1 Mart 2026 Pazar

Don Kişot


Don Kişot, şövalye romanlarını o kadar çok okur ki gerçekliği o anlatıların filtresinden görmeye başlar. Yel değirmenlerini dev, hanları şato sanması yalnızca komik değildir; bu bir
gerçeklik yeniden inşasıdır. Özellikle temel seviyede olan bir erkek için hayatta kalmanın bir yoludur: Gerçeklikten Kaçış ve Fantezi Kurmak.

Don Kişot’un psikolojisine bakarsak kendini idealeştirme, gerçeklikten kopuş, kimlik krizi ve kaçışı görürüz.

Don Kişot’un dünyası acı verici derecede sıradandır. Yaşlı, yoksul ve önemsiz bir adamdır. Şövalye kimliği, bu sıradanlığa karşı geliştirilmiş bir fantezi olabilir. Gerçek benlik (zayıf, yaşlanan, sıradan) ile ideal benlik (kahraman, soylu, anlamlı) arasındaki çatışma hikâyenin merkezidir. Temel seviyedeki bir erkeğin, mevcut gerçeklikle kendisini olmak istediği hayali benliğin arasındaki farkın yarattığı gerginliğin ifadesidir Don Kişot’un hikayesi.  

Sancho Panza

Don Kişot ne kadar hayal dünyasındaysa Sancho da bir o kadar bu dünyadadır. Dolayısıyla Jung’un arketipsel açısından bakarsak, Sancho onun gölgesidir. Biri uzun, diğeri kısadır, biri incedir, diğeri şişmandır…

Gerçek dediğimiz şey ortak bir uzlaşma mı, yoksa bireysel bir yorum mu?

Don Kişot için yel değirmeni devdir. Çevresi için değildir. Gerçeklik çoğunluğun mu, bireyin mi? Bilinçdışında bireye gelen kolektif bir mesaj mıdır? Hepimizin içindeki Don Kişot ve Sancho mudur ikisi?

Kahraman Don Kişot

Don Kişot, dünyanın anlamsızlığına karşı anlam yükler. Don Kişot başarısızdır ama vazgeçmez. Saçma dünyada onurlu kalmaya çalışır. Mitolojideki Sisifos ‘u hatırlatır. Sisifos büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır. Tam tepeye yaklaşırken kaya geri yuvarlanır ve yeniden başlar döngü.

Belki de hepimiz biraz Don Kişot’uz. Kimliğimiz hikâyelerle kurarız. Gerçeklik sabit değil, yoruma açıktır, görecelidir. İdealizm ile gerçekçilik arasındaki gerilim hepimizin yaşadığı bir çelişkidir. Bazen “delilik”, dünyanın toplumun normalliğine karşı bir direniştir.

Gölge

Gölge yönümüz kabul etmek istemediğimiz, bastırdığımız taraftır. Don Kişot yüce, asil, kahraman olmak ister. Ama sıradandır, korkar, yaşlanmıştır.

Sancho: Topraksı, Dünyevi, Basit, Maddi

Bu açıdan Sancho, Don Kişot’un gölgesini temsil ediyor olabilir.

·       Don Kişot → Hayal, ideal, anlam arayışı

·       Sancho → Gerçek, beden, hayatta kalma

İkisi birlikteyken dengededirler. Ayrı kaldıklarında eksiktirler. Bu yüzden bazı yorumculara göre Sancho, Don Kişot’un bilinçdışı değil, dengeleyici zihinsel parçasıdır. Sancho zamanla değişir. Roman ilerledikçe:

·       Sancho daha idealistleşir.

·       Don Kişot daha kırılganlaşır.

Bu dönüşüm şunu gösterir; ikisi birbirinin içine sızar. Bu da onların iki ayrı kişi değil, aynı ruhun iki yönü gibi okunmasına yol açar.

8 Ocak 2026 Perşembe

Soul On Fire

Henüz dokuz yaşındaydı... Yüzü hariç her yeri yanmıştı. Abisi ve kardeşi onu ateş çıkarmıştı. Ancak yaşama şansı yüzde bir bile değildi. Bandajların arasından çıkan tek bir soru soruyordu: "Neden Ben?"

Ona ilk destek olan hemşire Roy olacaktı, "Evlat, bir gün yürüyeceksin" diyordu. Aile dışında onu ziyaret eden diğer kişi ise hayranı olduğu beysbol takımının sunucusu Jack Buck. Onu ziyaret eden, ona maç yayınlarından selam söyleyen Jack. 

John en sonunda hayatta kalmıştı, yürüyebiliyordu. Ancak el parmaklarının kesilmesi gerekmişti, bedeninin tamamında yanık lekeleri oluşmuştu. Hastanedeki fiziksel acıların yerini hayata yeniden uyum sağlamanın zorlukları alacaktı. Genç bir adam olduğunda ise kendine oluşturduğu maskelerden biri eğlenceli ve çok içmekle gurur duyan bir parçasıydı.

Her türlü desteğe rağmen bu şekilde yaşamak çok zordu. Kendini güzel bir kızla düşünemiyor, yazı yazmayı bile hayal edemiyordu. Piyano çalmak hayal gibiydi. Bedenini göstermemeye özen gösteriyordu. Derinde özgüveni düşüktü, görülmeyen bir duvar ise zor duygularını kapatmak için geliyordu, koruyordu onu. 

Bir an kendini hapishanedeki mahkumlara konuşma yaparken buldu kendini. Kendi içindeki mahkumla yüzleşiyor hem de başkalarına ilham kaynağı olabileceğini fark ediyordu. Olan biten her şeye şükretmeye başlamıştı. Uzun yıllar sürdü, acılar çekti, kendini kandırdı, sarhoş oldu...
En sonunda hazırdı. Kitap yazmaya, konuşma yapmaya, çok sevdiği aile ile yaşamaya...

Yürüdüğün yolu her zaman seçemezsin, ancak onu nasıl yürüyeceğini seçebilirsin.

Babası artık hastalığından dolayı tekerlekli sandalyedeydi. Bir zamanlar babasını onu sandalyede tur attırmıştı, şimdi sıra John'daydı. O babasına son bir tur attırdı. Babasından miras kalan olumlu bakış açısı ile kaderine "evet" demeyi öğrenmişti.

Kaderine evet diyenler güçleniyordu, hayır diyenler ise zayıflıyor...
Jack Buck ona -hayata evet demeyi- öğretmişti.  

6 Ekim 2025 Pazartesi

The Balloonist

Kimseye güveni kalmamıştı… Tek başına dünyaya getirmesi gerek bir oğlu karnındaydı. Anne ve babasının yanında kalmak istemediği için evi terk etmeye karar vermişti. O sırada babası ödül kazanmış tavuğunu ağaçtan indirmek için merdivene tırmanıyordu. Annesi ise merdini tutarak ona destek oluyordu. Kızının gidişini göre anne kızını engellemek isterken eşini yalnız bırakmış… Baba ağaçtan düşerek hayata veda etmişti.

Her şey yine alt üst olmuştu. Okul çağına gelmiş oğluna bakmak için bir otelde odaları temizliyor, artık konuşamayan annesine bakım veriyordu… Annesi içten içe ona öfkeliydi. Onu yargılıyordu. Açıkça dile gelemeyen ve derinden işleyen bir mesajdı: hem kötü anneydi hem de kötü evlattı.

Bir gün hiç beklenmedik bir şey olmuştu. Tavuk kümeslerinin üstüne balonuyla bir adam düşmüştü. Önceleri birbirleriyle ters düşseler de bir süre sonra bu iki insanın arasında bir çekim oluşur. Başlarda kimseye güvenmediği için anlamı olmayan, gizli tutuşacak bir ilişkidir. Kısa zamanda tüm aile bu yeni ziyaretçiye alışmış, herkes mutluydu. Oğlunun bir babaya ihtiyacı vardı. Oğlu bu yeni gelen adamla yeni kümesin inşaatına girdiğinde annesine gururla şöyle demişti: “Anne, bırak da işimizi yapalım”

Aşkın içine boşuna düşmemişlerdi; yaralı iki kalbin buluştuğu bu çukurdan ancak beraber çıkabilirlerdi. Bu da sabır ve içlerindeki acıyla yüzleşmekle olacaktı… En sonunda botlarını çıkartıp çıplak ayaklarını yere basmıştı, güvenle basıyordu toprağa, hayata…

“Rüzgârdan dolayı baloncu oldum. Hayatın kendisi gibi… Sen bir yere gitmeyi hayal edersin, rüzgâr seni alır ve başka bir yere götürür. Bir şey yapamazsın. Onunla savaş olmaz. Rüzgar hep kazanır, bazen de yüzüne vurur. Ama seni kaldırır, seni öyle yükseklere çıkartır ki kendini cennette değiyor gibi hissedersin.”

2 Şubat 2024 Cuma

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At


Hem kitabı hem de filmi olan bu sıcacık hikâye, her yaştan kişiye hitap ediyor. Kaybolmuş çocuğun yolculuğu gibi gözükse de, yazar
Charlie Mackesy’nin belirttiği gibi bu dört karakter aynı kişinin farklı parçalarını yansıtıyor. Hayat boyu bölünen bir kişinin parçaları. Görüldüğü gibi her bir parçanın artı eksileri var, parçalar kendi aralarında anlaşabildikleri kadar zıtlaştıkları durumlar da var…

Çocuk

Öğrenmeye çalışırken hayatın zorlukları karşında yolunu kaybetmiş. İçimizdeki çocuğu yansıtıyor gibi gözüküyor. Doğa hayatı temsil ediyor; zorluklarına rağmen güzel ve keşfedilmeye değer. Çocuk bu yolculuğunda merak içinde sorular soruyor.  Öte yandan kendini suçlama eğilimde. Hepimizin içindeki çocuk gibi.

K (Köstebek): Büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?
Ç (Çocuk): İyi kalpli…

Ç: Başarı sence nedir?
K: Sevmek…

Çocuk bu değerli arkadaşları ile vakit geçirmekten mutluluk duymaktadır. İçimizdeki parçaları yansıttıklarımız en yakınımızdaki kişilerdir. İçsel dostluğu sağlayabilirsek dışarıdaki dostluğu da sağlayabiliriz.

Köstebek

Köstebek ise yemekle kafayı bozmuş; özellikle de pastayla. Öte yandan coşkulu bir yanımızı temsil eden köstebek kimisine göre bilinçdışını da temsil ediyor olabilir.

Ç: Sence en büyük zaman kaybı nedir?
K: Kendini başkalarıyla karşılaştırmak…

Köstebek minicik ve korkak olmasına rağmen bir o kadar da cesur – hayattaki düaliteyi gösterir gibi. Her şeyin karşıtıyla var olduğunu ispatlar gibi…

K: İyilik görmek için bekliyoruz çoğu zaman, oysa kendimize iyi davranmaya hemen başlayabiliriz.

At

At, bilge bir parçayı temsil ediyor olabilir. Kimisine göre ruh veya öz-benlik de olabilir. Yardım istemenin pes etmenin tersi olduğu söylüyor at; çocuğun kendi zayıflıkları ile yüzleşmesinin gerçek cesareti simgelediğini belirtiyor.

A (At): Gözyaşlarının bir nedeni vardır, sana güç verir, zayıflık değildir.
Büyük şeyleri kontrol edemediğini hissettiğinde burnunun dibindeki sevdiğin şeylere odaklan.

Tilki

Tilki, sessiz ve dışlanmış yan gibi… Yazarın belirttiği gibi hayata küskün ve kendini korumak için kimseye kolay kolay güvenmeyen bir parça. Oysa her parça gibi değerli. Tehlikeli anlarda koruyan, kaçan, savaşan, saklanan; daha sonra iyileşmek için bekleyen.

Sonuç

Özgürlük, olaylara nasıl tepki verdiğimizle ilgili… Tepkisel olan parçalarımızı zihnimiz otomatik pilotu olan göreceli olarak daha ilkel bir kısmından besleniyor. Bu derindeki tepkiselliğin ardındaki dinamikleri çözmediğimiz sürece özgür irademizle kararlar veremeyeceğiz. Dinamiklerin çoğu çocukluğumuza, ebeveynlerimizle olan ilişkiye dayanmaktadır. Onların çocuk ve travmatik parçaları, onların ebeveynleri derken anlarız ki köklerimizdeki acı olaylar parçalarımızın yaratıcıdır.

Zihnimiz başkalarının bizi nasıl gördüğü ile kendimizin bizi nasıl gördüğü arasındaki çelişki ile boğuşur – oysa hakikat daha derindedir. Hayatın “mükemmel olmasına” gerek yoktur; hayat hayattır… Hayat zor olsa da, içimizdeki çocuk sevilmeyi hak ediyor – olduğu gibi.

Ç: Acaba öğrendiklerini unutma okulu diye bir şey var mı?

13 Aralık 2023 Çarşamba

Please Give

Annesi ona hiçbir zaman yirmi dolar vermemişti, kendi istediği kıyafetleri de almıyordu, ancak yolda rastladığı bir dilenciye yirmi doları vermekle kalmıyor, manevi olarak da ihtiyacı olan insanlara yardım etmeyi kafaya takmıştı. Onunki basit bir yardımdan öteydi; sanki bir bağımlılık gibi yardımseverdi. Kendi kızına veya eşine değil – yardıma muhtaç olduğunu düşündüğü insanlara.

Anne ve babası komşularının evini almışlardı; oysa dairenin eski sahibi olan huysuz yaşlı anneanne ölmek bilmiyordu sanki. Küçük torunu ile yaşıyor, torunu onun her ihtiyacını karşılıyordu. Mesleği de hemşirelik ve bu mesleği severek yapıyordu. Ablası ise güzellik uzmanı güzel bir kadıncı. Kardeşinin aksine, o anneannesine kötü davranıyor ve fazlaca destekte bulunmak istemiyordu. Öfkesi kişiseldi, annesinin erken ölümün sonra anneanne onlara bakmıştı. Öte yandan o hep aksi biriydi.

Babası ise bu büyük abla ile flörtleşiyordu. Hiç hayatında yapmadığı bir şeydi bu. Buna sebep olan karısının başkalarına düşkünlüğü ve artık arkadaş gibi olmaları olabilir miydi? Bilemiyordu. Tuvalete bile beraber giriyordu anne-babası… Ne olursa olsun babası onu daha çok anlıyordu. Yine de babasının böyle bir ilişki yaşamasını istemezdi.

Onu en çok rahatsız eden durum ise gerçeklerin söylenmiyor oluşuydu. Burnunda korkunç bir sivilce bile çıksa hiç belli olmuyor diyerek sözüm ona moral veriyordu. Kızının kendini şişman hissetmesine aldırmıyor, kıyafet seçimlerinde kızına tam aksi fikirler söylüyordu. Annesinin onu görmesine ve olduğu gibi kabul etmesine ihtiyacı vardı. Oysa annesi ticarette kazandığı paradan bile rahatsız oluyordu. En sonunda kandırdığını düşündüğü bir müşteriye fazladan para bile vermişti.

Annesine kızgındı; ne babasının yanında bir eş, ne de onun için bir anne oluyordu. Sadece dünyadaki aç ve muhtaçlara kafayı takmış bir şekilde onlara yardım etmeye çalışıyordu. Bunun bir dengesi yok muydu? Öncelik sıralaması olması gerekmez miydi? Kendisi, babası, kızı ve sonra muhtaçlar gelebilirdi belki… Ayrıca annesi verdikçe tükenmiyor muydu? O kimden alacaktı? Yoksa tüm bunlarda yanılıyor muydu?    

23 Ağustos 2023 Çarşamba

Yaylada

Ağaçlarla bulutların dans ettiği anda

Birsiz, sıfırsız, ayrımsız…

Ayrımsızlığın da sonlandığı o yaylada...




19 Mayıs 2023 Cuma

19 Mayıs


Tüm umutların sona erdiği bir anda Samsun’a doğru yol alan bir gemi dört sene sürecek bir mücadelenin başlangıcıydı… Dışarıdaki düşmanlara karşı kazanılan bir çabaydı bu. Oysa henüz dört senenin içindeyken bile sadece harici değil dahili düşmanlar da vardı. Savaş sadece dışarıya karşı verilmiyordu. İlk başta bu noktaya nasıl gelinmişti? Tüm büyük medeniyetlerinin çöküşü kendi içsel problemleri ile başlamamış mıydı? On-on beş senede olan bir durum değildi bu. Fakirlik, cehalet, dışlanmışlık Anadolu’nun her yerindeydi.

Zafer sadece dışarıda kazanılmadı, içeride de kazanıldı. Zihniyet değişti, her yana fabrika, okul, ışık yayıldı. Ancak ne oldu? Sen-ben davaları maske değiştirerek devam etti. Işık zihinlerin derinine inemedi. Ötekileştirme kutuplaşmaya sebebiyet veriyor. Kutuplaşma her bireyin bir kale seçmesine ve kalesinin ölümüne savunmasına sebebiyet verir. Dar görüşlülüğe yatkın beynimiz nörolojik olarak iptal edildiği gibi kendi fikirlerinin aksi fikirleri tehdit olarak görmektedir. Öyle asıl savaş insan zihnin içinde verilmelidir.

Bağnaz bir şekilde tutunduğumuz inançlara, fanatizme, düşüncelere bakmalıyız? Kendimizi keşfedersek neden diğerlerini yadsımaya çalıştığımızı, ötekileştirdiğimizi, kısıtlamaya çalıştığımızı, bize benzemelerini istediğimizi anlayabiliriz. Yunus Emre’nin dediği gibi ilim bilmek kendini bilmektir. Aşkı böyle bulu Yunus… Aşkı ancak nefsini öldürdüğünde bulur. Bizi yöneten bu içsel parçalarımızı öldürmedikçe özgürlük söz konusu değildir.

İnsan zihninin tek derdi kendini güvende tutmaktır. İster bu dünyada, ister hayalini kurduğu cennette… Hiç fark etmez. En tehlikeli olan da hiçbir fikri olmadığı öte dünyayla ilgili saçma sapan söylemlere inanarak teslim olur içinde bulunduğu topluluğa. Önemli olan ait hissederek güvende hissetmesidir. Gerisi kolaydır, sahte aşk için yapılan her şey mubahtır…

Ey Türk Gençliği, son ve nihai vazifen, içinde özgürlüğe ulaşıp, çevrene ışık yaymaktır. Ta ki tüm ışıklar bir olana kadar…