23 Ekim 2014 Perşembe

The Congress

"Robin: Bu mantıklı mı? Yoksa sadece zihnimin içi mi?                      Robot: Sonuçta, her şey mantıklıdır ve her şey zihnimizin içindedir."
Çocukluktan ergenliğe geçerken ailelerimiz ve toplum bizi koşullandırmaya başlar. Bunlar iyi, bunlar kötü, şunlar güzel, şunlar çirkin vs... Bu koşullandırmaların ışığında Ego gelişir ve hem aile ve toplum tarafından iyi, başarılı ve güzel olana ve olmaya şartlanırız. Bu da bize Jung’un Gölge diye tabir ettiği karanlık yanlarımızı yokmuş gibi hareket etmemizi sağlar. Ego başlar güzellik, ünvan ve başarı peşinde koşmaya... Gölgemiz ile oluşan dualite bize acı verir. Başarılı gibi gözüken insanlara tapar, onları seçilmiş yaparak kendi “normal”liğine bir bahane bulurken, kendisi için de bir umut ışığıdır. Çaptan düştüğünde de onlar da normalmış diyerek yerden yere vurup bir anda tüketir.


The Congress filmi Solaris’in yazarı olan Stanislaw Lem’in romanından uyarlama bir yapıt. Bu filmde artık 44 yaşına gelmiş aktris Robin Wright kendini oynamaktadır. Kendisi genç olmadığı için yapımcı firma onun sanal versiyonunu uzun bir süreliğine satın almak ister. Filmin ikinci yarısında tamamen animasyon haline gelecek filmin altyapısı burada gizlidir. Robin başka çaresi kalmadığı için bu teklifi kabul eder. Öte yandan belki de Robin’in hayatını dengeleyen, kör olma tehlikesinde olan bir çocuğu vardır. Çocuk onun bu durumunu ve dünyadaki gidişatı görmek istemiyor gibidir...


Filmin ikinci yarısındaki sanal dünya iki boyutlu çizilmiş. Sıra dışı çizgiler ve renklerin olduğu bu kısımda insanların bir kısmı kendilerini Matrix tarzında sanal bir hayata feda etmeyi seçerler, burada yaratıcı bir zihin ile her şey mümkündür. İronik olarak her şeyin mümkün olduğu bir ortamda ego yok olmuştur, çünkü kıyaslama, rekabet ve hırslar kaybolmuştur; her şey ama her şey mümkündür... Sanal olarak zihninizde yaşamak dışında!


Robin ise bu dünyada romantik bir ilişki yaşasa da, kendini çocuğunu bulmak için gerçek dünyaya gönderir, burada ‘gölge’ ile karşılaşır...
Gelelim oyunculara; 1990’lı yılların başında State of Grace ve Toys filmlerinde rol alan Robin Wright ilk defa Forrest Gump’da hayatı devamlı çalkantılı bir genç kadını canlandırdığı karakter ile dikkatleri üzerine çeker. Uzun süre çok ciddi bir yapımda yer almayan Wright, Breaking and Entering, Beowulf, Moneyball, ve Rampart gibi filmlerden sonra Adore’da başarılı performans sergilediği söylemek yerinde olur. The Congress’de ise performansı sıra dışı... 


Harvey Keitel, Paul Giamatti ve Danny Huston gibi usta oyuncular filme renk katmış. 
Yönetmen Ari Folman’ın Waltz with Bashir muhteşem bir animasyon belgeseldi. Bu filmde de özellikle animasyon kısmında harikalar yaratmış. Geçişler, verilen keskin duygular insanı filmin içindeymiş gibi hissettiriyor.
“Karanlık görüyorsan, zihnin karanlıktır...”

13 Ekim 2014 Pazartesi

Short Term 12


Hayatımızda bize ağır bir yük gibi gelen hastalıklar, etkilerini bir türlü atamadığımız travmalar vardır. Kimisi, kader deyip katlanır, kimisi de kadersizliğine isyan eder. Öte yandan, bu başımıza gelenleri kabullendiğimizde ve hayat sürecimize dahil ettiğimizde, tüm bu yaşanan olumsuz gibi görünen deneyimler, bizim için bir güç kaynağı olur. Ancak insan kaderine itiraz ettiğinde, hayata itiraz ettiğinde, bu güç azalır. Benzer bir durum fail ve kurban arasında da vardır. Diğer bir deyişle suçlu ve masum çok ilginç bir sistem oluşturur. Bir şekilde ikisi de kendi rollerini oynar. Suçlu veya hastalık, masuma bir mesaj veren bir antagonisttir. Aile sistemi terapisini bulan Alman Psikolog Bert Hellinger’in 'Kabul Etmenin Özgürlüğü" kitabında bu sistemik bakış açısına detaylı bir şekilde bakılıyor.

Antagonistten gelen zorluk bize güç veren, aydınlığa kavuşturan kaynaktır. 

Geçmişimizde bilinçli ve bilinçsizce unuttuğumuz veya unutmaya çalıştığımız olayları kucaklayıp temizlemek en önemli işimiz olmalıdır; ancak o zaman özgürleşebiliriz. Aile sistem terapisi bu iş için kullanılan metotlardan biridir. Özellikle de ailemizden ve atalarımızdan taşıdığımız yüklerin farkına varabilmek için çok etkili bir araç... 
Aile içinde yaşanan şiddet veya istismara dayalı bir olay varsa, çocuk, anne babasını koruma veya yardım içgüdüsü ile sessiz kalabilir... Bu en yaygın tehlikedir.


Short Term 12, gençlerin sığındığı bir merkezde yaşayanların ve çalışanların hayatlarını gerçekçi bir bakış açısı ile veriyor. Çeşitli sorunları olan gençlere yardımcı olmaya çalışan Grace ve Mason diğer yandan ilişkilerini olgunlaştırmaya çalışıyorlar.

Grace, hamile olduğunu öğrenir. Aynı anda ilgilendiği kızlardan biri onunla benzer olayları yaşamıştır. Jayden isimli bu kızın hayatı, çocuk sahibi olup olmamayı düşündürür... Ancak, ikisinde bu hayatta karşılaşmaları tesadüf değildir.


Ya eğer her başımıza gelen olay, olgunlaşmamız, kendimiz olmamız ve özümüzü hatırlamamız için vesileyse? Ya eğer geçmişteki olaylara takılı kalmak, hikayeler ile var olmak, kendimize bir çok bahaneler yaratmak, özgürlüğün önündeki en büyük engellerse?
Ne yapardınız?

10 Ekim 2014 Cuma

Gone Girl


Beynimizin görevi bizi hayatta tutmak ve hayatın devamını sağlamaktır, bunun için tehlikelerden korunmak, beslenmek ve üremek en temel güdülerimizdir. Bunu diğer tüm havyanlarda da görebiliriz. Farkı oluşturan ruhumuz hayatına sevgiyi ve yaratıcılığı katarak hayatın bu temel güdülerinin ötesinde bir yaşam farkındalığı sağlar.
Üremek sevgi dolu bir beraberliğe, korunmak kabile hayatına ve sosyal ilişkilere ve beslenme de birbirinden lezzetli farklı yemeklere dönüşmüştür, en azından çoğunluğumuz için...

Üremek üzere yapılşan birleşmeler, zamanla evliliklere dönüşüp dinsel ve sosyal örgütler tarafından kurallara bağlandı. Evlilikle ilgili ilk kurallar İsa’dan önce 2100 yıllarına dayanıyor. Ancak evliliğin ortaya çıkışı ilişkilere daha fazala sevgi katmak değil, özellikle toprak ve mal bölünmesini yasallaştırmaktan ve özellikle kadınları kontrol altına almak isteğine dayanıyor...

Kuralların konması kontrol arzusundan kaynaklanır, kontrol gelecekle ilgili endişeler içerir, gelecek kaygısı zihnin veya egonun korkusu ile oluşur. Korkunun olduğu yerde sevgi olamaz... Bu sebeple çok güzel başlayan evlilikler bir süre sonra kontrol uğrana zayıflamaya başlar...


Gillian Flynn’in aynı isimli romanından beyaz perdeye aktarılmış Gone Girl, 2.5 saat boyunca bir çok tema işlenmiş: Beş yıldır evli olan bir çiftin evlilikleri, medyanın sığlığı ve toplumu nasıl etkilediği ve bunun üzerine kurulu sanal hikayeler, kendini bulamamış ve ailesi tarafından kontrol edilen bir kadın...
Drama ve gerilim olarak sınıflandırılan filmde bolca komedi unsuru var. Buna Ben Affleck’in oyunculuğu da katkıda bulunmuş.

Kahramanlarımızdan Amy, bir çizgi roman kahramanı olan Amy ile kendisini hep rekabet halinde bulmuş ve onun arkasında kaldığını düşünerek kendisini bulamamış bir kadındır. Bu durum onun ruhsal halini etkiler. Nick’le tanışır ve harika bir evliliğe başlarlar. Nick babası ile arası kötü olan annesinin oğlu bir karakterdir. Annesi erkek gibi baskın olan Amy ile birbirlerini çekmeleri hiç de tesadüf edğildir. Ancak bir süre sonra maddi problemler ve sağlık sıkıntıları evliliklerini boğmaya başlar ve uzun olaylar ve Amy’nin gizemli kayboluşu ile merak uyandıran bir serüven başlar.


Fight Club
ve Seven’in yönetmen David Fincher yine tempoyu düşürmeden ilginç iniş çıkışlarlar filmi başarı ile yönetmiş. Bir an romantik, bir an dram, bir an gerilim ve komedi... Kurgusu da sıradışı olan film sonuna kadar izlettiriyor kendini.
En son Jack Reacher ve The World’s End filmlerinde izlediğim Rosamund Pike, bu filmde müthiş bir performans sergilemiş...
“Ne düşünüyorsun? Ne hissediyorsun? Birbirimize ne yaptık?                    Ne yapacağız?”

5 Ekim 2014 Pazar

Değişime Hazır mısın?


Bizim zamanımızda Değiş Tonton denince değişen bir aile ile ilgili bir çizgi film vardı. 70’li yıllarda doğanlar gayet iyi hatırlayacaktır. Bu çizgi film baloncuk gibi bir yapıları olan TonTon ailesinin maceralarını konu alırdı. Her türlü kılığa ve şekle giren bu aile bize her şeyin mümkün olabileceğini ispatlar gibiydi. Okul sistemi, ailelerimiz, bizi görmek istedikleri kalıplara sokmaya çalışırken belki de bu çizgi film bize değişimin yaradılışımızın bir parçası olduğunu ve düşündüğümüz her şeyin bir şekilde olacağını anlatmaya çalışıyordu.

Peki nedir bu değişikliğe olan direncimiz?
Her yenilikte, her keşifte bir kayıp söz konusudur.
Mevcut durumu bırakmak, mevcut inanışı, düşünceyi, duruşu bırakmak, kaybetmek gerekir.


Davranış bilimcisi Dan Ariely’nin da ispatladığı gibi bir şey kazanmanın verdiği mutluluk, aynı miktarda bir şey kaybetmenin verdiği üzüntünün yanında çok önemsiz kalıyor... Bu ne demek? Size bedava verilen veya bir piyangodan kazadığınız 100 liranın verdiği mutlulukla, sizden zorla alınmış bir 100 liranın verdiği üzüntüyü karşılaştırdığınızda arada büyük bir fark oluşuyor. Kaybetmenin acısı kazanmaya göre çok daha büyük kalıyor.
Bu durumda kaybedecek bir şeyi olmayan kişiler daha kolay risk alıp, daha başarılı olabiliryorlar. Çoğu büyük firmanın kurucusu ya yoksulluktan geliyor ya da okul bile okumadan iş hayatına atılıyor.

Zihnimizi de incelersek, bunun sebebini daha iyi anlıyoruz. Beynimizin asıl amacı bedeni hayatta tutmak; güvenli bir ortam, beslenecek yiyecek bulma ve üreme... Bu sebeple beyin sahip oldukları güvene almadan yeni kaynaklar elde etmeyi seçmiyor.
Tabii ki, bizler zihinlerimizin esiri değiliz...
Dürtülerinizi hissedip bunun sebebini anladığınızda farkındalık seviyesiniz artacak ve gerçekten ne istediğinizi görebilirsiniz.



Bu da  gereken değişiklikleri yaşabilmeniz için gereken olması gereken duruma gelmenizi sağlar.

Değişim elinizde olan, çevrenizde olan bir şeyin veya durumun kaybı demektir. Bu fedakarlığı yapmak bize sonsuz olasılıkların kapısını açacaktır. Bu değişiklikler sizi değiştireceği gibi sizden bağımsız olmayan dünyanız da değişecektir.

Tanrılar Okulu kitabında da dendiği gibi:
“Sen değiş dünya da değişsin!”