18 Ekim 2017 Çarşamba

Fences

“Bazıları insanları dışarıda tutmak için, bazıları da içeride tutmak için çit örerler.”
Eğer 60’lı veya 70’li yıllarda doğmuşsanız, zor zamanlarda bizleri dünyaya getiren ebeveynlere sahip olma şansınız yüksek. Kıtlık zamanlarda çocuk büyüten bu kişiler ya geçinme mücadelesi içindeydi ya da durumları iyi olsa da, bunu başkalarına göstermeden tutumlu bir şekilde yaşarlardı. Her iki durumda bir parça endişeli, tutumlu ebeveynler çocuklarını şımartmadan yetiştirme durumunda kaldı. Dünyanın genelinde durum çok farklı değildi. Bir çok savaş atlatan bu nesil zorlu zamanlarda hayatta kalanlardı.

Kendilerini gerçekleştirmek, ne istediklerini bulmak, kendilerine vakit ayırmak, gönül eğlendirmek belki de çok azının sahip olduğu ayrıcalıklardı. Onlar bildiklerinin, elindekilerin en iyisini vermeye çalıştılar. Kimimiz minnet duyabiliriz, kimimiz şikayet edebiliriz. Ancak bugün, şu anda bu yazıyı okuyabiliyorsak, onların en önemli işi başardıkları ortadadır: Bize hayat vermişlerdir... Bir üstadın dediği gibi “çocuklarınıza yiyecek, barınak sağlayın ve yapabiliyorsanız onlara erdemli olmayı öğretin.”

Bu bakış açısı ebeveynlerin yaptıklarını küçümsemek ve yapmadıkları maruz göstermek değil... Her şey daha ötesine baktığımızda hepimiz kendi kaderlerimizle dünyaya geliyoruz ancak hayatımızla ilgili ne yapacağımız bizlere kalmış. Alamadıklarımız yerine alabildiklerimize odaklanmak bizleri daha güçlü kılarken, geçmişe dönük bakış açımızı, bir çok olasılığın olduğu gelecek çevirecektir.

The Fences filmi, bin bir zorlukla ailesini geçindiren ancak bir o kadar da aile ilişkilerinde sıkıntı yaşayan Troy’un hikayesi: Maddi dertleri olan büyük oğlu, babasının itirazlarına rağmen sporcu olmak isteyen küçük oğlu, 18 yıllık eşi ve uzun süredir devam eden ilişkisi...

Onun ilgisini, desteğini ve sevgisini arzulayan küçük oğlu ile sıkıntılar yaşayan Troy, ona yaptığı uzun bir konuşmanın arasında şunları söyler:
“Seni sevmek mi?.. Bir adam ailesine bakmakla sorumludur. Benim evimde yaşıyorsun, karnını doyuruyorum, yatağında yatıyorsun çünkü sen benim oğlumsun. Sana bakmak benim görevim, sana karşı bir sorumluluğum var, seni sevmek zorunda değilim! Şimdi, sana vermem gereken her şeyi veriyorum! Sana senin hayatını veriyorum! Şimdi hayatını biri seni seviyor mu, sevmiyor mu diye hayıflanarak geçirmeyi bırak!..”

Evet, Troy belki de kültürlerin oluşturmaya çalıştığı ideal baba veya eş konumunda değildir. Ancak hiç bir olay kişisel veya tek taraflı değildir. Görünürdeki suçluyu mahkum etmek en kolayı ve bariz olanıdır. Öte yandan genellikle bilinir ki, kimsenin yeri boş kalmaz; bu ne demektir? Bir şekilde ruhen eş pozisyonu boşalmışsa, bu yeri biri doldurabilir. Troy’un eşi Rose, 18 yıldır tüm isteklerini, arzularını, hayallerini ve ihtiyaçlarını evi için hiçe saydığını belirtir. Bildiğimiz anlamı ile fedakarlık yapılmıştır. Bir şeyler feda edilirken, kar beklentisine girilmiştir. Belki de Troy’un annesi rolüne bürünmüştür; bunu tam olarak bilemiyoruz. Ezbere öğrendiğimiz davranış ve tepkilerin dışına biraz çıkabilirsek, yüzeydeki fırtınadan ziyade derindeki akıntıları fark edebiliriz.

Hikayemizin sonunda da Rose, yine anlayış bir tavır içerisinde verdiği karar ile bu fedakarlık dinamiğini tekrar ispat eder... Rose’un eşi hakkındaki eleştirilerinden biri çok ilginçtir:
“Babanız kendisi olmadığı her şeyi olmak istedi, ancak sizden tamamen kendisine benzemenizi talep ediyor...”

Günün sonunda kabul etmek zor olsa da, ebeveynlerimiz bize tam olarak verebilecekleri kadarını vermiştir. Bugün hayattaysak, bize hediye edilmiş hayat ile yapacaklarımız bize bağlıdır. Zorluk, engel veya kısıtlama gibi gözüken deneyimler ve durumları bizleri daha da güçlendirir. Şimdi iş, bize binlerce kişinin vasıtasıyla gelen hayat için minnettar olup sırtımızı dönüp hayata bakmaktır...

29 Eylül 2017 Cuma

A Family Man


İnsanlık yüz binlerce yıl avcılık ve toplayıcılık ile yaşamıştır. Avladıklarını veya topladıklarını uzun süre muhafaza edemeyen insanlığın, her zaman zinde ve formda kalması gerekmiştir. Hayatta kalmak her an olmasa da, düzenli bir şekilde ve beraberce avlanmayı gerektirmiştir. Kabile hayatında sosyal yapı ve kabile ait olmak son derece önemlidir...

Sadece 10 bin sene önce tarım hayatına geçen insanlar, ektiklerini biriktirmeyi ve ekilen tarlalara da sahip çıkmayı öğrenmiştir. Bu durum insanları gelecek için yatırım yapmaya itmiş ve artık gelecek endişenin kurbanı olmaya başlamışlardır. Savaşların temelini de bu sahiplenme yanılsaması oluşturur.

Bilimin ve teknolojinin ilerlemesi ile üretim genel anlamda bir bolluk yaratırken, nihai amaçları kar etmek olan firmaların en büyük sıkıntısı ortaya çıkar: rekabet... Yüz sene önce hemen hemen her iş yeri kendi bölgesine hakim bir durumdayken, şimdi küreselleşme ile marka sayılarında bir azalma ve ciddi bir rekabet sistemi kasıp kavurmaya başlar. Bu rekabet doğal olarak şirket çalışanlarını da etkilemeye başlar... Kimisi bu yarışın içerisinde kendini kaydederek sadece hedeflere koşar ve iş arkadaşları ile kıyasıya savaşır. Bu kadar iş odaklı bir ortam çalışanların özel hayatlarını da etkiler...


Ailenin tüm geçimini ben sağlıyorum” veya “Siz daha iyi yaşayın diye ben bu kadar çalışıyorum” gibi bahaneler ile aşırı çalışmanın ve aile üyelerine az vakit ayırmalarına açıklamalar getirirler...

A Family Man (Aile Adamı) isimli film, üst düzey yönetici peşinde koşan bir insan kaynakları firmasında çalışan ve Genel Müdürlüğe terfi etmeye çalışan bir adamın (Dane) hikayesini konu alıyor. Durumun ne kadar vahim olduğunu Dane’nin görevinden de anlayabilirsiniz: Head Hunter – Kafa veya Kelle Avcısı... Bazılarımız bu deyimi sıkça duymuş olabilir. İşin içeriği özetle bir insanı bir şirketten alıp başka bir şirkete yerleştirmektir.

Her şey normalmiş gibi giderken, bir gün Dane oğlunun çok ciddi bir şekilde hasta olduğunu öğrenir. İlk başlarda durumun ciddiyetini anlamayan Dane, oğlunu yoğun bakımda komada görünce davranışlarını ve yaptığı işi sorgulamaya başlar. Sadece satış yapmak için her yolu deneyecek midir? Yoksa doğru insanı uygun firmaya yerleştirmeye mi çalışacaktır?


Öte yandan Dane, hayatında işten çok daha önemli bir konunun fark eder. Eşi ve çocukları ile olan kopukluk önceleri kavgalara ve suçlamalara... Sonrasında da yüzleşmeye ve kabul etmelere dönüşür. Oğlunun nasıl babasının ilgisine muhtaç olduğunu fark eder. Her çocuk hayata atılması için özellikle babasına ihtiyacı vardır. Anne çocuğu doğurur, besler ve korur... Çocuğu hayata hazırlamakta en önemli görev babaya düşer. Bu da çocuğa hayatla ilgili güven sağlayacaktır. Bu güveni alamayan çocuk bazen ilgi çekmek için bazen diğer bir aile dinamiğinde ötürü hastalanabilir.

Hayat enerjisini anneden, hayata olan güven duygusunu da babadan alırız... Yüz binlerce yıldır daha yakın sosyal ilişkiler ile kabile halinde yaşan insanlar için aile ve çalıştığı iş yeri aynı ortamı sağlamalıdır. Bu ortamlarda sevgi ile meydana çıkan bağ bizi daha hayata bağlı, huzurlu ve sağlıklı yapacaktır. 

3 Eylül 2017 Pazar

Geçmişin Kapanından Nasıl Kurtuluruz?

Bedeni hayatta tutmak için evrilmiş beynimiz, geçmiş deneyim ve bilgilerini kullanarak gelecek hakkında tahminlerde bulunur. Amacı hayatta kalmak olduğundan dolayı, güvende olmak ön plandadır. Bu durum, zihni bir parça endişeli yapar. Geçmişte biriktirilen deneyim ve bilgilere dayanarak, başımıza gelen olaylara verdiğimiz tepkiler, duygu ve düşünce olarak ortaya çıkar... 


Öte yandan günümüzde fiziksel tehlikeler azalmış ve artık avcılık yapmak durumunda değiliz. Fiziksel güvencenin yerini psikolojik güvence almış durumdadır. Düşünmeye koşullanmış zihin, alışkanlıklar ve bilinçdışı dinamikler ile hayatımızın sürücü koltuğuna oturur... Kendi geçmişimiz ve atalarımızdan gelen bilinçdışı dinamikler hayatımızı yönetmeye başlar... Bizi esir eden bu düşünce mekanizması, davranışımıza ve başımıza olaylara mantıklı açıklamalar bularak bizi rahatlatır. Bir süre sonra tüm bu koşullanmalar ile özdeşleşmeye başlarız. Kişilerimiz dediğimiz yanılsama burada başlar... 

Bilinç-dışı ve bilinçli özdeşleşmeler geçmiş kaynaklı, koşullanmış ve kısıtlıdır...
Peki bu özdeşleşmeden yani geçmişten özgürleşmek mümkün mü? 

Klasik anlamda güven anlayışının temelini oluşturan itibar, para, varlık veya unvan ile sağlamayan çalışan geleneksel sistemin dışına çıkıp, ruhani tanımlamalar ile ulvi düşünceler veya amaçlar elde edebiliriz. Kendimizi şifacı veya seçilmiş kişi gibi görebiliriz. Oysa hala yanılsama içerisindeyizdir. Düşünceler ne kadar ulvi veya felsefi olursa olsunlar hala zihin kökenlidir. 

Tüm tanımlamalardan özgürleşmek için tek yol; zamandan bağımsız bir idraktir. Olanı olduğu gibi görmektir. Düşünce ve yorum olmaksızın bir gözlem... Başlangıçta gözleyen ve gözlenen arasındaki ayrım çatışmaya yol açsa da, farkındalık için gereklidir. Tüm şartlanmaları ve bilinç-dışı dinamikleri fark etmek için yapılan gözlemdir bu... Bilinç dışımız kolektif bilinçten etkilenmektedir. Dolayısıyla beynimizde oluşan duygu ve düşünceler bireyin ötesinde diğer kişilerden veya sistemlerden etkilenmektedir. Cinsiyet, milliyet, kültür ve inançlar genlerimize işlemiş gibidir. Birey olarak en çok etkilendiğimiz sistem ise Aile Sistemi'dir. Aile sistemi çalışmalarında ortaya çıkan hakikat, hiç bir şeyin kişisel olmadığı ve hepimizin sistemler aracılığı ile birbirimize bağlı olduğumuzdur. Aile sistemlerimiz, daha büyük sistemlere ve temelinde tek bir sistemde birleşir... 


Bu açıdan bakıldığında bu tarz çalışmalar meditasyon için temel oluşturur... Olan olayların ötesine bakmamızı sağlayan çalışma, özdeşleşmelerin süreci görmemizi sağlar... 

Tüm tanımlamalar ortadan kalktığında, geçmişin kapanından kurtulmaya başlarız. Duygu ve düşüncelerin gelip gitmesine izin verildiği bu anlayış seviyesinde, gözleyen ve gözlenen de birbirinin içinde eriyip gitmeye başlar...

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Rollerimiz ve Çocukluk


İnsan ancak sosyal bir şekilde hayatta kalabilmektedir. Bu sebeple sosyal hayat, bir aileye veya topluluğa ait olmak bizim için hayatta kalma meselesidir. Hayatımız boyunca sosyal çevremizde bir çok rolümüz olur. Aldığımız ilk rol; evlat rolüdür. Tanısak da tanımasak da hepimizin bir annesi, bir de babası vardır. Zaman içerisinde kardeş, arkadaş, sevgili, eş ve ebeveyn derken bir çok role bürünürüz. En büyük tehlike ise bu roller ile fazlaca özdeşleşerek kişilik dediğimiz sanal durum ile kendimizi tanımlamaktır.

Hayatta edindiğimiz roller gün boyunca değiştirip değiştirip kullanırız. Akranlarımızın yanında arkadaş rolüne, anne ve babamızın yanına gittiğimizde evlat rolüne gireriz. Bazen bu çocukluk rolünü iş yerinde de sergileriz. İnsanların çoğunda çocukluk veya ergenlik parçaları bulunur. Bu açıdan baktığımızda otuz yaşını geçmiş olan yetişkin/iş adamı/ebeveyn maskesi ile dolaşan bir çok çocuk veya ergene rastlayabiliriz. Tetiklenme anlarında bu kişiler hemen küsebilir, aşırı tepki gösterebilirler. Genellikle sahip oldukları maddi ve manevi metalar ile hava atabilir, dedikodu yapabilir ve sürekli kendilerini başkaları ile kıyaslayabilirler.

Psikolog Eric Berne, Transaksiyonel analizde insan iletişimini üç kategoride değerlendirir: Çocuk-Yetişkin-Ebeveyn. Yetişkin olmamıza rağmen akranlarımızla veya iş arkadaşlarımızla  olan ilişkilerimizde çocuk veya ebeveyn rolüne giriyor olabiliriz. Böyle bir durum varsa bu üzerinde çalışılması gereken bir konu olabilir.


Neden Bu Parçalar Oluşur?
İnsan beyni hayatta kalmak için tehlikeli bir durum karşısında ya savaşır ya da kaçar. Eğer her iki ihtimal de mümkün değilse son bir tepki kalır geriye: Donmak. Genellikle çocukluk döneminde savaşmak veya kaçmak çok zor olabilir. Özellikle de travmaya sebebiyet veren kişi sevdiğimiz veya muhtaç olduğumuz bir aile bireyi olursa...

Bu durumda beyin acıdan kurtulmak için travmatik parçayı ayırır ve saklar. Karşılığında hayatta kalma parçasını geliştirir. Travmatik parça ise olayın gerçekleştiği yaşta kalır. En eski parça ise en güçlü ve en hassas parçadır. Eğer o parça tetiklenirse o kısım devreye girer ve kişi birden bire çocuk gibi davranabilir.

Çocukluğumuzla Barışmak
Tüm bu parçaların bütünlenmesi çocukluk dönemi ile başlamalıdır. Hatta bazen ana rahmindeki halimizle, çünkü anne hamilelik sürecinde yaşadığı endişe ve tehlikeler bebeğe aktarılır. Anne ve babamızdan aldığımız hayatı minnetle almak ilk adımdır. Bu adımı tamamladıktan sonra çocukluğumuzda olan olayların tamamını sevgiyle kabul etmek, içimizdeki parçaların bütünleşmesi için önemli bir adımdır. Çocuk anne-babasının verebildiği kadarını almalıdır. Bu zor gibi gözükse de, kalben yapabilene kadar üzerinde çalışılmalıdır.


Üzüldüğümüz, şikayet ettiğimiz, kızdığımız her olayı ve kişiyi dışlarız. Dışlanan her birey ailede temsil edilir. Bakamadığımız olaylar ve kişiler bizi zayıflatır. Oysa bu durumlara yorum yapmadan, iyi veya kötü olarak yargılamadan olduğu gibi arkasındaki derin dinamikleri de anlayarak bakarsak güçlenmeye ve zenginleşmeye başlarız. O zaman büyümeye başlarız.

Bazen durum tam tersi olabilir, anne ve babanın fazlasıyla verdiğini düşünen çocuk bunun altında ezilebilir ve devamlı geri vermek isteyebilir. Ancak çocuklar da büyüyünce kendi çocuklarına veya diğer insanlara vereceklerdir. Başkalarına verebileceğini bilen çocuklar artık gönül rahatlığı ile alabilirler...


Tüm bunlar için çalışmamız gerektiğini nasıl anlarız? Öz benliğimizi maskeleyen zırhı kaldırmak için ilk başta bu zırhın farkına varmalısınız. Onu tespit etmenin en iyi yolu kendimizi ve hareketlerimizi gözlemlemektir. Belirtiler genel olarak bizi rahatsız edenlerdir: mutsuzluk, tatminsizliktir, endişe, korku, utanç, kifayetsizlik veya depresyon... Genellikle hayatta kalma parçası, travmatik parçayı gizler. Bu parçalar kendimizi korumak, beğendirmek ve toplum tarafından kabul görmek için kullanırız. Bu belirtilere sahip olmanın normal olduğuna ilişkin kanı bizi aldatırsa, kendi parçalarımızı tespit etmek zor olabilir. Sabırlı, içten ve tarafsız olmak kilittir...

1 Ağustos 2017 Salı

Perfetti Sconosciuti / Perfect Stranger

“Kadınlarla erkekler PC ve Mac gibi.. Erkekler PC gibi; ucuz, sürekli virüs bulaşıyor ve aynı anda sadece tek bir iş yapabiliyorlar. Duş yaparken, ya yıkanıyor ya da şarkı söylüyor. Her ikisini de yaparsa donup kalıyor. Kadınlarsa Mac gibi... Sezgileri kuvvetli, hızlı ve zarif. Pahalı ve sadece birbirleriyle uyum sağlayabiliyorlar. Ayrıca bağımlılık da yapıyorlar...”
Perfect Stranger filminin Türkçe karşılığı ‘Mükemmel Yabancı’... Çok yakın arkadaşlar birbirlerine ne kadar yabancı olabileceğine dair bir hikaye. Çocuk yapma aşamasında olan yeni evli bir çift, ergen kızları olan annenin terapist olduğu diğer bir çift, küçük çocukları olan annenin gizliden alkol içtiği başka bir çift ve yeni sevgilisini bir türlü tanıştıramayan bekar bir adam... Bu yedi kişi akşam yemeğinde bir oyun oynamaya kalkar. Dürüst olmak  ama tamamen dürüst ve açık olmak için... Telefonlar masaya konur; gelecek her türlü mesaj alenen okunacak ve gelen telefon çağrıları hoparlör açık bir şekilde açılacaktır...

Herkes birer birer dökülürken bir çok konu film boyunca ortaya çıkar.

Çocuk Sahibi Olmak
Bu konulardan bir çocuk sahibi olma konusudur. Yaşlanma kaygısı mı? Yalnız kalma korkusu mu? Yoksa ezbere yapılan bir olay mı? Çözüm sorunun kendisindedir? Çocuk sahip olunacak bir şey değildir. Onlar bizim aracılığımız ile bu dünyaya gelen bireylerdir. Yetişkinliklerine kadar onlara yemek ve barınak vermek dışında yaptıklarımız boşunadır. Verebiliyorsak bilgelik vermek yeterlidir. Onları kontrol etmek, hayatta diğer kontrol etmek istediklerimiz tüm şeylerde olduğu gibi sonuç vermeyecektir.

Ev sahibi olan güzel terapist 17 yaşındaki kızı ile devamlı çatışmaktadır. Kızı ise doğal olarak anneden göremediği desteği babasından alır. Babasının kızları, anasının oğulları devredir yine... Bu durum ilişkilerde derinden anne ve baba arayışlarını devam ettirir. Bu sebeple genellikle çapkın kişilerde bu tip dinamiklere rastlanır.


Bellek
Arkadaşlar kendi aralarında kıyaslamalar ve karşılaştırmalar yaparlar. Birbirlerini eskiden beri tanıdıkları bilgilere güvenerek yorumlarda ve varsayımlarda bulunurlar. Kişilik dedikleri belleğe dayalı bilgiler o kişileri tanımlar adeta... Oysa kişiliklerimiz hayat boyunca topladığımız anı ve bilgilerin toplamıdır. Bellek hayatta karşısına çıkan yeni olaylara tepki gösterir, bunlar alışkanlığa ve en sonunda kişiliğe döner. Bellek geçmişle ilgili bir depodur. Dolayısıyla kişilik bir yanılsamadır ve farkındalığımız arttığında bellekten özgüzleşebiliriz.

Maskeler
Günün sonunda hepimiz içinde bulunduğumuz toplumda bir yer edinmek, görülmek, kabul görmek için gerekli rollere bürünür, maskelerimizi takarız. Toplumun belirlediği kolektif vicdana uyarız. Maskeler yüzümüze o kadar yapışır ki, biz bile onun gerçekliğine inanmaya başlarız. Tüm bu yaşadığımız ilişkiler bize aynalık yaparken, biz kendi aynamıza bakmayı tercih ederiz. Kaçmayı tercih ederiz; bu kaçamak ise bağımlılıklar, işkoliklik olabilirken, gizli ilişkiler de olabilir...

Gecenin sonunda herkesin maskeleri düşmeye başladıkça, tüm bireyler birbirini suçlamaya başlar. Oysa sadece olan olgular vardır, herkes her şeyden sorumludur. Esas olan bu sistemi anlamaktır, bizi buraya getiren geçmişi kabul etmek... Her birey kendi maskelerden ve kendine çektiği olayın ardındaki dinamikleri keşfetmekten sorumludur...

Bir şey olma çabası, rol yapma çabası, kaçma arzusu kalmadığında rahatlama gelir... O zaman olduğumuz gibi bize hediye edilen hayatı yaşamaya başlarız... Plan yapmadan, kurnaz oyunlar oynamadan... Sadece zamanın farkında olmayan bir çocuk gibi oynamaya başlarız...

Filmin sonu ise dramatiktir. Yeniden savaş boyaları sürünür ve oyun yeniden başlar...

“Bizi bir arada tutan tek şey benim suçumdu. Yıllar boyunca hissettirdiğin suç. Neden ayrılmadık ki? İnsanlar ayrılmasını öğrenmeli.” 

30 Temmuz 2017 Pazar

The Submarine Kid


Amerika’nın küçük bir kasabasında küçük bir oğlan çocuğunun en büyük merakı suyun altında nefesini tutmakmış. Büyüdükçe nefes tutma konusunda yeteneği artmış ve bu konuda ünlenmeye başlamış. Genç yaşında tüm kalabalık önünde kasabanın gölünde yaptığı gösteri için kız arkadaşına son bir bakış atarak suya atlamış... Dakikalar geçmesine rağmen bir daha kendisini bulamamışlar... Ararlar, ararlar, aralar...

The Submarine Kid isimli film, bu efsanevi hikaye ile başlar. Kahramanımız Spencer Afganistan’tan yeni gelmiş bir askerdir. Ailesi, arkadaşları ve sevgilisi büyük bir neşe ile onu karşılar ancak Spencer farklıdır... Hayaller görmeye başlar ve bazı olaylar onu tetiklemektedir.

Savaşa katılmış askerler yaşadıkları travmatik olaylardan sonra donarlar. O anda duygulara yer yoktur. Tüm bunların üzerine başka bir insanın, özellikle sivillerin ölümünden sorumlu iseler suçluluk duygusu durumu daha da vahim hale getirebilir. Normal gibi gözükseler de bu tip durumlardan sonra bu kişilerin bu travmaları üzerinde çalışması ve yardım alması gerekir.

Donma tepkisi ile dışarı salınmayan enerji, güvenli bir şekilde yavaş yavaş dışarı salınmalıdır. Aksi takdirde kişi yaşamakta zorlanmaya başlar. Donma esnasında yapılan tipik bir davranış nefes tutmaktır. Nefes, hayat demektir. Her nefeste doğar, her nefeste ölürüz... Filmin başındaki hikayede nefes – hayat neşemizi, çocuğun aranması – kaybolduğumuzun sembolleridir.


Spencer çatışma sırasında yaptıkları ile yüzleşmesi, kurbanları ile yüzleşmesi gerekmektedir. Her birey; fail veya kurban, büyük bir sistemin küçük parçalarıdır ve kader onları bir araya getirmiştir. Şimdi fail kurban durumuna düşmüştür... Her ne kadar olanlar büyük haksızlık ve çok ağır gözükse de, sadece bireyleri ve kendimizi suçlamak yapılacak en sığ bakış açısıdır.

Daha ötesine baktığımızda bu iki kişinin arkalarındaki derin ve büyük sistemleri içerisinde tam o noktada bir araya geldiklerini görürüz. İşin ilginç yanı, tüm öfke, kızgınlık, suçlama, suçlu hissetmeler serbest bırakıldığında huzurlu bir sevgi kalır geriye... Zor da olsa geçmişimizdeki olaylar ile yüzleşmek, ifade edilemeyeni ifade etmek, durumu bizden daha yüce olana taşır. Geçmişi ile barışan kişi özgürleşir. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Winter On Fire

Hiç bir devrimin gerçek bir kazananı olmamıştır. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan sözde başarılar bir süre yerini başka çatışmalara bırakmıştır. Her başkaldırı bir diğer tarafa yöneliktir. Doğası gereği birbirinin aksi fikirde iki taraf olmak zorundadır. Bu toplumsal ikilik, tüm zihinlerin kolektif olarak topluma yansımasıdır. Her iki tarafta kendini fazlasıyla haklı görür. Elbette güçlü olan taraf bunu zalimce kullandığında insanın yüreği parçalanır ve tepkiler doğar. Öte yandan hangi tarafta olursanız olun bu kutuplaşmayı destekler. Niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun, kutuplaşma artar ve bir gün kırılma gerçekleşir. Hindistan'da veya Rusya'da olduğu gibi, Bir süre devam eden zafer sarhoşluğundan sonra yeni kutuplaşmalar başlar... Bu kaçınılmaz gözüküyor...


Winter On Fire filmi bir belgesel. Ukrayna’da gerçekleşen direnişini tüm detayları ile anlatıyor. Sivil halk ile hükumet arasındaki fazlaca şiddet içeren bu olayları seyrederken taraf olmamak mümkün değil gibi... Tüm o yaşanan acımasız ve haksız tavırlar insanın yüreğini hareket geçirirken zafer alkışları ile zihnimizde oluşan sevinci hissedebiliriz.

Oysa bu kalıcı bir çözüm müdür? Olsaydı yaklaşık 10,000 senedir ayrımlar, savaşlar, isyanlar ne getirdi? Ne götürdü? Ölümler, yaralılar ve devam eden bir intikam... Yüzlerce yıl önce olan olayların nefretle anılması. Sistemik çalışmaların öncüsü olan Bert Hellinger’in kitabında çok ilginç bir örnek var... 28 Haziran 1389 yılında Kosova Meydan Savaşında Müslüman Osmanlılar Sırp Prensi Lazar’ı öldürür. Sırplar Lazar’ı aziz ilan eder. 28 Haziran 1914’de Avusturya veliahdı Saraybosna’da Sırplar tarafında öldürülür. Osmanlılar ve Avusturya ittifak halindedir... 28 Haziran 1989’da Milosevic başa gelir... Aziz Lazar’ın kemikleri Kosova’da bir anıt mezara taşınır. Anıtta şöyle yazar: “Haziran 1389 – Haziran 1989, Müslümanlar’ın Sırp’ları yönetmesine izin vermeyiz.” Bu kuşaklar ötesi bir hafızadır...


İnanılmaz ancak bir bahane ile ortaya çıkan ayrımlar yüzyıllar boyunca süregelen nefreti ve şiddeti besliyor. İnsan zihnindeki ayrımlar ve karşıtlıklar olmak durumunda, beyin bu şekilde öğreniyor ve çalışıyor. Oysa ki asıl problem zihin ile kendini özdeşleştiren insanlarda... Zihin sadece bedenimizi hayatta tutmaya çalışıyor... Bizler bedenin çok ötesinde bir öz değil miyiz? Tarih boyunca geriye yeteri kadar gittiğimizde hepimiz aynı anne ve babaya ulaşmaz mıyız? Daha da öteye gittiğimizde hepimiz aynı Yaradan’ı bulmaz mıyız? Sistemik olarak da balsak, ruhani olarak da baksak hepimiz aynı kaynaktan geliriz ve oraya döneriz. Sistemik olarak bakıldığında hiç bir şey kişisel değildir... Kabul etmesi çok zor olsa da, her birey daha büyük bir sistemin parçasıdır... Tüm bu şiddetten sadece birkaç kişi sorumlu değildir... Elbette yapılan hareketin sorumluluğunu alırız ancak olanı olduğu gibi görüp orada bırakmadıkça geçmişin kölesi olmaktan kurtulamayız...

Bu anlayış geliştiğinde, tüm özdeşleşmeler, tanımlamalar bittiğinde, bellek tarafından yönetilmediğimizde sadece bizi birbirine bağlayan bağ kalır; sevgi... Bu ruhsal bir klişe değildir... Her bir birey bu anlayışı kazanırsa tüm toplum kolektif olarak değişmeye başlayacaktır... İşte o zaman gördüğümüz kabusları beslemeyi bırakırız...

19 Temmuz 2017 Çarşamba

The Ticket

“Sahip olduklarım için sana şükürler olsun. Kendimi kimseyle karşılaştırmıyorum. Bana verdiklerinden dolayı tatminkarım Tanrım...”


Dünyada insanların büyük bir çoğunluğu kendisi yaratan yüce bir gücün varlığına inanıyor. Neredeyse bütün dinlerin ortak öğretilerinden birisi de şükretmektir. Bazen sadece başımız sıkıştığında dua ederiz, iyi zamanlarda unuturuz şükretmeyi... Bazen ağzımızdan şükür hiç eksilmezken, aynı anda şikayet etmeye devam ederiz. Çoğu filozof fakirlerin daha fazla şükrettiğini ve fazla bir şey sahip olmadıkları için daha mutlu olduklarını iddia ederler. Belki de doğrudur... Ancak bir şekilde büyük ikramiye çıktığında zengin olan böyle kişilerin hayatları bir anda değişir. Bu para ile yatırım yapma gereği duyarlar, yeni bir iş, daha lüks tüketim ve belki de yeni bir eş veya sevgili... Eninde sonunda ilk oldukları duruma göre daha mutsuzdur bu kişiler... Bu durum da sanki filozofları destekler gibi gözüküyor. O halde halimize şükredelim.

Öte yandan insan zihni çok sinsidir. Sahip olduklarına şükretmek, gerçek anlamda bir minnet duygusu mudur? Yoksa daha fazlasını zaten elde edemeyeceğini varsaydığı için, zihin mevcut duruma adapte olmakta mıdır? Sahip olmak gerçek midir?

The Ticket filminin kahramanı James kördür, güzel bir karısı, ailesi, masa-başı bir işi, kendisi gibi kör olan bir dosttu vardır. Sık sık yukarıdaki şekilde dua eden biridir. Bir gün piyano ona vurur ve görmeye başlar... Bundan sonra onun hayatı değişmeye başlar. İşinde yeni fikirler geliştirerek terfi alır ve hırslı bir şekilde hayat tarzını değiştirir. Eşini terk edip iş yerindeki bir kadın ile ilişkisi başlar. En iyi arkadaşı ile arası açılır...


Gözlerin açılması egonun uyanışı gibidir. Başta daha fazlasını elde edemeyeceğini düşünerek kendini mutlu sayarken artık ego doymak bilmez... Kabuğun içindeki ego, kabuğun dışındadır... Her iki uç da birbirinden çok da farklı değildir. Yanılsamanın temel sahip olma fikrinde yatmaktadır. Oysa gerçekten bir şeyin, bir kimsenin sahibi olabilir miyiz? Bedenimiz bile bize geçici bir süre hizmet etmektedir. Sahip olmak fikri beraberinde kaybetme korkusunu getirir. Korkunun olduğu yerde ise sevgi var olamaz. Davranışlarımız sevgi yerine korkudan beslenir. Dolayısıyla kıyaslama, kontrol etme, kıskanma, yargılama ve arzuların peşinde koşma devreye girer...

Tüm bunlar bütünden kopuk olduğumuzda gerçekleşir. Bütünün bir parçası olduğumuzu anladığımızda hiç bir şeye sahip olmadığımız gibi sahip olmaya gerek olmadığını görürüz. Kendimizi olduğumuz hali ile tanımlamalardan uzak bir şekilde tam ve bütün hissedebiliriz.
Gerçek anlamda minnet duygusu, tüm korkulardan özgürleştiğimizde ortaya çıkar.

9 Temmuz 2017 Pazar

Toni Erdmann


Bir şey öğrendiğimizde veya bildiğimizde, bize en yakın olanlar veya bizi yıllardır tanıyanlar, bizi en az dinleyen kişiler olurlar. Çünkü bu kişiler bizi, onlarla ilişkide olduğumuz kimliklerimiz ve rollerimiz ile görürler. Bu; çocuğumuz, kardeşimiz, asker arkadaşımız ve sevgilimiz olabilir... Bazen ne yaparsak yapalım, tabiri caizse ağzımızla kuş tutsak da kimseye yaranamayız... Bazen biz de o kişiye kendimizi doğru dürüst ifade etmiyor olabiliriz; bizim ki o rol hakkında epey ön-yargımız ve geçmişimiz vardır. 
Bellek bizi geçmişe mahkum kılar...
Toni Erdmann filminin kahramanı Winfried, eşi ile boşanmıştır. Bir iş kadını olan kızına ulaşamamaktadır. Kızı Ines, uluslar arası bir firmada çalışmaktadır ve son derece meşgul biridir. Yurt dışında; Bükreş’te yaşamaktadır. Babasının yaptığı sürpriz ziyaretten ve onun şakalarından rahatsız olan Ines, onun ülkesine geri dönme kararına çok sevinir... Ancak babası gitmekten vazgeçer ve Toni Erdmann adında bir yaşam koçu olarak kimliğini saklayarak her şeye sil baştan başlar...


Ines, başta bu durumu çok sinir bozucu bulur, lakin işini fazlaca ciddiye almaktadır ve Toni karakteri onun hoşuna gitmemiştir. Oysa babası kızının ondan rahatsız olduğunu fark etmesine rağmen, kızı için onun yanında olmaktan vazgeçmez.

Toni, kızının işi için bambaşka bir kimliğe büründüğünü fark eder. İş gereği oynanan oyunlar, müşterileri ikna etme stratejileri ve sarpa sarmış ilişkiler... Geceleri ise dedikodu ve çeşitli madde kullanımları... Ines’in kendine ayıracak hiç vakti yoktur. Hiç de mutlu gözükmüyordur...
Toni: “Şunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım, fakat bu arada hayat yanından geçip gidiyor...
Ines işiyle ilgili stres yaptıkça, işleri de ters gitmektedir. Bu gerginlik onu daha mutsuz bir duruma iter ve rahatlamayı geçici eğlencelerde arar. Bu anlık keyifler anda kalıcı bir dinginlik sağlamaz. Bu sırada Toni bir anlamda kızına yaşam koçluğu yapmaktadır. Ines’in babasına ihtiyacı vardır. Ines, hangi sebeplerden dolayı bu duruma gelmiş, bunu filmdeki bilgilerden anlamak zor, ancak babası ortada olmayan bir çocuk hayata güvenmekte zorluk çekecektir. Bu durum onu daha kontrolcü ve erkeksi bir hale getirebilir...


Bu gergin ilişki sonlara doğru baba ve kızı yakınlaştırmaya başlar. Filmin son sahnesi ise etkileyicidir. Ines evinde bir şirket partisi verir ve birden bire aklına bu partiyi çıplak vermek gelir... Artık takılacak hiç bir maske yoktur... Ines, kendi olmaya karar vermiştir...

2 Temmuz 2017 Pazar

Milton’s Secret - Milton'un Sırrı

Korku Gezegeni’ndeki herkes yeterlilik konusunda endişe duyuyor. Yeterince kazanıyor muyum? Yeterince iyi miyim?..”
Milton’un Sırrı, Eckhart Tolle’ün aynı isimli resimli çocuk kitabından esinlenerek beyaz perdeye aktarılmış bir film. Her ne kadar kitabı daha başarılı olsa da, film fazla didaktik olmadan bir hikayeye bağlanmaya çalışılmış ancak sıradanlığın ötesine geçilememiş.

Milton’ın annesi ve babası aldıkları lüks arabaları ve evlerini ellerinde tutmak için kıyasıya çalışırlar. Annesi emlakçılık yaparken, babası ise borsa ile meşguldür. Anne ve babanın yaşadıkları gelecek kaygısı, önce kendi aralarındaki ilişkiyi bozar, sonra bu durum tek çocuk olan Milton’u olumuz etkiler. Tam bu sırada hayatla son derece barışık olan dedesi, çocuğun adeta imdadına yetişir. Huzurlu, neşeli ve bilge bir dedesi vardır. Dedesi arka bahçelerine hayat vermekle işe başlar. Sonra da Milton’a öğütler vermeye...
-Nasıl olur da kedim her daim mutlu? *İnsanların yaptığının aksine kediler ne olursa olsun dünü geride bırakabiliyorlar. Gelecek hafta için endişelenmiyorlar. Sadece buradalar.”
Dedesi Milton’un zihnini meşgul eden düşünceleri fark eder... “Onlar misafir gibidirler, eninde sonunda giderler...” diyerek kalbine güvenmesini telkin eder. Mevcut halinin aksine, eskiden böyle bir adam değildir. Kızına bir kez bile sarılmamış bir babadır. Bu konuda kendini affetmeye uğraşmaktadır. Babasından sevgi ve güven alamayan kızının hayata güvenmesi zordur. Kızının olanı olduğu gibi görmesi ve kabul etmesi gerekir. Bu olduğunda artık hayattan almaya ve ona güvenmeye başlayabilir.


Bu arada Milton’un komşusu olan arkadaşı Carter, ailesinden hiç sevgi alamayan bir çocuktur. Carter tüm olaylara şahit olan Milton’u tehdit eder ve herkese sataşır. Carter’ın babası ise gençliğinde ünlü bir sporcu iken sakatlanmış ve kariyerine erken veda etmiştir. Bu olay onu derinden etkilemiş ve asabi bir adam haline gelmiştir. Onun davranışlarını elbette ki temize çıkarmaz; ancak kurbanların kurbanı olduğumuzu anlarız... Hiç bir şey kişisel değildir. Her kişinin ardında kendi ailesinden miras kalan kader vardır. Bunu anladığımızda ve kabullendiğimizde, ironik bir şekilde hayatımızı yaşayacağımız bir şekilde özgürleşmeye başlarız; geçmişimizden özgürleşiriz...
Milton’nun Dedesi: “Çocukken, çocukça konuşur, çocukça düşünürdüm, büyüdükçe çocukça şeyleri bıraktım...”
Şimdilerde ise Milton’un dedesi dilediği gibi yaşarken, anne ve babası tam bir ciddiyet abidesi olarak endişelerinin içinde boğulmak üzere olan bir çifti oynamaktadırlar. Milton onlara yardım edebilmek için kimyasal maddelerden altın yapmaya çalışır. Yazın için çalışma planları yapar. Ebeveynlerini dertlerinden kurtarmak ister; bir çocuk için ebeveynleri çok önemlidir... Onlardan sevgi alamadığında, onlarda eksik olanı tamamlamaya çalışır... Fiziksel olarak olmasa da, içsel olarak bu böyledir
“Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan, eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinmezsen... (Eğer - Rudyard Kipling)  

Milton’un okuldaki sınıf öğretmeni onlara standardın dışında bir bakış açısına sahip olabilmeleri için onlara güvenli bir ortam oluşturur... Onlarla Kipling’in şiirlerinden örnekler verir ve şiirler üzerinde tartışırlar. Sene sonunda ise onları bireysel konuşmaları için onları cesaretlendirir. İşte Milton’un sene sonu konuşmasından bir kısım:
“Konuşmak istediğim savaş, hepimizin askeri olduğumuz savaş. Birbirimizle sürekli kavga halindeyiz; kin tutuyoruz, birbirimizin ardından korkunç şeyler söylüyoruz. Büyük savaş. Herkes yaralı halde dolaşıyor. Ben de yaralandım ve bu can yakıyor. Tekrar yaralanmakla ilgili o kadar üzgün o kadar endişeliydim ki başka hiçbir şey yapamadım. Tam içimde gittikçe şiddetlenen bir iç savaş vardı. Sonra dedem geldi. Ve bana savaşı nasıl bitireceğimi öğretti. Bir deney kabı olduğunuzu düşünün. İçine ne koymayı seçerseniz işte o sizsiniz. Kabınızı korku ve nefretle doldurur, üzerine geçmiş ve gelecek endişelerinizi de eklerseniz muhtemelen mutsuzluk elde edersiniz. Kabınızı sevgi ve ilgiyle doldurursanız mucizeler gerçekleşebilir. Savaşlar bitebilir. İnsanlar değişebilir. İşte sır bu...”

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Dangal


Eski amatör güreşçi Mahavir Singh Phogat'ın iki kızını güreşçi olarak yetiştirmesi ve sonrasında kazanılan madalyalar... Özellikle de büyük kızı Geeta Phogat tarafından kazanılan müsabakalar... Severiz böyle gerçek başarı hikayelerini... Hayallerimizi beslemek için ilham olacak hikayelerdir bunlar. Ancak hikayenin ardında hangi gerçekler yatmaktadır?

Oysa Mahavir, her kız çocuğu doğduğunda mutsuz olmuş, hep kendi gibi güreşçi olacak oğlan çocuğunu beklemiştir. Bu durumu tüm kasaba bilmektedir, dolasıyla da kızları da... Dört kızdan sonra vazgeçmiş, mutsuz bir şekilde yaşarken, kızlarını zorla güreşçi yapmaya karar vermiştir. Zorla saçlarını kısacık kestirmiş, onları antrenman ve güreşler için zorlamıştır... Kızlar, istemeyerek de olsa bir süre sonra güreşçi olmayı kabullenmişler. Daha sonra kazandıkları madalyalarla babalarının gurur duymasını sağlamışlar.

Tüm ezbere bildiğimiz her şeyi bir kenara bırakarak bu hikayeye yeniden bakabilir miyiz? Hiç bir bakış açısı olmadan? Bu mümkün mü? Hele bir de madalya kazanamasaydı bu çocuklar, o zaman hikayeyi kimse duymayacaktı bile... Peki madalyalar neyi ifade ediyor? Hiç düşündük mü? Madalya denilen metalden yapılan şey, o anda yarışmada – rekabet ve kıyaslama – kimler varsa onların önünde yarışı tamamlamak demek. Güreş sporunda bir insanın diğer bir insanı yaka paça sağa sola atması... Gerçekten spora dair tüm deneyim ve bilgilerimizi bir kenara koyup, tarafsızca, bir uzaylı gibi bakabilir miyiz duruma? Bir insan diğer bir insanı yere yatırıyor ve savuruyor... Daha iyi savuran madalya kazanıyor ve babanız sizinle gurur duyuyor. Kendi yapamadığını onun adına siz yapıyorsunuz. Hatta kızları bizzat tanımayan ve kendini Hintli olarak tanımlayan yaklaşık bir milyar kişi de gurur duyuyor... Bir o kadar insan da sizinle beraber seviniyor...



Kendimizi hiç bir milletle, cinsiyetle, meslekle tanımlamadan sadece bakabiliyor muyuz? Bu çocukların kendi hayatları yok mu? Yoksa ailemiz bizim için en iyisini bilir mi? Tüm bu olayların ardından gerçekten ailelerinin ve ülkelerinin gurur kaynağı oldukları için mutlu iseler bile bu gerçek ve kalıcı bir mutluluk mu? Bir şekilde madalya kazanmasalar mutlu olacaklar mıydı? 

Neredeyse hiç söz hakkı olmayan anneleri ve yıllarca erkek çocuk isteyen babalarına kendilerini göstermeye çalışan bilinçaltı mı? Yoksa alkışlanacak bir başarı hikayesi mi?
Rekabete dayanan zihniyeti hiç sorguluyor muyuz? Neden bir herhangi bir şeyi sadece takdir etmiyoruz da, daima kıyaslama yoluna gidiyoruz. Buna eğitim sistemimiz de dahil... 

Başarının izafiyeti hakkında ise ayrıca derinlemesine bir inceleme gerekebilir: http://tuvaletkagidinanotlar.blogspot.com.tr/2016/12/basarnn-izafiyeti.html 

30 Haziran 2017 Cuma

Bulutlar


Bak bulutlara,
Girmeye çalışıyor mu bir şekle?

Bazen beraber, bazen ayrı...
Gördün mü, yanlış şekle gireni?

Bazen rüzgarlı, bazen dingin hava...
Ediyorlar mı hiç şikayet?

Bak bulutlara,
Nasılda uyumlular, doğanın gizemi ile...

Sadece oldukları gibi,
Eğleniyorlar sanki bizimle...

29 Haziran 2017 Perşembe

Bokeh


Sevgilinizle İzlanda’ya gittiniz ve tatildeyken sabah uyandınız... Bir de gördünüz ki, etrafta sizden başka kimse yok! Her şey çalışıyor ancak kimse yok. Ne yapardınız?

Tüm ada, tüm arabalar, eşyalar, evler, oteller sizin olsaydı ne yapardınız? Tüm her şeyin keyfini çıkardıktan sonra, hala aynı keyfi alır mıydınız? Bilinçaltının çalışma prensiplerine göre sıkılmaya başlardınız, çünkü benzer şeyleri yaptıkça öğrenen beynimiz yeni olmayan deneyimlerden aynı tadı almıyor... Tüm yeni deneyimler bitince ne yapardınız?

Her zaman yaptıklarımız, bize öğretilen ve bizim öğrendiğimiz davranışları tekrarlar mıydınız? Ders çalışır mıydınız? İşe gider miydiniz? Fotoğraf çeker miydiniz? Gelecek hakkında endişelenir miydiniz? Güzellik veya statü için uğraşır mıydınız? Selfie çeker miydiniz? Başkasının olmadığı İnternet’i kullanır mıydınız?

Geçmişi dert eder miydiniz? Eve dönmek, alıştığınız yerlere dönmek ister miydiniz? Tüm hafızanızda olan hatıralar sizin için ne kadar kıymetli olurdu? Tüm bu hatıraların hayatımızı oluşturduğunu anladığımızda hala onlara kıymet verir miydiniz? Anıların depolandığı beynimizle bu kadar özdeşleşmek bize ne katıyor? Bizden neler götürüyor...

Bokeh, birden bire İzlanda’da tek başlarına kalan çiftin fantastik hikayesini konu alıyor... Önce dehşete kapılan çift, bir süre ellerindeki nimetin tadını çıkartıyorlar; ancak sonrasında zihinleri çıkmaza giriyor...

Tüm ümidiniz bittiğinde Tanrı’yı suçlar mıydınız? Tanrı, mutlu zamanlarımızda şükrettiğimiz, başımız sıkıştığında suçladığımız bir şey mi? Tanrı nedir? Hayat nedir? Hiç bunları derinlemesine düşündük mü? Yoksa bize ezbere verilen hayat planını takip etmeye devam mı ediyoruz? Acılardan kaçarak, arada bir yakaladığımız hazlar  bizi mutlu mu ediyor?


Filmde belki de bu soruların hiç birinin cevabı yok... Belki de var. Ancak tüm bu soruları sorduran bir film...

“Tanrının bizim için planı, yarattığı dünyada yaşamamız...”

23 Haziran 2017 Cuma

A Monster Calls


Öyle bir an vardır ki hayatımızda; çocuk olamayacak kadar büyümüşüzdür, yetişkin olamayacak kadar küçüğüzdür... Özellikle de şartlar bizi erken olgunlaşmaya, bazı sorumluluklar almaya ittiği zamanlarda.

Bebek olarak hayatımızda geldiğimizde çok cesuruzdur. Bir süre sonra geldiği dünyayı, çevreyi ve bedenini fark eden zihin, çok korumasız bir bedene sahip olduğunu görür. Bunu gördükten sonra sahip olduğu anne ve baba onun için daha önemli hale gelir. Bir çocuk için ebeveynler hayatta kalmak ile eşdeğerdir. Hem dışsal hem de içsel olarak onları kurtarmak için ellerinden geleni yaparlar. Eğer anne ve baba, ruhen veya fiziksel olarak orada değilse, çocuk ya “onun için” ya da “onun gibi” yapar... Boşanmış bir ailede erkek çocuk giden babanın yerini doldurur veya hasta olan bir anneye sahip çocuk, annesine bir anlamda ebeveynlik yapmaya kalkışabilir ancak onun acısını paylaşmak anneye yaklaşmak için tek seçenek gibi gözükür...


A Monster Calls filminin kahramanı Conor’ın babası yurt dışında yaşamaktadır ve ikinci evliliğinden de bir evladı vardır. Annesi ise oldukça hastadır... Anneannesi destek olmak adına onların evine gelir ancak Conor onunla pek anlaşamaz... Tüm bu yaşadıklarının üzerine Conor rüyasında dev bir ağaç kılığındaki canavar ile mücadele vermektedir.

Rüyasındaki canavar Conor’ın korkuları ile yüzleşmesine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Ona çeşitli hikayeler anlatarak ona aydınlatmaya çalışır... Daha derin bir çerçeveden baktığımızda, Conor’ın hasta olan annesinin hastalığının bir anlamı vardır. Annesi muhtemelen aileden birini takip etmektedir... Her kişinin, her olayın ardına baktığımızda bir önceki kuşaklardan taşınan kaderler olduğu ortaya çıkar. Ortada ne failler ne de kurbanlar kalır... Sadece olan olaylar vardır... Yüzeydeki hikayeler bir masal haline gelir. Gerçek diye bağlandıklarımız erimeye başlar...


Ailedeki büyüklerimiz -hayatta olsalar da, olmasalar da- böyle durumlarda yanımızdadırlar... Ve yapılacak tek şey, onlara bakmak onlara şunu söylemektir: “Teşekkür ederim...
“Çoğu gerçek kandırmaca gibi gözükür. Her zaman iyi kişi olmaz, Conor. Aynı şekilde kötü kişi de olmaz. Çoğu insan ikisinden de birazdır. Rahatlatıcı yalanlara inanırız, çünkü yalanları gerekli kılan doğrunun acısını biliriz. Nihayetinde Conor... Önemli olan ne düşündüğün değildir. Ne yaptığındır.”
“Rüya nedir Conor? Diğer her şeyin rüya olmadığını kim söyleyebilir?..”

16 Haziran 2017 Cuma

Sürtünme Olmasaydı


Sürtünme olmasaydı eğer, sürüklenirdik buzun üzerinde sonsuza kadar...
Direnç olmasaydı eğer, hiç bir araba yol alamazdı...

Sessizlik olmasaydı eğer, hiç bir şarkı olmazdı...
Boşluk olmasaydı eğer, Dünya olmazdı...

Yatağı olmasaydı, nerede akardı nehirler?
Vermeseydik eğer, nasıl alırdık nefesi?

Ölüm olmasaydı eğer, nasıl olabilirdi yaşam?
Anlayış olmadan, nasıl yaşarız hayatı?..

15 Haziran 2017 Perşembe

The Girl King

Ataerkil toplumların en önemli dinamiklerin biri şudur: Kadınlar genellikle ikinci plana atıldıkları ve ezildikleri için kadın, içten içe kız çocuğu doğurmak istemez, çünkü kadın olmak zordur... Hatta bazen değersizlik ve bazen de cadılıktır... Bu sebeple içgüdüsel olarak erkek çocuk, anneye bakabilecek ve onu koruyacak çocuk olacaktır. Oysa ki, erkek çocuk bir yandan annesine çok bağlıyken, diğer yandan babasına ve erkeklere uzak kalacaktır. Bu durum da genellikle “anasının kuzusu” ve çoğunlukla da çapkın erkekleri ortaya çıkartırken, “babasının kızı” çocuklar ortaya çıkar. Lakin kızlar bu sistemde ön plana çıkmak istiyorsa ‘erkek gibi’ olmak zorundadırlar. Bu durum pek sağlıklı olmasa da sistemik açıdan bir denge sağlanmıştır.


Özellikle de Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi Kraliyet ailesinde yetişen bir kadın ise, Kraliçe olmak için erkeksi yönlerini geliştiren kişi, eş-cinsel özellikler bile gösterebilir. Bunun tam tersi de geçerlidir. Lakin tarihte bunların örnekleri pek çok kez karşımıza çıkmıştır.

Tarihteki en ilginç örneklerden biri İşveç Kraliçesi Kristina... Tam bir erkek gibi yetişen Kristina hiç bir erkekle evlenmemiş ve ülkesini tek başına yönetmiştir. Çocukluk travmaları ile annesinden kopuk büyüyen Kristina’nın kadınlarla olan ilişkisi onun hakkındaki filme konu olmuştur. Kadınlara has empati yeteneği ve duygusallığın aksine, O felsefeye çok önem vermiştir. Aynı dönemde yaşayan Fransız Filozof Rene Descartes’tan çok etkilenmiş ve kendisini İsveç’e davet etmiştir.

Oysa “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü ile ünlü Descartes, insanı düşünce ve beyin ile sınırlayan bir bakış açısına sahiptir. Belki bugünün en problemi olan düşüncelerle özdeşleşme ilk defa bu kadar net ifade edilmiştir. Descartes, bugünlerde 3.Göz diye tahmin edilen Epifiz Bezini de tüm davranışlarımızdan sorumlu tutmuş, ruhun orada oturduğunu iddia etmiş ilginç bir kişidir.


Öte yandan Kristina gibi kişilerin sadece şanlı geçmişlerine ve başarılarına bakmak resmin sadece bir kısmına bakmaktır. Oysa ki yaşanan her olay veya başka kişi veya cinsiyet ile özdeşleşme yanında hediyeler getirir. Eril tarafı çok baskın bir kadın, daha sonra dişil tarafı ile barışsa da, gerektiğinde eril tarafını kullanabilir. Bu yönü ile de bir çok eylem gerçekleştirmiş olabilir.

Oysa sağlıklı eril-dişil dengesi ilişkiler için gereklidir. Kadın annesinde alarak dişil tarafını güçlendirirken, erkek de babasına ihtiyaç duyar. Aksi halde, bilinçaltı seviyesinde kız babasını arar, erkek de annesini... Hiç bir kadın veya erkek bu arayışı sonlandıramaz. Kendi dinamikleri anlayan bir çiftin, bağımsız olarak kendi durumları üzerinde çalışması gerekir. Kazanılan anlayışla, birbirini tamamlayacak çift, karşısındakini olduğu kişi gibi görmeye başlayabilir.

Sonuç olarak Kristina, savaşmak yerine barış taraftarı olmuş, o dönem için zor olanı seçmiştir. Yönettiği dönemde kültür ve sanata verdiği önem ile tüm Avrupa’nın kültürel değerlerini olumlu anlamda etkilemiş biridir. Belki içeride bir yerde ilgi ve şefkat isteyen, görülmek isteyen bir çocuk yaşarken, sonunda bir çok yapılmış olumlu iş tüm bunların hediyesidir...

12 Haziran 2017 Pazartesi

J'enrage de Son Absence

Acı kaybımız” diye ilanlar veririz... Gerçekten de acımız derin ve büyüktür. Özellikle de bu dünyadan göçen ruhun bedeni küçükse... Haksızlıktır bu! Kimse kendi çocuğunu toprağa vermemelidir... Acının boyutunu ancak yaşayan bilebilir...

Böyle durumlarda söylenecek çok fazla bir şey de olmaz. Bazen suçlanacak kişiler ve en nihayetinde isyan ettiğimiz Tanrı olabilir sahnede... Ancak eninde sonunda olanla yüzleşmekten başka bir çare yok gibidir. Yüzleşmenin mümkün olmadığı anlarda ise, kalanlar ölü gibi yaşamaya başlarlar...


Filmin kahramanı Jacques, oğlunun ölümünden sonra bir türlü kendine gelememiştir. Karısını bırakmış, onun peşinden gelmesini beklemiştir. Bu gerçekleşmeyince, kendine işine vermiş ve bitkin bir hayat yaşamaktadır. Daha sonrasında, eski eşi hayatına devam etmiş, yeniden evlenmiş ve hatta çocuğunun öldüğü yaşlarda bir çocuğu olmuştur.

Jacques, babasının ölümü ile memlekete geri döner ve eski karısını arar. Onun yeni evliliğinden olan çocuğu ile tanışır. Daha sonra çocukla ebeveynlerinin haberi olmadan yakın bir ilişki kurar. Ölen oğlunun yerine yarı kardeşini koyar... Tüm mal varlığını ona bağışlamak ister, oysa aralarında hiç bir kan bağı yoktur. Kendi oğlunun yerine bu çocuğu koyması pek de uygun bir davranış değildir, öte yandan annesi henüz ilk çocuğunun eşyaları ile vedalaşmamıştır...

Çoğu zaman bu tip acıklı filmleri seyretmek bile istemeyiz; seyrettiğimiz zaman ise hemen etkisinden kurtulmak, mevcut rutine dönmek isteriz. Burası bizim oluşturduğumuz güvenli alandır. Oysa bize dokunuyorsa, çok yüksek ihtimal ya bizim de bir kaybımız vardır ya da ailemizde/atalarımızda benzer olaylar yaşanmıştır. Derindeki bir mekanizma bu olaylar ile yüzleşmemizi ve onun üzerinden geçerek büyümemize imkan vermek ister...


Çocuk Kayıpları
Aile sistemi çalışmalarında gördüğümüz gibi çocuk kayıpları – ki bunlara kürtaj ve düşükler dahildir – hayatımızı etkiler... Hatta annemizin veya anneannemizin kayıpları da bunlara dahildir. Diğer bir önemli konu ise çocuk kayıplarının ebeveynlerin arasını açma ihtimalidir. Acıyı farklı boyutlarda yaşayan eşler birbirine destek olamayabilir veya herhangi bir sebepten dolayı birbirini suçlayabilir. Özellikle kürtaj durumunda, baba olayın dışında durursa veya dışı itilirse kadın bu olayı yalnız yaşamak zorunda kalır.
Bert Hellinger der ki: “Bir kadın hamile kaldıysa, artık annedir.”
Oysa tüm ölüm vak'alarında olması gerektiği vedalaşma ve yas tutma gereklidir. Olayın olduğu gibi görülmesi ve yaşanması süreçlerin sağlıklı ilerlemesi için uygun olur.

Kayıp
Tecrübelerimize göre söyleyebiliriz ki, bugün dünya üzerinde yaşayan herkes yaklaşık 150 sene ölecektir. Kimse burada olmayacaktır. Aklınıza gelen herkes için geçerlidir bu. Biz ise ölen kişiler için, kayıp kelimesini kullanırız. Kaybetmek fikrinin ardında sahip olmak fikri yatmaktadır. Benim kavramı zihnin en temel yanılgılarından biridir. Hiç kimse hiç kimsenin ve hatta hiç bir şeyin şeyin gerçekten sahibi değildir. Her şey geçicidir. Her şey bu dünyanın dinamikleri ve bedenimizle sınırlıdır. Kalıcı olan ise özümüzdür; ruhumuzdur... Ruhun yaşı, cinsiyeti var mıdır? Ruh ölür mü?.. Bizi hayata getiren anne babamız mı bizi yaratan? Yoksa Yaradan mı?

Eğer ruha inanmıyorsanız, o halde hiç probleminiz olmamalıdır. Çünkü zaten bu bedenin toprağa gideceğini biliyorsunuz... Kaybedecek ne var ki?


Öte yandan, gerçekten kim olduğunuzu inceliyor, zihnin ötesine geçerek bunun farkına varabiliyorsanız, o halde tüm Evreni, Tanrıyı anlamışsınız demektir. Tüm olayların ardında ailemiz, onların ardında onların ailesi ve en sonunda da Tanrı’yı bulursunuz. Onun her şeyden haberi olduğuna göre ortada yargılanacak fazla bir şey de yoktur.

Dünya sonsuz güçlerin yönettiği bir oyun gibidir; bizden daha büyük güçlerin oyununu anladığımızda, bu anlayış bizim hayattan keyif almamız ve bütün bir parçası olarak hareket etmemizi sağlar...

Bu açıdan bakmaya başladığımızda kişilik ve zihin ile özdeşleşme azalır. Zamanla azalacak ve bitecek  acı hala oradadır ancak ıstırap yok olmuştur...