23 Haziran 2017 Cuma

A Monster Calls


Öyle bir an vardır ki hayatımızda; çocuk olamayacak kadar büyümüşüzdür, yetişkin olamayacak kadar küçüğüzdür... Özellikle de şartlar bizi erken olgunlaşmaya, bazı sorumluluklar almaya ittiği zamanlarda.

Bebek olarak hayatımızda geldiğimizde çok cesuruzdur. Bir süre sonra geldiği dünyayı, çevreyi ve bedenini fark eden zihin, çok korumasız bir bedene sahip olduğunu görür. Bunu gördükten sonra sahip olduğu anne ve baba onun için daha önemli hale gelir. Bir çocuk için ebeveynler hayatta kalmak ile eşdeğerdir. Hem dışsal hem de içsel olarak onları kurtarmak için ellerinden geleni yaparlar. Eğer anne ve baba, ruhen veya fiziksel olarak orada değilse, çocuk ya “onun için” ya da “onun gibi” yapar... Boşanmış bir ailede erkek çocuk giden babanın yerini doldurur veya hasta olan bir anneye sahip çocuk, annesine bir anlamda ebeveynlik yapmaya kalkışabilir ancak onun acısını paylaşmak anneye yaklaşmak için tek seçenek gibi gözükür...


A Monster Calls filminin kahramanı Conor’ın babası yurt dışında yaşamaktadır ve ikinci evliliğinden de bir evladı vardır. Annesi ise oldukça hastadır... Anneannesi destek olmak adına onların evine gelir ancak Conor onunla pek anlaşamaz... Tüm bu yaşadıklarının üzerine Conor rüyasında dev bir ağaç kılığındaki canavar ile mücadele vermektedir.

Rüyasındaki canavar Conor’ın korkuları ile yüzleşmesine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Ona çeşitli hikayeler anlatarak ona aydınlatmaya çalışır... Daha derin bir çerçeveden baktığımızda, Conor’ın hasta olan annesinin hastalığının bir anlamı vardır. Annesi muhtemelen aileden birini takip etmektedir... Her kişinin, her olayın ardına baktığımızda bir önceki kuşaklardan taşınan kaderler olduğu ortaya çıkar. Ortada ne failler ne de kurbanlar kalır... Sadece olan olaylar vardır... Yüzeydeki hikayeler bir masal haline gelir. Gerçek diye bağlandıklarımız erimeye başlar...


Ailedeki büyüklerimiz -hayatta olsalar da, olmasalar da- böyle durumlarda yanımızdadırlar... Ve yapılacak tek şey, onlara bakmak onlara şunu söylemektir: “Teşekkür ederim...
“Çoğu gerçek kandırmaca gibi gözükür. Her zaman iyi kişi olmaz, Conor. Aynı şekilde kötü kişi de olmaz. Çoğu insan ikisinden de birazdır. Rahatlatıcı yalanlara inanırız, çünkü yalanları gerekli kılan doğrunun acısını biliriz. Nihayetinde Conor... Önemli olan ne düşündüğün değildir. Ne yaptığındır.”
“Rüya nedir Conor? Diğer her şeyin rüya olmadığını kim söyleyebilir?..”

16 Haziran 2017 Cuma

Sürtünme Olmasaydı


Sürtünme olmasaydı eğer, sürüklenirdik buzun üzerinde sonsuza kadar...
Direnç olmasaydı eğer, hiç bir araba yol alamazdı...

Sessizlik olmasaydı eğer, hiç bir şarkı olmazdı...
Boşluk olmasaydı eğer, Dünya olmazdı...

Yatağı olmasaydı, nerede akardı nehirler?
Vermeseydik eğer, nasıl alırdık nefesi?

Ölüm olmasaydı eğer, nasıl olabilirdi yaşam?
Anlayış olmadan, nasıl yaşarız hayatı?..

15 Haziran 2017 Perşembe

The Girl King

Ataerkil toplumların en önemli dinamiklerin biri şudur: Kadınlar genellikle ikinci plana atıldıkları ve ezildikleri için kadın, içten içe kız çocuğu doğurmak istemez, çünkü kadın olmak zordur... Hatta bazen değersizlik ve bazen de cadılıktır... Bu sebeple içgüdüsel olarak erkek çocuk, anneye bakabilecek ve onu koruyacak çocuk olacaktır. Oysa ki, erkek çocuk bir yandan annesine çok bağlıyken, diğer yandan babasına ve erkeklere uzak kalacaktır. Bu durum da genellikle “anasının kuzusu” ve çoğunlukla da çapkın erkekleri ortaya çıkartırken, “babasının kızı” çocuklar ortaya çıkar. Lakin kızlar bu sistemde ön plana çıkmak istiyorsa ‘erkek gibi’ olmak zorundadırlar. Bu durum pek sağlıklı olmasa da sistemik açıdan bir denge sağlanmıştır.


Özellikle de Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi Kraliyet ailesinde yetişen bir kadın ise, Kraliçe olmak için erkeksi yönlerini geliştiren kişi, eş-cinsel özellikler bile gösterebilir. Bunun tam tersi de geçerlidir. Lakin tarihte bunların örnekleri pek çok kez karşımıza çıkmıştır.

Tarihteki en ilginç örneklerden biri İşveç Kraliçesi Kristina... Tam bir erkek gibi yetişen Kristina hiç bir erkekle evlenmemiş ve ülkesini tek başına yönetmiştir. Çocukluk travmaları ile annesinden kopuk büyüyen Kristina’nın kadınlarla olan ilişkisi onun hakkındaki filme konu olmuştur. Kadınlara has empati yeteneği ve duygusallığın aksine, O felsefeye çok önem vermiştir. Aynı dönemde yaşayan Fransız Filozof Rene Descartes’tan çok etkilenmiş ve kendisini İsveç’e davet etmiştir.

Oysa “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü ile ünlü Descartes, insanı düşünce ve beyin ile sınırlayan bir bakış açısına sahiptir. Belki bugünün en problemi olan düşüncelerle özdeşleşme ilk defa bu kadar net ifade edilmiştir. Descartes, bugünlerde 3.Göz diye tahmin edilen Epifiz Bezini de tüm davranışlarımızdan sorumlu tutmuş, ruhun orada oturduğunu iddia etmiş ilginç bir kişidir.


Öte yandan Kristina gibi kişilerin sadece şanlı geçmişlerine ve başarılarına bakmak resmin sadece bir kısmına bakmaktır. Oysa ki yaşanan her olay veya başka kişi veya cinsiyet ile özdeşleşme yanında hediyeler getirir. Eril tarafı çok baskın bir kadın, daha sonra dişil tarafı ile barışsa da, gerektiğinde eril tarafını kullanabilir. Bu yönü ile de bir çok eylem gerçekleştirmiş olabilir.

Oysa sağlıklı eril-dişil dengesi ilişkiler için gereklidir. Kadın annesinde alarak dişil tarafını güçlendirirken, erkek de babasına ihtiyaç duyar. Aksi halde, bilinçaltı seviyesinde kız babasını arar, erkek de annesini... Hiç bir kadın veya erkek bu arayışı sonlandıramaz. Kendi dinamikleri anlayan bir çiftin, bağımsız olarak kendi durumları üzerinde çalışması gerekir. Kazanılan anlayışla, birbirini tamamlayacak çift, karşısındakini olduğu kişi gibi görmeye başlayabilir.

Sonuç olarak Kristina, savaşmak yerine barış taraftarı olmuş, o dönem için zor olanı seçmiştir. Yönettiği dönemde kültür ve sanata verdiği önem ile tüm Avrupa’nın kültürel değerlerini olumlu anlamda etkilemiş biridir. Belki içeride bir yerde ilgi ve şefkat isteyen, görülmek isteyen bir çocuk yaşarken, sonunda bir çok yapılmış olumlu iş tüm bunların hediyesidir...

12 Haziran 2017 Pazartesi

J'enrage de Son Absence

Acı kaybımız” diye ilanlar veririz... Gerçekten de acımız derin ve büyüktür. Özellikle de bu dünyadan göçen ruhun bedeni küçükse... Haksızlıktır bu! Kimse kendi çocuğunu toprağa vermemelidir... Acının boyutunu ancak yaşayan bilebilir...

Böyle durumlarda söylenecek çok fazla bir şey de olmaz. Bazen suçlanacak kişiler ve en nihayetinde isyan ettiğimiz Tanrı olabilir sahnede... Ancak eninde sonunda olanla yüzleşmekten başka bir çare yok gibidir. Yüzleşmenin mümkün olmadığı anlarda ise, kalanlar ölü gibi yaşamaya başlarlar...


Filmin kahramanı Jacques, oğlunun ölümünden sonra bir türlü kendine gelememiştir. Karısını bırakmış, onun peşinden gelmesini beklemiştir. Bu gerçekleşmeyince, kendine işine vermiş ve bitkin bir hayat yaşamaktadır. Daha sonrasında, eski eşi hayatına devam etmiş, yeniden evlenmiş ve hatta çocuğunun öldüğü yaşlarda bir çocuğu olmuştur.

Jacques, babasının ölümü ile memlekete geri döner ve eski karısını arar. Onun yeni evliliğinden olan çocuğu ile tanışır. Daha sonra çocukla ebeveynlerinin haberi olmadan yakın bir ilişki kurar. Ölen oğlunun yerine yarı kardeşini koyar... Tüm mal varlığını ona bağışlamak ister, oysa aralarında hiç bir kan bağı yoktur. Kendi oğlunun yerine bu çocuğu koyması pek de uygun bir davranış değildir, öte yandan annesi henüz ilk çocuğunun eşyaları ile vedalaşmamıştır...

Çoğu zaman bu tip acıklı filmleri seyretmek bile istemeyiz; seyrettiğimiz zaman ise hemen etkisinden kurtulmak, mevcut rutine dönmek isteriz. Burası bizim oluşturduğumuz güvenli alandır. Oysa bize dokunuyorsa, çok yüksek ihtimal ya bizim de bir kaybımız vardır ya da ailemizde/atalarımızda benzer olaylar yaşanmıştır. Derindeki bir mekanizma bu olaylar ile yüzleşmemizi ve onun üzerinden geçerek büyümemize imkan vermek ister...


Çocuk Kayıpları
Aile sistemi çalışmalarında gördüğümüz gibi çocuk kayıpları – ki bunlara kürtaj ve düşükler dahildir – hayatımızı etkiler... Hatta annemizin veya anneannemizin kayıpları da bunlara dahildir. Diğer bir önemli konu ise çocuk kayıplarının ebeveynlerin arasını açma ihtimalidir. Acıyı farklı boyutlarda yaşayan eşler birbirine destek olamayabilir veya herhangi bir sebepten dolayı birbirini suçlayabilir. Özellikle kürtaj durumunda, baba olayın dışında durursa veya dışı itilirse kadın bu olayı yalnız yaşamak zorunda kalır.
Bert Hellinger der ki: “Bir kadın hamile kaldıysa, artık annedir.”
Oysa tüm ölüm vak'alarında olması gerektiği vedalaşma ve yas tutma gereklidir. Olayın olduğu gibi görülmesi ve yaşanması süreçlerin sağlıklı ilerlemesi için uygun olur.

Kayıp
Tecrübelerimize göre söyleyebiliriz ki, bugün dünya üzerinde yaşayan herkes yaklaşık 150 sene ölecektir. Kimse burada olmayacaktır. Aklınıza gelen herkes için geçerlidir bu. Biz ise ölen kişiler için, kayıp kelimesini kullanırız. Kaybetmek fikrinin ardında sahip olmak fikri yatmaktadır. Benim kavramı zihnin en temel yanılgılarından biridir. Hiç kimse hiç kimsenin ve hatta hiç bir şeyin şeyin gerçekten sahibi değildir. Her şey geçicidir. Her şey bu dünyanın dinamikleri ve bedenimizle sınırlıdır. Kalıcı olan ise özümüzdür; ruhumuzdur... Ruhun yaşı, cinsiyeti var mıdır? Ruh ölür mü?.. Bizi hayata getiren anne babamız mı bizi yaratan? Yoksa Yaradan mı?

Eğer ruha inanmıyorsanız, o halde hiç probleminiz olmamalıdır. Çünkü zaten bu bedenin toprağa gideceğini biliyorsunuz... Kaybedecek ne var ki?


Öte yandan, gerçekten kim olduğunuzu inceliyor, zihnin ötesine geçerek bunun farkına varabiliyorsanız, o halde tüm Evreni, Tanrıyı anlamışsınız demektir. Tüm olayların ardında ailemiz, onların ardında onların ailesi ve en sonunda da Tanrı’yı bulursunuz. Onun her şeyden haberi olduğuna göre ortada yargılanacak fazla bir şey de yoktur.

Dünya sonsuz güçlerin yönettiği bir oyun gibidir; bizden daha büyük güçlerin oyununu anladığımızda, bu anlayış bizim hayattan keyif almamız ve bütün bir parçası olarak hareket etmemizi sağlar...

Bu açıdan bakmaya başladığımızda kişilik ve zihin ile özdeşleşme azalır. Zamanla azalacak ve bitecek  acı hala oradadır ancak ıstırap yok olmuştur...

10 Haziran 2017 Cumartesi

Öğretmenim Mori ile Salı Buluşmaları (Tuesdays with Morrie)

Hayatın koşuşturmacası bizi öylesine içine alır ki, bazen zamanın nasıl geçtiğini anlamayız. Bedenimizin yaşlanmaya başladığını ve daha kötüsü ruhumuzun ferini yitirdiğimizi fark etmeyiz. Hikayemiz ve suçladığımız kaderimize teslim olmuş gideriz... Beynimizi kısa süreli de olsa mutlu eden hormonların salgılanması bizi hayatta tutar. Endorfin ve Dopamin her yerdedir... Yasa dışı maddelerden tutun da, sosyal medyada alınan beğenilere kadar her yer bu hormon tuzakları ile dolu... İşin en kritik yanı ise, her seferinde dozajın artması gerekiyor, çünkü bir önceki seviye alışılmış olduğunda aynı miktardaki hormonu bize sağlamıyor; daha fazlası daha fazlası... Hedefler ve hedefler: Para, kariyer, cinsellik, yemek, alışveriş, unvan, ben, ben, ben....

Sonu ise tükenmişlik sendromu, bir hastalık veya depresyon... En sonu ise malum son; yaşanmamış, bir hedef peşinde koşturulmuş bir hayat!..


O, hala hayattayken kendi cenaze törenini düzenleyen biri... O Öğretmen Mori!
Sahip olduğum tek şey sesim. Yalandan korunmak adına... Yalanla yıkanmış yetkiler, Göklere uzanmış vaatler.
Kimse yalnız var olamaz. Ne yoksul, ne de polis, açlık kimlik tanımaz.
Birbirimizi sevelim, yoksa bırakın ölelim.
Sıra dışı bir öğretmen olan Mori’nin öğrencilerinden Mitch, yıllarca ziyaret etmek istemiştir. Ancak bu buluşmayı öğretmeni çok hasta ve ölüme yaklaştığında gerçekleştirir. Kendisi çok meşgul bir spor yorumcudur ve kız arkadaşı ile ciddi problemler yaşamaktadır. En büyük hayat dersini yine öğretmeni Mori verecektir. Her hafta Salı günü yaptığı ziyaretler onun için iple çektiği buluşmalar haline gelir... Mori ona ölüm ve yaşamla ilgili dersler verir.

Ölmek
Öğretmen Mori der ki, “Ölmeyi bilirsen, yaşamayı da bilirsin.” Ölmek fikrinde kaçmadığımızda bize muazzam bir farkındalık kazandırır... Bu dünya ile ilgili olan dertlerimiz küçülür, erir gider. Diyelim ki, öleceğinizi tarihi kesin olarak bilseydik neler yapardık? Şu anda dert ettiğimiz şeyler, yakın zamanda hedeflediğimiz neyse hala önemi korur muydu? Ne yapardık? Veya kim oldurduk?

Oysa ne olursa olsun, ölüm hakkında konuşmak rahatsız edici, değil mi? Nereden çıktı şimdi bu?  Ne güzel yaşayıp gidiyorduk? Bu rahatsızlığın ardında korku var elbette. Ölmekten korkmanın ardında ise yok olma korkusu veya ölümden sonra cehenneme gitme korkusu vardır... Yaradan bizleri sadece ödüllendirmek ve cezalandırmak için mi yarattı? Elbette, yapılan davranışların sorumluluğunu bu dünyada ve belki öbür dünyada taşıyoruz. Ancak Yaradan sonsuz bir bağışlayıcılığı yok mu? Hepimizin ruhuna ondan bir parça üflenmedi mi? Tüm hesaplar verildiğinde, en sonunda bir olmak yok mu?

Asıl önemli olan ise korkunun beslenme yuvası olan zihnimizin içerisi... Sevgi dışındaki tüm duygu ve düşüncelerin kaynağı olan zihnimiz. Zihin, acıyı ve hazzı kronikleştirir. Acıdan kaçmak, hazzı tekrar etmek için devalı uğraşır ve bu deneyimler karşılığında hormonlar üretir.


Öğretmen Mori ölümü olduğu gibi karşılar: “Ölmenin nasıl bir şey olduğunu anlatayım mı? Ölüm üzülecek bir şey, bunu inkar etmiyorum. Ancak mutsuz yaşamak daha üzücü...” Ve onun için her yaşın keyfini çıkarmak, yaşamanın kilit noktalarından biridir:
“Ben de genç oldum, genç olmanın acısını iyi bilirim. Yaşlanmak çürümek değildir, aynı zamanda büyümektir de. 22 yaşımı yaşadım, şimdi de 78 yaşımı yaşıyorum. Yaşlanmaktan korkmak ne demek biliyor musun? Anlamını bulmayan yaşamlar.”
Sessizlik
“Neden sessizlik insanları bu kadar ürkütür? Neden havada uçuşan kelimeler olmayınca insanlar kendilerini rahat hissedemez?”
Sessizlik, zihin için hiçbir şey yapmamak demektir. Oysa zihin derindeki korkularının yerine farklı ürünler çıkarmıştır piyasaya... Bunların çoğu bağımlılıklardır: Düşünce ve devamlı bir şeyler yapma bağımlılığı... İnsanın kendisi ile yüzleşmesini önleyecek her şey. Bu sebepten dolayı sessizlik onun için ölümden farksızdır. Oysa ancak sessiz ve dingin bir zihin ile kendimizin farkına varabiliriz. Kim olduğumuzun cevapları zihinde değil; kalbimizde veya sezgilerimizdedir...

Kabullenmek

Zihnin bizi bilgi ve deneyimlerine esir eder. Geçmişe bakarak geleceği tasarlamaya çalışır. Bu tutsaklıktan çıkmak için, başımıza gelen olayları olduğu gibi görmek ve kabul etmek kilittir. Bu kendimizi kandırmak değildir; bu, çeldiricilere, dikkat dağıtıcılara kanmak değildir... Henüz işin başındaysak; haksızlığa uğradığımız için öfkelenmek, sonra üzgünlük ve ağlamak... Tüm duyguların gelip gitmesine izin verdiğimizde, sıra olanı olduğu gibi görmektedir. Yargılar ve filtreler olamadan... Hikayemiz olmadan... Kabul tünelin sonunda bizi beklemektedir...

6 Haziran 2017 Salı

Gölgemiz

Yaşadığımız acı dolu deneyimler ve travmalar sırasında, acı dayanılmaz ise ve özellikle de kaçmanın veya savaşmanın mümkün olmadığı durumlarda, beynimiz bizi hayatta tutmak adına, son şansını kullanır ve donma tepkisi verir. Bu durumda acılı bölüm ayrıştırılır... Karşılığında ise bir “hayatta kalma parçası” ortaya çıkar... Bu parçamız iyi ve kötü değildir... Amacı bizi hayatta tutmaktır. Kimi zaman aşırı neşeli, kimi zaman güçlü, kimi zaman bilge, kimi zaman da yaratıcıdır... Öte yandan, olayın yaşandığı yaşta kalan bir parça veya parçalarımız vardır.  Bu parçalarımız benzer durumlarda tetiklenir ve birden bire bir çocuk, kurban veya tepkili bir kısım çıkar ortaya...


Bu parçalar çoğaldıkça ve derinleştikçe, parçalanmış kişilikler ortaya çıkar... Dönem dönem bazı kişilikler kontrolü ele geçirir... Bazen kişilik parçalarımız farklı farklı özellikler gösterirler. Birisi hasta iken, öteki çocuk ve bir diğeri ise sanatçıdır... Biri çocukluk çağında kalmış bir parça, diğeri ise her şeyi kontrol etmek isteyen ve kontrolü daha güç bir kısım olabilir... İleri aşamaları ise kişilik bozukluklarına kadar gidebilir.

Birçok farklı kişiliğin, farklı psikolojik ve fizyolojik özellikleri olması, zihnimizin ne kadar manipülatif olabileceğini kanıtlar niteliktedir. Artık bilimsel olarak da ispatlanmaya başlandığı gibi, bir çok hastalığın kökeninde zihinsel duygu ve düşünceler yatmaktadır. Diğer bir gerçek ise atalardan taşıdığımız genler ise bize ait olmayan duygu ve düşünceler sayesinde beynimizin kodlanmasıdır. Güzel haber ise şudur: Epigenetik, bu genlerin kişinin bakış açısını ve anlayışını değiştirdiği zaman açık veya kapalı konuma geldiğini gösteriyor...
Beyinden ibaret olmadığımıza göre, 'kişilik' beynin ürettiği anlık tezahürlerden başka bir şey değildir.
Anlayışı derinden değiştiğinde, artık beyin kontrolü bırakır... Parçalarımız ise birer hediye olarak oradadır. Hakikat ise her zaman iyileştiricidir. Reddettiğimiz yönümüzü görmeye başladığımızda büyümeye, olgunlaşmaya başlarız. Tüm parçalar kendi özellikleri ile birleşir ve tamamlanma gerçekleşir. Daha önce reddettiğimiz veya kendimizi fazlaca özdeşleştirdiğimiz kısımlar ise artık sadece biz istediğimizde devreye girer.


Gölge olması için ışık da olmak zorundadır. Bir taraf ışıktadır, diğer taraf ise karanlıktadır... Biri diğerini işaret eder... Gölge tarafımızı fark ettiğimizde bütünleşme yolunda bir adım daha atılmış olur. İlk aşama bu gerçekle yüzleşmektir. Bu kısım karanlık ve zor olabilir. Kendimize hiç yakıştırmayacağımız gölgelerimiz olabilir. “Her bir insanda insanlığın tüm halleri vardır.” Demiş Montaigne... Önemli olan noktalardan biri ise, kendimizde övündüğümüz parçaların da bizim önümüzde bir engel oluşturmasıdır. Parçaları iyi veya kötü olarak nitelendiren bizleriz; tüm parçalar bütünleştiğinde, özdeşleşme ortadan kalkar ve bir sonraki aşamada gerçekten kim olduğumuzu görmeye başlarız.

28 Mayıs 2017 Pazar

Chronic


Bazılarımız devamlı birilerine yardım etmek ister. Bu isteğe karşı koyamazlar. Hatta kimileri hayatlarını böyle kazanır. Bazılarımız ise belli bir olaydan sonra böyle bir yolu tercih eder. Özellikler bir hastalıktan kurtulduktan sonra... O hastalıkla ilgili vakıf veya yardım kuruluşlarında görev yaparlar. Bazen de, bizim için önemli birini kaybettikten sonra böyle bir eğilime gireriz. Belki de aile geçmişimizde böyle bir kayıp vardır...

Chronic filminin kahramanı David erkek bir hemşire olur ve ölüme yakın hastalar ile çalışır. Kızı ise Tıp okumaktadır. David, oğlu Dan öldükten sonra eşinden boşanır ve kızı Nadia ile uzak bir ilişkisi vardır. David’in en önemli özelliklerinden biri, baktığı kişiler ile – yüzeyde fazla belli olmasa da – kurduğu yoğun empatidir. Görevini bir profesyonellik ve soğuk kanlılıkla yaparken, fazladan onlara yardım eder ve onların derdini anlar gözükmektedir...

Kendisi artık yaşamda yok gibidir... Koşmak dışında yaptığı pek fazla bir şey yoktur. Derinde takip etmek istediği oğlunu vardır ve bu kader onu beklemektedir...

Yardım etmek kavramı üzerinde düşünülmeden ve ardında yatan derin nedenler anlaşılmadan yapıldığında oldukça tehlikelidir. Çünkü yüzeyse siz kendinizi yardımsever olarak yorumlarken, çevrenizdekiler de sizi takdir edecektir. Bunun altında yatan dinamiği hiç görmek her zaman kolay değildir.


Peki yardım etmenin nesi kötü olabilir? Daha doğrusu nasıl yanlış bir şekilde yardım edilir?

Ebeveyn-Çocuk İlişkisi
En tipik dinamiklerden birisi, yardım edenin ebeveyn rolüne bürünmesi ve alanın da çocuk olarak kalmasıdır. Derindeki sebep; sevgi arayışı olabilir, birini kurtarmak olabilir, suçluluğa karşı bir kefaret olabilir veya görülme/takdir edilme ihtiyacı olabilir... Hiç fark etmez; devamlı yardım ettiğimizi sandığımız kişinin veya kişilerin ebeveyni konumuna geliriz. Bu durum, iki tarafın da yetişkin olmasını engeller. Eğer yaşına basmak üzere bir çocuğa düşmemesi için devamlı yardım edersek, çocuk hiç bir zaman yürümeyi öğrenemez... Bazen yardım, sadece hiç bir şey yapmadan beklemektir...

Alma-Verme Dengesi
Genellikle yardım eden kişiler almakta zorlanırlar. Sadece verdiklerinde ise tükenmeye başlarlar... Arkadaşlar, sevgililer, eşler ve iş ortakları arasında olması gereken alma-verme dengesi aşırı yardım etme ihtiyacı ile bozulabilir...

Yardım Edenin Gururu
Bazı durumlarda ise yardım eden, bunu kendini yücelterek yapar... Bilinçaltında veya bilinçli bir şekilde “Ben senden daha üstünüm, daha zenginim, daha bilgiliyim, daha soyluyum...” yatar. Bu tür bir yardım hepimizin eşit var olma hakkına saygısızlık etmektir.


Yardım Etme Sanatı
Öte yandan gerçekten, sevgi, şefkat ve saygı içerisinde diğerlerine katkı olabiliriz. Bunun için öncelikle şu soruları sormalıyız:
·        Yardım etmek mümkün mü?
·        Yardım etmek uygun mu?

Yardım alacak kişi buna gönüllü olmalıdır ve bunu bir çocuk gibi değil, bir yetişkin gibi istemelidir. Örneğin; bir yetişkin borç para istemek yerine, para kazanacağı bir iş ister...

Tüm bu koşullar sağlanırsa dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:
1.      Yardım eden elinde olan bir şeyi vermelidir. Bilmediği veya anlamadığı bir alanda yardım ediyormuş gibi yapmamalıdır.
2.      Her iki tarafından büyümesine imkan veren bir süreç olmalıdır.
3.      Her iki tarafın yetişkin rollerini bırakmaması gerekir.
4.      Hikayedeki herkese kalpleri açılması gerekir...

Reddettiğimiz kişileri, yönlerimizi görüp, gönlümüzde yer açtığımızda büyümeye başlarız. Bu sebeple yardım eden taraf tutmamalı ve ön-yargılardan bağımsız olmalıdır. Yardım isteyenin kaderine saygı göstermek acımanın önüne geçer. Acımak, kadere karşı savaş açmaktır... Yardımcı çözüm aramamalıdır; çözüm, sevgimizin herkesi içine aldığında gerçekleşir...

Yardım eden cesur değildir. Stratejik bir şekilde hareket edendir. Sabırla bekleyen, sadece yeri geldiğinde müdahalede bulunandır... Yardım gerçekleştiğinde ve her şey bittiğinde, çoktan alanı terk edendir... Zafer kutlamaları önemli değildir onun için... Çünkü başka bir şey kazanmıştır; içinde bulunduğu güçlerin derin anlayışını...

27 Mayıs 2017 Cumartesi

İş Yerinde Huzur


İnsanlık tarım ağırlıklı hayatı bırakıp endüstriyel devrimle ortaya çıkan devasa firmalar için çalışmaya başladığından beri önemli bir önemli bir problem karşı karşıya... Rekabetin artması ile sıkıntı büyümeye devam ediyor:
Çalışanların çok büyük bir çoğunluğu iş yerinde mutsuz, tatminsiz ve stres altında...
Bu mutsuzluk ve stresin altındaki sebepler ne olabilir? Daha mutlu ve huzurlu bir çalışma hayatı için çalışan ve işverenlere – liderlere – düşen anlayış ve davranışlar neler olabilir?

Şirketler ve Kabileler
İnsan davranışlarını anlamak için evrim sürecini anlamak gerekiyor. Duygu ve düşüncelerimizin, alışkanlıklarımızın kaynağı olan beynimiz, yaklaşık 300,000 yıllık kıtlık ve tehlike dolu bir ortamın hakim olduğu bir dünyada yaşamak için yoğrulmuş bir yapıya sahip. Beynimizin en genç kısmı olan Neo Korteks bile yaklaşık bildiğimiz tarihten çok daha yaşlı... Güvensiz bir ortam da ise devreye giren kısımlar beynimizin daha yaşlı parçaları olan Limbik Sistem ve Sürüngen Beyin... Amaçları ise bedeni hayatta tutmak. Güvensiz bir iş ortamında devreye mantık veya sağduyudan ziyade duygularımız girmesinin sebebi tamamen biyolojiktir.

Öte yandan, bireysel olarak hayatta kalma şansı az olan ilkel insan, ancak kabile halinde yaşayarak hayatta kalmış. Bu sebeple, kolektif çalışma ve bir kabileye ait olmak olmak hayatta kalmak için en önemli iki faktör...
İlkel zamanların kabileleri, bugün kurumları ve ailelerini oluşturuyor.

Bugün için herhangi bir kurum, sadakat ve memnuniyet oranı yüksek bir takım oluşturmayı hedefliyorsa, kabile dinamiklerini bilmek zorunda. Kabileyi bir arada tutan ortak amaçları ve o kabile içindeki değerler... Amaç ve değerler ise kültürü oluşturuyor. Öncelikle hem şirketler hem de çalışanlar gerçek amaçlarına bakmalı... Ortak amaç, benzer değerler ile süslendiğinde enerjisi sınırsız bir takım çıkacaktır ortaya!

Güçlü bir kabile liderinin özellikleri de, ebeveyn özellikleri ile örtüşmelidir. Lider, yeri geldiğinde öğreten, gösteren, örnek olan bir kişi olurken, yeri geldiğinde yetki veren, alan açan, sadece destek olan ve en önemlisi – güven veren – birisi olmalıdır. Hiç bir ebeveyn işler biraz kötü gidiyor diye çocuklarını evden atmayı aklına getirmez. Sorunları beraberce çözmeye çalışır. Sonuç olarak, kendimizi güvende hissetmediğimiz bir ortamda nasıl rahat hareket eder ve verimli olabiliriz? Nasıl yapılması gerekenleri yapma, söylenmesi gerekenleri söyleme cesaretine sahip oluruz?

Lider sorunlarda gruptan ayrı ve farklı davranmadığında, şirket içerisindeki dere-beylikleri de oluşmayacaktır. Güven ortamı söyleyerek değil, yaparak ve olarak verilebilir... Bu bizim genlerimize kazınmış olan aidiyet ihtiyacımızı tatmin edecektir.

Başarı Tanımı
Kurumların ve hatta bizlerin başarı tanımını gözden geçirmemiz önemli bir adımdır. Başarı – sonuç ne olursa olsun – bir amaç değil, bir yan ürün olmalıdır. Güvenli bir ortamda, kendini ortak bir amaca adamış, takım ait hisseden bir takım mutlu, sadık ve memnundur. Böyle bir takımın başarısız olma şansı yoktur. Öte yandan benzer bir ilişki müşteriler ile de kurulmalıdır. Müşteriler de şirketin nedenini anlarsa, o ürün kullanırlar. Başarı sadece rakam ve unvan olursa, asıl yapılması gereken doğrular yerine kısa vadeli hedefleri tutturmak için her şeyi yapabilecek insan ordusu yaratırız...


Öte yandan, şirketler büyüdükçe birbirinden pek da bir farkı olmayan ürünler satmaya devam ettikçe, şirketin hayatta kalmasının tek kriteri satış rakamları ve mümkün olan en düşük maliyettir. Maliyetin içinde ise çalışanlar da vardır... Burada yapılan kısıntılar, mutsuzluğu, iş gücündeki verimi düşürür ve kurum bir kısır döngüye girer...

Diğer bir önemli konu ise, kurumların devasa hale gelmesidir. Çalışanların sayısı arttıkça soyutlama problemi ortaya çıkar. Stalin şöyle demiştir: “Bir kişinin ölüm trajedidir, milyonların ölümü ise istatistiktir.” Ufak bir mağazada yıllardır çalışan birini işten çıkarmak son derece zordur. Ancak sık sık kulağımızda gelen haberleri hatırlayalım: “X firması global küçülme kararı aldı; çalışanların %10’u işten çıkarılacak...” Bu haber bizi diğer hikaye kadar etkilemez... Çoğu zaman %10, binlerce insan ve onların aileleri demektir...

İdeal olan her bir birimin insan sayısını 100-150 civarında tutmaktır. Bu bir kabile için evrimsel olarak ortaya çıkmış, ideal aralıktır. Aynı zaman bu rakam gerçekten herkesin birbirini tanıyıp oluşturabileceği sosyal grup sayısı... Kurum bu rakamı aştığında ikinci bir kabilenin oluşacağını ve ayrı bir şekilde yönetilmesi gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

İş Hayatı ve Bireysel Sistemimiz
Bazen bakarız ve görürüz ki, hiç bir şirket veya müdürlerimiz, iş arkadaşlarımız yukarıda anlatılan gibi tanımlara uymuyor ve biz de sürekli iş değiştirmeye devam ediyoruz... Veya kendimizi çaresiz ve mecbur hissedip, hiç istemediğimizde bir işte çalışmaya devam ediyoruz. İş değiştirsek de, değiştirmesek de hep aynı kader bizi takip ediyor. Bu noktada içe dönüp bakmalıyız. Dış dünyamız iç dünyamızın bir yansıması... Bu durum hep özel hem de iş hayatımız için geçerli. Hepimiz dünyada geldiğimiz ailemiz ve onların atalarının oluşturduğu sisteme bağlıyızdır. Bilsek bilmesek de çocukluğumuzdan veya aile sistemimizden gelen dinamikleri iş ve özel hayatımızı etkiler. Psikolojik olarak anne ve babamızdan özgürleşememiş bir çocuk gibiysek, bize çocuk gibi davranacak kişileri hayatımıza çekiyor olabiliriz. Ailemizde kurtarılmaya muhtaç biri varsa, biz de hep birine yardım etmek istiyor ve hatta yardım ve hizmetin ağırlıklı olduğu işleri seçiyor olabiliriz...

Her ne kadar bu çalışmaları yapmak yüzeydeki hikayelerimizle vedalaşmamızı gerektirse de, iyi haber şudur: Tüm bu dinamikleri fark etmek, ve kalıcı bir anlayışla olanı kavramak, bizi bu etkilerden özgürleştirir.


Sonuç
İç dinamiklerimizi anladığımızda, gerçekten kim olduğumuzu hatırlamaya başlarız. İşte bu aşamada sevdiğimiz, enerjimizin hiç azalmadığı işleri yapma eğiliminde oluruz. Daha büyük bir sistemin bir parçası olarak, keyif aldıklarımız bireysel olmaktan çıkmaya başlar. Kendiliğindenliğin hakim olduğu bir kabilenin içerisinde bulabiliriz kendimizi... Hiç bir şeyi kişisel algılamayan ve varsayımları bırakan berrak bir zihin ile hayatın keyfini huzur içinde yaşamaya başlarız... Başarı ve diğer kriterler ise sadece bir mahsul haline gelir; asıl olan yolculuğun kendisidir.

25 Mayıs 2017 Perşembe

Hayat ve Anlam

Evrende her şey iç içedir. Görebildiğimiz en ufak parçanın bile tüm sistemin içerisinde bir etkisi mutlaka vardır. Yaratılış çevremizde gördüğümüz her parçayı ve her şeyi mümkün kılar; bedenimizi, zihnimizi, ağaçları, rüzgarı ve tüm dünyayı...

Derinde tüm bu mekanizmayı yöneten işleyiş her zaman hareketli ve karmaşıktır – kaotiktir... Kaos teorisi bunu anlatmakta en yakın bakış açılarından biridir. Neden karmaşık veya kaotik? Bu durum, her şeye anlam bulmaya çalışan, nedensellik aşığı zihnimize karmaşık gelir... Öte taraftan baktığımızda ise buna “Düzen” de diyebiliriz.


Düzen hareketli ve dinamik olduğundan dolayı, her şey gelip geçer... Hiç bir şey kalıcı değildir. Hiç bir deneyim sonsuza kadar sürmez... Hayatımız da gelip geçecektir. Sabit kalmayan bir dünyada, hiç bir şey sahip olmak da mümkün değildir. Öte yandan sahip olmak, bir yere varmak amacıyla güdülenmiş zihin için bu son derece hayal kırıklığı yaratacak bir durumdur. Sadece yaşamak, zihin için yetersizdir. O sadece bir neden ve dolayısıyla bir hedef ile beslenir. Hedef hedefi kovalar ve bir de bakar ki hayat sona ermek üzeredir... Tüm bu çabalar sonucunda elde edilen maddi veya manevi başarılar anlamsızlaşmaya başlar. Belki sağlık elden gitmiştir... Belki de zaman...

Henüz hayatımız bitmeden, sadece oturup bakalım: Ne olursa olsun, zamanlamasını bilmesek de bu yaşam deneyimi bir gün bitecek... Tutunduğumuz olumlu-olumsuz ne varsa burada kalacak... O halde zihnimize baktığımızda çok temel bir çalışma prensibi görürüz.
Zihin geçmiş deneyimlere bakarak hayıflanır ve geçmişin gölgesinde gelecek endişelerini yansıtır...
Oysa ki, hiç düşünmeden sadece oturup baktığımızda fark ederiz ki, “şu an” olmayan hiç bir zaman diliminde yaşamadık. Zaman yolculuğu mümkün olmadığına göre, sadece geçmiş ve gelecek arasındaki aralıktayız hep...

Bilimsel olarak bakarsak, her şeyin farklı frekanslarda titreşen enerjiden oluştuğunu kavrayabiliriz. Kuantum fizikçileri için ‘madde ve konum’ kelimelerinin pek bir anlamı kalmamıştır; onlar için yeni kelimeler ‘enerji ve ilişkiler’dir.. Enerji için ışık kelimesini de kullanabiliriz. Hepimizin kendimize ait dünyası, bu ışığın kişisel perdede yarattığı film gibidir... Filmin yönetmeni olmak bir seçenektir; filmin içinde, perdenin üzerinde kendini “kişi” sanan oyuncu olmak diğer bir seçenektir...


Zihin perdede oyuncu gibidir. Zihnimiz çok aldatıcı olabilir. Ona çok fazla güvenmek ne kadar doğrudur? Zihin nedir? Zihin sürekli midir? Zihin hatıralar ve alışkanlıklar demetinden başka ne olabilir?  Tam bir hafta önce bu saatte ne yapıyordunuz? Ne hissediyorsunuz? Bunu hatırlamak imkansız gibidir... Hatıralar kesik kesiktir. Aynı zamanda hikayesel anılar ise beyin tarafından devamlı makyajlanır yani ufak değişikliklere uğrar. Kendimiz zihnimizde oluşan duygu ve düşünceler ile tanılıyorsak, gerçekten biz kimiz? Fasılalı yanıp sönen bir fener lambası mı, yoksa ölümden sonra da varlığını sürdürecek bir şey mi?

Hayat ancak özgür olduğumuzda yaşanabilir. Özgürleşme ise kendimize inandırdığımız fikirlerden, duygulardan kurtulduğumuzda mümkün olur. Zihin ile özdeşleşme bittiğinde özgür olabiliriz.  Zihnimizi gözlemlemeye başlayıp, gelip geçen düşüncelere cevap vermezsek, bir süre sonra onun sakinleşmeye başladığını görürüz... Kazanılan kalıcı anlayış, kim olduğumuzu hatırlamak için zemin hazırlayacak ve bir lütuf olan nefesi gerçekten içimize çekebileceğiz... 

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Arzularımız


Okulda başarılı olalım, sonra üniversiteye gidelim, kariyer sahibi olalım, evlenelim, sonra ev alalım, sonra miras bırakalım, sonra..? Dünyanın neresine gidersek gidelim, toplumların, düzenlerin, eğitimin, tüketimin birbirine benzer şekilde yürümeye başladığına şahit oluyoruz. İstisnai yerler hariç, hemen hemen herkesi hayat planı bu şekilde...

Asla hedefleri ile tatmin olmayacak ve rekabete göre şartlandırılmış zihinlerimizle arzularımızın peşinde koşuyoruz... Ya bunlar bize verilen planın içerisindekiler, ya da sonra eklediğimiz bireysel arzularımız. Arzuladıklarımız gerçekleşirse seviniyoruz anda genellikle bu sözde başarının raf ömrü fazla uzun olmuyor. Arzuladıklarımız gerçekleşmeyince umutsuzluğu kapılıyor, vazgeçiyoruz bekli de...

Arzular nasıl gerçekleşir?
Onu gerçekleştirmek bir enerji gerekir. Onun için yeterince istek duyduğumuzda ve onun için uğraştığımızda belli bir enerji koyarız. Bazen bu enerji yeterlidir, bazen değildir. İstenileni elde ettiğimizde ise, çok fazla enerji harcamış olabiliriz ve bu bizi yorgun ve hatta hasta edebilir. Hem fiziksel, hem de psikolojik olarak yıpranmış olabiliriz.


Arzular için daha zengin enerji kaynakları yok mu? Nasıl oluyor da bazı insanlar, bir bireyin yapamayacağı gibi gözüken sonuçlar elde edebiliyor? Hem olumlu hem de olumsuz gibi gözüken alanlarda... Gandhi ve Hitler örneğini düşünelim. İkisi de kendilerinden çok daha büyük bir hareketin öncüleri oldular. İkisinin ne gibi ortak özelliği olduğunu merak ediyor olabiliriz? Ancak bir çok ortak özellik var; azim, kararlılık, insanları etkileme yeteneği... En önemlisi, her ikisinin de kendini ortak amaca gönülden adamış olmaları... Bir neden ile yola çıkıldığında sürüngen beynimiz devreye girer ve bu neden bizim için de önemliyse o kişi ve kişileri takip ederiz. Birey olarak her zaman diğer insanlara bağlıyız, doğaya bağlıyız... Bu bağ sayesinde arzularımıza muazzam bir enerji kanalize olabilir...

Öte yandan Gandhi’nin en büyük farkı, onun nedeninin daha ulvi olmasıydı. İnsani ve doğaya saygılı yaklaşımı sonuçları yıkıcı olmaktan uzak tuttu. Bu sefer kalp ve zihin işbirliği içerisine girdi. Bu, ‘ulvi neden’ insanların çoğunluğunun iyiliğini gözetiyordu.

Neden?
Öncelikle nedenimizi belirlemeliyiz. Ezbere yaptığımız her şeyi, ezbere inandığımız her şeyi sorgulamak yapılacak ilk iş... Doğru olduğuna emin olduğumuz her şeyi sorguladığımızda, bazen işin aslının hiç de öyle olmadığını görmeye başlarız. Hayat planındaki üniversite olayını ele alalım. Nedir üniversite diploması? Belli başlı kitapları – ki genellikle eski ve uygulamaya fazla açık olmayan teorik kitaplardır – okuyup, o andaki öğretmenin verdiği sorulara cevap verdikten sonra elde edilen bir kağıt parçası... Kağıdı kim onaylıyor? Bir kurum... Kurum kim? Kim yönetiyor? Biz gerçekten bu işe uygun muyuz? Biz gerçekten pratik yapıp bir işe yaparak mı mezun oluyoruz? Kendimizi ifade edebiliyor muyuz? İnsanlarla çalışabiliyor muyuz?.. Gerçekten sorup ve cevapları yazalım, yazılı olduğunda zihnimiz bize fazlaca oyun oynayamaz... Tek başına ve dürüst bir çalışma gerektirir bu...


Yunus Emre’nin ‘ölmeden önce ölmek’ kavramıdır bu... Kendimizi tanımladığımız her şey bir anda yıkılmaya, erimeye başlar. Onun tabiri ile, kendini bilmeden ilim bilmek mümkün değildir. Belki de Anadolu’yu karış karış gezip, zihnimizde 86 milyar nöronu tek tek ziyaret etmek gerekecektir. Kendimizi bilmeden ezbere yaşanan hayattaki arzulara ne kadar enerji verebiliriz?.. Kendimiz olmayan tüm maskeleri fark edip onlardan kurtulduğumuzda içinde olduğumuz sistem olan insanlık ve dünya ile aramızdaki bağ tekrardan kurulur; bu bağ ile arzularımız yeniden şekillenirken, artık gereken enerji de bize hizmet etmek için hazırdır...

Hepimizin içinde Gandhi de vardır, Hitler de... Bireysel arzularımız da var, toplumdan, ailemizden taşıdıklarımız da... Bizi hapsedecek arzular da var, bizi özgürleştirecek olanlar da... Zihni gözlemleyerek onu sürücü koltuğundan kaldırıp, olması gerektiği yere yani kaputun altına gönderebiliriz. Zihnin içindeki tüm parçalar, tüm haller bütünleştiğinde aynı uyum içinde yol alabiliriz...


Yunus Emre’nin hocası Taptuk Emre:
"Nefsini yere at, onu ayaklarının altında ez. İşte o zaman sen olacaksın, yolunu bulacaksın. Dervişlik yolu hem zor hem kolaydır, hem uzak hem yakındır. Dervişlik yolundaki ilk söz teslim olmaktır.  
Tüm geçmişini getir gözünün önüne... Kimsin sen? İçindeki ışıkla bakmadan gör, o zaman tüm perdeler, engeller kalkacaktır varlığının önündeki. Kimsin sen? Bu alemde aldıkların ve yiyebildiklerin taşıyabileceğin kadardır. Kainat da senin olsa sen bir hiçsin… Önce nefsini, kendini yok etmelisin. Sevmeyi, görmeyi bilmeden önce kendini yok etmelisin. Her şey kulakla duyulmaz, her şey gözle görülmez. Bazı şeyler vardır ki gönülde görülür, kalbin ışığıyla baktığımızda belirir. Hiç uzağa bakma, bir insana baktın mı tüm insanlığı görürsün. Her insanda insanlığın tüm halleri vardır."

14 Mayıs 2017 Pazar

Ötesine Bakmak


Dünyada herkesin bir annesi var. Annelerin kendi anneleri... Onların anneleri... Yeterince geriye gittiğimizde karşımıza Havva Anne çıkacaktır. Daha da geriye gittiğimizde ise Yaradan... Ta oralardan; Havva Anne'nin gözünden bugünkü Dünyaya ve zamana baktığımızda ise kavga eden kardeşlerden başka ne görebiliriz?..

Tüm olaylar, kişiler ve hatta doğal afetler... Hepsinin ötesine, daha da ötesine baktığımızda Yaradan’ı buluruz. Peki ya Yaradan’ın gözünden bakmak? Sadece hayal edin... Tüm Evren’i ve yaşamış veya yaşayan her canlıyı, her insanı yaratmış, zamansız olan olarak baktığınızı hayal edin. Belki de içinizden şu cümleler çıkacak:
“Hepinizi ben yarattım ve hepinizi seviyorum. Ben eninde sonunda bağışlayanım. Her şey bittiğinde bana kavuşacaksınız... Size hediye ettiğim dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değil...”
Son derece kaderci olup bu dünyayı bırakmak mı?.. Fazlasıyla önemseyip devamlı mücadele edip, çabalamak mı?.. Her iki kutupta olmamak için şu an var olduğumuz dünyaya belki de daha iyi anlamalıyız...

Evrende yaratılan her şey sistemler halinde hareket etmektedir. Her minik sistem bir büyüğüne bağlıdır. Hepsi tek büyük bir sistemde birleşir. Her sistem kendi içerisinde dengeye gelmeye çalışır. Bu sebeple bireylerden ziyade sistemin hayatta kalması daha önemlidir. Dengeye gelme olgusuna kader veya karma diyebiliriz. Bu Yaradanın bir şifası gibidir. Bu açıdan baktığımızda her şey Yaradanın bilgisi dahilinde olmaktadır, oluşturduğu düzen bir gün dengeye gelecektir. Gördüğümüz her şey geçicidir. Kalıcı olan ise Yaradan’ın bizde olan parçasıdır.


Dünya’da olan bitene karşı geliştirebileceğimiz anlayış, bir şeyler ile çatışmamak belki de yapabileceğimiz en iyileştirici tutum olacaktır. Her türlü kutuplaşma çatışmayı besleyecektir. Ötesine bakıp, hepimizin aynı kaynaktan geldiğini ve aynı kaynağa geri döneceğimizi özümserken, tüm duygu ve düşünceler buharlaşır... Sadece bizi birbirimize bağlayan bağ kalır. Bu bağın adı sevgidir. İşte sevginin yarattığı bu titreşim tüm dünyaya verebileceğimiz en iyi hediyedir.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Collateral Beauty

“Büyük nedeniniz nedir? Kesinlikle bir şeyler satmak için burada değiliz. Bağ kurmak için buradayız. Hayatın konusu insanlardır... Sevgi. Zaman. Ölüm. Bu üç soyut kavram yeryüzündeki her bir insanı bağlıyor. Koruduğumuz her şey. Sahip olmamaktan korktuğumuz her şey. Eninde sonunda kendimizi alırken bulduğumuz şey. Çünkü günün sonunda sevgiyi arzuluyoruz, daha çok zamanımız olsun istiyoruz ve de ölümden korkuyoruz.”
Çocuğunu kaybeden başarılı iş adamı olan Howard, artık yarı ölü gibidir... Kendi kendine sevgi, zaman ve ölüm’e ayrı ayrı mektuplar yazar ve postaya verir. İş ortağı ve diğer iki çalışan ona bu konuda yardım etmeye çalışır. Kendilerinin de bu üç kavramı temsil ettiklerinin farkında değillerdir.

Ortaklar bu üç konuda Howard’a cevap vermek için üç oyuncu yollarlar. Bu üç kişi Howard ile tanışırken, ortaklar da kendi yolculuklarına çıkarlar.

Zaman
Howard ilk mektubunda şöyle yazar:
“Zaman, tüm yaraları iyileştirdiğini söylüyorlar. Ama dünyadaki tüm iyi şeyleri nasıl yok ettiğinden bahsetmiyorlar. Güzelliği küle dönüştürdüğünden de...”
Zaman’ın cevabı gelir:
“Sevgi yaratımsa, ölüm yıkımsa, ben onun arasında hüküm sürenim... Kimse zamanı anlamıyor, Einstein, zamanın illüzyon olduğunu söylediğinde biraz yaklaşmıştı sadece... Sürekli şikayet halindesin, hayat çok kısa, oysa günler öyle uzun ki, oysa ben bir hediyeyim, nimetim, Ziyan ettiğin bir hediye... Ne için? Biliyor musun? Öfkeli mektuplar yazan ben olmalıyım aslında...”
Howard doğal olarak derin bir acı içerisindedir. Acı, keder ve öfke tüm hayatı kaplamış ve artık neredeyse hiç bir şey yapmamaktadır.


Acı ve mutluluk bir madalyonun iki yüzü gibidir. Tüm acıların sebebi ise korkudur... Korkumuz hangi tür olursa olsun, en dibinde kaybetme ve ölüm korkusu çıkacaktır. Ölmekten korkarak, yaşamı tamamen kaçırırız belki de... Kaybettiğimiz ne ise, ona sahip olduğumuzu düşünürüz. Belki de işe her şeyin geçici olduğunu hatırlatarak, hiç bir şeye gerçek anlamda sahip olamayacağımızı anlamak. İşte bu anlayış bizi kaybetme korkusunda özgürleştirir... Aynı durum hayatımız için de geçerlidir.

Acının da mutluluğun da, yaşadığımızın deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan geçici  durumlar olduğunu idrak ettiğimizde, derinde kalıcı bir huzur oluşmaya başlar... Dalgalar yükselip alçalabilir, ancak okyanus hep oradadır.

Ölüm
Evrende var olan her şey birbirine bağlıdır. Herhangi bir şeyi tanımlamak için onun bağlamına bakmak gerekir. Resim için çerçeve olmalıdır. Renkleri algılamamız bile o rengin bulunduğu ortama göre değişir... Her şey görecelidir. Göreceli olması ikili bir dünyada yaşamamızdır. Aydınlık varsa karanlık olmak zorundadır. Hayat varsa ölüm de mutlaka vardır. Doğaya baktığımızda gördüğümüz şudur; ölümler yaşamın tekrardan yeşermesi için gereklidir. Bu bir döngüdür ve doğaldır. Kalıcı olan ise ruhumuzdan başka bir şey değildir.

Ölümden sonra ne olacağına dair nasıl fikirlerimiz olursa olsun, kalıcı olan tek şey öz varlığımızdır... Bu da ölümün sadece fiziksel olarak bir dönüşümdür... Elbetteki sevdiklerimizin yanından bu dünyada ayrılmak hüzünlüdür... Olması gerektiği şekilde vedalaşmak, kaderlerini anlamak ve onlara saygı duymak yapılması en makul yaklaşım olabilir...


Sevgi
“Mektubunda veda etmişsin, kimi seveceğimizi, kimin bizi seveceğini biz seçmeyiz demişsin. Bu da hayatta zayıf olduğun anlamına gelir. Hayatın kumaşı benim Howard, ben senin içindeyim, herkesin içindeyim. Eğer bu kabul edersen, belki yeniden yaşayabilirsin.”
Evrende bizi birbirine bağlayan sevgidir. Tüm duygu ve düşünceler zihinde oluşur; saf sevgi hariç... Bu sahiplenme, şehvet ve cinsellikten öte bir duygudur. Sevginin yeri kalptir... Diğer duygu ve düşüncelerdeki bozukluklar zihinsel hastalıklara veya organlarda hastalıklar sebebiyet verirken, sevgi akışındaki bir tıkanıklık, kalbimizi sızlatır...

Oysa sevgi her yerdedir; biz sevginin kendisiyiz... Biz ve doğa, bu sevgi bağı ile birbirine bağlıdır. Başımıza gelen bir çok olay belki de, bize bu bağı hatırlatmak için vardır. Her olay beraberinde “gizli bir güzellik” ile gelir...

12 Mayıs 2017 Cuma

Hayatta Sizin İçin Neler Önemli?


Hayat çok mı kısa? Yoksa uzun mu? Zamanın göreceliğini bulan bilim insanları aslında çok önemli psikolojik ve ruhsal bilgilere ilham veriyorlar. Her şey gibi, zaman da göreceli... Keyifsiz ve acı dolu zamanlar bir türlü geçmezken, çok keyifli ve mutlu anlarımız hızlıca akıp gider. Ancak ne olursa olsun, bir de bakmışız ki yıllar hızla geçiyor. Tüm bunları yılbaşı, doğum günü veya diğer hayatımıza damgasını vuran günlerde hatırlıyoruz. Sonuçta hepimiz hayatın bir şekilde hızla geçtiğinin farkına varıyoruz. O halde, sadece yılda bir iki kere değil, sık sık hayatımızın ne ile geçtiğine bakmakta fayda var... Aksi takdirde bize sunalan hayat planını takip, rekabet ve planlı oyunların oynandığı bir dünyada bulabiliriz kendimizi. Hep daha fazlasını isteyen ve asla doymayan bir zihin yapısı bizi ele geçirebilir...

Sistem, sahip olma üzerine kurulmuştur: İster araba, ev, yat, para gibi materyalist olsun, ister pozisyon, itibar, güç, şöhret gibi soyut kavramlar olsun, insanların sistem içerisinde çalışıp tüketmesi ve tekrar tüketmesi üzerine kurulu bir oyun...

Belki de artık bunlara itibar etmeyip, daha ulvi konulara sahiplenmiş de olabilirsiniz. Aile, çocuklar, arkadaş çevresi, gönüllü kuruluşlar, meditasyon ve daha niceleri... Tüm bunlar son derece anlamlı, değerli, ahlaklı da gözükse altında sahiplenme, tutunma ve kendini bunlarla tanımlama varsa, bir önceki durumdaki sahiplenmeden çok da farklı değildir. Sadece daha güzel bir kostüm dikilmiştir üzerimize...


Biriktirdiğimiz anılar bile olsa, bu bile bilgi ve deneyim koleksiyonundan başka bir şey değildir. Bilgi ve deneyimler sadece geçmişe ait oldukları için bize yeni ve yaratıcı bir yaşama veremezler... Tüm hatıra ve bilgiye olan bağımlılığımızı bırakmak, tüm korkuları da bırakmak anlamına gelir... Korku, acıların kaynağı olduğundan dolayı, korkulardan özgürleştiğimizde gerçekten yaşamaya ve sevmeye başlayabiliriz.

Hayatımızı dolu dolu yaşayabiliriz. Bunu yaparken kafalarımızı en fazla kurcalayacak dört ana konu üzerine yoğunlaşalım; amaç, zaman, sağlık ve ilişkiler...

AMAÇ
İşe bize öğretilmiş tüm amaçları bir yana koyarak başlayabiliriz. Ne yapıyorsak bir kaç günlüğüne o işleri bırakalım ve kendimize soralım. Kesin bir tarihte öleceğimizi bilseydik ne yapardık? Şu anda yaptıklarımız gerçekten bizi mutlu ediyor mu? Yoksa zorunluluktan veya başka bir güdüyle mi yapıyoruz? Sakın acele etmeyelim; sabırla bakalım. Yazmak da bizi zihnin düşünce labirentlerinin içerisinde kaybolmaktan koruyacaktır. Bu sorulara yanıt verirken çocukluğumuzu ve ebeveynlerimizi sık sık aklımıza getirelim, çünkü aile dinamiklerimiz hayatımızı derinden etkilemektedir.

Eğer hiç bir amacımız olmasaydı, hangi yeteneklerimizi kullanırdık, hangi konulardan keyif alıyoruz? Bizim kolaylıkla ve neşeyle yaptığımız neler var? İşte bu noktada bulunan “nedenimiz” hayatımızın lokomotifi durumuna gelirse, bu konuda hem ilerler hem de bizimle aynı nedeni paylaşan kişiler ile beraber yol almaya başlarız...


ZAMAN
Psikolojik olarak yaşadığımız zaman dilimi her zaman şimdi olsa da, kronolojik bir zaman var ve bu zamanı nasıl geçirdiğimizi belirlemek bizim elimizde... Öncelikle gün ve gün bir haftamız nasıl geçiyor? neler yapıyoruz? Yazmak bu konuda da faydalı olacaktır. Nelere ve kimlere öncelik tanıyoruz? Hiç yapmayı tercih etmediğimiz durumları nasıl azaltabiliriz? Bazı durumda “hayır” diyebiliyor muyuz? İnsanları hiç bir zaman “hayır” diyemiyorsak, bunun altında ne yatıyor; oturup gözlemleyelim... Derine ve ötesine bakalım.

Diğer bir önemli soru ise: “Almayı biliyor muyuz?”
Almak ve vermek dengeli olmazsa, devamlı verin ve sonunda yoruluruz. Özellikle iş ortakları, sevgili, eş veya arkadaşlar arasında alma-verme dengesi olmak zorundadır.

Zamanı nasıl kullandığımızda genel kategoriler de işimize yarayacaktır. Ailemiz, sevgilimiz, işimiz, sağlığımız, hobilerimiz ve kendimiz için vakit ayırıyor muyuz? Ayrılan süreler yeterli mi? Hobilere vakit ayırmak kendimize vakit ayırmak demek değildir... Gerçekten kendimize vakit ayırıp ruhumuzu besliyor muyuz? Başka nelere vakit harcıyorsunuz? Aşırı yemek, sosyal medya, televizyon, sigara, kahve, kumar veya her şeyin fazlası... Genelikle bu tip konularda kendimizi kandırma eğiliminde olabiliriz; başkalarında gördüklerimizi kendimizde görmekte zorlanırız. Ya kendimize çok dürüst olacağız ya da güvendiğimiz bir yakınımızdan destek alacağız...

Zaman için yapılan çalışmanın bir benzeri de, gelir kaynağımızın nasıl harcandığına göre yapılabilir. Hangi etkinliğe ne kadar bütçe ayırıyoruz? Bu iş, gelir ve zaman denklemi için gereklidir...


SAĞLIK
Sağlık her zaman kaybedilince önem kazanır. Artık yumurta ve kapı hikayesini değiştirmeyi arzuluyorsak, öncelikle bedenimizin psikolojimizden fazlasıyla etkilendiğini anlamalıyız. Tüm fiziksel rahatsızlıkların sebebi psikolojik sebeplere dayanmaktadır. Psikolojimiz ise bizim hayata bakış açımız ile değişir. Kendi yaşadıklarımıza ve ailemizin kaderine bakıp oluşturduğumuz derin anlayış bizim psikolojimizi etkiler. Anlayışımızı geliştirmek için bir araç vardır; hem birey olarak kendimiz, hem içerisinde bulunduğumuz aile sistemi üzerinde çalışma anlayışımızı geliştirir.

Daha sonra doğal olarak, çevre, beslenme, kilo ve spor gelir... En önemli konulardan biri de ne yediğimizdir. Yediklerimizin bir kısmı bedenimizin bir parçası olur. İnsan midesi ortalama 250 gram yiyecek alabilir. Yemek yerken, beynimize doyma sinyali biraz gecikmeli olarak gider. Bu sebeple yavaş yemek yemek veya yedikten sonra biraz beklemek gereksiz tüketimi engelleyecektir. Fazla yemek sağlıksız bir kilo yaratacağı gibi, fazla alınan yiyeceğin hazmı için beden ekstra enerji harcar.

Bu dünyayı bedenimiz aracıyla yaşamaya geldik. Bedenimiz tonlarca işlemi bizim haberimiz bile olmadan gerçekleştiren muhteşem bir sistemler galaksisi... Onun bilgeliğini anlamalı ve onu dinlemeliyiz... Her şeyin ötesinde, iki şeye ihtiyaç var:  Nefes ve Su...

İLİŞKİLER
Fizikçilerin çarpıcı keşiflerinden biri de şudur: Evrendeki her şey enerjiden oluşur ve her şey birbiri ile bir şekilde bağlıdır. Atom altı dünyaya inildiğinde enerji ve ilişkilerden başka bir şey kalmaz. Zaman ve mekan bile yoktur artık.

Her şey birbiri ile bu kadar bağlıyken, iki yokken, biz ilişkilerimizde nasılız? Ayrık ve dışlanmış mı hissediyoruz? Dedikodu, varsayım, etiketler ve yargılamalar etrafımızı sarmış mı? Sağlıklı diye düşündüğümüz kişilerle yeterli bir şekilde zaman geçiriyor muyuz? Bu zaman içerisinde gerçekten orada mıyız? Yoksa zihnimiz bizi geçmiş veya gelecek illüzyonları ile meşgul mü ediyor? Zihni oyalayacak bir şey yapmadan durabiliyor muyuz? Aklımızdan cevabı düşünmeden dinleyebiliyor muyuz? İnsanların gözünün içine bakarak konuşuyor muyuz? Gerektiğinde dokunabiliyor muyuz?


Yoksa sadece “benim” mi önemli olan? Benim arkadaşım, sevgilim, çocuğum, ailem, takımım... İlişki ne olursa olsun, “benim” önemli bir güdü ise, ortaya sahiplenme çıkar. Sahiplenme, kaybetme korkusunu beraberinde getirir. Hangi şartlarda olursa olsun, her ilişki eninde sonunda bitecektir... Belki ölene kadar sürer, ancak bu da bir nihai sondur... Korkunun olduğu yerde ise sevgi olamaz; bağlılık yerini bağımlılığa bırakır. Bağımlı bir ilişkide ise denge kaybolur; karşılıklı olarak birbirini beslemek yerine herkesin korku ile ortaya çıkan oyunlar oynanmaya başlar. Kaybetmekten korktuğumuz ilişkiyi, bu korkudan dolayı hiç yaşamayız.
İlişkiler birbirini tamamlayan parçalar gibi değil, birbiri ile dans eden iki insan gibi olmalıdır...
SONUÇ
Bu hayata gelirken etrafımızdaki koşulları ve şu ana kadar başımıza gelen olayları değiştiremeyiz. Ancak bunlara olan tepkimizi, tavrımızı ve bakış açımızı değiştirebiliriz. Bundan sonrası içinde büyük bir sistemin parçası olarak kendi özgürlüğümüzü kazanabiliriz. Korkudan ve onun kaynağı olan zihni anlayarak ve ondan özgürleşerek...