu dönemde, ebeveynler ve öğretmenlerin “başkaları ne der sonra?”, “bunu yapamazsın/yapmamalısın”, “bu hayatda olmaz” veya “bunu yapacak kadar akıllı değilsin” dediklerini düşünün... Sonuç dünyayı olduğu gibi değil, biz neysek o şekilde görüyoruz. Biz neysek dünyamız da o oluyor.

Çevremizdeki büyüklerden bu mesajları alan bizler, kendi farkındalığımız üzerinde çaba harcamak ve temel inançlarımız üzerinde çalışmak yerine kendimizden başka herkesi suçlayan insanlara dönüşüyoruz.


Savunma Mekanizması Doğuyor.
Rahatlık Alanından çıkmamak için diğer bir savunma mekanizması ise değişiklik yapamamak için her türlü bahaneyi bulmak, uydurmak ve buna inanmaktır. Bu kendine ihanet etmektir. Limandan çıkmayan bir gemi düşünebiliyor musunuz?

Herşey Zihinsel Yapımız...
Beynimizin evrimi çok uzun yıllara dayanıyor ve beynimiz halen aynı şekilde çalışıyor; temel görevi bizi hayatta tutmak. O dönemdeki diğer hayvanlar ile olan mücadele artık yok, insanoğlu şu anda daha rahat ve güvenli bir hayat sürüyor.

Zihnimiz bilinçaltı seviyesinde halen korkaktır... Rahatlık alanından çıkmaktan ürker.
Ancak ‘değişiklik ve rahatsızlık’ olmazsa ‘gelişim ve başarı’ gelmez.

Sonuç:
Seçim ve dolasıyla sonuçlar her kişinin kendisine bağlı...
Hedef ve hayallerinizin önünde duran temel inançlarınızı inceleyin.
Sebebi ne olursa olsun bu sizin zayıf yanınız ve gelişmek için fırsatınız.
Aksiyona geçmek için elinizdeki tek zaman dilimi ‘bugün’!

13 Şubat 2013 Çarşamba

Bilinçli miyiz?



İnsanlar, geleceği hep merak eder; onu tahmin etmeye çalışır ve onun hakkında hayaller kurar, varsayımlar türetir. Falcılığa inanın veya inanmayın yüzyıllar boyunca, falcılar varolmuştur. Her zaman da varolacaklar...

İşin ilginç tarafı, geleceğini bilmeyen insan, geçmişindeki davranışlarının sebebini biliyor mu?
İnsan beyni ‘kısa yollar’ ve ‘yaygın kanılar’ üzerine oturmuş bir sistemle çalışıyor. Bu kısa ve hızlı karar verme mekanizmaları olmasaydı, hayatımızda hiçbir şeyi kolayca yapamazdık. Ancak yine bu muazzam sistem sayesinde mantık dışı davranışlarımız da ortaya çıkıyor. 

Peki, geçmişteki davranışlarımızın ve eğer tüketici seviyesinde bunları değerlendirmek istiyorsak, tüketici davranışlarının sebeplerini nasıl öğreneceğiz? Onlara sorarak mı? 
Eğer cevap ‘evet’ ise geçen sayıdaki Zihince’yi okumanız tavsiye edilir. Kısaca tüketiciler o anda neden o şekilde hareket ettiklerini genellikle bilmezler, hatırlamazlar ve temel inanç ve yaygın kanıya göre doğru yanıtı vermeye çalışırlar, bu kendiniz için de geçerlidir... Davranış tüketici (consumer) tarafından o ‘an’da gerçekleştirilir. Geleneksel araştırmalar ise daha sonra müşteriye (customer) alışveriş modundan ve anından çıkmış kişiden cevap bekler.
Sonuç olarak sorunun cevabı; onlara sormadan!

Bunun altında yatan en temel gerçek, tüketici davranışı bilinçsiz daha doğru ifade ile bilinçaltının yan-ürünüdür. Bilinçaltı dediğimiz zaman da bunu tamamen mistik, acaip gizemli bir havaya da sokmaya gerek yok. Biz farkında olmasak da bilinçaltımız bize yakın, bizim ‘otomatik’ olarak gerçekleştirdiğimiz oksiyonu yapan bir olgu. En basitinden yabancı bir dili konuşurken bilinçli düşünerek konuşuruz, hatta duygumuzu bile cümle bittikten sonra veririz. Anadilimizi ise konuşurken hiçbir gramer kuralını düşünemeyiz. Bir şey onu biliyordur ve otomatiktir... Aynı durum yürümek, nefes almak ve alışveriş için de geçerli...

Evet, tuhaf ama neden ve nasıl karar vermediğimiz tam olarak bilmiyoruz.
Cevaplar bilinçaltında, bilinçüstünüz ise başka birçeok şeyle meşgul... Birçok anketler oluyor, iş yerinde yaşıyorsunuz ve size hangi deterjan markalarını bildiğinizi ve tercih ettiğinizi soruyorlar. İşte siz tüketici değil bir müşterisiniz... Aklınıza gelen markalar, çoğunlukla da ‘marka bilinirliliği’ yüksek olan markalar çıkıyor; gerçekten verdiğiniz veya vereceğiniz kararlar ile uzaktan yakından ilgisi olmayan cevaplar çıkıyor. Herhangi bir araştırmada, bir markanın ‘bilinirlik’ oranı ile araştırmadaki sapmayı kolaylıkla görebilirsiniz.



Bilinçli zihnimiz rasyonel düşünür, onun için daha çok seçenek iyidir, neden olmasın ki? Hepimiz sonsuz seçenekler istiyoruz, ancak bilinçaltı problem istemez, bir an önce sorunu çözmek ister. Ortalama bir süpermarket alışverişinde 50 ila 100 kalem ürün alıyoruz. Her ürün için karşılaştırma, fiyat performans analizi, marka değerlendirmesi yaptığınızı düşünebiliyor musunuz? Bir markette yaplına deneyi haturlarsınız; 24 reçel çeşiti olan bir reyondan tüketicilerin sadece %2’si satınalma yaparken, sadece 6 seçenek olan reyonda bu oran %12’ye artmış. 

Hepimiz çevreciyizdir, hepimiz çocuklarımıza temiz bir dünya bırakma konusunda anlaşırız, ama iş bilinçaltındaki başka dürtüler ile Jip almaya, sık sol kıyafet, ayakkabı, televizyon, cep telefonu değiştirmeye geldiğinde bilinç bu davranışlar için matklı bahaneler bulmak için devrededir.

Pizza Hut düşük kalorili pizza ve KFC derisi olmayan tavuk araştırmalarında, tüketicilerden olumlu sonuçlar almış; ancak sonuç fiyasko; çünkü iletişim kuran kendini sağlıklı beslemeye adayan biliçli tarafımızdı.

Önemli olan soru: Ne derecede bilinçaltımız kontrolü ele geçiriyor?

Çok sık bir şekilde duygusal arzularımız harcamalarımızı yönlendiriyor, bilinç ise bizim ne ‘istediğimize’ odaklanıyor. Sağlıklı beslenmek istiyorsun ama dürüm yiyorsun gibi...

Tüketicinin Sesini Dinlememeyi Öğrenmek!

Tüketiciler davranışlarının sebeplerini bilmemenin yanısıra davranışları için de bahaneler 
üretmeden duramaz. Genellikle insanlar kendi davranışlarını bilinçli ve mantıklı olarak verdiklerini düşünürler.

Şu deneye bir bakalım; dört tane kont tayt pantalon için kalite anketi yapılır. Denekler ürünleri esneklik, yumuşaklık ve kalınlık kriterlerinde sırayla değerlendirilir. Taytlar sırasıyla, %13, %17, %30 ve %40 puan alır. Sıkı durun; taytlar hepsi birbirinin aynıdır!

Geleneksel araştırmalardaki bir diğer konu ise, soru sorduğunuz zaman o an’ın büyüsü bozulmaktadır. Nasıl bir çocuk televizyon seyrederken hiçbir soruya cevap vermez, çünkü ona çok konsantre olmuştur. Tüketiciye soru sorulduğu an, onu alışveriş modunun dışına çıkarmış olursunuz ve doğru cevaplardan uzaklaştırırsınız. 

Televizyon örneğindeki gibi bir durum internet sitelerinde gezinirken gerçekleşiyor. Bu sitelerde yapılan Zihinsel Araştırmalar ve uygulamalar çok pratik: başlığı değiştirmek, mesajın pozisyonunu değiştirmek, renk değiştirmek tüketicilerin reaksiyonlarını ölçülebilir oranda etkileyebiliyor.



Babyage.com sitesi içeriği aynı tutup sadece sitenin görünümünü değiştirerek %22 oranında ziyaretçi sayısını artırmış. 

İnsanlar tabi ki rasyonel olarak ürünlerin içerik ve tanımlarını okuyarak verdiklerini hayal etmek istiyorlar ancak Sytropin sitesine ürünü kullanan müşterilerin öncesi ve sonrası örneğini koyduktan sonra satışlarını %50 civarında artış elde etmiş.
Gerçek şu ki, tüketici davranışları kompleks beyin işlemlerinin bir yansıması. Bilinçaltı, bu konuda tahminimizde çok daha fazla bir oranda devrede. 

Bilinaltı beş duyumuz (hatta altı) ile muazzam bir bilgiyi dikkate alıp bilinç seviyemize göre çok hızlı bir şekilde reaksiyon gösterebilir. Birçok etkeni aynı anda deüerlendirebilir. Ancak davranışlarımızı belirlerken de mükemmel değildir. 
Birçok çalışma göstermiştir ki, bilinçaltı “ilişkilendirme”lerle çalışıyor. İki yaşındaki bir çocuk canlı ahtapotu tutarken, aynı çocuk altı yaşına geldiğinde bu tip hayvanlardan korkuyor, çünkü bilinçaltı benzer bir deneyim ile bunu ilişkilendiriyor.



Peki, yeni deneyimlerde, bilinçli bir şekilde öğreniyor muyuz yoksa bilinçaltı bunu başka bir şeyle ilişkilendiriyor mu? Cevap ikisi de. Her ne kadar bilnçli bir şekilde öğrenmeye çalışsak da, bilinçaltının ilişkilendirdiği deneyime, bilinç mantıklı bir kulp bulup öğrenme işlemini etkiliyor.

Bir Fransız için macaron macarondur, ama bir tipik bir Türk bunu beze ile ilişkilendirebilir; 'beze mi bu? acıbademli beze, bir nevi beze işte canım' gibi... ilişkilendirebilir.

Daha çarpıcı bir örnek Schindler’in (Schindler’in Listesi) koruyarak hayatını kurtardığı bir Avustralya’da yaşayan bir kadında gözlenmiş. Mesefa uzun ve kısa mutlaka eline bir parça ekmek alarak çıkmaktaymış, sorulduğunda ise sık acıkıyorum diye bir sebep öne sürmüş. Zihinsel araştırmalar sonucu bu kadının bilinçaltına yerleşmiş yokluk ve açlık duygusundan dolayı yanında hep ekmek bulundurulması yattığı ortaya çıkmış. Araştırmacılar yine Schindler’in kurtardığı başka kişilerde de benzer şekilde çantaya hep yiyecek koyma alışkanlığını görmüşler... 

Sonuç olarak, piyasaya çıkartılan ürünlerin başarı oran sadece %20! 
Bir ürünü lanse etmeden ve edildikten sonra yapılacak geleneksel araştırmaların ağırlığını belli oranda tutup cevapları doğru adres olan bilinçaltında arayacak metotlarla başarı oranının artacağı kesin... 

11 Şubat 2013 Pazartesi

Güle Güle


On üç tane blok, bir tanesi hariç sıkı dostlar gibi sırt sırta vermiş on üç blok... Aralarında geçen yedi sokak, derme çatma bakkallar, gazinolar, denizine bile yıllarca girilemeyen bir kumsal...

Böyle bir sitenin ruhu olabilir mi? Bebekliğinde, çocukluğunda veya gençliğinde burasıyla tanışmış ve her sene tekrar tekrar gelen insanları çeken nedir? Binalar mı? Günbatımı mı?
Buraya ruhunu veren orayı güzelleştiren insanları... O insanların paylaştıkları... O insanların yaşadıkları hatıralar...
Tatil beldesi tabi canım güzel olacak demeyin; sadece gülüp eğlenmedik... Ağladık, kavga ettik, sevdik, küstük, karakola düştük, hastaneye gittik, cenazeye gittik, takla attık, havuzu döndük, sabahladık, 
sokakta uyuduk, gece denizle gökyüzüne sınır olduk...

Sadece şort, havlu, terlik ve tişört ile hayatınızı sürdürdüğümüz bir yer orası, özgür olduğumuz, kendimiz olduğumuz, maskelerimizi evde bıraktığımız...
İnsana çocukken hiçbir şey değişmiyor, sanki aynı kalıyor gibi geliyor. Belki de hep anda olduğumuz için, yaşadığımız için... Ama artık o site aynı değil, büyümeye başladığımızdan beri bazı kalıcı kayıplarımız ve dolayısıyla değişiklikler oluyor.

Hatırlayamadıklarım vardır elbet, ama her kim bizi bırakıp sonsuz aleme göç ediyorsa artık hiçbir şey aynı olmuyor... Füger, Andaç, Sevda, Özlem, Aslı, Ziya Dede, Gönenç ve son olarak Nesrin Annemiz...

Çok sevdiğimiz iki oğlunun, yanı sıra hepimize annelik, arkadaşlık, sırdaşlık yapan, gerektiğinde dedikodu bile yapan, bizle bir bira içen, çaktırmadan da nasihatını veren Nesrin Annemiz... O incecik zayıf bedenin için güçlü mangal gibi bir yürek!

Hayatının çoğunu çocuklarına tek başına bakan, ve bize de bakmaya hiç üşenmeyen Nesrin Annemiz kızarken bile güler gibiydi. Aynı neşeyi ve insanlığı Egemen ve Serhat’a da geçirmiş annemizi çok özleyeceğiz...

Değişiklikler hep böyle mi oluyor? Yoo... İşte yeni nesil: Zeynep, Seymur, Dila, Eylül, Batuhan, Karya, Dorukcan, Burak, Ata, Derinsu, Ege... sayamıyorum bile!
Nesrin Annem, sen hiç bizi merak etme, biz senin bıraktığın gibi olacağız, senin aklın bizde kalmasın...
Özgür ol, cennette ol, seni hep gülerek anacağız... 


Güle güle...

6 Şubat 2013 Çarşamba

Marka, Özgüven Katar mı?



Artık alışılmaya başlandığı gibi markalar, reklamlarını geleneksel mecralarda yayına girmeden önce youtube gibi sosyal mecralarda paylaşıyorlar. İşte Audi’nin yeni reklamı:



Audi reklamı bir temel gerçek üzerine kurulmuş: 
Kullandığımız marka ve ürünler bizim nasıl hissettiğimizi etkiliyor. 
Bu reklamda da abartılı bir şekilde de olsa kendine güveni olmayan bir gencin Audi ile nasıl birine dönüştüğü vurgulanmakta. Zihinsel Pazarlamanın en temel güdüleri iş başında: 
Güç ve özgüven katan araba bizim hayatta kalmamız için eski beyne hitap ediyor, bu güven diğer bir temel güdümüz olan üreme ve çoğalmaya destek var, reklamın abartı ve mizah içermesi olması da kolay hatırlanmasını sağlıyor.

Markalar kendimizi algıma şeklimizi değiştirebiliyor



Minnesota Üniversitesi’nden Ji Kyung Park ve Deborah Roedder John yaptıkları araştırmada marka kişiliklerinin kullanıcına nasıl bulaştığını gösteriyorlar. 

Victoria’s Secret poşeti taşıyan bir kadın kendini daha iyi, çekici ve feminen hissediyor. Markalı kalem kullanan lisans üstü eğitim alan öğrenciler kendilerini daha akıllı, lider ve çalışkan hissediyorlar.
Ancak bir noktada uyarı yapmak gerekiyor.
Kendi bireysel gelişimlerini ancak kendi çabaları ile elde edebileceğine inanan kişiler üzerinde bu etki olmuyor. 


Eğer reklamdaki genç sebepleri dış etkenlerde arayan biriyse, Audi’yi maço bir araba olarak algılayıp kendine güveni artıyor!
Audi, ilk defa fardaki ışık tasrınlarıyla arabaya bir bakış farkı yaratan ve bir nevi kişilik katan markaların başında yer alıyor.




Marka Kişiliği ile Hayallerimiz Örtüşüyor mu?

Tüm tüketicilere ve pazarlamacılara bu reklamda bir mesaj var.
Markanın kişiliği bazılarımızın duygularına dokunabilir, farkında varmasak da. Ayrıca bu marka ve ürünler ile başkalarına mesaj vermeye çalışıyor olabiliriz. Bu noktada markanın kişiliği ile bizim özelliklerimiz ile ilgili hayallerimiz, hedeflerimiz örtüşüyor olmalı. 

Bunu öğrenmek için kime sormak gerekiyor?

3 Şubat 2013 Pazar

Güçlü Hafıza için Kaliteli Uyku mu Gerekiyor?



Bilimadamları yüzyıllardır, yaşlandıkça yeni bir şeyler öğrenme yeteneğinin azaldığı biliyorlar, ancak tam sebebi çok açık değil. Yeni çalışmalar gerçek nedenlere ışık tutabilir.

Nature Neuroscience yayınları tarafından yayınlanan rapora göre, beyin yapısal olarak değiştikçe uyku kalitesi azalmaya başlıyor. Bu da uzun vadede hafızamızı etkiliyor.

                                            Alın Korteksi
Daha önceki araştırmalara göre, alın korteksi zamanla hacmini kaybediyor. Bu kısım kaliteli uyku uyumamıza yardım eden bölge. Uyku sırasında yeni hatıralar zihinde pekiştiriliyor. Uyku problemi, öğrenme problemine sebep veriyor.

Berkley Üniversitesi’nde yakın zamandaki araştırmalara göre ise öğrenmeyi hızlandırmak için uyku kalitesini artırmayı öneriyor. Özellikle de normal uykunun çeyreğini oluşturan yavaş dalga evresini...

Yaşlanmanın etkilerini geri döndüremiyoruz ancak kafatasına yerleştirilen elektrotlar sayesinde alın korteksine az dozda elektrik vererek sanal bir aktivasyon yaratıyor ve yavaş dalga uyku kalitesini artırabiliyorlar.

Sonuç: gelişen hafıza. Araştırmayı yürüten profesör Ken Paller, uyku kalitesini artırmanın başka yollarının da olduğunu vurguluyor; bunlardan en önemlisi egzersiz yapmak.


Savı daha da destekleyici çalışmada, hiç kimsenin duymadığı olmayan kelimeler genölerde ve yaşlılara ezberlemeleri istenir. Gençler %25 daha iyi sonuç elde ederler. Daha sonra uyurlar. Uyku sırasında zihin taramaları ile kaliteli uyku oranları ölçülür; yine yaklaşık yaşlılar %25 seviyesinde kaliteli uyku uyurlar. Uyandıklarındaki performans farkı %25’den %55’e çıkar.

Bu da 'kaliteli uyku'nun yeni şeyler öğrenme üzerindeki etkisini kanıtlıyor. 

2 Şubat 2013 Cumartesi

Apollo 13



13 rakamının uğursuzluğuna inanır mısınız? Rakam rakamdır diyenlerden olabilirsiniz ama bir şeye inanırsanız ve düşünürseniz o şey gerçekleşir.

NASA yetkilileri veya Apollo 13’ü yapanların aklından neler geçmiştir billinmez ama 1970’de artık sıradan bir olay haline gelen Ay’a seyahat için yola çıkan Apollo 13’ün başına gelmeyen kalmaz. Kimsenin ilgi göstermediği yolculuk, bir ölüm kalım meselesi olunca tüm Dünya’nın ilgi odağı olur.

                              “Houston we have a problem!”
Astronot Jim Lovell’ın (Tom Hanks) Apollo 13 adlı kitabından beyazperdeye aktarılan film, inanılmaz bir gerçek hikaye oluşunun dışında çok ilginç bir karakter de tanıştırıyor seyirciyi: O da Houston’daki tüm operasyonu yöneten Uçuş Direktörü Gene Kranz... Ed Harris’in müthiş bir şekilde canlandırdığı Gene ‘liderlik’ konusunda örnek alınacak birisi.
Gene Kranz: ‘Failure is not an option’ (Başarısızlık seçeneklerden biri değildir) sözü filme damgasını vurduğu gibi, daha sonra Gene Kranz’ın kitabının da ismi olur.


Apollo 13 operasyonunda bu cümle hiçbir zaman söylenmemiştir ancak filmin senaryosuna sonradan eklenmiştir. Ancak Gene Kranz’ın liderlik prensipleri arasında yer alır. İşte Gene Kranz’dan alınacak mesajlar:

Kendinize ve Ekibinize Güvenin

Uzay uçuşları tehlikeli bir iştir ve yetersiz bilgi ve zaman baskısı altında geri dönüşü olmayacak kararlar vermenizi gerektirir. Genellikle başarı ve uçuş ekibinin güvenliği ‘anlarda verilen kararlara’ bağlıdır.
Kranz, kritik problemlerin önemli kısımlarını doğru bir şekilde anlamak olan özelliğine güvenen biri. Elindeki bilgi ile çözüm oluşturacak bir aksiyon planı çıkartıp bunu uyguluyor. Bunu sakin bir ruh hali ile yapabiliyor.

Bir pilot ve mühendis olan Kranz, 31 yaşında NASA Uçuş Yöneticisi oluyor ve tecrübeli personel Ay’a yolculuğa inanmadıkları için Kranz’ın ekibinin oldukça genç çalışanlardan oluşuyor.
Buna rağmen, Kranz herkesin işini yapacağına dair inancını kaybetmeyen bir yönetici olur. Onların yorumlarını dinler, onları dürüstçe değerlendirir. Onun liderliği takımı bir arada tutar ve takımı bir güçlü bir amaç etrafında toplar.

Baskı Altında Güçlü Duruş


Apollo 13’deki ilk patlamadan sonra Houston’daki ekip panik bir halde ne olduğunu çözmeye çalışır. Her saniye yeni bir alarm ve hata ortaya çıkar. Her birim önlerindeki değerlerden bir sonuç çıkarmaya çalışır. Kranz, ekip lideri olarak durumu anlamaktan sorumludur. Aynı zamanda ekibin mevcut işlerini de yapmaya devam etmelerini sağlaması gerekir. Astronotların oksijen ve güç kaybına uğradığında net ve sakin bir şekilde şunları söyler:
“Tamam. Şimdi, herkes sakin olsun. Problemi çözelim, ancak tahminlerde bulunarak işleri daha da kötü yapmayalım.”
Kranz, kendini kontrol eder, sakin olup anda kalmaktadır, bu da mantıklı düşünmesini sağlar.

Devamlı Coşku

Bazı kişiler büyük bir başarı elde ettikten sonra, o ödül ve şöhretle hayatlarını rutin bir şekilde devam ettirirler.
Gerçek liderler kendi limitlerini zorlamak için hevesli olurlar. İsterler ki, kendi yaptıkları diğerleri için sadece bir basamak oluştursun.
Kranz, 1999’daki kutlamalarda şöyle söyler: “30 sene önce Ay’a 6 tane bayrak diktik. Bugün ise geçmişi kutlamak dışında bir deneme yapmıyoruz.”
Bir lider geleceğe bakmaya heveslidir, geçmişe değil.

Kişisel Stil


Fiziksel duruş olarak da Kranz her zaman dikkat çekicidir. Her operasyonda karısı Marta ona başka bir yelek hazırlar. Yelekte o operasyonun arması bulunur. Asker traşı saçları onun duruşunu ortaya koyar.
Kişisel duruşunuza göre bir stil oluşmanız ve görüşünüz önemlidir.

Kranz Söylevi

27 Ocak 1967’da Apollo 1 astronotları bir test sırasında çıkan yangından sonra vefat ederler. Kazadan sonraki Pazartesi Kranz bir konuşma yapar ve bu konuşma Kranz Söylevi olarak anılmaya başlanır:

"Uzay uçuşları, dikkatsizliğe, yetersizliğe ve ihmale müsamaha göstermez. Bir yerde, bir şekilde yaptık. Nerde olursa olsun bu hatayı önlememiz gerekirdi. Programın tarihi ile ilgili fazlasıyla hevesliydik ve her gün gördüğümüz problemleri dışarda bıraktık. Programın başı belada, dolayısıyla bizim başımız belada. Simulatör çalışmıyor, her alanda geri kaldık, uçuş ve test prosedürleri hergün değişiyor... Ve kimse ‘Lanet olsun, durun!’ demiyor. Komite ne kadar verdi bilmiyorum ama ben sebebi biliyorum, sebep biziz! Hazır değiliz! Biz işimizi yapmadık. Sadece zar atıyoruz ve uçuş günü işlerin yolunda gitmesini umut ediyoruz, kalbimizde biliyoruz bu bir mucize ile mümkün olurdu."

Bunların dışında Gene Kranz, olumlu tutumu ve kaynaklarını iyi bilmesi ve kullanması ile de ön plana çıkıyor.


Apollo 13 filmine geri dönersek, filmin kadrosu çok usta oyunculardan kurulu;
Tom Hanks, Bill Paxton, Kevin Bacon, Ed Harris ve Gary Sinise...
Ron Howard oyunculuğunun yanısıra yönetmenliği ile dikkat çekiyor. Angels & Demons, The Da Vinci Code, Cinderella Man, A Beautiful Mind, Ransom ve Far and Away en dikkat çekici filmlerinden. Mehşur olmalarında ziyade usta oyuncuları tercih ediyor Howard. 2001’de A Beautiful Mind ile en iyi yönetmen ve en iyi ilm dallarında Oscar Ödülü’ne layık görülür.
Apollo 13 filmi ise en iyi montaj ve en iyi ses dallarında iki Oscar ödülü kazanır...