Pazarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazarlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2013 Perşembe

The Joneses


İnsan zihni karşılaştırmalar ile öğrenir. Görme işlemi bile bir karşılaştırmadır. Renk tonları arasındaki fark bize görme imkanı verir. Hisselerimiz de benzer çalışır. Elimizi sıcak sudan çıkartıp oda sıcaklığındaki bir suya sokarsak soğuk hissederiz. Oysa aynı suya elimizi buz gibi sudan çıkartıp, oda sıcaklığındaki suya daldırırsak su sıcak gibi gelir. Aynı suyu farklı sıcaklıklarda hissederiz. Çünkü her şey görecelidir. Evren böyle işler. Düşüncelerimiz de böyle oluşur; kıyaslama ve karşılaştırma yaparız. Bir süre sonra artık bu düşünme mekanizmasına o kadar alışırız ki, artık kıyaslamayı otomatik yapmaya başlarız.

The Joneses” yani Jones ailesi, yeni mahalleye taşınır. Amaçları çevredeki komşuları kıskandırmak, onlara gizliden gizliye ürün tanıtmak ve satışları artırmaktır. Elbette bu aile gerçek bir aile değildir. Komşular onların sahip olduğu yaşam tarzına sahip olmak için delirmeye başlar. Ellerindeki para yetmeyince borç alıp tüketmeye devam ederler.

Son zamanların en büyük pazarlama stratejilerinde biri olan yaşam tarzına nasıl ve neden kanıyoruz? Neden hep komşularımızı kıskanıp, onların sahip olduklarına sahip olmak istiyoruz?


Kolektif Hayat
Havada ahenkle dans eder gibi uçan kuşları görmüşsünüzdür. Hiç bu kadar uyum içinde uçmayı nasıl öğrendiklerini merak ettiniz mi? Kuşlar sanki tek bir bedenmiş gibi kolektif bir şekilde hareket ediyorlar. İnsanlar da yüz binlerce yıldır kabile halinde yaşadığından dolayı sosyalleşmiş ve beraberce hayatta kalmıştır. Çevremize uyum sağlamamız o topluluğa karşı uyum sağlamamız için önemlidir. Herkesin bisiklete bindiği bir adada araba sahibi olmak anlamsızlaşır.   

Kişilik Geliştirme
Doğduğumuzda bir bebek olarak annemizden farklı bir bedene sahip olduğumuzun farkında olmayız. Bir süre sonra anlarız ki, ayrı bir bedene sahibiz. Önce aile içinde, sonra okulda, daha sonrasında da iş hayatında uyum sağlamaya çalışırız. Küçük yaşlarımızda “taklit ederek” hayatı öğreniriz. Ergenlikte uyum sağlama faktörü güçlenince, işe yarayan taktikler buluruz. Davranışlarımız, kılık kıyafetimiz ve satın aldıklarımızla kendimize bir kişilik yaratırız. Kendimizi, eşyalarımız, kariyerimiz, sosyal statümüz ile tanımlamaya başlarız ve dolayısıyla hep başkaları ile karşılaştırarak değerlendiririz. Oysa kişilik (person) kelimesinin kökeni Latince persona dan gelir. Persona maske demektir. Bu maskelere aşırı prim vermek maske ile özdeşleşmek ve sonu gelmeyen bir sahiplenme güdüsüne sahip olmak demektir.

Tüm yarışmalar, sınavlar, rekabet bu kıyaslamayı destekler ve kısır döngü devam eder. Oysa her birimiz eşsiz bir şekilde özgünüz. Kendimizi keşfetmek tüm bu kıyaslamayı sonlandıracaktır. Her şeyin göreceli olduğunu fark etmek bilinçli bir şekilde yanılsamayı görmemizi sağlar. Öte yandan derinde bir güç bizi kıyaslamaya, sahip olmaya, hatta başkalarından çalmaya itiyorsa, cevabı aile sistemimizde arayabiliriz. Anne ve babadan gelen sevgi akışında herhangi bir kesinti varsa, devamlı görülmek isterken bulabiliriz kendimizi. Bu durum da kendimizi komşuların önüne geçme gibi bir eğilime itebilir. Sonuç olarak hayatımızdaki her şey, iç dünyamızın bir yansımadır ve buna bu dünyaya geldiğimiz köklerimizi de kapsar.


Joneses ailesi faaliyetlerine devam eder. Oysa artık bireyler ‘sahip olma çılgınlığının’ sonuçlarını görmeye başlar. Ailenin her bireyi kendi sıkıntıları ile yüzleşirken yaptıkları işi sorgulamaya başlar. Farkına vardıktan sonra bu yorucu oyunu oynayıp oynamamak onların özgür seçimleridir. Yoksa derindeki daha güçlü bir dinamik hala devrede midir?..

1 Haziran 2013 Cumartesi

Yeşil Alanlar?


Nüfus artışı ve büyük şehirlere göçle beraber, yeşil alanlar süratle binalara ve alışveriş merkezlerine dönüşüyor. Tüm bu değişim sebep olanlar, bindikleri dalı mı kesiyor? Yeşil alanların hayatımızdaki etkisi nedir? Bilim ne diyor bu konuya?

New York’daki Central Park’ı bilmeyen yok gibidir. En azından Hollywood filmlerinden fazlasıyla aşina olduğumuz bir park. Parkın arazisi incelendiğinde değeri paha biçilmez; bu özelliklerde ve bu kadar değerli başka bir arsa, Amerika Birleşik Devletleri'nin tamamında olmadığı söyleniyor.


New York gibi kalabalık bir şehirde emlağın ne kadar değerli olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Buna rağmen 5 Mayıs 1851’de Belediye Başkanı Ambrose Kingsland, kamuya açık bir parkın bu büyüyen şehir için en önemli ihtiyaç olduğuna karar veriyor. 
270,0000 ağaç ekilerek 20,000 kişinin çalışması sonucunda Central Park yapılıyor.1850 yılında şehrin bütçesini 3 katı miktarda olan 10 milyon dolar harcanıyor.
“Central Park” 1859’da açılır ve şehrin enerji ve güzellik sembolü olur. Ancak bundan fazlası vardır. New York’daki yaşam beklentisi 82’ye yükselir, bu Japonya ile aynı seviyedir. Central Park’ın bu konuda katkısının büyük olduğuna düşünülüyor.


Psychological Science dergisinin yaptığı araştırmaya göre yeşil alanların varlığı, mutluluk düzeyini artırıyor, depresyonu azaltıyor ve hayattan alınan tatmini olumlu yönde etkiliyor. 1991’den 2008’e kadar her yıl tekrarlanan araştırmada, 5,000 hane halkına üç kategoride sınıflandırılmış sorulardan oluşuyor: 
Sağlık/Mutluluk, Tatmin Seviyesi ve Çevredeki Yeşil Alan Miktarı...


Araştırma, bunun dışındaki tüm faktörlerin aynı tutulduğunu kontrol ediyor; gelir düzeyi, eğitim, suç oranı, ev boyutları vs... Sonuçlara göre hayattan tatmin oran %25 oranında bir artış gösteriyor. Bu çok tatminkar bir oran. Daha uzun evlilikler ve daha az işsizlik oranları da cabası... İşte bu yüzden New York gibi stresli ve büyük bir şehrin, yaşam beklentisi bu kadar uzun olabiliyor. Mutlu ve huzurlu insanları daha uzun yaşadıkları da yarı bir gerçek.

Yeşil alanları yok edip, kim, ne kazanıyor? Birbirinden hiç bir farkı kalmayan alışveriş merkezlerine bu kadar ihtiyaç var mı Bir zamanlar bahçeli evlerini bırakıp apartmana taşınanlar şimdilerde bahçeli ev hayalleri kuruyor... 

Ayrıca, mutsuz, depresyonda ve işsizlik oranı artmış olan bir toplumun ekonomisinden ne kadar sağlıklı olur?  Yeşil alanların daha yoğun olduğu bir şehrin uzun vadede ekonomisi de daha kararlı olacaktır... 

13 Şubat 2013 Çarşamba

Bilinçli miyiz?



İnsanlar, geleceği hep merak eder; onu tahmin etmeye çalışır ve onun hakkında hayaller kurar, varsayımlar türetir. Falcılığa inanın veya inanmayın yüzyıllar boyunca, falcılar varolmuştur. Her zaman da varolacaklar...

İşin ilginç tarafı, geleceğini bilmeyen insan, geçmişindeki davranışlarının sebebini biliyor mu?
İnsan beyni ‘kısa yollar’ ve ‘yaygın kanılar’ üzerine oturmuş bir sistemle çalışıyor. Bu kısa ve hızlı karar verme mekanizmaları olmasaydı, hayatımızda hiçbir şeyi kolayca yapamazdık. Ancak yine bu muazzam sistem sayesinde mantık dışı davranışlarımız da ortaya çıkıyor. 

Peki, geçmişteki davranışlarımızın ve eğer tüketici seviyesinde bunları değerlendirmek istiyorsak, tüketici davranışlarının sebeplerini nasıl öğreneceğiz? Onlara sorarak mı? 
Eğer cevap ‘evet’ ise geçen sayıdaki Zihince’yi okumanız tavsiye edilir. Kısaca tüketiciler o anda neden o şekilde hareket ettiklerini genellikle bilmezler, hatırlamazlar ve temel inanç ve yaygın kanıya göre doğru yanıtı vermeye çalışırlar, bu kendiniz için de geçerlidir... Davranış tüketici (consumer) tarafından o ‘an’da gerçekleştirilir. Geleneksel araştırmalar ise daha sonra müşteriye (customer) alışveriş modundan ve anından çıkmış kişiden cevap bekler.
Sonuç olarak sorunun cevabı; onlara sormadan!

Bunun altında yatan en temel gerçek, tüketici davranışı bilinçsiz daha doğru ifade ile bilinçaltının yan-ürünüdür. Bilinçaltı dediğimiz zaman da bunu tamamen mistik, acaip gizemli bir havaya da sokmaya gerek yok. Biz farkında olmasak da bilinçaltımız bize yakın, bizim ‘otomatik’ olarak gerçekleştirdiğimiz oksiyonu yapan bir olgu. En basitinden yabancı bir dili konuşurken bilinçli düşünerek konuşuruz, hatta duygumuzu bile cümle bittikten sonra veririz. Anadilimizi ise konuşurken hiçbir gramer kuralını düşünemeyiz. Bir şey onu biliyordur ve otomatiktir... Aynı durum yürümek, nefes almak ve alışveriş için de geçerli...

Evet, tuhaf ama neden ve nasıl karar vermediğimiz tam olarak bilmiyoruz.
Cevaplar bilinçaltında, bilinçüstünüz ise başka birçeok şeyle meşgul... Birçok anketler oluyor, iş yerinde yaşıyorsunuz ve size hangi deterjan markalarını bildiğinizi ve tercih ettiğinizi soruyorlar. İşte siz tüketici değil bir müşterisiniz... Aklınıza gelen markalar, çoğunlukla da ‘marka bilinirliliği’ yüksek olan markalar çıkıyor; gerçekten verdiğiniz veya vereceğiniz kararlar ile uzaktan yakından ilgisi olmayan cevaplar çıkıyor. Herhangi bir araştırmada, bir markanın ‘bilinirlik’ oranı ile araştırmadaki sapmayı kolaylıkla görebilirsiniz.



Bilinçli zihnimiz rasyonel düşünür, onun için daha çok seçenek iyidir, neden olmasın ki? Hepimiz sonsuz seçenekler istiyoruz, ancak bilinçaltı problem istemez, bir an önce sorunu çözmek ister. Ortalama bir süpermarket alışverişinde 50 ila 100 kalem ürün alıyoruz. Her ürün için karşılaştırma, fiyat performans analizi, marka değerlendirmesi yaptığınızı düşünebiliyor musunuz? Bir markette yaplına deneyi haturlarsınız; 24 reçel çeşiti olan bir reyondan tüketicilerin sadece %2’si satınalma yaparken, sadece 6 seçenek olan reyonda bu oran %12’ye artmış. 

Hepimiz çevreciyizdir, hepimiz çocuklarımıza temiz bir dünya bırakma konusunda anlaşırız, ama iş bilinçaltındaki başka dürtüler ile Jip almaya, sık sol kıyafet, ayakkabı, televizyon, cep telefonu değiştirmeye geldiğinde bilinç bu davranışlar için matklı bahaneler bulmak için devrededir.

Pizza Hut düşük kalorili pizza ve KFC derisi olmayan tavuk araştırmalarında, tüketicilerden olumlu sonuçlar almış; ancak sonuç fiyasko; çünkü iletişim kuran kendini sağlıklı beslemeye adayan biliçli tarafımızdı.

Önemli olan soru: Ne derecede bilinçaltımız kontrolü ele geçiriyor?

Çok sık bir şekilde duygusal arzularımız harcamalarımızı yönlendiriyor, bilinç ise bizim ne ‘istediğimize’ odaklanıyor. Sağlıklı beslenmek istiyorsun ama dürüm yiyorsun gibi...

Tüketicinin Sesini Dinlememeyi Öğrenmek!

Tüketiciler davranışlarının sebeplerini bilmemenin yanısıra davranışları için de bahaneler 
üretmeden duramaz. Genellikle insanlar kendi davranışlarını bilinçli ve mantıklı olarak verdiklerini düşünürler.

Şu deneye bir bakalım; dört tane kont tayt pantalon için kalite anketi yapılır. Denekler ürünleri esneklik, yumuşaklık ve kalınlık kriterlerinde sırayla değerlendirilir. Taytlar sırasıyla, %13, %17, %30 ve %40 puan alır. Sıkı durun; taytlar hepsi birbirinin aynıdır!

Geleneksel araştırmalardaki bir diğer konu ise, soru sorduğunuz zaman o an’ın büyüsü bozulmaktadır. Nasıl bir çocuk televizyon seyrederken hiçbir soruya cevap vermez, çünkü ona çok konsantre olmuştur. Tüketiciye soru sorulduğu an, onu alışveriş modunun dışına çıkarmış olursunuz ve doğru cevaplardan uzaklaştırırsınız. 

Televizyon örneğindeki gibi bir durum internet sitelerinde gezinirken gerçekleşiyor. Bu sitelerde yapılan Zihinsel Araştırmalar ve uygulamalar çok pratik: başlığı değiştirmek, mesajın pozisyonunu değiştirmek, renk değiştirmek tüketicilerin reaksiyonlarını ölçülebilir oranda etkileyebiliyor.



Babyage.com sitesi içeriği aynı tutup sadece sitenin görünümünü değiştirerek %22 oranında ziyaretçi sayısını artırmış. 

İnsanlar tabi ki rasyonel olarak ürünlerin içerik ve tanımlarını okuyarak verdiklerini hayal etmek istiyorlar ancak Sytropin sitesine ürünü kullanan müşterilerin öncesi ve sonrası örneğini koyduktan sonra satışlarını %50 civarında artış elde etmiş.
Gerçek şu ki, tüketici davranışları kompleks beyin işlemlerinin bir yansıması. Bilinçaltı, bu konuda tahminimizde çok daha fazla bir oranda devrede. 

Bilinaltı beş duyumuz (hatta altı) ile muazzam bir bilgiyi dikkate alıp bilinç seviyemize göre çok hızlı bir şekilde reaksiyon gösterebilir. Birçok etkeni aynı anda deüerlendirebilir. Ancak davranışlarımızı belirlerken de mükemmel değildir. 
Birçok çalışma göstermiştir ki, bilinçaltı “ilişkilendirme”lerle çalışıyor. İki yaşındaki bir çocuk canlı ahtapotu tutarken, aynı çocuk altı yaşına geldiğinde bu tip hayvanlardan korkuyor, çünkü bilinçaltı benzer bir deneyim ile bunu ilişkilendiriyor.



Peki, yeni deneyimlerde, bilinçli bir şekilde öğreniyor muyuz yoksa bilinçaltı bunu başka bir şeyle ilişkilendiriyor mu? Cevap ikisi de. Her ne kadar bilnçli bir şekilde öğrenmeye çalışsak da, bilinçaltının ilişkilendirdiği deneyime, bilinç mantıklı bir kulp bulup öğrenme işlemini etkiliyor.

Bir Fransız için macaron macarondur, ama bir tipik bir Türk bunu beze ile ilişkilendirebilir; 'beze mi bu? acıbademli beze, bir nevi beze işte canım' gibi... ilişkilendirebilir.

Daha çarpıcı bir örnek Schindler’in (Schindler’in Listesi) koruyarak hayatını kurtardığı bir Avustralya’da yaşayan bir kadında gözlenmiş. Mesefa uzun ve kısa mutlaka eline bir parça ekmek alarak çıkmaktaymış, sorulduğunda ise sık acıkıyorum diye bir sebep öne sürmüş. Zihinsel araştırmalar sonucu bu kadının bilinçaltına yerleşmiş yokluk ve açlık duygusundan dolayı yanında hep ekmek bulundurulması yattığı ortaya çıkmış. Araştırmacılar yine Schindler’in kurtardığı başka kişilerde de benzer şekilde çantaya hep yiyecek koyma alışkanlığını görmüşler... 

Sonuç olarak, piyasaya çıkartılan ürünlerin başarı oran sadece %20! 
Bir ürünü lanse etmeden ve edildikten sonra yapılacak geleneksel araştırmaların ağırlığını belli oranda tutup cevapları doğru adres olan bilinçaltında arayacak metotlarla başarı oranının artacağı kesin... 

22 Ocak 2013 Salı

Sosyal Olmak Seni İnce Yapabilir mi?


Sosyal olmak kilo vermenizi sağlar mı? Cevap... Belki! Peki ya sosyal medya? Son araştırmalara göre, daha çok sosyal ilişkide bulunan fareler, yalnız olan ve daha az yemek yiyen farelere göre daha zayıf kalmışlar. 
Bilim insanları sosyal hayat ile meşgul olanların tez düze hayata sahip ola kişilere göre daha zayıf olacağı kanısındalar. Arkadaşları ile bir araya gelenlerin ‘kahverengi yağ’ oranını artırıyor. Bu yağ tipi ısı elde etmek için kullanılan bir tür. Fareler daha fazla beslense de sosyal ortamdan dolayı özellikle karın bölgesinde oluşan yağ oranı 4 haftada %50 oranından daha az oluşuyor.
Artan kahverengi yağ oranı beyindeki ‘beyin kaynaklı nörotrofik faktör’ [BDNF] denilen bir kimyasalın da salgılanmasına katkıda bulunuyor. Bu kimyasal mevcut nöronları koruyor ve öğrenme, hafıza ve nöron gelişiminde faydası bulunuyor.
Burada önemli olan iki mesele var:Birincisi, deney fareler ile yapılmış. Kemirgenler ve insanların sosyal ortamlardan etkilenmeleri farklı olabilir.

İkincisi, sosyalleşme deneyi bıyık bıyığa (farelerin sosyalleşmesi) yani yüz yüze yapıldı. Bu sebeple İnternet üzerinden sosyal ortamda bulunmanın gerçekten kontak kurmak ile farklı olacağı aşikar.  Yüz yüze kurulan diyaloglar daha fazla duygu ve beyin yoğunluğu içerecektir. Tweeter veya Facebook gibi sosyal mecralardan mesaj atmak veya duvarına yazı yazmak aynı sayılamaz. 


Aslında, bazı bilim insanları aşırı bilgisayar kullanımının sosyalleşme ve egzersiz yapmaya engel olduğunu ifade ediyorlar. Sosyal ortamlarda fırtına gibi esenler, en ilginç fotoğraflarını koyanlar, sosyal ortamlardan çekingen olabiliyorlar. Burada sanal alemde fazla sosyal olup, arkadaşlarına ayırabilecekleri değerli zamandan kısıntı yapılabiliyor. Bu konuda sosyologlar da dikkatli olunması gerektiğini vurguluyorlar.

Sonuç olarak, araştırmanın ilgi çekici olan noktası, sosyal olmanın insanlarda da kalori yaktırıyor olma ihtimali... 
Bazı kişilerin ince ve zarif oldukları için daha çok arkadaşı olduğunu düşünüyor musunuz?  Belik de tam tersidir, arkadaşlarının varlığı onları formda ve çekici tutuyordur. Ne dersiniz?

30 Aralık 2012 Pazar

Gülmek Doğal bir Ağrıkesici mi?



Gülmenin ayıp sayıldığı zamanlar bile olmuş... Şimdi ise gülmenin ne kadar faydalı olduğunu konuşuyoruz. Gülme meditasyonları bile var. Bilim de artık bunu ispat ediyor!

İngiltere’de bir araştırmada gülmenin acıya olan dayanıklılığımızın artırdığı bulunmuş. Gözüken o ki, bir topluluk içinde gülmekten kırılırsanız, çevrenizdeki kişilerin de endorfin salgılanmasına sebep oluyor: Endorfin, spor yaparkan salgılanan ve bizi mutlu hissettiren hormon...

Öte yandan acınız varsa, gülmek iyi hissettirecektir. Oxford Üniversitesi Profesörü  Robin Dunbar, devamlı güler-yüzlü olmanın, göğüs ve akciğerler için de iyi bir fiziksel egzersiz olduğunu ve acıyı daha az hissettiğimizi söylüyor.

Bununla ilgili yapılan bir araştırmada, altı değişik deney laboratuvar ortamında, bir deney de Edinburgh Fringe Festivali'nde yapılıyor. Deneklerin küçük gruplarda gülmelerine izin veriliyor. Bunun sebebi ise, kitle içinde gülme ihtimalimizin yalnız gülme ihtimalimize göre 30 kat daha yüksek olması...



Gönüllü adayların bir kısmına "South Park", "Friends", "Mr. Bean" ve "The Simpsons" gibi komedi videoları seyrettirilirken, diğer adaylara “Golf Eğitim” filmi ve “Evcil Hayvan Yetiştirmenin Püf Noktaları” gibi belgeseller izlettirilmiş.

Her bireyin kişisel acı dayanıklılığı deneyden önce ve sonra karşılaştırmış. Ayrıca her bir bireyin ne kadar süre güldüğü de kaydedilerek, toplum içinde kahkaha atamayanları da tespit etmek amaçlanmış. Sonuç olarak gülenlerin acı toleransları yükselmiş, belgesel izleyenlerin ise ya değişmemiş ya da düşmüş.


Acıyı tolere edebilmek, doğrudan endorfin seviyesine bağlıdır. Endorfin, bağışıklık sistemini (immun sistemi) düzenleyerek çabuk iyileşmemize ve enfeksiyonlara karşı dirençli olmamızı sağlıyor.

Öte yandan sebepsiz yere de olsa gülmenin bir faydası var. Bilinçaltımız, bilincimizden farklı çalışıyor; sorgulamadan ne verirsek onu alıyor. Bu sebeple ortada gülecek bir şey yoksa bile nedensiz yere gülersek, yine de endorfin salgılanmaya başlıyor.

28 Aralık 2012 Cuma

Neden Müzik Bizi Harekete Geçiriyor?


Bazı yaygın olarak bilinen gerçeklerin sebeplerini bulup ispat etmek hiç de öyle görüldüğü gibi kolay değil. Müzik seviyoruz ama neden? Hareketlerimizle ilgisi var mı? Beynimiz, müzik ve hareketleri bağdaştırıyor mu?

Hemen linki tıklayıp, James Brown’un müziğini dinleyemeye başlayın... hareket ve duygularınızı hissedin!



Yeni araştırmalara göre öfke, üzüntü ve mutluluk gibi evrensel duygular, tüm kültürlerde hem hareketlerimizle hem de müzik yoluyla benzer şekilde ifade edilmektedir.
Kamboçyalı bir kabile üyelerinden en temel duygularını ifade etmeleri için müziğin hızını, akort seviyesi ve düzenini belirlemesi istenir. Sonuç, tüm kültürlerdekine çok benzer şekildedir.

Dartmouth Üniversitesi nörobilimcisi Thalia Wheatley’in yorumuna göre hem hareketlerimiz hem de müzik yoluyla yapılan duygu ifadeleri benzer dinamiklere sahip.
Bulgular, eski beynin (beynimizin merkezinde yer alan kısım) ses ve hareketlerdeki duyguyu anlama yeteneğinden kaynakladığını destekler nitelikte.
California Üniversitesinde profesör Jonathan Schooler şöyle söylüyor: "Çalışmalar müziğe neden insanlar için önemli olduğunu gösteriyor, müzik bize hareketlerin duygularla olan ilişkisini en temel seviyede anlamamızı sağlıyor.”

Evrensel Duygular

İnsanların neden müziği sevdikleri süregelen bir muamma. Bilimadamları hayvanların da müzikten hoşlandıklarını, fakat insanlara göre farklı tınıları sevdiklerini keşfetmişler. Müzik dinleyen hayvanların beyinlerinin seks, yemek ve sevgi üzerine uyarıldığı gözlenmiş.

Geçmişte yapılan araştırmalarda, hem hareket hem de müzikten kaynaklı duyguları okurken insan beyninin aynı kısımlarında aktivasyon gözlenmiş.

Wheatley ekibi ile birlikte 50 öğrenci ile bir deney yapar. Animasyon top şeklinde ifadesiz bir yüzün duygusunu bilmeleri istenir. Top müzik eşliğinde hareket etmektedir.
Bu öğrencilerin verdiği tepkiler diğer bir 50 öğrenci ile karşılaştırılır.
Hareket ve müziklere verilen tepkiler paralel çıkar.


Kültürel farklalıkları ölçmek için Wheatley ve ekibi Kamboçya’da da benzer deneyleri yaparlar. Hiç daha önce batı müziği duymayan yerel halkın tepkileri çok büyük benzerlikler taşır.

Bu bulgular ispatlıyor ki, müzik insan beyninde hareketlerdeki duyguları anlamak için bir kılavuz görevi görüyor.
Bu da müziğin insanları harekete geçirmekte neden bu kadar güçlü olduğunu açıklıyor.

Bu bulguyu nasıl kullanabilirsiniz?
- Kişisel olarak müzik duygu ve hareketlerinizi motive edebilirsiniz?
- Satış ve Pazarlamada müzik ve hareketler uyum içinde vermek istediğiniz duygu ile bütünleşik olmalıdır.

21 Aralık 2012 Cuma

Olumlu İsimlerin Gücü



Çoğumuz tükettiğimiz yiyeceklerin isimlerine çok önem vermeyiz.
Özellikle de kategori isimlerine.
Salata salatadır... Kek kektir... Çorba çorbadır...

Acaba bilinçaltımız bu konuda ne düşünüyor?
Bazı restoranlar hali hazırda bazı bilgileri öğrenmiş olabilir mi? 

Zihinsel Pazarlama teknikleri isimlerin tüketimde etki yaptığını ortaya çıkarmış durumda.
Genellikle sağlıksız ürün kategorilerindeki ürünler sakınmaya çalışırız.
Makarna-et-tavuk-salata karışımı yerine ‘Şef’İn Salatası’, kek yerine ‘muffin’ veya ‘cupcake’, patates cipsi yerine ‘pringles’  gibi... Ülkemizde bazı kelimelerin ingilizcesini kullandığımızda hem daha havalı, hem de ana kategorinin ağırlığını hafifletiyor.


Journal of Consumer Research dergisinin bir araştırmasına göre diet yapan veya sağlıklı beslenmeye çalışan bireyler yiyeceklerin isimlerinden kurtulmanın yollarını bulmuş.
Bonfile yemiyorlar ama içinde kırmızı et ve sos olan bir salata yiyebiliyorlar.
Yine bu araştırmada içinde sebze, makarna, et ve peynir olan bir salatanın sadece bir makarna yemeğinden daha sağlıklı bulunduğunu göstermiş.
Diğer sektörlerde de benzer isim mutasyonlarına rastlanıyor.
Örnek: Sıvı sabun – duş jeli gibi...

Satışlarınız yavaşlamışsa kutunun dışında düşünmeye ve ürünün ismini kategorisinden çıkarma vakti gelmiş olabilir. 
Yağlı, şekerli bir isimse daha sempatik isim ve paketlendirme üzerinde çalışabilirsiniz.
Bilinçaltı karar veriyor, işin püf noktası bilince bu kararı destekleyecek bir bahane şansı verin.
Ancak bu yaparken tüketiciyi de aldatmamak gerekiyor.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Ayna Nöronlar



Hepsimiz Felix Baumgartner adını, o müthiş atlamasıyla öğrendik.
Kendisi 39,000 metre yükseklikten, yani uzaydan serbest atlayış yaparak rekor kırdı. 
Video seyretmediyseniz, sınırları zorlayan bu sıra dışı insanı seyretmenizi şiddetle öneririm:


Sizde de benzer bir duygu hakim olmuştur.
Nörologlar bu davranış biçimini beyinde neye bağlıyorlar?
İnsanların sosyal bir varlık olabilmelerindeki en önemli faktörlerden biri olan empati kurmayı sağlayan “ayna nöronlar”dır. Bu keşfi yapan araştırmacı Rizzolatti ayna nöronların beynin iki bölgesinde olduğu kanıtlamış.

Empati kuracağımız şey bir kişi olmak zorunda değil, bu bir poster veya cansız bir manken de olabilir. Çok havalı giydirilmiş bir mankeni vitrinde gören bir bayanın beyni, “Bak bunları giyersen, sen de böyle havalı, böyle ince gözükeceksin.” olacaktır. Aslında satın aldığı bir kıyafet değil; ince olma durumu ve imajdır...
Markalar için görev o ilk yaygınlığı sağlamaktır.
Bu ana gelebilmek için ürünün bize vereceği dokunulamaz faydaları hissetmesi gerekiyor.

Felix'in videosunu seyredenlerin büyük bir kısmı büyük bir heyecan duymuştur. 
Ben sanki oradaymışım gibi ayaklarımı zemine sağlam basma ihtiyacı hissettim.
Buna benzer şekilde, maçı seyredenler, İngiliz futbolcu Michael Owen basit bir vuruşu yapamayıp golü kaçırınca, hep beraber aynı hareketle üzüntü ve şaşkınlıklarını ifade ederler.
Bebeklere gülümserseniz o da size gülecek, dilinizi çıkartırsanız büyük bir ihtimal size aynalık yapacaktır. Devamlı esnerseniz bir süre sonra herkes sizinle beraber esnemeye başlar.
Yürüyen merdivenlerden aşağı doğru düşen bir bebeği görünce herkes, özellikle de bayanlar bir çığlık atar ve bebeğe bir şey olmadığını anlasalar bile kendilerine gelemezler.
Kırık tuğla veya tırnaklarınızla kara tahtaya sürtün ve sesini hayal edin, veya ekşi limon ısırdığınızı düşünün... Bu yazıyı okurken bile içiniz bir tuhaf olmuş olabilir.
Dolayısıyla etki sadece görsel veya sesli değil, okurken de mümkün.

Buna basitçe empati, toplum psikolojisi veya birbirimizi taklit etme içgüdüsü diyebilirsiniz.
Bu etkiye ismini veren Giacomo Rizzolatti “Ayna Nöron Etkisini” bir deneyinde keşfediyor. Maymunlarla başlatılan deneyler, insanlarda devam ettiriliyor. Bu deneylerde sosyal bir hayvan olan maymunlardaki taklit ve empati bulgularını beyinlerinde buna sebep verecek bölgeleri bulan Rizzolatti, insanlarda daha yoğun olan bu bölgeleri tespit etmeyi başarıyor.
Özetle, Ayna Nöronlar biz farkında olmadan başkalarını taklit etmemizi, empati kurmamızı ve başkalarının yaptığı eylemleri sanki kendimiz yapıyormuş gibi bir tepki göstermemizi sağlarlar.

Peki, Ayna Nöron Alışverişte Davranışlarımızı etkiliyor mu?

Tahmin edebileceğiniz gibi cevap: Evet!
Ayna nöronlar bilinçsiz de olsa başkaları ne yaparsa, bize aynısı yapma konusunda bizi tetiklerler. 
İlk defa piyasaya çıktığında yadırganan bazı ürünler, daha sonra herkesde görülmeye başladıktan sonra satışlar artacak, ürüne ve hizmete daha sıcak bakılacaktır.
Crocs terlikler gibi... 

Yaygınlık, deneyim aktiviteleri ile kazandırılabilir. Bir yetişkinin spor bir arabanın koltuğuna oturtturulması, bir ev sinema sisteminin karşısına yerleştirilmesi, bir oyun simülatörünün başına geçirilmesi ile Ayna Nöronların devreye girmesi kaçınılmaz.
Uzmanlara göre satınalma kararını yaklaşık 2,5 saniyede veriyoruz. 


Ayna nöronla ortak çalışan bir hormon var, adı dopamin; bize kısa süreli de olsa mutluluk hissi veren hormon. Empati ve mutluluk hissi beraber mantıksal beynimiz yenik düşer ve gerekli olmadığımızı düşündüğümüz bir ürün için hemen kredi kartını çıkartırız.
Beynin Mantık kısmının, duygusal beyne göre çok daha sonra evrimleştiğini hatırlayın, bu sebeple ayna nöron ve dopaminin etkisinde olan orta ve eski beynimiz duygusal davranacaktır.
Hatta statü göstergesi lüks ürünleri bile 'yeniden üreme şansımızı' artırmak için yapacaktır. Eski beynin en temel görevi insan ırkını korumak ve devamlılığını sağlamak, dolayısıyla üremek...

Sosyal Statü sahibi birinin daha kolay üreyebileceğini düşünen eski beyin yine harcamaya yaktın olacaktır. Aman Dikkat!

28 Kasım 2012 Çarşamba

Misyonumuz: Nasıl Bağış İstenmeli?



Kar Amacı gütmeyen firmalar onlara destek olacak kişi veya firmaların yapacakları iyiliği gördüklerini varsayarlar. Bu sebeple hemen ana fikirlerini genele yaymaya odaklanırlar: hastalık, hayırsever bir amaç vb.

Zihinsel araştırmalar gösteriyor ki, başarı sadece sempati oluşturmaktan oluşmuyor; genele yayılan amaç ve amacınızı duyurumu için para istemek, bağış tutarını azaltıyor.
Michigan Üniversitesi’nden Robert W. Smith ve Norbert Schwarz'ın araştırmları da gösteriyor ki, gerçek amacınız o amacın duyulmasını sağlamaksa, bu konuya bağış yapacaklar daha az ilgili oluyorlar.

Ülkemizdeki en ünlü kuruluşlara bakalım; aklımıza hemen LÖSEV ve TEMA geliyor:

LÖSEV’in Amacı:
“LÖSEV' i kurmaktaki amacımız; lösemili ve kan hastası çocukların, sağlık ve eğitim başta olmak üzere her türlü ihtiyaçlarının sağlanmasına yardımcı olmak, bunun yanısıra, kalıtsal ve edinsel kan hastalıkları konusunda ulusal düzeyde tedavi, eğitim ve araştırma kurumları kurmak ve işletmektir.”

TEMA’nın Amacı:
- Ülke topraklarımızı tehdit eden erozyon ve çölleşme tehlikesine dikkat çekmek ve bu mücadelenin bir devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamak, toprakla birlikte dünya üzerindeki ekosistemi oluşturan su, orman, biyolojik çeşitlilik gibi tüm doğal varlıkların korunması ve insan kaynaklı iklim değişikliğine dair politikaların ve toplumsal bilincin oluşturulması için çalışmak, kendiliğinden yetişen doğal ormanları korumak, ağaçlandırma çalışmaları yaparak topluma ağaç sevgisi aşılamak... ...diye gidiyor.

Bu iki kuruluşun da amaçlarında kurum ve amacın yaygınlaştırlıması yönelik bir veri yok; bu açıdan Türk kuruluşları sınıfı geçiyor. Ancak kampanyalarında kapsamlarını daraltıp zihnimiz için anlamlı hale getiriyorlar mı?

Hiçbir amacımızı yaymak için bağış istenmemeli çıkıyor araştırmaların sonucunda.
Bağışları artırmak için yapılması gereken amacı kişiselleştirmek.
Genel amaçlar çok genel oldukları için kişisel olmayan hedefleri zihnimiz algılamakta zorlanıyor.

Bir kişiye, açlık çeken binlerce kişi için yardım çağrısı yapmaktansa, belirli bir kişi için yardım istemek daha etkili. Onu tanımasa bile... Roger Dodley’in Brainfluence kitabında da gösterdiği gibi; iki çocuk olan görsel, tek çocuk olan görsele göre %15 daha az bağış toplamış.
Sekiz çocuklu görsel ise %50 oranında daha az!

Amacınız ne olursa olsun, bunun geri planda tutup, yapılan yardımın kime veya neye ulaşacağını net bir şekilde anlatarak bağışları üst düzeyde tutabilirsiniz.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Sunum ve S-Oranı



İnsanların en büyük korkularından biri diğer insanların önünde konuşmak. 
Bunun temelinde özgüven ve ifade problemimiz yatıyor... İkili ilişkilerimizdeki iletişimsizlik ve hatta kendimizle yüzleşememek bile bir ifade problemi. 

Eğitim sistemimizde ise ne ifade ile ilgili ne özgüven ile ilgili çalışmalara maalesef rastlayamıyoruz. On sekiz yıllık eğitim hayatımda, lisansüstü eğitimimin tezine kadar benden bir sunum yapılması istenmemiş olduğunu farkettim.
Bu sunum benim için korkunç bir deneyimdi.


Ancak inanın sunum yeteneği doğuştan gelmiyor, pratik yaparak öğrenilebilecek bir yetenek...

Bu konuda yapılması gerekenler ile ilgili bir çok bilgi internette mevcut. 
Farklı olarak Eric Bergmann’ın Power Point ile Ölmek (Death by PowerPoint) kitabında sunumlarınız başarı derecesini ölçebileceğiniz yeni bir değer var: Soru Oranı (Q-ratio)
Amerikalılar kısaltmaları çok seviyor, biz de S-Oranı diyelim.



S-Oranı Hesaplanması

Bergman’ın tanımına göre;
 S-Oranı = Sorulan soru sayısı / Sunumun dakika olarak süresi

Bergman bu oranın 1 veya daha fazla olmasını öneriyor.
Otuz dakikalık bir sunum için Otuz soru!

Bu oran mümkün mü? Şu andaki standartların çok üzerinde olduğu kesin.

Sunum ve Diyalog arasındaki denge?

Her sunumda dinleyenler ile diyalog kurulması önerilir. İletişim kurmanın en temelinde dinleyenler ile 'göz kontağı kurmak' var ve dinleyelere bir veya iki soru sormak.
Sorular dikkat çekip düşündürmek için olabilir veya çok basit olup dinlenleri sunumla bütünleştirmek için.

Bu ayrıca dinleyiciler ile diyalogun başlamasını sağlayabilir. Bergman’ın taktiği 50 dakika sunum yapıp, 10 dakika soru-cevap yerine, 60 dakika sunumun içinde yaklaşık 30 dakika diyaloga harcamak.

S-Oranını artırmak için sunum formatını gözden geçirmek gerekir. Dinleyenlere yakın durmak, onların arasında konuşmaya devam etmek onları cesaretlendirir.
Benzer sunumlarda gelmiş sorular anımsatılabilir.
Bazı dinleyenlerin soruları olup da çekindikleri sıkça rastlanan bir durumdur.




Sorunuzu Bekletin Lütfen?!

“O sorunun cevabına birazdan geleceğiz.” gibi cümlelerden sakınmak gerekiyor.
Kıymetli bir soru ise o anda değerlendirilmeli. Kaldı ki, ileride o konuya tekrar gelinirse bu sefer hızlı geçme şansınız olacaktır.  Aklındaki sorunun cevabını alamamış dinleyici o konuya gelene kadar konsantrasyonu kaybedebilir.


Sade ve kısa cevaplar

Şu anda aklınıza takılan konu 30 dakikalık bir sunumda 30 soru cevaplayacaksam bunun
2 saat süreceği olabilir. Bergman’ın önerisi çok ama çok sade ve kısa cevaplar verilmesi yönünde. Bunun için de çıkabilecek sorulara iyi hazırlanmış olmamız ve konuya hakim olmamız gerekiyor. Diğer bir öneri ise soruya soru ile cevap verip, cevabı dinleyenlerin keşfetmesini sağlamak. Sunum sorsasında da verdiğiniz cevapları en fazla 10 kelime ile nasıl cevaplardım alıştırması uygun olacaktır. 


Sorunun ardından bir parça düşünerek bekleme, hem soru sorana saygı gösterir, hem de doğru ve kısa cevap vermek için size süre tanır. Burada siz sınavda değilsiniz, egonuzu bir yana bırakarak vereceğiniz kısa cevaplar, diğer soruları da teşvik edecektir. 
Soru-cevaplarla, öğrenme süresi pekişecektir. Her ne kadar sunucu ne öğreteceğini bilse de, bu sorulardan elde edilecek cevaplar kadar doğru olmayacaktır.



PowerPoint Sunumlarına bağlı kalmayın

Sunum sayfalardan yazı okumak değildir, mümkünse oradan bir kelime okumadan ve genellikle ‘görseller’ ile sunum yapın. Sadece Resimler ile de sunum yapabilirsiniz.
Zihinsel araştırmaların sonuçlarına göre dinleyecilerin anımsadıklarının %80’ini görseller oluştururken, kalan %20 sadece dinledikleri ve okudukları kısım.

S-Oranı diye rakamsal değerlere takılmanıza gerek yok, önemli olan dinleycinin sorularına ulaşabilmek ve onları sunumun içine alabilmek...

20 Kasım 2012 Salı

Uyumak, Hatırlamak için bir Çözüm mü?


Uyumak, dikkatinizi toplamak, hatırlamakla ilişkili mi? 
UCLA’den "uykunun hafıza üzerindeki" ektisini gösteren harika bir araşırma...
Hatıralar ve Entorhinal Korteks
Nörofizikçi Profesör Mayank R. Mehta, entorhinal korteks adı verilen bölgenin uyku esnasında hatıraların konsolide edilmesinde önemli bir rol oynadığını keşfetmiş.
Hatıraların konsolide edilmesini hatıra parçalarının düzenlenmesi, ve gerektiğinde dosyasında çıkarılması gibi algılayabilirsiniz. 


Deneyinde beynin uyku sırasında entorhinal kortekste olan aktivitenin çok benzeri gün sırasında bir şeyi hatırladığımızda hippocamus’da oluşan aktivite ile çok benzerlik göstermiş. Hippocamus bölgesi hatıralar için ‘merkez’ tabir edilen bir bölge.
Bu bulgulardan nasıl sonuçlar çıkartabiliriz?

Uyku, Alzheimer hastalığına çözüm mü?
Az uyku uyuyan ve uyku problemi çeken hastalarda daha fazla gözüken Alzheimer hastalarının hatıra dosyaları açılabilir mi? Uzmanlar, bunun için Alzheimer hastaları ile daha uzun vadede çalışmalar yapılması gerektiğini belirtiyor. 

Düzenli uyuyun ve zihniniz açık olsun.
Bu araştırma gösteriyor ki, hayat tarzımız ile hayatı kavrama, özümseme seviyemiz arasında bir bağ var.
O halde düzenli ve ihtiyacımız kadar uyumamız zihnimizin dinç olmasında önemli.


Ne kadar süre uyumalıyız?
Çoğu insan günde 7 veya 8 saat uykuya ihtiyaç duyar. Geceleri uygun olan bu saatler kadar dinlenin. Ayrıca kaliteli uyku da uykunun süresi kadar önemli. Yatmadan 3-4 saat kadar önce yemeği ve alkolü kesmeniz gerekiyor. Banyo almak gibi rahatlatıcı aktivitelerin yanısıra, zihninizi boşaltmak da size kalite bir uyku sağlayacaktır. 
Bu şekilde 6 saatte bile çok dinç kalkabilirsiniz.
Diğer bir uygulama ise öğlen arasında yarım saat kestirme.
Rivayete göre Leonardo Da Vinci tüm gün boyunca her 4 saatte bir 15 dakika uyurmuş.
En önemlisi kendinizi, bedeninizi dinleyip, ihtiyacınız olan miktarı bulmanız.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Dört Yapraklı Yonca


Dört yapraklı yonca aramayan, göz ucuyla da olsa bakmayan var mıdır? Şans var mı hayatta? Spritüel veya değil hepimizin inançları var. Pazarlamacılar, markalar bunları kullanıyor mu?

Bu inanışlar davranışlarımızı etkiliyor mu? Zihinsel Pazarlama bize bu konuda ışık tutuyor.
İlk hikâyemiz Nepal’e, Himalaya dağlarına kadar uzanıyor. Burada mucizevi bir böğürtlen yetişmekteymiş. Bu böğürtlenin ismi Goji… Goji’nin kelime anlamı ise mutluluk.

Ne faydası var bu Goji’nin? Saymakla biter cinsten değil; kanserden, şeker hastalığına, bel ağrısından kan dolaşımına, depresyondan cinselliğe kadar herşeye deva… Efsaneye göre Li Qing Yuen’in her Goji yiyerek 252 yıl ömür sürmüş.

Doğal olarak, bu ürünün her türlüsü tüketicilere ulaştırılıyor. Goji esanslı içeren firmalar arasında PepsiCo, Coca-Cola, Schweppes, Dr.Pepper ve Campbell’s var.

Dünyadaki Goji üretimini %90 tedarikini sağlayan firmanın yıllık cirosunun $250milyon doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
Gerçekten mucizevi bir böğürtlen mi Goji? Yapılan bir çok araştırmanın sonucunda bazı faydalarına rastlanmışsa da saydığımız tüm o uzun liste hakkında net bir delil elde edilmemiş. Tüm bu bilimsel araştırma sonuçlarına rağmen, neden bu kadar talep?
Yine zihnimiz bize oyun mu oynuyor?

İnsan beyni, bilinçaltından duygusal bağlantılar kurabilme yeteneğine sahiptir.
Goji daha çok Çin ve Malezya’da yetiştiği halde pazarlamacılar bu ürünün Himalaya’da yetiştiği üzerine iletişim kurup, paket tasarımını bile bunun üzerine oturtmuşlar.



Himalaya deyince zihnimiz otomatik olarak bağ kurmaya başlıyor: Himalaya, Eşsiz, En Yüksek, Daila Lama, Tanrı’ya Yakın, Saf, Temizlik, Budizm, Aydınlanma, Bilgelik!

Bazı Pazarlama uzmanları, pazarlamayı müşteriye bir vaadi satmaktır diye tanımlarlar. Son zamanlarda tüketicilere yoğun bir şekilde “sağlık, güzellik ve güç” vaadinde bulunulmakta. Aslına bakarsanız ‘algılanan’ sağlık, güzellik diye gider…

Popüler kelimeler ortaya çıktı:

Organik, Doğal, Lifli Yiyecek, Doymamış Yağ Oranı, Antioksidan, Trans Yağlar vs.
Evrende doğal olmayan bir varlık olabilir mi? Organik olmayan bir yiyecek?

Bu kelimelerin anlamlarını biliyor muyuz? Veya bize çağrıştırdıkları, zihnimizin bağ kurduğu kavramlar gerçekten ürünle ilgili mi?
En başta gelen ‘Doğal’ kavramı… ‘Bir yiyecek doğalsa sağlıklıdır’ varsayımı son derece tehlikeli. Zakkum da doğal, zehirli mantar da… Gerçek ve doğal patatesten yapılan bir cips rakiplerine göre daha az zararlı olabilir ama halen işlemden geçmiş, yağ oranı yüksek ve düşük besin değerine sahip.

“Enerji” içecekleri en güzeli… Enerji ne demek? Enerji demek kalori demek. Eğer yüksek kalorili içecek satıyoruz ve bu size enerji verecek denseydi satışlar nasıl etkilenirdi acaba?

Özellikle çocukları hedefleyen ‘gerçek meyve tanecikleri ‘ile yapılan meyve suları… İçerisinde ne kadar şeker olduğuna dikkat edin.
Transyağlar… Yiyecek işlenirken meydana çıkan yağlar. Güneş altında yetişen her üründe “transyağ” sıfırdır, ama doymuş yağ oranı yüksektir. Sıfır transyağ diye reklam yapmak aslında “silahım yok, ama el bombam var” demek gibidir.

Yiyecek sektörü kadar, güzellik ve kozmetik sektörlerinde de benzer vaatler ve karmaşalar mevcut.

Özellikle kremler medikal ürünler olmadıkları için vaatlerinde rahat hareket edebiliyorlar; bir gece kremi stresi azaltıcı özelliği olduğu bile iddia edilebiliyor. Doktor Eric Finzi’ye göre bu tıbben imkansız ve kozmetik sektörünün %98’inin sadece pazarlama olduğuna inanıyor.

La Prairie’in Skin Caviar Crystalline Concentre ürününün 30ml’si 850 TL den alıcı bekliyor. Bu cilt sıkılaştırıcı krem hücresel bileşimler sayesinde insan cildini sıkıştıracağını iddia ediyor. Finzi’ye göre hiç bir hücre bir kremde canlı kalamayacaktır, ayrıca bir bitkinin hücresinin bir insan hücresine faydası olmayacaktır.

Diğer önemli bir konu ise sağlıklı, güzel, çevreci ve duyarlı olmanın pahalı hale gelmesi.
Global Ekonomik krizle beraber hayatlarımız küçüldü ve basit bir hale geldi. Kupon toplar, en ucuz markete gider, kendi kendimize mobilya yapar ve tanrıya daha çok dua eder olduk. Huzur, Basitlik, Denge, Mutluluk gibi değerler materyalizmin biraz da olsa önüne geçmeye başladı.

Daha çok kişi işlerini bırakıp, sanatla, tarımla uğraşmaya , daha doğru yaşamaya başladılar.
Bu eğilimlerle bereber daha çevreci firmalar, ürünler artmaya başladı. Bir anda yeşil bir dünya hayali satmaya başladılar.
GFK firmasının yaptığı araştırmaya göre katılımcıların yarısından çoğu ‘yeşil, etik, organik ve çevreci’ ürünlere daha fazla ödeyebileceklerini belirtti. Marka değerinin ve sıralamasının yanında artık "en yeşil markalar" da sıralanıyor. Dünya sıralamasında ilk 7 markasının üçü araba, üçü de elektronik markası! Araba ve elektronik mi?

Zihinsel pazarlama araştırmalarından çıkan en çarpıcı sonuçlardan biri de, bir şekilde yeşilci ürünleri tercih edenlerin vicdanlarını biraz rahatlattıkları için diğer konularda daha rahat davranmaya başlamaları. Çevreci bir araba alan kişi, çöplerini geri-dönüşüm kutusuna atmamaya başlıyor veya timsah derisi çizme giyebiliyor.
Bu, tüm ünlülerin Çevrecilik Konferansına cipleri ile gitmesine benziyor.


Psikolojik olarak bu durum, çevreci görünerek veya çevreci ürünleri alabilecek kadar zenginim imajı vermek olarak tanımlanıyor. Diğer bir araştırma ise bunu destekliyor. Eğer yanımızda bizi gözleyen biri varsa çevreci ve sağlıklı ürünler tercih ederken, yalnızken en fiyat performansı yüksek ürünleri tercih ediyoruz. Gerçekten çevreci olmak, sağlıklı beslenmek ve huzurlu olmak, umut etmek… Zihninize dikkat edin!

18 Kasım 2012 Pazar

Motivasyonu Yüksek Tutan Üç Etken



Movite misiniz? Motivasyon olmadan çalışmak işkence gibi mi geliyor?
Psikologlar motivasyonu destekleyecek üç faktör tespit etmişler.
Otonomi
Eğer işin sorumluluğunun aldıysanız, bu motivasyonunuzu olumlu etkileyecektir.
Araştırmacıların bulgularına göre otonoma bir hedefe koşan kişilerin enerjisinde saklı.
Rochester Üniversitesi psikologları Edward L. Deci ve Richard M. Ryan 2006’da yaptıkları deneyde otonomi ile yönlendirmeli çalışma arasındaki farkı bulmaya çalışmışlar.
Buldukları en temel fark, otonomi ile çalışanlar, bir problemi ve sorun üzerinde çalışırken daha uzun süre çaba harcıyorlar. Deci ve Ryan sonuçları şöyle değerlendiyorlar:
Baskı altında aksiyon almak zoraki bir davranış.
Sizin yürüttüğünüz bir proje ise enerji verici.
Değer
Yaptığınız işe değer ve inanç katarsanız motivasyon düzeyi gelişecektir.
Maryland Üniversitesi psikologları Allan Wigfield ve Jenna Cambria 2010’daki gerçekleştirdikleri çalışmalarda bir değer uğruna çalışanların motivasyon değerlerinde artışlar gözlemlemişler.
Bir şey sizin için ne kadar anlamlı ve değerliyse o kadar o işe yatırım yapar, yüreğinizi koyarsınız.
Ustalık
Bir işe ne kadar zaman ayırırsanız, o konu hakkındaki yetenekleriniz gelişir ve belli bir ustalık derecesine ulaştığınızı hissedersiniz.
Democritus Thrace ve Thessaly Üniversitelerinin psikologları 2006 yılında 882 öğrenci ile atletizme olan ilgilerine dair bir araştırma gerçekleştirmiş:
Öğrencilerin kendilerinde hissettikleri ustalık derecesi ile spor yapma istekleri arasında doğru orantı bulmuşlar.
Yaptıkları antremanlar kendilerini daha usta hissetmelerini sağlamış.
Kazandıkları ustalık, onların antremanlara ilgilisini arttırmış.
İlk adım çok önemli; önce onları cesaretlendirecek kolay bir proje, göreve veya yetki alanı. Çok başarılı olmasa da motive edici, cümlelerin ardından öneriler ve bir üst düzey için yeni bir görev...
Kendinizi spora gitmekte isteksiz mi buldunuz? Düşünün ne eksik olabilir?
Zorla mı gidiyorsunuz? Anlamsız mı buluyorsunuz? Veya yetenekleriniz mi Uygun değil? Bunlara vereceğiniz cevaplar farkındalığınızı artıracaktır; tabi ki ‘seçim’ sizin.