30 Haziran 2013 Pazar

The Perks of Being a Wallflower


Bir erkeğin belli de en ilginç ve zorlu dönemi ortaokuldan liseye döndüğü zamandır.
Ne çocuktur, ne de genç... Bir elinde oyuncağı, diğer elinde bir kızın elinin hayali...

Kendini kabul ettirme, farkedilme ihtiyacındadır. Hiç bilmediğiniz müzik gruplarını biliyormuş gibi yaptığınız zamanlar... Anlamadığını esprilere güldüğünüz, insanlara isimler taktığımız, inek gibi gözükmemek çin uğraştığımız zamanlar... Bir ilişkinin neden başlayıp, neden bittiğini bilmediğiniz zamanlar...Büyük değişimlerin oluşmaya başladığı zamanlar.

Tam da maske ve roller ile ilgili bir yazı yazarken seyrettiğim bu film saf çocukluktan maskelerin takılmaya başlandığı ortaokul sonu, lise başlangıcını konu alıyor.
Hem de hikaye 80’li yıllarda geçiriyor, karışık müzik kaseti çekip, kapağını kendiniz hazırlamışsanız, size çok nostaljik gelecektir film.


Maskeleri neden mi takarız? Dört Anlaşma kitabının yazarı Don Miguel Ruiz'in dediği gibi:
“Kendimiz için yeterince iyi değilizdir. Çünkü kendi mükemmellik imajımıza uygun değilizdir. Olmadığımız biri olduğumuz imajını vermeye, kendimizi öyleymiş gibi göstermeye çalışırız. Bunun sonucunda kendimizin suni olduğunu hissederiz ve başkalarının bunu görmesini engellemek için sosyal maskeler giyeriz.İnsanlar kendilerinin mükemmel olmadığının sizin tarafınızdan keşfedilmesinden korkuyorlar.Sosyal maskeden sıyrılmak acı vericidir.”
Filmin kahramanı liseye çeken çaylak Charlie’dir. Uyum problemi yaşarken, son sınıfta olan Patrick ile arkadaş olur... Yine son sınıfta olan Patrick’in üvey kızkardeşine gizleden gizliye aşık olur. Yan rolde olan Patrick kendi gibi davranan ve maske takmamak için direnen olağanüstü bir arkdaştır.


Charlie, Patrick ve Sam ile beraber takılarak müthiş deneyimler yaşamaya başlar; filmin en ünlü repliği Charlie’den gelir:
“Şu anda hayattayız, ve bu anda yemin ederim ki biz sonsuzuz.”

Filmin kadrosu doğal olarak gençlerden kurulu. Büyünce de güzel olacağı tahmin edilen Emma Watson ve Logan Lerman’ın yanısıra Patrick’i canlandıran Ezra Miller dikkatleri çekiyor.
1992 doğumlu Ezra Miller son dört uzun metrajlı filminde çok başarılı performanslar sunuyor, özellikle We Need to Talk About Kevin (2011) rolü unutulmaz... Bu filmde de ön plana çıkmış.


İşte filmden akılda kalacak replikler.

Sam: Neden biz bir hiçmişiz gibi davrananlardan hoşlanıyoruz?
Charlie: Biz, layık olduğumuzu düşündüğümüz sevgiyi kabul ediyoruz.

Patrick: Hey millet C- aldım! Ortalamanın altındayım, yaşasın!

Charlie: Mary Elizabeth herkesden nefret etmesinin yanısıra içinde iyi bir insan.

Charlie: Sam, ne kadar çılgın olduğunu bilseler, kimse seninle konuşmazdı, bunu hiç düşündün mü?
Sam: Her zaman.

Charlie: İşte bu benim hayatım. Ve bilmeni isterim ki, hem mutluyum, hem üzüntülü ve hala bunun nasıl olabileceğini anlamaya çalışıyorum.

Charlie: Doktorum dedi ki, nereden geldiğimizi seçemeyiz ama nereye gidebileceğimizi seçebiliriz. 

29 Haziran 2013 Cumartesi

Şu Andaki Rolünüzden Memnun musun?


Hayatta herkese bahşedilmiş bir görev veya misyon var mı?

Havaalanında koştururken, kahve içerken ve işte çalışırken, acaba içinizde bir gladyatör veya bir ermiş bir sufi mi yatıyor?

Carl Jung şöyle demiştir: 
“Bilinçaltınızı bilinçli hale getirmedikçe, bilinçaltınız hayatınızı kontrol etmeye devam eder ve siz buna ‘kader’ dersiniz.”
Bazen bir rolü öyle gönülden kabul ederiz ki, bunun bir rol olduğunu unuturuz. Kostümlere, sahneye ve düzene aşık oluruz.

Birisiyle yeni tanıştığınızda, hemen ‘ne yapıyorsun”, “nerelisin’ gibi sorulara maruz kalırız. “Ankara’lıyım”, “39 yaşındayım” ve “Özel bir şirkette çalışıyorum” dediğimizde biz de bunlara inamaya başlarız.

Derimizin her gözeneğine kadar bu rolleri yaşarız. Süre uzadıkça da bu duruma daha fazla alışır ve rolü özümseriz. Bu kişiliğimiz ve yaşamımız haline gelir.

Bu maskeyi çıkarsaydınız ne olurdu? Senaryoyu siz yazsaydınız? Oynadığınız oyun değişir miydi? Diğer karakterler etkilenir miydi? Ruhunuzdan farklı kelimeler, duygular ve ifadeler dökülür müydü?


Hayatınızda, “Kendime güveniyorum”, “Hayallerimi gerçekleştirebilirim”, “Kendimi seviyor ve bağışlıyorum”, “Bugün kimseyi memnun etmek zorunda değilim”, “Kimsenin beni takdir etmesine gerek yok”, “Ben bir ve bütünüm” gibi düşüncelerin standart paketinizde olduğunu hayal edin.

Nasıl hissederdiniz? Değişik mi? Heyecan verici mi?

Hayatınızın hangi alanlarındaki maskenizden veya senaryodan memnun değilsiniz? 
Bu rolden çıkmanız için neye ihtiyacınız var? 
Evde, işte, arkadaşlarınızın yanında kendiniz gibi olmak için...

Bu hayatı farkında olarak yaşamak cesaret ister, ancak ödülleri buna değmez mi?

Evrendeki değişime ayak uydurup, fikirlerimizi değiştirerek hayatımızı yaratabiliriz. Siz bunu yaptıkça kendinize yeni fırsatları, yeni maceraları, yeni anlamları çekeceksiniz.

Bilgiyi hayata geçirme vakti geldi mi?

27 Haziran 2013 Perşembe

Neredesin


Bir kitabı bitirmek bir kahveyi bitirmek gibi.. Ağzınızda acıyla tatlı arasında bir tat bırakıyor. Marc Levy’nin kitabı Neredesin, içi öyle çok dolu dolu bir roman olmamasına rağmen, hoş bir tat bırakıyor insanda; hem gülümsetiyor hem de dugusallaştırıyor insanı...

Kitabın ana karakteri Susan, Honduras’daki fekaletzedelere yardım amacıyla gittiği maceradan ne ruhen ne de fiziken dönebilir...

Susan’ı derinden etkileyen bu serüveni kendi anlatımıyla şöyle dile getirir:
“Ne iyiler var, ne kötüler, ne taraf var ne de neden; akıllara durgunluk veren bir felaketin göbeğinde, insanlıktan başka hiçbir şey yok. Ve imkansız bir umudun küllerinin arasından, yalnızca onların cesaretleri sayesinde hayat tekrar canlanıyor. 
Buraya, birer kurban oldukları düşüncesiyle gelmiştim, ama bana her an bundan çok başka olduklarını gösteriyorlar ve bugün bana benim onlara verdiğimden çok daha fazlasını veriyorlar.”

Honduras’taki hayatında çok zorlansa da, Susan kendini bulmaya çalışır ve arkasında bıraktığı Philip’le olan ilişkisini sadece mektuplarla devame ettirir.
Philip’in onu çok istemesine rağmen, Susan bir ilişkiye bağımlılık gözüyle bakar ve bir aile kurmaktan çok uzaktır...
“Ve insanın, bağlılık resmileştiğinde, bunun hayatında hiç düşünmediği kadar yer tutacağını keşfetmesiyle yaşadığı ilk korkular: Ya diğeri bir sabah çekip giderse korkusu, ya aramazsa korkusu; birini sevmenin en başına buyruk olanlar için bile, bağımlı hale gelmek olduğunu kendi kendine itiraf etmenin korkusu.”
Philip ise bir nevi çaresiz kendine ayrı bir hayat kurar; Mary ile Thomas adında bir çocukları olur. Burada yeni kahraman Mary ortaya çıkar ve yıllar sonra da olsa, yanayan yaşayan insanların birbirlerini sonradan keşfedebiliceklerini ispatlar...

Kitabın dili hafif, hikayesi sürükleyici... 

Son olarak, işte kitaptan bazı alıntılar:
“Neden var olan her şeyi bir kenara itip var olmayana takılırız? Neden yolunda giden şeylerin tadını çıkarmak varken yolunda gitmeyenleri önemseriz?”
“Olayları oldukları gibi görüp kendilerine ‘neden’ diye soranlar vardır. Bense olayları olabilecekleri gibi görür, kendi kendime, ‘neden olmasın’ derim!”

26 Haziran 2013 Çarşamba

Zihnimiz



Çevremizdeki bazı davranışlara anlam veremiyor musunuz? Başkalarının fikirleri, davranışları bize ters mi geliyor? Öte yandan kendi fikirlerimize çok bağlı olsak da, kendi davranışlarımızı her zaman beğeniyor muyuz? Bazen hayatımızda yaptık istediklerimizi yapamazken, bazen de hiç yapmak istemediğimiz şeyleri yapar buluyoruz kendimizi hayatta...

İnsan denilen yaratık akıl mantıklı, duygusal bir beyne sahip değil miydi?
Tüm tarihimiz boyunca süregelen şiddet nereden geliyor?


Beynimiz üç ana kısımdan oluşuyor; eski beyin (sürüngen), orta beyin (memeli) ve yeni beyin (mantık)…


Eski beyin, sürüngen beynimiz ve en ilkel olmasına rağmen büyük patron olan ve kendini güvende hissetmediği zaman kontrolü başka kimseyen bırakmayan kısım. Orta beyin ise duygusal olan memeliler ile benzeşen kısım. Yeni beyin ise özellikle hiç bir canlıda bu kadar gelişmemiş olan Prefrontal Cortex ile gururlandığımız mantıklı kısım.


Bu sırasıyla birbirinin üzerine evrimleşen ve farklı seviyede görevleri olan en belirgin ayırımın yapılabildiği kısımlar.


Eğer 'Sürüngen' beyin, kendini tehdit altında görürse, bu fiziken olabilir, statü gereği olabilir, ahiret kaygısından kaynaklı olabilir, zayıf karakterli - ego kaynaklı olabilir, bağımlılıklarımdan kopmama kaynaklı olabilir.



Herhangi bir 'korku', sürüngen beyni devreye sokuyor... 
Bu sebeple evrende güvende olduğumuzu hissedebilirsek, zihnimizi eğitebilisek, işte o zaman zihnimizi kontrol edebiliriz... 
Sağduyulu olabiliriz...

21 Haziran 2013 Cuma

Verimli Yaşamak


Tüketmeyelim... Bu ne kadar devam edecek? Ne anlama geliyor? “Belli bir süre” bir şey almamak mı? Vicdanımızı rahatlatmak ve bir şeyler yapmış olmanın vermiş olduğu huzur mu? Eğer böyle olursa, bu da, tüm bu tüketim çılgınlığı gibi tüketilen bir moda halini alır.
Bazı farkındalıklarla, bunu bir alışkanlığa ve hayat tarzına dönüştürebilir miyiz?

Tüketimdeki en önemli konulardan bir nedir?
Enerji Tasarrufu ve dolasıyla çevrecilik. 
Hem kişisel olarak, hem de kurumsal olarak... İster doğrudan, ister dolaylı olsun, enerji harcıyoruz veya enerji harcanarak üretilmiş bir nesne tüketiyoruz.

TED’de konuşma yapan Alex Laskey, davranışlarımızın nasıl enerji tüketimini azaltabileceğini anlatıyor. Ayrıca kömürün, ışığa dönüşürken kaybın %90 olduğunu vurguluyor... Bu da 1 birim enerji tasarrufun 10 birim kaynağı koruması anlamına geliyor.

Enerji ve enerji sağlayan ağaç, kömür ve petrol türevlerini düşünerek birkaç fikir oluşturalım:
1. Benzin
        a. Yakıt tüketimini gösteren göstergelere bakarsanız, tüketim
                i. Gaz padalına basış tarzınızla ilgili olarak değişecektir
                         Gaza ayağınızın altında yumurta varmış gibi basın
               ii. Birinci ve ikinci viteste uzun süre araba kullanmayın, 
                        vites kutusunun en verimsiz olduğu vitesler küçük viteslerdir.
              iii. Jip veya büyük motorlu arabalar almayın. 
              iv. Havanın uyguladığı direç hızın karesi ile orantılıdır, yani 60km 
                        hızla giderken 10 birim direç varsa, 120km hızla giderken 
                        40 birim dirençle karşılaşsınız.
                         Özellikle 100km hızın üzerinde giderken arabanın karşısındaki 
                                en büyük direç havadır.

2. Klima ve Isıtma
        a. İlk klima 1902’de bulundu. Ülkemizde ise sadece 15 senedir yaygın bir 
                şekilde satılmakta... Ben çocukken arabalarımızda klima yoktu. 1990’lı 
                yıllardan önce insanlık nasıl yaşıyordu?
        b. Elektrikli ısıtıcıların verimi %10’dan da düşüktür. 
                Mümkünse kullanmayın.
        c. Yazın 18 derece, kışın 30 derecede yaşayan tek millet biz miyiz?
                 i. Yazın idea yaşam derecesi 26 derecedir. Hafif kıyafetler giyeriz.
                ii. Kışın ise, ‘kazak’ veya benzeri bir şey giyerseniz bu derece 21-22 
                        derece olacaktır...



3. Kağıt 
        a. Faturalarınızı eposta yoluyla alın... Posta kullanmayın.
        b. Gereksiz yazıcınızı kullanmayın, basılmış sayfaların arkasını kullanın.
        c. Her türlü bilgi internette varken, dergi ve gazete tüketimini azaltıp, 
                seçici davranabiliriz.

4. Soğuk Tüketimi
        a. Soğuk yiyecek ve içecekler bedenimizden enerji çalacağı gibi, sağlıklı da değil.
        b. Ayrıca, sıcak suyu içemeyeceğimiz kadar sıcak, soğuk içecekleri 
                içemeyeceğimiz kadar soğuk tutmanın anlamı nedir.
        c. Buzdolabınızda ne kadar boş olursa, o kadar verimli çalışacaktır. 
        d. Buzdolabınızda hava sirkülasyonunu sağlayacak şekilde yerleştirin.
                i. Yazın mahzen gibi serin yerleri, kışın balkonunuzu buzdolabına
                        nefes aldırmak için kullanabilirsiniz.

Tüm bunların dışında, farkında olmak lazım; kullanmadığımız zaman lambayı  kapatmak, televizyonu kapatmak, İnternet'i kapatmak, ısıtıcıyı kapatmak... 
Yazın güneş ışınını engellemek içerideki ısıyı azaltacaktır, kışın yalıtım ısının dışarıya kaçmasını önleyecektir. Hiçbir cihazı ‘stand-by’ da bırakmayın, enerji harcamaya devam edecektir... Özellikle de uydu alıcı gibi cihazları. Monitörlerinizi düşük ışık düzeyinde kullanın. Doğa ile içiçe yaşayın...

Daha neler yapabiliriz?

Bunun için aşağıdaki ‘Zihin Haritası’ çalışmasını öneririm. Ortaya bir mesele yazıp, dallanıp budaklandırıp detaylı aksiyonlar çıkacaktır!



Güç veya akıl değil, sürekli gayret göstermek potansiyelimizi ortaya çıkartacaktır.
(Continuous effort, not strength or intelligence, is the key to unlocking our potential. ― Winston Churchill)

20 Haziran 2013 Perşembe

The Joneses


The Joneses” adlı filmde reklam amaçlı sanal bir ailenin çevresine nasıl ürün aldırabildiğini gösteren muazzam bir film. Film aynı zamanda bu aktivitelerin etik boyutuna da çarpıcı bir şekilde sorguluyor.

Havada ahenkle dans eder gibi uçan kuşları görmüşsünüzdür. Hiç bu kadar uyum içinde uçmayı nasıl öğrendiklerini merak ettiniz mi? Elbette kuşlar birbirlerinin zihinlerini okumuyorlar ama kolektif bir beyin paylaşıyorlar. Bu durum sadece kuşlar için mi geçerli? Diğer canlılarda da birçok buna benzer uyumlu davranış söz konusu.
Biz tüketiciler de benzer şekillerde davranıyoruz.Herkesin baktığı yöne bakıyoruz.
2008’de Leeds Üniversitesi’nde yapılan detaylı araştırmalar sonucu insanların %5’i diğer %95’i yönlendiriyor. Youtube’da videosu bulunan deneyde dünyaca ünlü bir violin sanatçısı metroda violin çalmaya başlar. Bir gün boyunca neredeyse hiç ilgi görmez ve sadece 32.17 dolar kazanabilir. Çünkü muhtemelen ilk gelenler bu kişiyi tanımadıkları için es geçmişler ve diğerleri onların davranışını takip etmiş. Aynı kişinin aynı şehirdeki konseri ise müthiş bir bilet ücretine rağmen hınca hınç doluymuş.

Tipik bir odak grubunda (Focus Group) ‘kaşıntı’ ile ilgili bir konu anlatılırken, çoğunluğun kaşınmaya başladığı gözlenmiş. Aramızdakiler kahkaha atarsa hemen biz de gülümsemeye başlarız. Günümüzde popüler olan Facebook kullanıcılarının üzerinde ‘Göz Tarama’ (Eye Tracking) sonucunda, kullanıcıların ağırlı olarak kendilerine rakip olabilecek kişilerin fotoğraflarına baktıkları ortaya çıkmış. Amaç karşılaştırma yapabilmek.

Kendimizi, eşyalarımızı, kariyerimizi, sosyal statümüzü hep başkaları ile karşılaştırarak değerlendiriyoruz.



Bir doktor, dünyada kalan son doktor olsa, kendinde hiç bir değişiklik olmasa da, kendini daha değerli hissetme eğilimde olacaktır. Veya herkes profesör doktor olsa, bu kişi tam tersi kendini yetersiz hissedecektir. Tüm arkadaşları evlenen kişinin de üzerinde evlenme konusunda sanal bir baskı oluşabilir.

Birbirimizle karşılaştırma yapmamızın en temel sebeplerinden biri, küçük yaşlarımızda akranlarımızla karşılaştırılmamız ve aslında onları “taklit ederek” hayatı öğreniyor olmamız. Bu da bizde daha sonraları akran baskısı olarak yansımakta.

Bir şey nasıl moda oluyor?

%5’lik dilim bir şey yapmaya başlıyor, diğer insanlar da aynısını yapıyor ve yapmak istiyorlar. Çocuklarımızda bir Ben10, Şimşek McQueen, Calliou, Bakugan modası var... 
Ürününüzü bu şekilde talep görmesini isteyen firmalar, ürünün hedef kitlenin %5’ini doyuracak kadar tedarik edip ve sabırlı bir şekilde bekliyorlar.
Kıt olan aynı zamanda değerlidir.
Aynı zamanda az bulunan ürün tercih edilmeyen satış kanallarına gitmeyip, tüketici fiyatları da belli seviyelerin altına inmeyecektir. Daha sonra ürünün tedariği arttıkça “Limited Edition” adı altında çıkan kısıtlı ve biraz farklılaştırılmış bir ürünle tekrardan moda olmayı sürdürmekteler.

Markaları yaptıklar diğer bir taktik ise yeni eğilimler (trend) yaratmak. Red Bull ile Vodka, Limonlu Corona, Tuzla Tekila içmek gibi... Bizler kabul etmesek de diğerlerinin yaptığını yapıyoruz; çayla simit yiyoruz, bardan sonra çorbacıya gidiyoruz...

Moda yaratmanın yollarından en etkili yöntemi kulaktan kulağa ürünün yayılmasını sağlamaktan geçiyor. Online siteleride çıkan videolar, blog yazarlarının yorumlar, forumlardaki yorumlar Internet'in nimetlerinden sadece bir kısmı...


En çok satanlar listesini kitapçılarda görürsünüz. Zihnimizin aldığı iki temel mesaj var:

1. Çok Satıyorsa iyidir,
2. Herkes okuyorsa ben okumamışlardan olmamalıyım.

Amazon.com son uygulamalarından birinde, size arkadaşlarınızı ne aldığını dahi bildiriyor.

Bilimsel verileri ile Zihnimizin derinlerine indiğimizde neler buluyoruz? Bir grup gençten 15 adet şarkıyı dinleyip puan vermeleri isteniyor. Daha sonra bu puanlama tüm katılımcıların ortalamaları ile karşılaştırılıyor. Daha sonrası ilginç:

• Eğer çocukların seçimi herkesin seçimi ile aynı ise “ödül, keyif” ile kısımlarda beynimizde aktivite gözüküyor.
• Eğer arada farklar var ise “sinir ve stres” ile ilgili kısımlarda aktivite gözüküyor, ve herkes fikirlerini genele uyma konusunda değiştirme eğiliminde oluyor.

İstanbul’lu olmasanız bile herkesin üç futbol takımını tutması gibi bir kavram. Hem takımızın dönem dönem başarısız olma ihtimali zayıflıyor, hem de grup dışı kalmıyorsunuz.

“Ben takım tutmuyorum” dersek "nasıl yani?” gibi tepkiler alabiliyoruz.
“Ben şiir yazmıyorum” dediğimde ise böyle bir tepki almayız.

Klasik tüketici araştırmalarında kişilere sorarlar:
“Neden Louis Vuitton tercih ediyorsunuz?” diye...
Cevap: “Derisi kaliteli, fermuarı bozulmuyor...”

Zihinsel taramalar ise bu kişilerin beyninde “kişisel tahmin ve havalı görünmek” ile ilgili kısımların devrede olduğu gösteriyor. “Televizyonda en çok ne seyrediyorsunuz?” En çok gelen cevaplar: Belgesel ve haber...!? Akran Baskısının en yoğun olduğu dönem ergenlik çağıdır. Kimlik arayışımızın tamamlanmadığı bu dönemde ergenler kendilerine bir değer bir tarz kazandıracak markaları kullanmaya yatkın olmaktadır. Sigara kullanımı, makyaj yapmak, iPhone kullanımı, marka kıyafet takıntısı bu yaşlarda yoğun olarak gözlenmektedir.



Ergenler kullandıkları markayı havalı hissetmek, kendine güvenmek, kendini ifade etmek, hayat dolu ve arkadaş canlısı olmak adına seçerken, yetişkinler için güvenilirlilik, pratiklik, etkili kullanım ve nostalji daha ön plandadır. Tüm bu gerçeklere rağmen, zihinlerimizi ne kadar eğitirsek bu etkenlerden de o kadar az etkileniriz.

19 Haziran 2013 Çarşamba

Yanılsama - İnsanoğlu Neyin Peşinde?


İnsanoğlu neyin peşinde?
Tüm insanlık sözde mutluluk, barış, huzur isterken, karşımıza çıkan toplumsal olaylar şiddet ve ayrım içeriyor. Biz ve diğerleri arasındaki çatışma tırmanıyor. Tüm sistemin ardında
 yatan tutku ve arzu neden kaynaklanıyor? Zihinsel güdülerin temelinde her zaman korkuyu buluruz. Kendine güvenlik arayan zihin; hem bu dünyada hem de ölümden sonra güvenlik arayışındadır. Öbür dünyadaki güveni kullanan çarpıtılmış inanç sistemleri bu zihinleri kendilerine bağlarken, bu dünyadaki güven için güç statü ve para talep edilmektedir...


Kendimizi güvende hissetmek için aradığımız ‘para’ ve para ile alınabileceğini zannettiğimiz itibar ve güç... Oysa para gerçek bile değildir. Para, tanım itibariyle mal ve hizmetlerin değişimi için kullanılan bir araçtır; takastır yani... İtibar ise egonun bir tuzağından başka bir şey değildir... İnsanlar, efsanevi uygarlıklar haricindeki bilinen tarihinde hep aynı maddesel ve egosal temaların peşinden koşmuş ve devamlı savaşmıştır. Bu hiçbir büyük topluma huzur ve mutluluk sağlamamış... Ve Dünyayı bu haline getirmiştir... Artık hangi hapı yutacağımıza karar verme zamanıdır! Mevcut sistemin hikayelerini mi, yoksa gerçekten ne olduğunu keşfetmeyi mi?


Mevcut sistemi bir illüzyon gibi değerlendirirsek, gerçek özümüz, ruhumuz kimdir? Ruh hakkında dinlerin ve spiritüel bakış açılarının yaklaşımlarını çoğumuz biliriz. Öte yandan bilim insanları bu konulara nasıl yaklaşıyor? Kuantum fizikçisi ve filozof Fred Alan Wolf şöyle anlatıyor: 

[Ruh, kendisini özün uzaydaki yansıması olan madde şeklinde “görebilir”. Bunu arzulamaya başladığında, kendi doğasını göremez hale gelir ve maddeye dönüşmeye başlar.


Boşluk beklentilerin, umutların, hayallerin –her şeyin– kaynadığı kazandır. Her an bir hayal boşluktan fırlayarak madde parçacıkları halini alır ve boşluk bu parçacığı olabildiğince çabuk bir şekilde geri almaya çalışır. Ancak yaratılan madde, tıpkı kafesten kurtulan kuş gibi, kanatlarının farkına varır ve “Hayır, almayayım” der. Bir yanılsama içinde “Nihayet özgürüm” diye haykırır. 

Büyük patlama işte bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu olaydan 13 milyar yıl sonra, tinsel bir arayış içindeki bizler, özümüzü özgürleştirmeye, özün sınırlı bir yayılımı olan ruhu, maddi bağımlılık tuzaklarından kurtarmaya uğraşıyoruz. 

Maddi arayışlarımızda –olabildiğince büyük– servet peşinde koşuyoruz.
Zaman ve zamansızlık arasındaki savaş hiç bitmiyor. Bağımlılık, insanın tinsel boyutunu dikkate almadan tedavi edilemez. Öncelikle tüm bağımlılıkların kökeninde maddesel bir form bulma arzusunun yattığını kavramamız gerekir.]


Onun görüşlerinden anlıyoruz ki, Ruh maddeye dönüştüğü anda bağımlı hale gelir ve nihayetinde kendisini bir benlik olarak görmeye başlayarak acı çeker. Ruhun acılarından kurtarılabilmesi özümüzle yeniden bağlantı kurulması gerekir. Kim olduğumuzu yeniden hatırlamamız gerekir. Çünkü tüm ıstırapların kökeninin aynıdır: zihin - ego ile özdeşleşme...  Bu sahte kimliği görüp onun ötesine geçmedikçe zıtlıklar dünyası; haz ve acı beraberce var olmak durumundadır.

18 Haziran 2013 Salı

Sözler


Başımıza gelen hiç bir şey dış kaynaklı değil... Bazen buna inanmak çok zor olabilir. Hatta delice... Ancak gerçek bu... Biz ne söylüyorsak, ne düşünüyorsak yarattığımız dünya da O!

Başımıza gelen tüm durum ve olaylar, uzun zaman önce ‘her bireyin’ attığı tohumların bu yeşermesi... Toplumların başına gelen ise kolektif bilincin bir yansıması... Bizim dışımızdaki olaylara tepkili olmakta kendimizi haklı görebiliriz ancak herkesin şapkasını önüne koyup işlerin sansasyonel tarafından, yüzeyde görünen dramlarından ve en önemlisi de kendi inançların sıyrılması gerekiyor. Hayallerimizdeki hayatı oluşturmak için tek yol; kendi düşüncelerimizi izlemek ve bunu bir alışkanlık olarak özümseyi ‘istemek’...

Özellikle televizyon ve medya aracılığı ile empoze edilen sanal değer yargılarından kurtulup, öz değerlerinin farkına varıp sahip çıkmalıyız... Bunu sadece bugün değil; her gün yapmalıyız.

Tüm olgular bir etki-tepki meselesidir. Nefret, şu anda beslenmek için tepki bekliyor... 
Peki, söylemlerin sevgi dolu olduğu, kişilerden çok fikirlerin olumlu bir şekilde konuşulduğu bir ortam için tohumlar atılırsa neler olur?


Biz sözcüklerle düşünürüz ve konuşuruz. Belki de en çok kendi kendimizle konuşuyoruz; her şey iç sesinizin kullandığı sözcüklerle başlar. İşte, durup otururken bile iç sesimize dikkat edelim... Genel olarak olumlu mu yoksa olumsuz kelimeler mi yankılanıyor? Yargılar, şikayetler ve eleştir mi yaygın? Yoksa olan olayların ardına bakıp derin bir anlayışın ışığında, geleceğe yönelik neler yapılabileceğine mi bakıyoruz?

Toltek Bilgeliği kitabında, Don Miguel Ruiz dört anlaşmanın ilk maddesinde sözlerden bahsediyor:

"Kullandığınız Sözcükleri Özenle Seçin"

Sözler sizin yaratma gücünüzdür. Her şeyi sözler aracılığı ile gerçek kılarsınız. Söz, bir güçtür; kendinizi ifade etme ve iletişim kurma gücüdür. Sözle düşünürsünüz. Düşünmekte kullandığınız sözlerle yaşamınızdaki olayları yaratırsınız. Sözünüz en güzel rüyayı da yaratabilir, etrafınızdaki her şeyi de yok edebilir. Söz tohum gibidir ve insan zihni son derece verimlidir!

Sözlerin arı, saf (impeccable) olması çok önemlidir. Impeccable, ‘günahsız’ olmak demektir. Günahsız olmak demek davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek ama kendini yargılamamak ve kendini suçlamamak anlamına gelir. Sözünüzü özenli bir seçicilikle kullanmak, “günahsız” sözler kullanmak enerjinizin doğru kullanımıdır.



Söz saf büyüdür. Söz biz insanların sahip olduğu en güçlü armağandır. Kara büyünün en kötü şekli dedikodudur. Dedikodu, kara büyünün en kötü halidir. Çünkü saf zehirdir. Sizin fikirleriniz sizin bakış açınızdan başka bir şey değildir. İlle de doğru olması gerekmiyor. Fikirleriniz inançlarınızdan, egonuzdan ve bireysel rüyanızdan kaynaklanıyor. Zehri yaratıyoruz ve başkalarına yayıyoruz çünkü kendi bakış açımızın doğru olduğunu hissetmek istiyoruz.

Sözlerimizi özenle seçerek ‘bağışıklık’ da kazanabiliriz. Başkalarının negatif telkinlerine karşı bağışıklık kazanacak ve size söylenen olumsuz sözlerden etkilenmez hale gelebilirsiniz.

Sözlerin saflık derecesi, öz-sevginizin boyutuyla ölçebilirsiniz. Kendiniz ne kadar sevdiğiniz ve kendinizle ilgili ne hissettiğiniz, sözünüzün kalitesi ve onurluluğuyla doğru orantılıdır. 
Sözlerini doğru kullanın. Sözlerinizi sevginizi paylaşmak için kullanın.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Star Trek Into Darkness


“Scottie bizi ışınla!”
Çocukluğumuzun en çok hayalini kurduğumuz şeydi ışınlanmak. Şu aralar da bambaşka yerlere ışınlayacağımız kişiler de yok değil... Yine de sağduyu ile evrensel bakmak istiyorum; vardır herkesin bir rolü ama bu sahne değişsin artık.

İşte çocukluğumuzu efsanesi 1966’daki Uzay Yolu dizilerinin yeni verisyonu Next Generation 1987-1994 yılları arasında televizyonlarda yayınlandı. Beğeneni olsa da, orijinal kahramanları çok aratan bu versiyondan sonra J.J. Abrahams yönettiği Uzay Yolu 2009 yılında, ‘iş budur’ dedirtmişti.


Bu yılın beklenen filmi Uzay Yolu – Karanlığını İçine Doğru’da iki saat boyunca nefes aldırmıyor. Zannedersiniz sadece giriş ve son var!

Yönetmen sizi karakterlerin ilginç yönleri, hikayenin akıcılığı ve müthiş görsellik ile büyülüyor. Mission: Impossible III ve Super 8’in yönetmenliğini yapan J.J. Abrahams şu aralar Star Wars Episode 7 için kolları sıvamış durumda!


Spock rolündeki Zachary Quinto, Heroes’daki gibi zor bir karakteri başarı ile oynuyor. Onun kız arkadaşı rolündeki Zoe Saldana güzelliği ile dikkati çekiyor. Bu arada dünyanın yapay dillerinden biri olan ‘nesne-fiil-özne’ yapısına sahip olan Klingonca da bilmekte...
Avatar, Star Trek, Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl gibi filmlerde ünlenen Zoe’nin Avatar 2 filminde oynayacağı söyleniyor.


Tüm bu kumral ve esmer oyuncuların arasına sanki renk katsın diye Uzay Yolu Karanlığını İçine Doğru’ya dahil edilmiş Alice Eve sarışınlığı ile öne planda. 2012’de The Raven ve Men in Black gibi başrılı filmlerde oynayan Alice Eve’in ingiliz aksanı kulağa hoş geliyor.


Üç boyutlu seyretmenizi tavsiye edeceğim filmi Beyaz Perde’nin ön gösterimi ile erken seyretme imkanı bulduk. Bu keyifsiz zamanlarda keyif katan bir aktivite oldu...

7 Haziran 2013 Cuma

Mustafa Yalnız mı?


Kendinizi yalnız hissediyor musunuz? Başınıza gelen olaylardan sonra gündelik yaşantınızda tutunduğumuz dalların da önemsiz olduğunun farkına mı vardınız? Aman canım dediğiniz, veya unuttuğunuz değerlerin farkına mı vardınız? 

Paylaş, paylaş... Paylaştıkça sanki yalnızlığımız artıyor!
Bir şeyleri ifade etmek istiyoruz, içimizi boşaltmak istiyoruz. Belki de hayran olduğumuz tarihi şahsiyetleri örnek alıp, onların sözlerini paylaşıyor onun hakkındaki filmleri, belgeselleri paylaşıyor, hayran oluyoruz... Büyük kitleleri etkilediklerini ve ne kadar hayranları ve takipçileri olduğunu düşünüp gıpta ediyoruz?


Türkiye Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk, yine yabancıların deyimiyle 20. Yüzyılda nadiren çıkan liderlerden biri... Tüm Avrupa’nın topraklarını bölüştüğü, Amerikan Mangasını bir çözüm olarak gören bir yönetimi olan, Balkan Harbi ve Birinci Dünya Harbinden bitkin ve bitap çıkan fakir, unutulmuş halkını kurtaran ve kurtardıktan devrimler yapan adam yalnız olabilir mi?

Mustafa Kemal’in çocuk olduğu zamanı düşünelim:

  • Babasını kaybetmiş.
  • Ailesi iki çocuğunu Mustafa doğmadan yitirmiş.
  • Evini terk edip dayısının yanına yerleşmek zorunda kalmış.
  • Yatılı okulda sıtmaya yakalanmış....

Bu bir çocuk... Büyüyünce ne oluyor?

  • Askerde sürgüne gönderilmiş.
  • 38 yaşında hakkında idam kararı çıkmış.
  • 41 yaşında tüm halkın elindeki tek orduyu riske atıp taarruza kararı vermiş...

Padişah veya Halife olabilecekken, o Cumhuriyeti kurup, bir kaç kez çok partili rejim denemelerinde görüyor ki hala yalnız... Hatta silah arkadaşları bile ona karşı duruyorlar. 
Yan yana hayatlarını hiçe saydıkları mücadeleden hemen sonra siyasi mücadelede başka hesaplar yine Atatürk ile aralarını açıyor.

1927'de Avrupa basını Atatürk için şöyle yazıyor:
“Gazi, savaş sonrası dünyada kendi iradesine bağlı bir ulusal hareketle tam ve kesin diktatörlüğünü kuran ‘tek’ lider oldu. Beş yıla sığdırdıklarını başka türlü yapamazdı. 
Dini zihniyetin en çok hakim bu en gelenekçi ülkede en derin devrimi gerçekleştirdi. 
Bugüne kadar ki bütün hayatını dini inancının hükmünde yaşamış bir halkı normal evrimin bütün basamaklarını hiçe sayarak adeta sihirli bir değnekle dönüştürmeye çalıştı. 
Bunu insan gücünün üzerinde çılgın bir girişim saymak gerekir.” 



Latin harflerini, Türk kültürünü Arap etkisinden çıkarmak ve eğitimin, okuma yazmanın daha kolaylaştırılması amacıyla getirir. Beş yılda ancak yapılır denilen değişim üç ayda tamamlar.

Nüfusun sadece %10’unun okuma yazma bilen halkına bizzat öğretmenlik yapar ve 5 yılda 50,000 öğretmen ile 54,000 kurs vererek okuma yazma oranını %25’e çıkarır. 
Her şey onun için harika gözükürken, onun içi üzgün ve buruktur... 

Atatürk’ün heykellerini yapmak için Türkiye’ye gelen İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica Atatürk için şunları söyler:
“Atatürk, az konuşuyor, çok düşünüyor. Bazen emir verici bir görünüm bürünürken, bazen insanı duygulandıran çocuksu, tatlı bir hale giriyor. Duygusal açıdan düş kırıklığına uğramış, çok acı çekmiş olduğu belli...”

1 Haziran 2013 Cumartesi

Yeşil Alanlar?


Nüfus artışı ve büyük şehirlere göçle beraber, yeşil alanlar süratle binalara ve alışveriş merkezlerine dönüşüyor. Tüm bu değişim sebep olanlar, bindikleri dalı mı kesiyor? Yeşil alanların hayatımızdaki etkisi nedir? Bilim ne diyor bu konuya?

New York’daki Central Park’ı bilmeyen yok gibidir. En azından Hollywood filmlerinden fazlasıyla aşina olduğumuz bir park. Parkın arazisi incelendiğinde değeri paha biçilmez; bu özelliklerde ve bu kadar değerli başka bir arsa, Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamında olmadığı söyleniyor.


New York gibi kalabalık bir şehirde emlağın ne kadar değerli olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Buna rağmen 5 Mayıs 1851’de Belediye Başkanı Ambrose Kingsland, kamuya açık bir parkın bu büyüyen şehir için en önemli ihtiyaç olduğuna karar veriyor. 
270,0000 ağaç ekilerek 20,000 kişinin çalışması sonucunda Central Park yapılıyor.1850 yılında şehrin bütçesini 3 katı miktarda olan 10 milyon dolar harcanıyor.
“Central Park” 1859’da açılır ve şehrin enerji ve güzellik sembolü olur. Ancak bundan fazlası vardır. New York’daki yaşam beklentisi 82’ye yükselir, bu Japonya ile aynı seviyedir. Central Park’ın bu konuda katkısının büyük olduğuna düşünülüyor.


Psychological Science dergisinin yaptığı araştırmaya göre yeşil alanların varlığı, mutluluk düzeyini artırıyor, depresyonu azaltıyor ve hayattan alınan tatmini olumlu yönde etkiliyor. 1991’den 2008’e kadar her yıl tekrarlanan araştırmada, 5,000 hane halkına üç kategoride sınıflandırılmış sorulardan oluşuyor: 
Sağlık/Mutluluk, Tatmin Seviyesi ve Çevredeki Yeşil Alan Miktarı...


Araştırma, bunun dışındaki tüm faktörlerin aynı tutulduğunu kontrol ediyor; gelir düzeyi, eğitim, suç oranı, ev boyutları vs... Sonuçlara göre hayattan tatmin oran %25 oranında bir artış gösteriyor. Bu çok tatminkar bir oran. Daha uzun evlilikler ve daha az işsizlik oranları da cabası... İşte bu yüzden New York gibi stresli ve büyük bir şehrin, yaşam beklentisi bu kadar uzun olabiliyor. Mutlu ve huzurlu insanları daha uzun yaşadıkları da yarı bir gerçek.

Yeşil alanları yok edip, kim, ne kazanıyor? Birbirinden hiç bir farkı kalmayan alışveriş merkezlerine bu kadar ihtiyaç var mı Bir zamanlar bahçeli evlerini bırakıp apartmana taşınanlar şimdilerde bahçeli ev hayalleri kuruyor... 

Ayrıca, mutsuz, depresyonda ve işsizlik oranı artmış olan bir toplumun ekonomisinden ne kadar sağlıklı olur?  Yeşil alanların daha yoğun olduğu bir şehrin uzun vadede ekonomisi de daha kararlı olacaktır...