29 Nisan 2013 Pazartesi

Barfi!


"Küçük şeylerden mutlu olmayı Barfi’den öğrenmiştim.
Gemilerin hareket etmesi için bir tas su bile yeterlidir.
Gerçekten inanırsanız kağıttan kuşlar bile uçar."
Hemen filmin harika müziklerinden birisi olan aşağıdaki parçayı dinleyin.



Bollywood’da müthiş bir devrim var; harika filmler, müthiş oyuncular çıkıyor. İşte Barfi! de bunlardan biri. Sıradışı renkler, Amelie filminden fırlamış gibi müzikler...


Film, dilsiz ve sağır Barfi’nin hayatındaki iki kadınla olan hikayesini konu alıyor.

Hayattaki en büyük risk, hiç risk almamaktır felsefesi ile yaşar Barfi. Olduğu durumu kabullenir, gerekirse tepkisini verir ama her zaman hareket halindedir ve genellikle olumlu bir doğadadır.


Müthiş sahneler, müthiş bir enerji...

28 Nisan 2013 Pazar

Biliyoruz, Öyleyse Farkında mıyız?



Her bebek, doğduğunda kendisini annesinin bir parçası olduğunu düşünür. Ondan ayrılmaz istemez. Kendi el ve ayaklarını keşfettiğinde bile çok şaşırır. Kendisini ayrı bir birey olduğunu anladığında ise “ben” oluşmaya başlar. Bunu birçok beyni gelişmiş hayvan da yapabilmekte; benliklerini biliyorlar.

İnsan ise varlığını sorgulayacak kadar farkındalık yaratan bir tür. Bu aşama, bilinç ve farkındalık birbirinden ayrılıyor. Bilinç, tek başına varlığının sebebini bilmeden de olsa bir bedene sahip olmanın bilincinde olmak, farkındalık ise, varolduğunu algılamak, kavramak anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, bilinç için düşünmek yetiyor, farkındalık için ise düşünen bir varlık olduğunu anlamak, düşüncelerin hakkında düşünebilmek yatıyor.


Beyin düzeyinde bizi diğer memelilerden ayıran en büyük fark geniş bir cerebral korteksimizin olması... Bu kesimden dolayı bir farkındalık seviyemizin olduğunu düşünen bilim dünyası, son araştırmalar ile yeni sorular ile karşı karşıya kaldı.

Önemli bir ölçüde korteksi alınmış bir hasta, kalıcı hafıza taşıyamazken, kendisini hatırlamakta ve hiç karıştırmamaktadır. Nadir rastlanan bir çocuk hastalığı olan “hydranencephaly” durumunda corteks faal değildir. Bu çocuklar bile kendilerini ve tanıdkları kişileri tanıyıp onlara gülümsüyorlar. Araştırmayı yapan Carissa L. Philippi ve David Rudrauf, bu bilincin farkındalık olarak tanımlamakta güçlük çekmişler, lakin bu çocuklar konuşamıyorlar.

İnsanoğlunun en büyük farkını oluşturan celebral korteks bu farkındalığın sebebi değilse, bizi diğer canlılardan ayıran ne olabilir?
Kuantum fizikçisinin Fred Alan Wolf’un üzerinde değindiği gibi beden ve zihnin ötesinde bir ortak bilinç mi var? 

26 Nisan 2013 Cuma

To the Wonder



Öyle günler olur ki, oradayızdır ama sanki değilizdir... Yokuzdur, yabancıyızdır...
Görürüz ama farklıdır aşina olduklarımız. Havayı, suyu bahane etmeyi bırakmışsak, bu sefer ararız kendimizde bilinçle üretilmiş yeni bahaneleri... 
Bahaneye gerek kalmaz bazen, sadece sıkılmışızdır...
Sıkılmak mı? Var mı böyle bir kavram? Sıkılmak, bedenin, zihnin fazla geldiği nokta mıdır? Orada olmama, yaptığın şeyi yapmama isteği midir? Yanlış boyutta olması mıdır? 
Arayış mıdır? Neyi ararız? Tanrıyı? Kendimizi? Ruhumuzu?

Tanrı her yerdedir ama görebiliyor muyuz, hissedebiliyor muyuz? Neden geldik bu dünyaya? Bir şeyler yapmak için mi? Bunun için bahşedilmiş yeteneklerimiz mi var? Sezgilerimizden ziyade, zihnimiz ile mi keşfetmeye çalışıyoruz? Zihnin ötesinde olanı zihinle mi arıyoruz?

İnsana kim olduğunu sorgulatan To the Wonder filminde baş roldeki birbirine aşık olmuş ana karakterler ön planda olsa da, Peder Quintana insanı başka yerlere sürüklüyor...

Peder Quintana:
“Kanunların bize verdiği koruma alanının içinde yaşamayı diliyoruz. Seçim yapmaktan korkuyoruz. İsa seçim konusunda ısrarcıydı. Seçim yapmak kendini adamaktır. Kendini adamak, risk almaktır; başarısız olma riskini, günah işleme riskini, ihanet riskini... Ama İsa hepsi ile mücadele edebilirdi. Bizden bağışlamayı asla esirgemedi. Hata yapan biri tövbe edebilir. Fakat tereddüt eden, hiçbir şey yapmayan, yeteneğini dünyaya gömen adam, onunla bile hiç bir şey yapamaz.”
The Tree of Life ile Oscar’a aday gösterilen yönetmen ve senaryo yazarı Terrence Malick, şimdi To the Wonder ile çok değişik bir tarzda, oyuncuların ‘kendi hikayelerini’ anlattığı, muazzam kareler ile bezenmiş bir yapım ile çıkmış ortaya... 


Filmin erkek oyuncusu Ben Affleck, güzelliği ile dikkatleri çeken Hitman ve Bond filmlerinde tanıdığımız 1979 doğumlu Ukraynalı Olga Kurylenko, bu filmi ile oyunculuğu konusunda da oldukça iddia olduğunu ispatlamış; kendisini 2013 bilim kurgu filmi Oblivion’da da rol alıyor.


Diğer güzel ise Rachel McAdams, 1978 Kanada doğumlu... Sherlock Holmes, The Time Traveler's Wife, Midnight in Paris, ve The Wov gibi filmlerde önemli roller alan oyuncu bu filme de oldukça başarılı bir performans ortaya koymuş.

Oscar ödüllü İspanyol Javier Bardem için söylenecek bir şey yok gibi... Yine harika; bir bakışı ile iyi veya kötü adama olabilen oyunculardan...
Anna:
“Hayat bir rüya... Rüyalarında hatalar yapamazsın.  Rüyalarında kim olmak istiyorsan, o olursun.”

22 Nisan 2013 Pazartesi

Oz Büyücüsü



Çocukluğumuzun hikayesi yeniden, yeni bir versiyonla beyazperdede!

Eski versiyonundan oldukça farklı olmasına rağmen, doğal olarak teknolojiyi arkasına alarak büyük bir görsel şölen haline gelmiş film. Bu sebeple Dorothy, kalpsiz Teneke Adam, beyinsiz Korkuluk ve korkak Aslan’ı aramayın.


James Franco’nun başarılı performansına sanal karakterler ve güzel cadıları eşlik ediyor. Spiderman serisinin de yönetmenliğini yapmış Sam Raimi yine öyküyü çocuksu ve masum bir tonda tutmuş.
Oz: Ben iyi bir adam olmak istemiyorum... Ben müthiş bir adam olmak istiyorum.
İşte bu hedefle yola çıkan Oz, bir sihirbazdır, el çabukluğu ile izleyenleri yanıltmaya çalışır; bunda en başarılı olduğu kişi ise bizzat kendisidir. Ve birden bire kendini büyülü bir dünyada, güzellerin çekişmesi içinde bulur.

Kendisini kurtarıcı olarak gören halkın karşında durumu idare etmeye çalışır, karmasının karşına çıkan çok ilginç karakterlerden mesajlar alarak olgunlaşmaya başlar. Farkına varır ki, görevini yerine getirmek için illa ki olağanüstü yeteneklere sahip olması gerekmez...


Her ne kadar, eski hikayeye bulamayanlar, olsa bu görsel şölen, mucizelere, büyüler ve cadılara inananlar için harika!

Milli Egemen ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun!

21 Nisan 2013 Pazar

Elohim’in Çocukları


 “Geçmişin sizden çok uzak,
Ama aynı zamanda çok yakın gizemlerini okuyun.”
[Mısır Papirüsü Anana, MÖ 1300]

“Ve Elohim dedi: Suretinizde, benyeyişinize göre insan yapalım...
Ve Elohim insanı kendi suretinden yarattı,
onu Elohim’in suretinde yarattı;
onları erkek ve dişi olarak yarattı.”
[Tevrat]

“Nasıl işleyeceğinizi görmek için, onlardan sonra, yeryüzünde onların yerine sizi getirdik.”
[Kur’an-ı Kerim]



Orhan Bahtiyar’ın yeni kitabı çıktı. Maya takvimi tartışmaları süredursun, Orhan üstattan geniş araştırmalara dayanan müthiş bir bilim kurgu ve felsefe karışımı bir roman. Yüzüncü sayfadan sonra elinizden düşüremeyeceğiniz tempoda bir kitapta...

Mu Kıtası ve bu uygarlığın sırlarına ulaşmaya, onlarla tanışmaya hazır mısınız?

                      İşte Mu Kıtasının sembolü Lotus çiçeği...
Kitap, genel olarak Mu Kıtası, tanrı ve dinler üzerinden gitse de, ‘şekilcilik’, ‘yaşam düzeni’ ve ‘ölüm’ üzere çok yerinde tespitler ve fikirler var. Orhan Bahtiyar’ın her türlü fikre ve kaynağa tarafsızca bakış açısını hissedebilirsiniz.
Mu dışındaki dünyada görülüyor ki, dinlerin ve yönetim şekillerinin ‘şekilcilik yöntemi’ ile gerçek demokrasiden uzaklaşması ve bencilliğin ön plana çıktığı toplumlar oluşturuyor.

Italyan filozof Campanella’dan çok güzel alıntılar yapmış yazar:
“Dünyanın bütün kitapları doyuramaz açlığını. Neler neler okumadım! Ama yine de kafamın açlığından ölüyorum... Anlayışım arttıkça, bilgim eksiliyor.”


Daha fazla detayı okuyarak bularirsiniz derken, kitaptaki etkileyici bir çok yerden sadece bir kaç alıntı:

“Paylaşınca artan mutluluğu ve azalan acıyı keşfi, onun diğerlerine göre kısa olan ömründe yaşadığı yalnızlığın bir armağanıydı ona.

Hem ölüm nedir? Bir son mu? Yoksa yeni bir başlangıç mı? Sana göre son ama bilincinin ötesinde yeni bir başlangıç.

Bir usta, öğrencisine asla tüm bildiklerini öğretmez. Ustanın tüm sırrını öğrenmek öğrencinin elindedir.

Önemli olan, kişinin Sonsuz Kral’ın ruhu ile kendi ruhunu bir araya getirmesi, onunla bütünleşmesidir. Bunun için nerede konsantre olabiliyorsa orası ibadethanedir. Aslolan iyi insan olmaktır. Ruhun terbiye edilmesi ve Sonsuz Kral’a yakışır bir seviyeye getirilmesidir. Bu yüzden belirli ritüeller ve şekilcilikten uzak dururuz ve bunu yasaklarız.

Pek azınızın tekamül seviyesini istediğimiz seviyeye yüksetebildik. Ama diğerleri bilerek ya da bilmeyerek hep Semyaza’ya hizmet ediyorlar. Onun verdiği dünyevi rüşvetlere kanıyorlar ve kanacaklar da. Kötülüğünün karanlığı, iyiliğin ışığını örtüyor.”

20 Nisan 2013 Cumartesi

Sorular İlgisiz mi?



Ağaç, ormana bakıp, 'ne çok ağaç var' der mi?

Su damlası, okyanusda diğer su damlaların önüne geçmeye çalışır mı?

Bedenimizdeki hücreler, birbirlerine zarar verecek hareketler yapar mı?

Trafiği oluşturan arabalar ve içindeki insanlar nasıl davranıyor?

Bedene zararlı olan iltihap, vucüdumuzdan çıkınca bu kimin hayrınadır?
Vücuda mı? Kendine mi?


Ormanı, tek tek ağaçlar oluşturuyorsa, orman nedir? 

Gürültünün içindeki huzurlu Budist rahip nerdedir?

Elimizdeki tek şey 'Şimdi' ise, bunu ölçebilir miyiz?
Zamanı ve boyutu olmayan bir şeye mi sahibiz?

Tüm bunların arkasındaki cevap...
Kökleri sağlam ama yeryüzünde salınan bir ağaçta mı gizlidir?

11 Nisan 2013 Perşembe

10 Dakika Mola?



Teknoloji ilerliyor, şehirler büyüyor, iş temposu artıyor, rekabet artıyor. Bu yeni yaşam düzeni ve teknoloji ile insanlar daha mı mutlu? Devamlı iş stresi, telefon görüşmeleri, elektronik postalar, televizyon, İnternet, sosyal medya... 

Sistem, empoze edilen temel inançların bir uzantısı; çok çalışmalı, çok harcamalı, çok sosyal olmalı, statü sahibi olunmalı, bunların yanında İnternet'te bağlantıda olunmalı... Daha kaybedilen sağlık için daha fazla harcamalı... Emeklilik için de şimdiden daha çok yıpranmalı...
Ekonominin ilk kuralı ‘kaynaklar sınırlıdır’ diye başlar.

Öte yandan Uzak doğu felsefesinde ve bir çok öğretide ise ‘Evren bolluk içindedir.’ 

Hangisi gerçek? Hiç bunu deneyimledik mi? Deneyimlerimizin belleğimiz ötesinde bir kaynak olduğunuz sezdik mi? Ama bu devamlı yoğunuz... 
Beynimiz devamlı bir tehlike varmış gibi bir alarm konumunda, çoğumuzda bunun farkında olmadan kendimizi beden ve zihin ile tamamen özdeşleşmiş şekilde sürdürüyoruz zamanımızı.
Ne yapmak gerek? diye yine zihnin oyunlarına gelmeyin. 
Sadece hiçbir şey yapmayın! Fark edin!
Hiç bir şey yapmadan geçirdiğiniz süre ne kadar? Gerçekten hiçbir şey yapmadan...
Zihne bizi hayatta tutan organ olarak bakın; bir arkadaşımın kızının dediği gibi: "Anne beynim şöyle düşünüyor..."
Bedenin hayatta kalması için z
ihnimiz çok kıymetli... Ama ötesi tamamen illüzyondur; geçmiş ve gelecek illüzyonları; bunu ancak durarak görebiliriz.


Bazılarımız, büyük bir arayış içerisinde; öze dönme, sadeleşme ve bağımsızlaşma arayışında. Bu arayıştakiler bazı spiritüel metotlara yönelmekteler. Meditasyon, Reiki, yoga, nefes... vs. Bu aşamadaki en büyük tehlike, bu arayışı da kullanmak isteyenlerin eline düşmek veya biraz farkındalığa ulaştıktan sonra 'gizli egonuzun’ eline düşmek; madde ve unvan bağımlısı ego ile ‘ben oldum artık' diyerek böbürlenen ego arasında çok büyük fark yok...

Bu konuda yapılması gereken, gün 10 dakika meditasyonla başlamak. Peki nedir meditasyon? Zihni tamamen susturmak mı? Rahatlamak mı? Çok rahatlarsanız, kesin uyursunuz! Meditasyon konusunda Andy Puddicombe’um videosundan yararlanabiliriz.

video

Tüm eğitimini bırakıp keşiş olan Andy Puddicombe, TED’de yaptığı konuşmada öğrendiklerini paylaşıyor. Harvard’ta yapılan araştırmalarda ortaya çıkan gerçek şu: Zamanın yaklaşık %47’sinde zihin, düşünceler içinde kayboluyor. Ya geçmişe takılıyor, ya da geleceği planlamakla ve endişe etmekle meşgul. Bu, mutsuzluğun en temel sebeplerinden biri...
Andy’ye göre, meditasyon, zihni susturmaktan ziyade bir adım geride durmak, duygu ve düşüncelerin gelip gitmesine izin vermek ama yargılamadan! Bu size farkındalığı getiriyor. Farkındalık da an’da olabilmeyi.
İşte Andy’nin meditasyon ile öğrendikleri:
“Düşünceler için kaybolmamak, dikkatsizleşmemek, çetin duyguların etkisinde kalmamak, şimdi ve burada olmayı, farkında olmayı öğrenmek...”

Andy Puddicombe:
“Bence ‘şu an’ çok küçümseniyor. Başımıza gelen şeyleri değiştiremeyiz, ancak onları nasıl deneyimleyebileceğimiz bizim elimizdedir."
Tütsü, doğa, sessizlik, müzik, moda olan öğretiler, gurular şart değil.
Günde 10 dakika hayata, kendimize bir adım geriden bakmak... Beden ve zihnin ötesine geçmek için durup bir şey yapmadan bakmak, içerisinde sadece bir oyuncuyu canlandırdığınız hayatın bir film olduğunu görebilmek...

İşte iyi bir başlangıç...

10 Nisan 2013 Çarşamba

Yazı Karakterleri Ne Kadar Etkili?



Bir müşteriye  bir belge, bir anket mi doldurtmak istiyorsunuz?

Veya bir bağış mı toplamak amacınız?

Her iki durumda da, daha başarılı olmak istiyorsanız kolay okunur bir dokümana ihtiyacınız var. Hyunjin Song ve Norbert Schwarz tarafından yapılan araştırma sonucuna göre, bir metinden aldığımız mesaj, o metnin yazı karakterinin basit ve zor okunur olmasından etkileniyor. Tüm hikaye, basit ve kolay okunur bir karakterde bitiyor.

Araştırmacılar, uzun sürede okunan mesajlara olan bağlılık oranının düşük olduğu görüşünde. Zor okunan bir mesajı da irdelemek ve uygulamak daha uzun süre alıyor.
Bunu ispat etmek için Song ve Schwarz iki gruba aşağıdaki aynı mesajı iki farklı yazı karakter ile yazıp deneyi gerçekleştirmiş. Denekler mesajı okuyup, okuduklarını uygulamaları istenmiş. Bu süreler ölçülmüş.

Herkesin bildiği Arial ile, daha sanatsal ve değerli gibi gözüken Brush karakterleri kullanılmış.


Sonuç çarpıcı: yaklaşık 15 dakikaya karşılık sadece 8 dakika! Neredeyse yarı yarıya...
Benzer bir deneme de suşi tarifi için denenmiş. “Arial” karakterleri ile yazılmış tarifi okuyanlar talimatları 5.6 dakikada bitirirken, “Mistral” karakterleri bu süreyi 9.3’e çıkarmış.
Zihinsel Pazarlama mesajı açık; zihnimiz, basit ve kolay okunur mesajları çabuk algılayıp, daha çabuk bağlanıyor, kabul ediyor. Konu ‘idrakin akıcılığı’ olduğu için, cümlenin yapısı da kolay yapıda olmalı ve basit kelimlerden oluşmalı.
Bu toplamda, zihnin harcadığı çabayı azaltıp, mesajı ve talimatları daha kolay kabul etme ve uygulama olarak geri dönecektir.

9 Nisan 2013 Salı

Hachi: Bir Köpeğin Hikayesi



İnsanların, doğa koşullarına göre kendini adapte ettiğini bir çok araştırmadan anlmaktayız. Hayvanlar da insanlar gibi bir süreçten geçiyor... Ama birbirlerini ne yönde etkiliyorlar? İnsanlar, çevrelerindeki hayvalara uyum sağlayarak mı adaptasyon yaşıyor, yoksa hayvanlar mı insanlara bakıp?
Bu soruyu, yolda köpeklerini gezdiren ve karşılıklı birbirine benzeyen çiftleri de görünce de aklımdan geçirmiyor değilim.

Tüm bunları düşündürten filmin adı Hachi? Hachi mi ne? Akita cinsinden Japon bir köpeğin adı. Film ise, bu köpeğin hayatından uyarlanarak beyaz perdeye aktarılmış. Senaryosunu Stephen P. Lindsey, yönetmenliğini de Lasse Hallström yapmış filmin...

                                     Japonca 'sekiz'in yazılışı; 'Hachi'
Akita cinsi köpekler, aynı Japonlara benziyor. Sadece tip olarak değil; karakter olarak da! Ağırbaşlı, dik duruşu, güçlü ve kendine has görüntüsü ile bilge bir uzakdoğu Zen ustadı gibi... Bunların yanısıra yine Japon sadakatini almış veya vermiş bir köpek Akita cinsi. Adının Japonca'da sekiz anlamına gelen, Hachiko’nun da hikayesi bununla ilgili...


İşte filmde Amerika versiyonu olarak işlenen gerçek hikayenin özeti:

1923 doğumlu Haçiko, 1924 yılında Tokyo üniversitesinde görev yapan Japon profesör Dr. Hidesabura Ueno tarafından büyütülür. Haçiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya yürüyen sahibine eşlik eder. Metronun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıktan sonra da eve döner. Çok geçmeden bir akşam üniversite dönüşünde metronun çıkışında Haçiko'yu kendisini beklerken görmeye başlayan profesör, bu akıllı köpeğin sahibinin eve dönüş saatlerini hesapladığını anlar.
Tam bir yıl boyunca, Haçiko bu rutini tekrarlar.
Ama bir akşam metrodan çıkmaz profesör. Kendisi kalp krizi sonucunda bu dünyaya veda etmiştir.

Haçiko gözleri metronun kapısında gece boyunca bekler. Bir sonraki akşam yine bekler...
Haçiko her akşam Profesörün geleceği umudu ile inatla beklemeye devam eder. Haçiko tam 10 yıl boyunca sahibinin gelmesini bekler. 12 yaşındayken metronun kapısında hayata gözleri yumar...


Bugün Tokyo'ya gidenseniz, Shibuya istasyonunun kapısında köpek heykeli Haçiko'ya rastlayabilirsiniz. Japonlar, sadakat ve insan hayvan ilişkisinin sembolü olarak ölümünden hemen sonra, sahibini beklediği yere Haçiko'nun heykelini dikerler.

Japonlar mı Hachi'ye örnek olmuşlar, Hachi mi Japonlara?

6 Nisan 2013 Cumartesi

Televizyon ve İlişkilerimiz


Televizyonda izlediği ilişkileri gerçek ile bağdaştıran kişiler, eşine karşı daha az dürüst mü oluyor?
Evlilik ile ilgili hayallerimizi ve beklentilerimizi nasıl oluşturuyoruz? Bize en yakın örnek ailemiz; anne-babamızın ilişkisi bilinçli veya bilinçsiz, inanç sistemimize yerleşiyor. Ailemizin dışında eski ilişkilerimiz, evli arkadaşlarımız da önemli bir yer ediniyorlar.

Mass Communication and Society dergisinde yayınlanan makaleye göre, televizda izlediğimiz çiftler ve ilişkiler de bilinçaltımızı etkiliyor. Albion Üniversitesindeki araştırmacıların bulguları şöyle:
“Televizyondaki çiftlerin gerçek olduğuna inanıp, eşlerinimizi kolay aldatıyoruz ve kolay boşanma eğiliminde oluyoruz.”

Araştırmayı yürüten ProfesörJeremy Olsen’e göre boşanmalara sebep olan en önemli faktör evliliğimiz ile ilgili gerçekçi olmayan beklentilerimiz…



Ülkemiz, televizyon seyretme konusunda Dünya ikincisi, birinci de Amerika Birleşik Devletleri. Dünya boşanma rekortmeni ise sayısal olarak yine ABD, her sene 13 milyon kişi!
Bilinçaltımız sorgulamaz, sadece ne verirseniz onu alır.
Onu neyle beslediğinize dikkat ediyor musunuz?

5 Nisan 2013 Cuma

Olgunlaşmak



İnternet, sosyal medya ve sonsuz paylaşımlar... Bol bol alıntılar...
İnsan güzel bir şey gördü mü paylaşmak istiyor. Kendimce bu konuda seçici davranmak ve bana ne hissettirdiğine, ne kattığına, ne düşündürdüğüne odaklanarak bunları paylaşmak taraftarıyım... 


Ancak, öyle yazarlar, öyle yazılar var ki, hem çok açık, hem çok biz... Hem de çok bilge...
Her satırda kendinizi buluyorsunuz, ve olduğu gibi paylaşmak geliyor insanın içinden; hiç bozulmasın, çatal bile değmesin diyeceğiniz pastalar gibi...

İşte, Can Dündar'ın aşağıdaki yazısı buna bir örnek; olduğu gibi paylaşmak, burada saklamak ve dönüp tekrar okumak için...


"OLGUNLAŞMAK"
Artık eskisi gibi her hafta sonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.
Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık.
Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.
'Ben demiştim' ,'ben bilirim', 'ben zaten anlamıştım',
Sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun.
İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.
Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.
Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken.
Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
Boş geçen her saniye değerli artık.
Daha yapılacak çok şey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.
Gerektiğinde 'HAYIR' demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.
Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.
Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.
Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.
Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor.
Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçak gönüllülükle gülüyorum içimden sadece.
Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
Modaya uymak adına popumun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim .Ayıp, günah yada ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor.
Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.
İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.
Yasamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.
Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor. Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.
[Can Dündar]

4 Nisan 2013 Perşembe

The Jane Austen Book Club



Birçok bayan ve bir erkeği bir araya toplayan bir kitap kulubünü konu alan 'The Jane Austen Book Club' filmi, değişik ilişkilerden dolayı sıkıntılar yaşayan bir grup bayan arkadaş ve tek bir erkekten oluşan ekip, Jane Austen’in tüm kitaplarını okumaya başlar.
  • Akıl ve Tutku (1811)
  • Gurur ve Önyargı (1813)
  • Umut Parkı (1814)
  • Emma (1815)
  • Northanger Manastırı (1817)
  • İkna (İnanç) (1817)

“UNESCO tarafından yapılan araştırmaya göre, Avrupa'da yüzde 21 olan kitap okuma oranı, Türkiye'de sadece on binde bir. Rapora göre, Türkiye, kitap okuma oranında dünya ülkeleri arasında 86'ncı sırada yer alıyor. Televizyon seyretme oranında ise Türkiye, Dünya 2’ncisi.
‘Yılda’ kitaba ayrılan süre bir günlük TV izleme süresiyle aynı: 6 saat”

Maria Bello’nun başarıyla canlandırdığı Jocelyn, kendinden başka herkesi kontrol etmek ve yardım etme isteği ile yalnız yaşayan biridir. Prudie (Emily Blunt) ise kocası ile uyuşmadıklarını düşünerek genç bir öğrencisine olan ilgisini sorgular. Kızı eşcinsel olan Sylvia (Amy Brenneman) ise kocası tarafından terkedilmiş taze bir bekardır.
“Araştırmaya göre, günde ortalama 6 saat televizyon izleyip 3 saat internette gezinen Türk halkı ne yazık ki, kitap okumaya yılda sadece 6 saatini ayırıyor. Bu 6 saati de genellikle aşk romanları okuyarak geçirirken, erkeklerin bayanlara göre kitap okuma oranı dörtte bir oranında. Kitap, hem bireysel gelişimimiz hem de beyin gelişimi açısından oldukça önemlidir."

Filmde olan biten birçok olay, kitapları okurken, yorumlarken bir terapi etkisi yaratır. Romanlarda insanlar kendilerine paylar çıkartırken, başka bakış açıları ile farklı düşünmeyi de öğrenirler. Sadece Jane Austen değil, başka kitaplarla devam etmek isterler. Artık iletişim kurup barıştıkları kocaları da onlara eşlik edecektir...

Film, Karen Joy Fowler'in aynı adlı romanından esinlenilerek beyaz perdeye aktarılmıştır.


Jane Austen, ingiliz bir roman yazarı... 14 yaşında roman yazmaya başlayan Austen, 27 yaşında kendi tanımıyla büyük ve garip biri olan Wisley’den evlenme teklifi alsa da kabul etmez. İkilinin yaşadığı ilişki Aşkın Kitabı (Becoming Jane) adlı filmde işlenmiştir. Bu filmde Anne Hathaway, Jane Austen’i canlandırmıştı. Jane Austen 42 yaşında göğüs kanserinden ötürü bu dünyaya veda eder...

Jane Austen’in birçok kitabı beyaz perdeye yansımış durumda. Bunlar genelde aşırı dram ve gizem içeren hikayelerdir; Louise Hay’e göre kanserin olası sebebi derin acı, uzun süre taşınan kırgınlık, sır, hüzün ve nefreti için gömmekmiş...

3 Nisan 2013 Çarşamba

Robot & Frank


Teknoloji hayatımızı ne yönde etkiliyor?

Bir yandan cep telefonu, internet, otomatik camlar, internet bankacılığı, elektronik oyunlar, tablet bilgisayar, çamaşır makinası, sosyal medya olmadan hayatımızı nasıl geçirdiğimizi unuturken, bir yandan da içten içe  ‘nostalji’ ve aidiyet duygusu ile yanıp tutuşuyoruz. Bir yere, bir zamana ait olmak egomuzu rahatlatan unsurlardan biri...

Ancak bundan daha önemli bir mesele var, teknoloji ile her şeyin otomatik hale gelmeye başladı. Çoğu zaman kendi kendimize yeter hale gelip, sözüm ona ‘sosyalliği’ sanal bir ortamda yaşamaya başladık. Sosyal medya binlerce arkadaşın kapısını aralarken, içinizdeki yalnızlığı artırıyor mu? Hayatımızdaki en elzem becerilerden olan Sosyal İletişim kabiliyetimiz ölüyor mu?

Eski kabile veya köylerde yaşayan toplumlarda depresyon nedir bilinmezken, şehir toplumlarında bazı depresyon ilaçları artık vitamin niyetine kullanılmakta. Sosyalleşme, olumlu duyguların paylaşılması, gülmek kendini iyi hissetmek için en iyi yöntemler değil mi?


Tüm bunlara rağmen, çocukluğumuzdan beri hayalini kurduğumuz ‘robotlu günleri’ de merak etmiyor değiliz. İşte Robot & Frank filmi öyle bir dönemde geçiyor. Gerçek kütüphanelerin müzeye çevrilmek üzere olduğu, bir robotun yaşlı Frank’e bakıcılık yaptığı bir dönem...

Frank, çocuklarından uzakta tek başına yaşamaktadır. Kendisi eski hırsızlardan olup, yenilikleri karşı direnmektedir. Bu da zihnin en temel kendini savunma taktiklerinden biridir. Tek arkadaşı olan ve kütüphanede çalışan Jennifer'ı kendine yakın hisseder.
Ancak kütüphane de kapanma tehlikesi altındadır.

Çocukları ise onunla ilgilenmek adına bir robot hediye ederler. Başlarda Frank, robotu istemese de, daha sonraları aralarında ironik bir şekilde bir yakınlık ve dostluk başlar. Frank eski reflekslerini robotla beraber geri kazanmak istemesi üzerine beraberce bir maceraya atılırlar... 


Genç yönetmen Jake Schreier’in başarı ile kotardığı film keyifle izleniyor. Usta oyuncular filmi sürüklemiş; Frank rolündeki Frank Langella 1938 doğumlu ve Nixon filmindeki rolü ile Oscar Ödülüne aday gösterilmişti. Kütüphanede çalışan Jennifer rolünde ise Oscar Ödüllü Susan Sarandon’ı izleyebilirsiniz. Frank’in çocuklarını oynayan James Marsden ve Liv Tyler de filme renk katmışlar...
"Tüm güvenlik sistemleri, güvenlik firmaları tarafından tasarlanmıştır, hırsızlar tarafından değil. Soru bir hırsızının onu etkisiz hale getirip getiremeyeceği değil, bunun ne kadar süre alacağıdır. Tüm büyük sistemleri müşterilerin görebileceği bir yere koyarlar. Sadece güvende hissetme duygusu satarlar."