27 Nisan 2017 Perşembe

Dün


Dünü hatırlar, plan yaparız yarın için.
Dünü hatırlar, besler büyütürüz hikayelerimizi...

Başrol oyuncusuyuzdur hikayemizin,
Seçeriz sadece yan rollerde oynayacak kişileri...

Veririz o kişilere yüklerini,
Yetmezse, makyajlarız biraz daha...

Kötü niyetimiz yoktur aslında,
Hepsi hayatta kalmak isteyen zihindendir besbelli.

Onun temel işlevidir; depolamak hatıraları,
Dönüştürmek hatıraları, deneyimlere, bilgiye...

Benimsemektir başkalarının hatıralarını,
Kendi yaşamasa bile...

Hayatta kalmaktır zihnin amacı!
Dokumak geçmişten geleceği...

Ait olmak gerek, hayatta kalmak için,
Bilinmeyeni üstlenmektir bedeli...

Tüm özdeşleşmeler, derinde bilinmeyen ne varsa,
Bilenene kadardır tüm tiyatro...

O vakit; dün, dün değildir artık!
Olanlar vardır sadece; olduğu gibi...

Yenidir bugün; herkes ve her şey,
Ne dün, ne de yarın...

Tüm hayvanların, tüm bitkilerin gözünden,
Bakar gibiyizdir Dünya’ya...


Bugün; her zaman taze ve yeni doğmuş,
Gelecek ise, ismi üstünde...

23 Nisan 2017 Pazar

Paterson


Hayat karşıtlardan oluşur. İnsan zihni bu karşıtlar ve zıtlıklar ile öğrenir; kısa-uzun, güzel-çirkin, ince-kalın... İçinde büyüdüğümüz toplumun, ailenin bize öğrettiği zıtlık ise, neyin iyi neyin kötü olduğudur. Bazı şeyler doğrudur, bazıları da yanlış... Hayatta kalabilmek ve görülmek için içinde bulunduğumuz topluluğa uyum sağlarız. Öte yandan çok azımız da buna isyan eder, tamamen tam tersi bir yolda ilerleriz. Bu da aslında madalyonun öbür yüzüdür; yine görülmek isteriz. Uyumun da tersi uyumsuzluktur; çok farklı değildir.

Her türlü karşıtlık hepimizin içinde vardır... Uyum sağlarken bastırdığımız ve ‘kötü’ olarak tanımladığımız yanlarımızı bastırırız. Öte yandan, uyumsuz taraftaysak, yaptıklarımızdan açıkça veya içten içe suçluluk duyarız; içimizdeki ‘iyi’ diye tanımladığımız yanları unuturuz. Oysa hayat bize her türlü yanımız ile yüzleşmemiz için fırsatlar sunar...

Hayatımıza giren yüzlerce insan ve başımıza gelen olaylar, derinde bizim zihin ile anlamakta zorlandığımız bir mekanizma ile çalışır. Özellikle de bize yakın insanlar çoğu zaman bize aynalık yapar. Bazen birbirine o kadar zıt insanları bir arada görürüz ve biraz şaşırırız. Oysa bu insanlar birbirlerini severek bir araya gelmiş olsalar da bilinçaltı düzeyde farklı dinamikler rol oynuyor olabilir.


Paterson filminin kahramanı, Paterson’da oturan Paterson isimli genç otobüs şoförüdür. Son derece rutin ve renksiz bir iş yaparken içine kapanık bir hali vardır. Eşi Laura ise çalışmamaktadır. Evdeki her şeyi devamlı siyah ve beyaz olacak şekilde boyarken, filmdeki karşıtlığı sergiler gibidir. Paterson’ın sabit ve rutin işinin aksine, Laura devamlı yeni ve yaratıcı projeler geliştirir. Bir gün gitar alıp şarkıcı olması gerektiğini düşünürken, bir gün cupcake yarışmasına katılmak için kolları sıvar. İlginç ilginç yemekler yaparken, Paterson yemeği beğenmediğini bile söyleyemez. Eşine tüm projelerinde destek olmak ister, ancak hiç bir konuda kendini ifade edemez. Evlerindeki köpeği bile akşamları kendisi gezdirmeye götürür. İkisi de birbirinin bastırdıkları veya görmek istemedikleri yanlarını sergilerler...

Paterson ve eşi ile ilgili dinamik karşıtlık ise, alma ve verme dengesinde gizlidir. Paterson verir, eşi de alır... Eşler, arkadaşlar, ortaklar arasında alma-verme dengesi olmadığı zamanda, bir tarafa vermekten yorulmaya ve duygusuzlaşmaya başlarken, alan taraf ise içten içe kendini borçlu hissetmeye başlar...


Öte yandan Paterson’un en büyük kaçış yolu şiir yazmaktır. Şiir sayesinde içindekileri ifade ederken, yaratıcılığı bu yolla ortaya çıkmaktadır. Şiirleri ile bütün olmaktadır adeta... Filmde sık sık Paterson’un karşısına çıkan ikiz insanlar belkide simgesel olarak aynalamayı gösteriyor gibidir...

20 Nisan 2017 Perşembe

Sistemik Bakış Açısı


“Sorunları oluştuğu boyutta çözemezsiniz...” [Albert Einstein]
Evrende her şey sistemlerden oluşur. Birbirleri ile etkileşimdeki sistemler birbirlerini etkiler... Bu sistemler, yatay veya dikey bir şekilde etkileşimde olabilir. Bu durum bireyler için de geçerlidir. Bilinç, bilinçaltı ve özellikle atalarımızın etki ettiği kolektif bilinçaltı, dikey biçimde birbirini etkiler. Benzer şekilde, çocuk, ebeveynleri ve onların ebeveynleri de, buna benzer bir yapıdadır.

Kardeşler ise yatay bir şekilde yapılanmıştır. Her ne kadar, önce gelen kardeşin az da olsa önceliği olsa da, dünyaya gelen veya gelmeyen tüm kardeşler aynı düzeydedir. Eşler, iş ortakları da yatay bir şekilde yapılanır; bu sebeple aralarında bir denge olmalıdır.

Sistemleri anlamak ise bilindiği kadar kolay değildir. Sistemin parçalarını anlamak yetmez... Basit sistemlerdeki sebep-sonuç ilişkisi, dinamikleri anlamakta yeterli olmaz. Sistem, onu oluşturan parçalardan daha öte bir şeydir... Örneğin, insan bedeni atomlardan oluşur, ancak molekül, organ, kemik gibi diğer üst sistemler, atomlardan öte bir yapı oluştururlar.

Sistem, öncelikle kendisini hayatta tutmaya çalışır. Bireyler ikinci derecede önemlidir. Sistemin hayatta kalmak üzere oluşturduğu çözüm, birey için sorun olabilir. Örneğin, ailede dışlanan bir birey varsa, daha sonraki nesillerden biri o kişiyi temsil eder ve sistem dengelenir. Ancak temsil eden kişi, anladığı veya anlamadığı bir dinamiğin etkisinde hayatını yaşar.

Sorunu çözmek ise, sorunun oluştuğu düzlemde çözülemez. Sorun yüzeyde belirgindir. Dinamiği anlamak için bir üst boyuta çıkmak gerekir. Bunun için kuş bakışı misali, olduğunuz seviyenin üstünden bakmak, bakış açımızı tamamen değiştirir.


Aile sistemimizin dinamiklerini anlamak için bu bakış açısı şarttır. Carl Jung’un belirttiği gibi bu dinamiklerin farkına vardığımızda, bir şeyler değişmeye başlar. Sistemimiz tekrar harekete geçer. Bazen bu çok kolaydır, bazen de çok zor... Özellikle zihnimiz bize bir bariyer oluşturur. Bizim için oluşturduğu hikayeye o kadar sadıktırdır ki, bu yeni bakış açısı onun için bir tehdittir. Ancak unutmamak gerekir, bu oluşturduğumuz hikaye – çok sevdiğimiz ve kanıksadığımız hikayemiz – sorun ile aynı seviyededir... Ne kadar doğru olsa da, bize bir fayda sağlamaz.

Ancak soruna odaklandığımızda, bakış açımızı değiştirdiğimizde, olaylara farklı bakmaya başlarız. Başta zor gözüken 'kabul' oluşmaya başlar. Bunun zihnimize değil, kalbimize ihtiyacımız vardır. Başımıza ne gelmiş olursa olsun, kendi sorumluluğumuzu üstlendiğimizde ve karşıdaki kişinin de sistemini – dolayısıyla kaderini görmeye başladığımızda artık oluşacak değişim için hazırızdır.

17 Nisan 2017 Pazartesi

Çatışma

Tüm çatışmaların kökeninde ayrım vardır. Karşıtlar ile öğrenen zihnimiz, önce kendisinin diğerlerinden ayrı bir beden, bir kişi olduğu ayrımına varır. İlk işi bu bedeni hayatta tutmaktır. Öğrendiği ikinci şey ise, tek başına hayatta kalamayacağıdır. Böylece biz ve diğerleri kavramı da gelişir. Önceleri anne ve babasına ihtiyaç duyarken, daha sonra ailenin yerini genellikle bir topluluk alır. Bu topluluk, basit bir taraftarlık bile olabilirken, bazen de başka kültürel, tarihsel, ırksal veya bir düşüncenin etrafında oluşabilir.


Kendini bedenden ibaret zanneden zihnimiz için hayatta kalmak her şeyden önemlidir. Bunun gerçekleşmesi için tek seçeneğin, kendisinin veya kendi grubunun yeterince güvende olması gerektiğine inanır. Bunu sağlamanın en basit yolu güçlü olmaktır. Yüzyıllar boyunca insanlık diğerleri – bu diğerlerinin tanımı her dönemde değişir – ile savaşmış, mücadele etmiş, tartışmıştır.
Biz ve diğerleri arasında ortaya çıkan bu tartışmalar, her iki tarafında en büyük derdi “haklı olmaktır”... Haklı olduğumuzda vücudumuza yayılan testesteron hormonu, bizi daha güçlü ve daha iyi hissettirir. Bu özellikle erkek beyninde bir parça daha baskındır. Evrimsel olarak empati yeteneğinden yoksun olan erkek beyni, bu sebeple yerli yersiz her türlü tartışmaya girmeye, eften püften sebeplerle tatsızlık çıkarmaya daha yatkındır.

Sonuçta, kendini bedenden ibaret olduğunu varsayan zihin, ayrımı sebep olur ve tartışmaların konuları ve aktörleri değişse de çatışmalar sürer girer. Çatışmanın güçlenmesi için tarafların olması yeterlidir. Tarafların haklı veya haksız olmasının çatışmanın şiddeti açısından bir önemi yoktur. Her iki taraf da çatışmayı besler ve güçlendirir.

Oysa ister bireysel ister toplumsal olsun, her olayın ardında bireyin aklı ile anlamakta zorlanacağı dinamikler mevcuttur. Bir birey öncelikle aile sistemine bağlıdır; aileler kendi atalarına... Atalar, soylarına, toprağa ve milletlerine... Şu andaki sisteminizde ise aileniz kasabanıza, kasabanız şehrinize, şehriniz ise ülkeye bağlıdır. Ülkeler Dünya’ya, Dünya Güneş Sistemine, Güneş Sistemi ise Samanyolu Galaksi’sine bağlıdır... Evrende muazzam bir sistem ve denge vardır. Bu sabit bir denge değildir; her şey hareket halindedir; her an denge bozulur, tekrar denge sağlanır... Her hareketin döngüsel olarak bir sonucu vardır.

Benzer şekilde, toplumların başına gelenler, bireylerin yaşadıkları çatışmaların bir bütün olarak yansımasıdır. Her birey elbette ki ortaya çıkardığı eylemin sonuçlarını yaşayacaktır. Fakat bu bize öğretilen sebep-sonuç ilişkisi şeklinde değildir... Olayların ve bireylerin ötesine baktığımızda, yüzeydeki dalgaların altındaki okyanus akıntılarını görmeye başlarız.


Bedenden öte bir varlık olduğumuzu gördüğümüzde, ayrımlar ortadan kalkar; bu çatışmaların yok olması için tek yoldur... Bağımsız bir bedenden ibaret olmadığımız idrak edildiğinde, önce içteki çatışmalar biter... İçte çatışma yok olursa, çevrenizle çatışma biter... Bu domino etkisi sürer gider...

Öte yandan, zihin çok kurnazdır! Tüm bu yazılanlara itiraz eder ve mevcut sıcak hikayelere, olaylara, hatıradan başka bir şey olmayan deneyimlere geri döndürür bizi... Oysa zihin kesitlidir; sadece duygu ve düşünce olduğunda devrededir. Devamlı olmayan bir şey, gerçekte var mı dır? Gözlemleyebildiğimiz bir şeye ‘ben’ diyebilir miyiz?.. Onu dikkatlice gözlemlediğimizde bu soruların cevaplarına ulaşmaya başlarız...

6 Nisan 2017 Perşembe

The Shack


Başımıza öyle olaylar gelir ki, bu olayların hiç meydana gelmemesini isteriz. Bu istenmeyen olayları kötü, talihsiz, dehşet verici, veya acımasız olarak nitelendiririz. Hatta olay o kadar basit ve nettir; suçlusu bellidir. Kısacası müthiş bir haksızlık yaşamaktayızdır. İşte bu konuda ya başkalarını suçlarız ya da kendimizi... Genellikle de ikisinin karışımı bir durum çıkar ortaya...

The Shack filminin kahramanı Mack, çocuk yaşlarda annesini ve kendisini döven babası ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Yıllar sonra kendisine bir aile kurmuş, üç çocukları ile eşi Nan ile mutlu bir hayatları olmuştur. Bir gün üç çocuğu ile çıktığı piknikte, müthiş trajik olaylar silsilesi sonunda çocuklarından birini kaybeder... Bir yandan kendini ve faili suçlarken, Tanrı’ya olan inancını da yitirmiştir. Aileyi eşi Nan ayakta tutmaya çalışırken, Mack yaşamındaki sırlar ve Tanrı ile yüzleşmek durumunda kalacaktır...

Yargı
Bu yüzleşme sırasında Mack’in anlaması gereken ilk şey yargıdır... Her birey olayları kendi perspektifinden değerlendirir. Bu çok doğaldır: Dünyaya gelen bir bebek için hiç bir ayrım ve korku yokken, bebek yavaş yavaş anneden ve tüm diğer her şeyden farklı bir varlık olduğunu anlamasıyla kendini bedenle özdeşleştirmeye başlar. Bu özdeşleştirme sonucunda bedenini hayatta tutması gerekliliği ortaya çıkar. Beynin – zihnin, temel amacı bedeni hayatta tutmak olur. Zihin bu ayrım ve kıyaslama ile öğrenir... Çalışma prensibi budur. Sıcak-soğuk, kısa-uzun, ben-sen, biz-siz ve en tehlikelisi de iyi-kötü ayrımıdır...


Tüm bu bakış açıları bazen sadece bizim düşüncelerimize dayanırken, bazıları toplum, kültür, çarpıtılmış din veya kanunlara da dayanıyor olabilir. Bu şekilleri ile doğru olduğundan emin olduğumuz iyi-kötü yargılarımızın dayanakları ortaya çıkar. Artık haklı olduğumuza o kadar inanırız ki, kendimizden ve hissettiğimiz acıdan başka hiç bir şey görmeyiz. Aynı Mac’in takılı kaldığı olay gibi...

Yargıç
Bu emin olma duygusu ile yargıç rolüne bürünürüz. İşin çıkmaza girdiği an, her insanın kendini yargıç rolünü büründürmesindedir. Yargıcın elinde ister ana yasa olsun, ister ahlaki değerler isterse spiritüel safsatalar... Her yargıçlık yapan, kendini Tanrılaştırmış olur...
Oysa her olaya, her kişiye baktığımızda, ötesine baktığımızda ardında bambaşka kişi ve olayların o durumu yarattığını görürüz. Her kurban, başka birinin kurbanıdır. Daha geriye gittiğimizde ve daha da geriye gittiğimizde Adem ve Havva’ya kadar uzanır konu. Onun da ötesine gittiğimizde karşımıza Tanrı çıkar.
Kimi eleştirirsek eleştirelim, hangi olayı yargılarsak yargılayalım, altında yatan büyük bir sistemi ve Tanrı’yı yargılarız...
Öte yandan, bu bakış açısı insanların yaptıklarını mazur göstermeye çalışmak değildir! Her bireyin davranışlarının sonuçları olacaktır. Bu bakış açısı, olanı olduğu gibi ‘iyi ve kötü’ demeden görüp, anlamasak bir olan olayları geçmişte bırakmayı, gerçekten gönülden affetmeyi ortaya çıkartacaktır...


Hayat ve Ötesi
Mack, Tanrı, babası, kızı ve katil ile yüzleşmiştir. Hayır! Bunu ilk seferde yapamamıştır; belki de tamamen özgürleşmek için binlerce kez yapacaktır. Ancak bir kez at gözlüklerimizi çıkardığımızda, önce canımız yansa bile, artık kalıcı ve derin bir anlayışa sahip oluruz. Her şeyin sadece bu dünyadaki yaşamla sınırlı olmadığını görürüz... Bizden çok daha büyük bir şeye güvenmeye başlar, hayatı sadece sevgi ile yaşamak için burada olduğumuzu hatırlarız.

Hepimizin ama hepimizin, Tanrı’nın çocukları olduğunu hatırlar, evrende her şeyin sevgi ile birbirine bağlı olduğunu hissederiz...
“Acına fazla odaklandığında, beni görmez olursun.” [Tanrı]

27 Mart 2017 Pazartesi

Gökyüzü ve Deniz


Yattığında suyun üzerine,
Kalmaz hiç bir çaba;
Yok olur ağırlıklar...
Kalmaz hiç bir sınır,
Gökyüzü ve deniz arasında...

24 Mart 2017 Cuma

Beden Asla Yalan Söylemez


Bedenimiz, fiziksel ve psikolojik olarak yaşadığımız her olayı kaydeder. Olayların üzeri örtülse de, bu olaylar hatırlanmasa da, inkar edilen veya ifade edilmeyen duygular, bedenimizde hastalıklar olarak ortaya çıkar… Bedenimiz bize devamlı mesaj vermektedir. Louise Hay’in kitabı Düşünce Gücü ile Tedavi kitabında hemen hemen her türlü rahatsızlığın psikolojik karşılığı belirtilmiştir. Bu liste, genel olarak bir anlam ifade etse de, her birey için durum farklılık gösterebilir. Bu sebepten dolayı kişinin, bireysel olarak kendi üzerinde çalışması gerekir.

Alice Miller’ın Beden Asla Yalan Söylemez isimli kitabında, çocukluk döneminde yaşadığımız travmaların, bedenimiz üzerindeki etkileri anlatılıyor. Miller, özellikle de ebeveynlerin çocuklarına yaptıkları kötülüklerden bahsediyor. Özellikle ahlaki ve dini çekincelerden dolayı ebeveynleri suçlamama ve çocukların da duygularını yine aynı sebeple bastırmasının olumsuz yanlarını ağır bir şekilde eleştiriyor.
“Çocukluk anılarının olmaması, içinde ne olduğunu bilmediğimiz büyük bir sandığı sürüklemeye mahkum olmaya benzer. Yaşlandıkça sandık ağırlaşır ve onu açmak için daha da sabırsız hale gelirsiniz.”             [Jurek Becker]

Miller’ın kitabında “Geçmişten kurtulmak”, “Bazı ebeveynler sevgi ve saygıyı hak etmezler”, “Anne babamı sevmeme hakkını elde ettiğimde…” gibi bir çok cümle geçiyor. Her ne kadar başlangıç yolu doğru olsa da, çözüm yolu eksik ve yanlış… Bu genellikle anlaşılması zor bir durum. Ebeveynlerimiz veya aile fertlerimiz ile yaşanan olaylarla yüzleşilmesi, duyguların ifade edilmesi sağlıklıdır… Öte yandan, onların da kendi kaderlerini görerek anlayışımızı geliştirebilirsek anlarız ki, hepimiz kurbanların kurbanıyız…

Aile Sistemi
Bu neden böyledir? Hepimiz birbirimize bağlıyız. Evrende her şey, sistemlerden oluşur; sistemin üyeleri ise görünmez bağlarla birbirini etkiler. Bizi de en yakında etkileyen sistem, aile sistemimizdir. Bu, evrimsel olarak hayatta kalmamız için de gerekli bir bağdır. Her ne kadar bilinçaltı seviyesinde bireysel olarak hayatta kalmaya çalışsak da, kolektif bilinçaltı seviyesinde sosyal olarak ait olma güdüsü ile toplum olarak hayatta kalmaya çalışırız. Bu sebeple, Ait Olma Güdüsü çok güçlüdür. Bu bizi birbirimizle birleştiren bağa, sevgi denir. Yüzeyde, şiddet veya taciz de olsa derinlerdeki arayış “sevgi arayışı”dır.

Bu demek değil ki, yapılan eylemleri gerçekleştirenler suçsuzdur. Tabi ki değil. Bu kişiler yaptıklarının sorumluluğunu üstlendiğinde herkes rahatlar. Onlardan intikam almak ise, kurbanı fail yapacaktır. Fail durumuna gelmeden onların yükünü onlara bırakmak, kendimize düşen payı almak ve onların kaderlerini az da olsa anlamak, gerçek özgürlüğe gidecek yoldur.

Çözüm
Miller’ın kitabında şöyle danışan deneyimlerinden bahsediliyor: “Anne aslında gerçekten sevmediğimi kendime itiraf eder etmez hastalıkların hepsi yok oldu”. Bu durum gerçek bile olsa, aileden kendimizi soyutlamak, ailedeki tıkanıklığı anlamadan bağları kesmeye çalışmak demektir. Bu durumda, o kişi hastalığından kurtulsa bile, bu dışlanma (ait olmama durumu) daha sonraki nesillerde tekrar ortaya çıkacaktır. Önemli olan, artık bir yetişkin olarak konuya bakmaktır.



Yetişkinlik, hakikati artık inkar etmemektir; bastırılmış acıları hissetmek, bedenin duygu seviyesinde hatırladığı hikayeyi bilinçli olarak kabul etmek ve bastırmak yerine o hikayeyi tamamlamak demektir. Bu tamamlama, artık bir yetişkin olarak “fail-kurban-kurtarıcı” üçgeninden çıkmak ve anlayış geliştirmektir.
“Hastalıklarımızın sebebi sırlarımızdır.’ Her çeşit zorluk ve dengesizlik de hastalık olarak nitelendirilebilir. Tüm hastalıklarımızın kökeninde henüz yüzleşemediğimiz, anlayamadığımız, ortaya çıkaramadığımız ve üstesinden gelemediğimiz sırlarımız yatar.” [Carl Jung]
Sonuç
Ne olursa olsun, anne babalarımız bize hayat vermiştir… Kaderimizin bir parçası olarak; verebilecekleri kadarını vermişlerdir… Ne bir eksik, ne de bir fazla. Bu kader bizim bugünkü kişi olmamıza sebep olmuştur. Ancak kaderin ve aile sisteminin bir parçası olarak, kısmetimizi değiştirmek kısmen de olsa elimizdedir. Bu kabulden geçer… İlk tepkimiz öfke ve isyan olabilir, daha sonra reddederiz veya belki de üzülürüz… En son anlayış gelir; bu kabul etmektir. Öte yandan, başımıza gelen her olayın bize bir de hediyesi vardır. Artık bir yetişkin olarak travmanın içerisinden geçersek, suçladıklarımızın da kurban olduğunu anlarsak ve her eylemin altında sevgi arayışının olduğu bilirsek, bize kalan hediye ile yapmamız gerekenleri özgürce yapabiliriz.
“Çocuklukta yaşadıklarımızla bugün arasındaki bağlantıyı görmezden gelirsek, ne kadar uğraşırsak uğraşalım bu yaşantıları asla yerli yerine oturtamayız.” [Alice Miller]

20 Mart 2017 Pazartesi

Yolculuk


Bencildim; aldım devamlı,
Doyamadım bir türlü...

Her şeyi verdim,
Tükendim sonunda...

Vazgeçtim her şeyden,
Tatsız bir huzur geldi...

Hepsinin ötesinde ise derin bir denge,
Bulutlar gibi doğal hareket ettirdi her şeyi...

16 Mart 2017 Perşembe

Kadın


Başını da örtse fark etmez,
Güzelliktir o, zarafettir o...

Öbürsüleştirilse de, fark etmez,
Dolu dolu yaşayandır o...

Bastırılsa da fark etmez,
Yaratıcıdır, hayat verendir o...

Cadı da olsa fark etmez,
Yaşamdır, sonsuzluktur o...


O, Kadındır...

15 Mart 2017 Çarşamba

O


Karşılık istemez,
Yoktur bir arzusu...

Şekli benzemez hiç bir şeye,
Yoktur onu alabilecek bir kese...

Beyaz desem rengine,
Tarif edilemez rengi...

Hem geçirgen, hem hassas,
İmkansızdır onu yenmek...

Her şeyin ötesindedir,
Kapansa da, yayılması için yoktur zamana ihtiyacı...

Herkesi alır mı içine,
Hem evet, hem hayır...

Zihnin ötesinde bir bilgelikle,
Bilir kabukla içinin farkını...

12 Mart 2017 Pazar

Zaman


Bazı hikayelerde zamanı durduran cihazlar veya kahramanlar vardır. Zaman adeta durur, hiç bir şey hareket etmez. Bizim için zamanın durması hiç bir şey hareket etmemesi midir? Ezbere bir şekilde bildiğimiz zaman kavramını bir yana koyarak bakalım; nedir zaman?

Çoğumuz belki de, “Zaman işte! Geçip gidiyor... Gün doğuyor; batıyor... Doğup, büyüyüp, ölüyoruz...” gibi bir cevap veriyoruz. Bu cevaptan anlaşılan şudur ki, değişen bir şeyler vardır. Değişim varsa zaman var, değişim durmuşsa zaman da durmuştur. Evrende her şey, devamı hareket halinde olduğuna göre, bizim anlayışımıza göre zaman vardır.

Öte yandan, kuantum fizikçileri için atom altı parçacıklar incelendiğinde, klasik anlamda zaman ve mekanın kalmadığı ortaya çıkıyor. Madde kelimesi bile bir anlam ifade etmiyor onlar için. Mevcut sistemimizden, kuantum sistemine geçildiğinde – eşik atlandığında – fizikçilerin elinde enerji ve ilişkilerden başka bir şey kalmıyor. Etrafımızda gördüğümüz her şeyin aslında enerjiden oluştuğu ve belli derecelerde birbiri ile ilişkide olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu seviyedeki yapı taşları (daha doğru bir kelime bulmak zor) ise sabit; değişmiyor; bir formdan diğer bir forma giriyor; yer değiştiriyor... Bir çok filme konu olduğu gibi zamanın bükülmesi, yavaşlaması, geriye gidilmesi teorik de olsa mümkün gözüküyor. Dolayısıyla bu dünyada madde de, zaman da birer illüzyon. Bedenimiz veya başka herhangi bir şey için boşluk ve enerjiden oluşuyor diyebiliriz...

Bu bilginin bize faydası nedir? Bilgi kullanılmadıkça, özümsenmedikçe bilgelik oluşmayacağı için, bir bireyler açısında ne gibi çıkarımlar olabilir. İllüzyon da olsa, günlük hayatımızda zaman kavramı var ve bununla yaşıyoruz. Bizim dünyamızda zaman eşittir deneyim demek. Bir değişim varsa, deneyim de vardır. Deneyimler başlar ve biter... Güzel olanları tekrarlamaya, kötü olanlarda kaçınmaya çalışırız. Beynimizde depoladığımız deneyimlere hatıra deriz... İşin ilginç yanı, beyin her anıyı yeniden hatırladığında o anı ile özdeşleşmiş duyguların yoğunluğuna göre anıyı değiştirmeye başlar... Beyin, eski deneyimdeki boşlukları da doldurmaya başlar. Gelecekte aynını yaşamak isteriz, ancak bu genellik gerçekleşmez ve hayal kırıklığına uğrama ihtimalimiz artar...

Asıl önemli soru ise şudur? Deneyim hangi zaman aralığında gerçekleşir? Eğer hatıra olmuşsa, artık geçmişte kalmıştır – ki bu bir saniye bile sonra gerçekleşebilir – ve artık deneyim, deneyim olmaktan çıkmıştır. Bir çiçeği, düşünce olmaksızın kokluyorsak, deneyim gerçekleşmektedir... Eğer fotoğrafını çekersek, “ah ne güzel çiçek” dersek, artık hatıra yaratmışızdır. Sonra da, gelecekte yine aynı çiçeği koklayacağım hayali ile yaşıyorsak, başka bir yanılsama serisi içerisine gireriz...
Hayat, deneyimlerin hatıraya dönüşmeden yaşanmasıdır.
O anda aslında zaman da yoktur; bildiğimiz anlamdaki zamanı da farklı algılarız. Kişilik de yoktur, yorum yapan zihin de... Deneyim sırasında her şey bir olmuş gibiyizdir. Hiç bir şey tekil değildir; ortam ile ilişki içerisindedir. Geçmiş ve gelecek gittiğinde, keder ve endişe kalmaz; zaman sanki kaybolur – geriye sadece yaşam kalır...

2 Mart 2017 Perşembe

American Pastoral


Kızlar bazen annelerini rakip gibi görürler. Anneleri çok başarılı veya güzel ise, bu onlar için daha da zor bir durum olabilir. Böyle koşullarda geliştirdikleri hastalık ve huylar dikkat çekmek için olabilir. American Pastoral filminin kahramanları, Amerika güzeli anne (Dawn), başarılı ve zengin baba (Swede), isyankar kızlarıdır (Merry)...

Psikologlarının yorumuna göre, kızları küçük yaşlarda babasının ilgisini çekmek adına kekemelik yaşar. Öte yandan kekemelik, ifade etme problemi anlamına da gelir... Film boyunca çok ilginç aile ve toplumsal dinamikler dikkat çekicidir. Swede ve ailesi Yahudidir ve dışarıdan bir kadını kolay kolay kabul etmezler. Dawn tüm inançlarını ve hayallerini bir kenara bırakarak Swede ile evlenmiştir. Swede’in babası çok baskındır; bencil, duygusuz bir yapısı vardır. Swede ise onun dikkatini çekmek için devamlı verme eğilimdedir ve son derece hassas bir kişidir. Bu durum, eşini prenses yerine koymasına ve onun için her şeyi yapması ile neticelenir... Yıllar sonra Dawn isyan eder, Merry ise annesi ile rekabet içine girer... Reddettiği annesi gibi kendisini yalnız hisseder.


Büyüdüğünde ise, diğer dışlanan topluluklar ile kendi özdeşleşirken bulur; siyah rengi Amerikalılar, Vietnam mağdurları... Çocukken televizyonda seyrettiği Vietnamlı keşiş Thich Quang Duc’ın kendini yakarak savaşı protesto ettiği sahte çok çarpıcıdır.
“Hayat, canlı olduğun kısa bir zaman aralığıdır...” (Merry)
ŞİDDET ve SAVAŞ
Hiç bir savaşın kazananı olmamıştır...
Ne niyetle yapılırsa yapılsın, çıkan savaşların, devrimlerin sonucunda sistem değişmiş ancak ayrımcılık kalmıştır. Tüm şiddetin ardında yatan bu ayrımdır. Kendimizi başkasından ayırmaya devam ettikçe çekişmeler devam edecektir. Kendimizi kendimizden bile ayıran zihin devrede oldukça aksi mümkün değildir... Barış için yapacak hareketlerin ardında bile, savaş varsayımı yatar... Bir mıknatısın kutupları gibidir bu... Superman varsa Lex Luther da vardır. Öte yandan, ikisine de ihtiyaç yoktur. Kişinin hayatı bir bütünlük içinde tam olarak yaşaması esastır.

Hayat, bu düzlemdeki tek gerçekliktir. Zihin devreden çıktığında onu yaşamaya başlarız, ayrım yok olur... Tüm duygu ve düşünceler erir ve geriye sadece insanlar ve diğer her şey olan görünmez bağımız kalır. Bu bağın adı sevgidir...


ALMA VERME DENGESİ
Dawn ve Swede arasındaki dengesizlik ilişkilerinin kopmasına sebep olur. Her şeyi veren Swede, suçlu veya suçsuz değildir. Bu dinamik ile Dawn devamlı borçlanır ve kendine ait bir alana sahip olamaz. İlişkiler sahiplenici ve kısıtlayıcı  değil, bireylerin kişisel alanlarına saygı gösterir şekilde olmalıdır. Sevgi, ancak böyle bir ortamda yeşerip büyümeye devam eder...

Olayları yüzeysel olarak değerlendirmektense, derindeki dinamikleri anladığımızda, hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlarız; bu anlayış bize hayatı olduğu gibi kabul etmeyi ve onunla akmamızı sağlar...

19 Şubat 2017 Pazar

Kabuk


Çok üşümüşsündür
Bıkmışsındır bu yalnızlıktan

Başlar içindeki arayış,
Sorgulama...

Önce ısınmaya başlarsın,
Çok hoş gelir bu.

İstersin diğerleri de ısınsın.
Görünsün ki, bu böyle işlemez...

Biraz daha ısınırsın,
Başlar başka tek başınalık...

Yanmaya başlarsın,
Belki de acıtır canını...

Sahte bir ses der ki;
"Vazgeç bu işten..."

Sonra bir an gelir ve buhar olursun,
Bir sınırın, kalıbın yoktur artık...

Zamana bağlı bir şey değildir bu,
Mertebesi de yoktur...


Sadece geçmişsindir kapıdan,
Bakmışsın kapı da yok...

17 Şubat 2017 Cuma

Split


Yaşadığımız acı dolu deneyimler ve travmalar sırasında, acı dayanılmaz ise ve özellikle de kaçmanın veya savaşmanın mümkün olmadığı durumlarda, beynimiz bizi hayatta tutmak adına, son şansını kullanır ve donma tepkisi verir. Bu durumda acılı bölüm ayrıştırılır... Karşılığında ise bir “hayatta kalma parçası” ortaya çıkar... Bu parçamız iyi ve kötü değildir... Amacı bizi hayatta tutmaktır. Kimi zaman aşırı neşeli, kimi zaman güçlü, kimi zaman bilge, kimi zaman da yaratıcıdır... Öte yandan, olayın yaşandığı yaşta kalan bir parça veya parçalarımız vardır.  Bu parçalarımız benzer durumlarda tetiklenir ve birden bire bir çocuk, kurban veya tepkili bir kısım çıkar ortaya...

Bu parçalar çoğaldıkça ve derinleştikçe, parçalanmış kişilikler ortaya çıkar... Dönem dönem bazı kişilikler kontrolü ele geçirir...

Split filmindeki kahramanımız Kevin’in durumu, bu bölünmenin fantastik boyutlarındadır. 23 kişinin yaşadığı Kevin’in bedenindeki bazı parçalar, üç genç kızı kaçırır ve olaylar gelişir. Kaçırılan kızlardan birinin de çocukluk travması vardır ve tesadüfen orada değildir... Filmde, Kevin’in hikayesi ile olan bağ çok net kurulmasa da, benzer acılar geçmiş kişiler, derinde birbirlerini iyileştirmek üzere karşılaşırlar...


Filmin ilginç taraflarından biri ise Kevin’in her kişilik parçasının farklı farklı özellikleri olmasıdır. Birisi hasta iken, öteki çocuk ve bir diğeri ise sanatçıdır...

Bu da zihnimizin ne kadar bu manipüle edeceğini kanıtlar niteliktedir. Artık bilimsel olarak da ispatlanmaya başladı gibi, bir çok hastalığın kökeninde zihinsel duygu ve düşünceler yatmaktadır. Diğer bir gerçek ise atalardan taşıdığımız genler ise bize ait olmayan duygu ve düşünceler sayesinde beynimizin kodlanmasıdır. Güzel haber ise şudur: Epigenetik, bu genlerin kişinin bakış açısını ve anlayışını değiştirdiği zaman açık veya kapalı konuma geldiğini gösteriyor...
Beyinden ibaret olmadığımıza göre, 'kişilik' beynin ürettiği anlık tezahürlerden başka bir şey değildir. 
Anlayışı derinden değiştiğinde, artık beyin kontrolü bırakır... Parçalarımız ise birer hediye olarak oradadır. Tüm parçalar kendi özellikleri ile birleşir ve tamamlanma gerçekleşir.

10 Şubat 2017 Cuma

Olanı Kabul Etmek

Her yılbaşında, geçmiş seneyi değerlendirip, yeni yıl dileklerinde bulunuyor musunuz? Bu dönemde, birçok mesaj; “Yeni yıl bize mutluluk, başarı, para, sağlık getir. Lütfen güzel bir yıl ol!”der gibidir...

Siz neler istiyorsunuz yeni yıldan her defasında? Zihniniz size oyunlar mı oynuyor? Yeni yılı kişileştirerek ondan daha fazlasını istiyor, geçmiş yılın da tüm istemediklerinizi götürmesini ve hepsini unutmayı mı istiyoruz? Genelde zihin devredeyken bu tip şeyler söyler bize... Zihnimiz ne kadar devrede? Kalbimizin sesini duyuyor, sezgilerimize güveniyor muyuz?


Dünyada iki tip insan vardır; durumdan dolayı ağırlıklı olarak kendini sorumlu tutanlar ve başkalarını ve dış etkenleri sorumlu tutanlar. İkinci tür için hava, ekonomi, memleket, sistem ve onların çevresi çoğunlukla suçludur...
İlk tür ise daha umut vericidir, sorunun kendilerinde olduğunu düşünmeye daha meyilli oldukları için çözümün de kendilerinde olduğunu çabuk kavrar ve değişimi kendilerinde başlatırlar.

Zihin hiçbir zaman değişimi sevmez, çünkü değişim beraberinde belirsizliği getirir. Belirsizlik de güvensizlik illüzyonunu... Bununla da kalmaz, kişiler haklı olduklarında beyinleri testesteron salgılar ve bu hormon insanı daha güçlü hissettirir. Bu sebeple her konuda iddia etmeye meyilliyizdir.

Olanı kabul etmeyiz, etiketler, başkalaştırır, ayırır, yargılar veya eleştiririz...  Öyleyse işe ‘Olanı Kabul Etmek’ ile başlamalı? Birçok kişisel gelişim kitabında yer almaz böyle bir özellik, ancak birçok öğretinin özünde, olanı olduğu gibi görmek ve onu kabul etmek vardır... Bir olayı, durumu olduğu gibi gözlemlemek yerine onu yargılayıp, o andaki gerçeği kabul etmekte direnç gösterirsek fiziksel ve duygusal stres seviyesinde artış olur.
Unutmamalıyız ki,  kontrol etme çabamız durumu değiştirmeyecektir. Evreninin büyük bir sistem olduğunu ve kendimizin en büyük hayrına sistemin hareket ettiğine güvenmeyi deneyebilir miyiz? Bazen bu çok kolaydır, bazen de çok zor...
“Olanı kabul etmek ve hiç bir şeye tutunmaksızın etrafınızdaki değişimin oluşmasına izin vermek...”

Eğer başımıza gelen olaylara karşı bakış açımız değişir ve farkındalığımız artarsa bu daha kolay olur. Bu toplumsal olaylar için de geçerlidir. Sonuç olarak bireyler toplu olarak olayları yaratırlar... Bireysel korkuların kolektif bir şekilde yansıması toplumsal olayları oluşturur. Yüzeydeki hikaye ne olursa olsun, bu böyledir. Bizler, ne kadar bizdeki blokajların çözülmesini sağlarsak, önce kendi hayatımız değişir, sonra çocuklarımız, sonra da toplum... Her değişim mikro düzeyde başlar; eşik aşılırsa sistemin genel kuralları değişir. Çocuklarımız da, daha özgür ve kendileri gibi yaşayacaklardır... Bizden alacakları yükler de azalacaktır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Hiçbir şey göründüğünün tam tersi de değildir.
Olaylar göründüğünün aksine çok farklı gerçek sebeplere dayanabilir. Bu noktada yargısız olmak, o olayı göründüğü gibi algılamanızla oluşacak yüklerden kurtulmanızı sağlar. Gerçek dinamiği anlamak şu andaki bakış açımızla imkansız gibidir. Zihinden daha ötede bir diğer gözle bakmak gerekir...


Bunu en iyi başaranlar çocuklardır; onları gözlemleyerek olayları nasıl olduğu gibi kabul ettiklerini görebilirsiniz. Bu durum, daha geniş ve yaratıcı bir dünya yaratır onlar için. Doğaları gereği an’da yaşarlar, yargısız ve tutunmasız...

Zihnimiz, duygu ve düşüncelerden oluşur, ve bunlar geçmiş kaynaklıdır... Algınız ve farkındalığınız sizi gerçeğe, o da sizi özgürlüğe götürür...
Diğer bir kabul edilmesi gereken konu da almaktır!

Verdiğiniz kadar, alıyor musunuz? Vermek, yardım etmek, saçınızı süpürge etmek, her şeye kendi başına koşturmak kolay mı geliyor? Bunun verdiği ‘haklı’ statüsünü ve hikayeyi zihniniz çok mu seviyor?

Bir şeyin akması ve gelmesi için hem almak, hem de vermek gerekir. Bu akışı sağlıyor musunuz? Size gelen yardımları, ışıkları, nimetleri kabul ediyor musunuz?
“Hayır, teşekkür ederim. Çok naziksiniz” demek ağzınızda bir kalıp olarak kaldı mı?
Bununla ilgili çocukluğunuzda ailenizden ve çevrenizden ne kadar temel inanç satın aldınız? Siz bir şey almaya kalktığınızda ne şekilde etiketlendiniz veya kendinizi etiketlediniz? Sadece gözlemleyin... Buna her şey için bakın: Sevgi, para, bolluk, yardım, takdir vs...

Debbie Ford’un dediği gibi; 
"Sadece biz almaya hazır olduğumuz zaman mucizeler hayatımızda belirmeye başlar!”
Almakla ilgili nasıl inançlarınız ve engelleriniz var?
Bir şey aldığınız zaman nasıl hissediyorsunuz?
Size bir şey teklif edildiğinde nasıl tepki veriyorsunuz?
Ve tüm bunları yaparken yaşamdan keyif almayı, her şeye bir mucize olarak bakmayı dener misiniz?

7 Şubat 2017 Salı

Click


Hayatımızın ne kadarını otomatik pilotta yaşar gibi yaşıyoruz? Koşuşturmacanın içerisinde savrulup gidiyor muyuz? Sadece yılbaşı, doğum günü gibi günlerde mi yılların geçtiğini anlıyoruz? Sadece hasta olduğumuzda mı duruyoruz? Tanıdığımız biri bu hayattan gittiğinde mi sorguluyoruz derin konuları?.. Sonra hemen, standart hayatımıza geri dönüyor ve gelecek planları içinde kayıp mı oluyoruz? İşler kontrolden çıktığında ise, hiç bir şey yetişmemiş, hiç bir şey tam olmamış bir şekilde kalmıyor muyuz? Kimseyi de memnun edememiş bir halde...

Oysa ki, tüm hayatımızı kontrol edebileceğimiz bir uzaktan kumanda  olsa, fena mı olurdu? İstemediğimiz anları hızlı saracak, hatırlamayı dilediğimiz günlere geri döndürecek, planladığımız hedeflere anında götürecek bir kumanda... Ancak unutmayın, iadesi mümkün değil!


Click filmi, ailesini daha iyi şartlarda yaşatmak, terfi etmek için kıyasıya çalışan bir mimarın, günlük işlerinden bunalıp esrarengiz bir adamdan hayatını kontrol eden bir uzaktan kumanda alması ile başlar. Kumandayı ufak ufak kullanmaya başlar... Eşi ile kavgayı, sıkıldığı aile yemeklerini, köpeği gezdirdiği, banyo yapıp hazırlandığı, hasta olduğu anları hızlı geçerken, hayalini kurduğu iş hayatındaki başarı anlarına atlayarak gider. Bir de bakar ki, hayat su gibi akıp geçmiş. Hayalini kurduğu başarılar ona mutsuzluk ve hastalıklardan başka bir şey sağlamamış...

Ya peki, ikinci bir şansımız olsaydı? Otomatik pilottan çıkıp; yaşamın hedef değil de yolculuğun kendisi olduğunu anlasak... Ya bugün yediklerimizin, aldığımız nefesin, sıcak bir gülümsemenin ve hayatımız da ‘küçük ve önemsiz’ gibi gözüken bir çok şeyin, hayatımızı oluşturduğunu fark etsek... İkinci şansımızı kullanacağımız an, şimdide; gelecekte değil...


Kabul etsek de, etmesek de, kendi hayatımızın senaryosunu biz yazar ve yönetiriz...
Biz dediğimiz, egomuz değil, onun ötesindeki özümüzdür... Kim olduğumuzu kavradığımızda, hayatın akışında oluruz ve onu kontrol etmeden yaratım ortaya çıkmaya başlar...

2 Şubat 2017 Perşembe

Aile Sistemi

Evrende her şey hareket halindedir, her şey, en temelinde enerjiden oluşur, her şey birbiri ile etkileşim halindedir… Bu etkileşimler sonucunda sistemler ortaya çıkar. Her küçük sistem, daha büyük bir sistemin parçasıdır… Bu şekilde devam ettiğimizde ise karşımıza tek bir sistem çıkar…


İnsanlar olarak bizi en yakından etkileyen sistem ise Aile Sistemi’mizdir. Toplum, kültür, fanatik düzeyde taraftarlık, inançlar, büyük anlaşmazlıklar ve savaşlar da bizi etkileyebilir. Hiç yapmak istemediğimiz şeyleri yaparken, hep yapmak istediğimiz şeyleri de yapamaz bir halde buluruz kendimizi. Bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı, davranışlarımızın neredeyse yüzde doksanını kontrol ederken, kendimizi kontrolünü kaybetmiş bir maymun gibi hissederiz. Daha çok zıplar, çabalarız, konuşuruz, bağırırız, ancak bu daha da batmamıza neden olur. Bazen pes eder, tüm bunları kader olarak adlandırırız. Acı dayanılmaz olduğunda ise kendimizi avutacak bir şeyler buluruz: İlaçlar, alışveriş, iş, yatıştırıcılar, sosyal medya, cinsellik, veya oyunlar… Adı güzel gibi gözüken sinsi bağımlılıklar da hayatımızı sarabilir; aşırı ebeveynlik, yardımseverlik, spiritüellik…

Bizi derinden etkileyen derin güçler nasıl çalışır? Sistemlerin kanunları, Kaos Teorisi’ne benzer.

Hareket ve Denge İhtiyacı
Her zaman bir hareket vardır; tam bir denge sağlanamasa da dengeye doğru bir hareket olur… Sistemin temel amacı sistemi hayatta tutmaktır. Bireyler ikinci derecede önemlidir. Sistem boşluk kabul etmez. Örneğin, bir ailede baba erken vefat etmişse, onun yerini evin büyük oğlu alır… Her şey yolunda bile olsa, tüm gerekli çalışmaları yapsak da, sabitlik ve durağanlık mümkün olmadığı için değişiklikler olmaya devam edecektir… Belki de en dengeli durum, bir cambazın tabakları çevirdiği ve tabakların düşmediği bir gösteriye benzer.

Nedensellik ve Etki
Zihnimiz doğrusal çalışır. Her sonuç için bir neden ararız. Başımıza gelenler için de, başka birini sorumlu tutar, suçlu ararız. Bazen de kendimizi suçlarız. Sistemler ise doğrusal değildir; neden sonuç yasası işlemez. Bir bilim adamının dediği gibi, “Kekin nasıl yapıldığını anlamak için büyük patlamaya kadar geriye gitmemiz gerekir.” Her olayın bir çok nedeni vardır… Hesap tutmaya kalkarsanız, Adem ve Havva’ya kadar gitmeniz gerekir. Tek bir sorumlu veya suçlu aramak, olaylara dar bir açıdan bakmaktır ve neticede kendimizi kandırmak olur.

Bir olay, birçok başka olaya etkiye sahiptir. Etkinin ne zaman ve ne şiddette olacağını kestirmek mümkün değildir. Bir bakıma evrende olan olaylardan tek başımıza sorumlu olmamız mümkün değildir. Ne tamamen bir kişiyi, ne de tamamen kendimizi suçlamak doğru olacaktır. Bakış açımızı genişlettikçe anlayışımız genişleyecek ve bütünü görmeye başlayacağız.


Öte yandan, bu hiç bir şeyden sorumlu olmadığımız anlamına gelmez. Büyük bir sistemin bir parçası olarak bizim de her eylemimizin bir etkisi vardır. Hepimiz birbirimize etki ediyor, birbirimizin hayatına dokunuyoruz; başkasına yük oluyor, başkasının yükünü taşıyoruz… Daha iyisini bilmediğimiz için yanlış bir şey yapıyor, anlamadan acı çekiyoruz… Hepsinin temelinde ise birbirimize olan bağımız yatıyor… Bu bağa ‘sevgi’ demeyi tercih ediyorum. Gündelik hayatımızda kullandığımız sevgi sözcüğünden daha derin bir sevgi kavramı bu… Her çekilen acının ardında sevgi arayışımız yatmaktadır. Bu acılardan çekinmeyin, saklanmayın, araştırın… Ardında derinleşmeyi arzulayan sevgiyi bulacaksınız… Hem bağlı, hem özgür…

Sonuç
Olan olayların ardına bakmak, bakış açımızı genişletmek, anlayışımızı geliştirmenin en temel yollarıdır. Sağlıklı bir sevgi akışı içerisinde aile sistemimizde yer aldığımızda artık hayatı almaya, hayatı ve onun getirdiklerini kabule etmeye hazır bir hal ortaya çıkar…
Olayların meydana geliş şeklinden biz sorumlu değiliz, ancak eylemlerimizin ardındaki niyet kesinlikle bizim elimizdedir…

27 Ocak 2017 Cuma

Why Him?


Ah nerede o eski, güzel günler?..
Özellikle kırklı yaşlarda başlayan ve daha sonrasında dozajı artan bir geçmişe özlem... Keşke hep o eski güzel kalsaydı, değişmeseydi. Eski günlere özlemin kaynağında ‘bilinen ve tanınanın verdiği güven’ yatıyor. Biz farkında olmasak da her an her şey değişiyor. Bir süre sonra sistemimizdeki eşik aşıldığında, değişimin farkına varıyoruz.

Özellikle de küçük kızımız büyüyüp bir erkek ile ilişkiye başladığında veya evlenme çağına vardığında... O zaman bir anda kızımızın, başka bir erkeğin eşi olma ihtimalinin geldiğini bir anda görmeye başlıyoruz. Ne zaman büyüdü çocuğumuz? Ne zaman analog dünyamız, dijitale döndü? Geleneksel iletişim kanalları sosyal medya ile yer değiştirdi?..


Why Him? filminin ana kahramanları, sevgilisini ailesi ile tanıştırmak isteyen Stephanie ve babası Ned...

Bir parça babasının kızı izlenimini veren Steph, babasının güzel özelliklerini taşıyan, kendinden yaşça büyük Laird ile ilişki içindedir. Bu benzerlikleri görmek oldukça zordur; özellikle de babası için... Steph için rekabete başlayan Laird ve Ned, Steph’i zor duruma düşürürken, onun isteklerini göz ardı etmeye başlar.


Laird’in tüm tuhaflıklarına alışmaya çalışan aile, birdenbire, aile fertlerinin birbirleriyle yüzleştikleri bir durumda bulur kendini... Tüm meseleler açıklıkla dile geldiğinde çözüm de ortaya çıkar. Değişimi kabul eden baba, kendi işinde de, oğlunu dinlemeye başlar. Eskinin ve yeninin sinerjisi ile bambaşka iş modelleri çıkar...

Eskileri tecrübeleri ile yeninin yaratıcılığı ve hayat doluluğu birleştiğinde, bilgelik ortaya çıkar... Aile dinamikleri ise başka bir bahara kalır...

17 Ocak 2017 Salı

Babasının Kızları


Kız çocuklarının ilk flörtü babalarıdır. Bu masum ilişki, kızlar için erkeklerle olan ilişkinin güvenli bir provasıdır sanki. Öte yandan bu baba-kız yakınlığı ergenlik döneminde, kızın annesine doğru hareketi ile değişmelidir. Bu babasını sevmeyecek anlamına gelmez. Kadın olmak için gereken bu hareket, belli dinamikler yüzünden kesintiye uğrayabilir. Anne, bir şekilde fiziken veya ruhsal olarak mevcut olmayabilir. Belki de, doğum sırasında anne ile kurulması gereken bağ hiç kurulmamıştır. Diğer bir olasılık ise, baba ile özdeşleşmenin çok yoğun olması olabilir. Çocuk, bir anlamda “bunu senin için” veya “senin yerine” yapıyorum demektedir. Tüm bu anlatılanlar, bilinçaltı bir seviyede işlemektedir. Babası erkenden vefat etmiş veya çok uzakta olabilir... Özdeşleşme için mekanın uzak olması fark etmez.

Babasına fazla düşkün kızlar, ömürleri boyunca, bilinçaltından gelen bir güdü ile babalarını ararlar... Bu da bir sürü başarısız ilişkiyi peşinde getirir. Baba, çocuğa "güven" vermelidir, kendi ilişkilerinde güvenilir olsun ki, kız da diğer erkeklere güvenebilsin. Baba ile bu sağlıklı ilişki kurulduktan sonra, kızın "kadın" olabilmesi için anneye olan harekete ihtiyacı vardır... Ergenliğinde annesine yürüyen kız, kadın olmayı ondan öğrenir. Her iki ebeveyninden yeteri kadar beslenen kız, artık sağlıklı ilişkiye hazır hale gelebilir...

Anne ve babadan ayrılmak, hayata doğru gitmek çocuğun elindedir. Suya atlamadan yüzmeyi öğrenemez. Dilediği zaman onlardan yine alabileceğini bilmenin güveni ile bilinmeyen hayatın hediyelerini almaya doğru yola çıkar...

15 Ocak 2017 Pazar

Hipokrat


Her geçen gün, insanlığın kendi kendine yarattığı sistemin yan etkilerini daha fazla hissediyoruz. Bu sisteme göre, hayatta kalmak için eğitim görmeliyiz. Rekabete ve ezbere dayalı olan eğitim için üstlenilen maddi ve manevi yük, hayatı yaşamamıza engel oluyor. Hayat hakkında bir anlayış geliştirdiğimiz de söylenemez... Tüm bunlar yetmezmiş gibi, mezun olanları, okuldan daha da sert bir rekabet bekliyor. Çalıştıkları yerin değerleri ile kendi kişisel değerleri arasında ortak yönler bulanlar şanslı sayılırken; çoğu çalışan oyunun kurallarına uyarak gerekli kimlikleri kendilerine ediniyorlar. Derken, çocukken atılan tohumlar, stres, bağımlılıklar, mutsuzluk, hırs ve en sonunda da hastalıklar olarak meyvelerini vermeye başlıyor.

Doktorlar, bu durumdan belki de en çok etkilenen grup... Zorlu ve uzun eğitim sürecinden sonra; hem bir işletmenin çalışanı oluyorlar, hem de sağlıkları ile ilgili kendilerine gelenlere Hipokrat yemini ışığında kararlar vermeye çalışıyorlar. Hele bir de çalıştıkları hastane, bir ticarethaneye dönmüşse; kar-vicdan-bilgi üçgeninde sıkışıp kalıyorlar. Bilgi diyorum, lakin doktorlar ne öğreniyorlar? Okulda beden ve hastalıklarla ilgili bir çok şey...
Bu aşamada iki önemli soru ortaya çıkıyor? (1) Biz sadece beden miyiz? (2) Hastalıkların sebepleri psikolojik veya ruhsal mıdır? Bu iki soruya da cevap vermek, çok büyük anlayış gerektirmekte... Bunlar da genellikle bilimin konusu değil... Genel olarak bakacak olursak, çoğu geleneksel tıp, ağırlıklı olarak semptomlarla ilgileniyor ve yine çok yoğun bir şekilde ilaç ve ameliyat yolu ile hastalığı yok etmek veya semptomlarını azaltmaya çalışıyor.

Hipokrat isimli film, babasının hastanesinde çalışmaya başlayan genç doktorun etrafında dönüyor. Boş yatak maliyetinin, hastalarla karşılaştırılan hastanede, yabancı uyruklu stajyerlerin diğer sorunları konu ediliyor.


Tüm bu sorunların yanında, çok daha önemli bir karar ile karşı karşıya kalır genç doktorumuz... Ölmek üzere olan yaşlı bir hasta büyük acı içindedir. Tedavisi mümkün olmayan hasta, artık bu dünyaya veda edeceğinin farkındadır. Bir gece nöbeti sırasında kalbi durur ve bir ekip onu tekrardan hayata döndürmek için çalışmaya başlar. Hastanın ailesi bile artık onun acılarının son bulmasını dilerler... Bu durumda, hastanın durumuna müdahale edip onun bedenini yaşama geri döndürmeye mi çalışmalıdır?

Ezbere cevap vermeden önce, bu durumu iyice hissedersek, kendimizi hastanın veya ailesinin yerine koyarsak, cevabının o kadar bariz olmadığı ortaya çıkar. Kimilerinin Tanrı Sendromu dedikleri bu durum da bazen doktorların karşı karşıya kaldıkları zorlayıcı durumlardan biridir. Vicdan – ahlaki kurallar – yasa – hastane kuralları arasında sıkışabilirler... Aslında kendilerinden çok büyük bir güç devrededir ve siz, o dinamiğin bir parçası oluyorsunuz; bu basit düşünce kalıpları ile çözülebilecek bir mesele olmaktan çok uzaktır...

Bir yandan, bu çok zor meslek dalında çalışan doktorlara minnet duyarken, öte yandan daha bütünsel bir yaklaşımın, bir insanın sadece beden değil; beden ve ruhtan oluştuğunu gören, bireylerin ataları ile ilgili olduğunu kavrayan bir anlayışın yaygınlaşması gerektiği aşikardır. Bu konuda bir çok bilimsel araştırma da, başta psikoloji olmak üzere bir sürü veri sağlamaktadır... Hepimiz en az üç nesilden taşıdıklarımızla hayata gelmekteyiz. Bu dinamikleri anlayan bir tıp, hayatı kavramamızı ve daha dolu yaşamamızı sağlayabilir...

10 Ocak 2017 Salı

The Meddler


Hepimizin bir annesi ve bir babası vardır. Bu herkes için doğrudur. Babamızı veya annemizi hiç tanımasak da, bu gerçek değişmez. Hepimizin anne ve babası elinden gelenin en iyisini yapmışlar, ve görevlerini yerine getirmiş; bize hayat vermişlerdir.

Elbette ki ruhani boyutta, hepimiz aynı kaynaktan gelip, oraya döneceğiz. Ancak, bu boyutta, yaşadığımız Dünya’da bize yaşam enerjisini annemiz verir; bu enerjiye yön veren kişi de babamızdır. Sağlıklı bir bağ ile anne ve babamızdan alabildiğimiz sürece, yaşam bize akar ve bu akışta güven dolu oluruz.

Sağlıklı bağdan anlatılmak istenen nedir? Ebeveyn ve çocuklar arasındaki bağ hiçbir zaman yok olmaz. Bir bebek, bir aileye evlatlık verilse ve bundan haberi olmasa bile, bir sabah gerçek anne ve babasını arama isteği ile uyanabilir. Bu bağ anne veya baba erkenden bu dünyadan gitse bile devam eder. Bu bağı sağlıklı yapan ise mesafedir... İki kişi arasında görünmez bir yay olduğunu hayal edelim. İki kişi birbirine çok yakınsa, yay sıkışmaya ve rahatsız etmeye başlar. Öte yandan, kişiler birbirine uzak duruyorlarsa veya araları bozuksa, yay çok gerilir ve kişileri birbirine doğru çekmeye başlar...


The Meddler (Türkçesi: Her şeye burnunu sokan kişi) filminin kahramanları, kocasını iki yıl önce kaybetmiş Marnie ve kızı Lori’dir. Marnie, tek başına yaşamaya başladıktan sonra kendisine yeni bir hobi bulur; kızı... Onun her şeyine karışmaya, arkadaşları ile buluşmaya, devamlı onunla olmaya başlar. Kızının eski erkek arkadaşı ile aralarını yapmaya bile kalkışır.

Muhtemelen “babasının kızı” olan Lori ise babasını çok özlemektedir. Ancak bir kız çocuğunun ‘kadın’ olabilmesi için annesi ile sağlıklı bağlar içinde olması gerekir. Bu onunla ne çok yakın olmak ne de ondan rahatsız olmaktır. Çok ince bir çizgidir bu... Lori bu sınırı çizmenin zorluğunu yaşar. Doğal olarak başarılı bir ilişki grafiği de yoktur...


Marnie ve Lori birbirlerine içlerini döktükçe aralarındaki ilişki sağlıklı bir hal almaya başlar. Marnie, eşi ile vedalaşır; Lori ise Marnie’nin kızı olduğunu hatırlar...

Hepimizin anne ve babası, kendimiz için en doğru anne ve babadır. Biz de onlar için en doğru evladızdır ve bunun için hiç bir şey yapmamıza gerek yoktur... Ne yaşamış olursak olalım, şu anda buradaysak geçmişte olan olaylar sayesindedir. Her şey olması gerektiği gibi olmuştur. Bundan sonra yaşayacağımız anların keyfi ve huzuru, geçmiş ile ne kadar barışık olduğumuzla ilgilidir. Bu da geçmiş hakkında geliştireceğimiz anlayış ile mümkün olur...