24 Ağustos 2026 Pazartesi

Manevi Değer (Sentimental Value)

Gürültüden ziyade sessizlikten rahatsız oluyordu. Babası evi terk ettiğinde ev hafifledi. Ailesinin yaptığı gürültü kesilmişti. Ama babasının çıkardığı diğer sesleri özlüyordu.

Başarılı tiyatro oyuncusu Nora ile kız kardeşi Agnes'in, uzun yıllardır mesafeli oldukları babaları Gustav Borg ile yeniden bir araya gelirler. Gustav, bir zamanlar ünlü bir film yönetmenidir; kendi ailesinden ilham alan kişisel bir film çekmektedir. Gustav, başrolü kızı Nora'ya teklif eder.

Fakat Nora, babasının geçmişte yarattığı duygusal yaralar nedeniyle bu teklifi kesin bir dille reddeder. Bunun üzerine Gustav, rolü yükselmekte olan genç Hollywood oyuncusu Rachel Kemp'e verir. Bu karar, zaten kırılgan olan aile bağlarını daha da karmaşık hâle getirir.

Gustav

Dışarıdan: büyük yönetmen, sanatçı, entelektüel, karizmatik babadır, öte yandan sakladığı başarısız bir ebeveyn, duygusal olarak ulaşılmaz biri, kendini suçlayan bir yan ve sevgisini ifade edemeyen bir adam vardır. Çocuklarını terk etmenin derin suçluluğu onun derinden etkilemektedir.

Hayatı boyunca filmler çekmiştir. Fakat aslında çekemediği tek film kendi hayatıdır. Bu yüzden son filmi, kariyerinden çok kendi ruhuyla hesaplaşmasıdır.

Nora

Nora kişilik parçaları başarılı oyuncu, güçlü kadın, kontrol sahibi ve her şeyi tek başıma hallederim diyen yanlarıdır. Gölgesi ise terk edilmiş çocuk, görülmeme duygusu, babasına duyduğu özlem ve bastırılmış öfkesidir.

Baba

Carl Jung'a göre baba yalnızca biyolojik baba değildir. Baba; otorite, yasa, düzen, kültür, yön ve anlam arketipidir. Bu yüzden Gustav’ın çocukları:

  • yönlerini bulmakta zorlanırlar.
  • kendilerini sürekli ispat etmeye çalışırlar.
  • sevgiyi başarıyla kazanmaya çalışırlar.

Bu nedenle Nora oyuncu olmuştur. Babasının göremediği çocuğun görülme arzusudur.

Sanat neden bu kadar önemli?

Jung için sanat, bilinçdışının konuşma biçimidir. Gustav'ın yeni filmi aslında bilinçdışının ona kurduğu bir tuzaktır. Çünkü ilk kez başkalarının hikâyesini değil, kendi gölgesini çekmek zorundadır. Sanat artık kaçış değildir. Yüzleşmedir.

Eski ev neyi temsil ediyor?

Filmin en güçlü sembollerinden biri evdir. Ev, psişenin kendisidir. Anılar, travmalar, çocukluk, bilinçdışı, aile ruhu demektir. Karakterlerin sürekli eve dönmesi, aslında kendi içlerine dönmeleridir. Ev aynı zamanda Gustav’ın büyükbabasından kalmadır. Kökleri de temsil etmektedir. Gustav 7 yaşındayken annesi yine bu evde hayatına son vermiş; Gustav annesiz kalmıştır. Annesinin onu terk ettiği gibi o da eşini ve çocuklarını terk eder. Travma genellikle kendini yineleme eğilimi gösterir.

Film’de Amerika oyuncu Rachel’in gelişi dengeleri değiştirir ve bastırılanları görünür yapar. Onun gelişiyle herkes maskesini kaybetmeye başlar.

Gustav "Ben iyi bir baba değildim." demeye yaklaşır.

Nora "Beni sevmedi." inancıyla yüzleşir. Sonra bunun daha karmaşık olduğunu görmeye başlar.

Agnes sessiz görünür. Ama aile sisteminde taşıyıcıdır. Birçok ailede olduğu gibi çatışmayı değil, yükü taşır.

Bireyleşme süreci

Bireyleşme, anne ve babayı suçlamayı bırakmak değildir. Onları oldukları gibi görebilmektir. Ne tamamen iyi, ne tamamen kötü. Karakterler ilk kez birbirlerini gerçek insanlar olarak görmeye başlarlar.

Filmde "manevi değer", maddi değerin karşıtı olarak geçmişle kurduğumuz duygusal bağı ifade eder. Jung açısından manevi değer;

  • anılar,
  • aile mirası,
  • aktarılan yaralar,
  • sevgi,
  • pişmanlık,
  • kimlik

gibi psişeyi biçimlendiren görünmez mirastır.

"Geçmişimizi değiştiremiyorsak, onunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebilir miyiz?"

Evet: Geçmişin olaylarını değil, onlara yüklediğimiz anlamı dönüştürmek mümkündür; bireyleşme de tam olarak bu dönüşümün adıdır.

Nora:

Taşıdığı yükler:

  • "Babam beni seçmedi."
  • "Ben yeterince değerli değilim."
  • "Sevgi kazanılması gereken bir şey."

Bu parçanın hissettiği temel duygu: Terk edilme. Film boyunca Gustav'ı gördüğü anda aktive olan parça budur. Nora aslında babasına değil, çocukluğundaki yalnızlığına tepki vermektedir.

Yönetici parçası: "Bir daha asla incinmeyeceğiz."

Yangın söndürücü parçayı Baba film teklifini yaptığında görürüz: öfkelenerek, reddederek, uzaklaşarak ve ilişkiyi keserek

Gustav'ın sistemi

Sürgün: başarısızlık korkusu, yetersizlik, reddedilme, sevilmeme

Yönetici: "Film çek." "Üret." "Kontrol sende olsun." "Sanat sayesinde değer kazan."

Yangın söndürücü: gerçek acıyla oturmak yerine yeni bir oyuncu bulması, acıyı hızla yönetme girişimi olarak okunabilir.

Agnes'in sistemi

Agnes çok ilginçtir. Ailede çoğu zaman "görünmeyen çocuk" rolündedir. Bir parçası şöyle der: "Sorun çıkarmamalıyım."

Yönetici: ortamı sakinleştirmek, herkes iyi olsun, çatışma olmasın. Bedeli, kendi ihtiyaçlarından vazgeçmektir.

Gustav neden film çekmek istiyor?

"Keşke geçmişi yeniden yazabilsem."

Film, onun onarım girişimi hâline gelir. Gerçek hayatta yapamadığını, sanatta yapmaya çalışır.

  • Aile dizimi daha çok "Bu yük kime ait? Kuşaklar arasında nasıl taşındı?" sorusunu sorar.
  • İç Aile Sistemi ise "Bu yükü şu anda içimde hangi parça taşıyor ve onu hangi koruyucu parça kolluyor?" diye sorar.

Manevi Değer her iki soruya da alan açıyor. Bir yanda kuşaklar boyunca aktarılmış duygusal miras, diğer yanda her karakterin bu mirasa karşı geliştirdiği iç koruma sistemi var.

Bu nedenle filmi, yalnızca bir aile dramı olarak değil, bir ailenin ve aynı zamanda her bir bireyin iç sisteminin iyileşme ihtimalini anlatan bir hikâye olarak okumak mümkün.

Nora'nın babasıyla ilk karşılaşması

Nora sakin görün, kontrolü bırakma, duygu gösterme, zayıf görünme
İç sesi: "Sakın çocuk olma." Manager'ın hemen arkasında küçük Nora vardır.

Yükleri: görülmedim, seçilmedim, sevilmedim, önemsenmedim. Babasını görmesiyle birlikte bu çocuk: "Belki bu kez beni görecek..." umut eder. Sürgünler hiçbir zaman umut etmeyi tamamen bırakmaz.

Gustav beklenen sıcaklığı göstermediği anda yangın söndürücü gelir; mesafe koymak, sertleşmek, küçümsemek ve konuşmayı bitirmek.  

İnsanlar Gustav'ın narsistik olduğunu düşünebilir.

İlk çalışan parça: "Kontrol bende olsun." Entelektüel konuşur, duygudan uzak durur ve mesafelidir. Sürgün "Ben kötü bir babayım."

Rachel hepsini görünür yapmıştır. Terapist gibi yaranın görünmesini sağlar. Aynı zamanda kızının özgüvensizliğini aynalıyor ve Gustav onu bir baba gibi koruyor.

Nora, sonunda dinleyebilmeye, merak etmeye başlıyor. Savunma düşüp kırgınlığı da hissedebilir hale gelir.

Gustav,  suçluluk hisseden yanıyla bağ kurmaya başlıyor.

Nora ile Gustav sonunda birbirlerini anlamaya başlamıyorlar. Önce, birbirlerinin parçalarını görmeye başlıyorlar. Bu büyük farktır. Karşındaki kişinin içinde de seni korumaya çalışan parçalar olduğunu fark etmektir.

  • Jung, "Gölge görünmek istiyor." der.
  • İçsel Aile Sistemi "Sürgündeki çocuk görülmek istiyor." der.
  • Aile dizimi ise, "Dışlanmış olan sistem içinde yeniden yerini istiyor." der.

Bu üç yaklaşım farklı diller kullansa da, Manevi Değer'de aynı temel ihtiyacı işaret ediyor: Görülmeyen ve dışarıda bırakılanın güvenli bir ilişki içinde yeniden görünür olması.

İnsan, bir parçası olmak yerine o parçaya tanıklık edebildiğinde gerçek temas başlar.

19 Haziran 2026 Cuma

Hot Milk - Sıcak Süt

 


Sıcak Süt, annesi Rose’un yıllardır süren gizemli rahatsızlığı nedeniyle onun bakımını üstlenen genç Sofia’nın hikâyesini anlatan psikolojik bir dramdır. Sofia ve annesi, tedavi umuduyla İspanya’nın Almería kıyılarına gider. Burada sıra dışı yöntemler uygulayan Doktor Gómez’le görüşürler.

Film ilerledikçe asıl odak hastalığın kendisinden çok, anne ve kız arasındaki bağımlı ve gergin ilişkiye kayar. Sofia, hayatını büyük ölçüde annesinin ihtiyaçlarına göre şekillendirmiştir ve kendi kimliğini bulmakta zorlanmaktadır. Almería’da tanıştığı özgür ruhlu Ingrid ise ona farklı bir yaşam ihtimalini gösterir. Ingrid’le kurduğu yakınlık, Sofia’nın hem özgürleşme isteğini hem de annesiyle olan karmaşık bağını sorgulamasına neden olur.

Sofia'nın Kimlik Krizi

Sofia'nın temel çatışması, kendi hayatını yaşamak ile annesine bakmak arasındadır. Uzun yıllar boyunca annesinin bakımını üstlendiği için bireyselliğini geliştirmekte zorlanmıştır. Sofia, annesinden psikolojik olarak ayrılıp bağımsız bir benlik oluşturmak ister; ancak bu süreci tamamlayamamıştır.

Annesinin hastalığı nedeniyle sürekli sorumluluk hisseder. Suçluluk duygusu yaşar. Kendi arzularını bastırır. Kim olduğunu tam olarak bilemez.


Rose'un Hastalığı

Rose'un yürüyememesi filmin en önemli psikolojik sembollerinden biridir. Gerçekten beden mi hasta, yoksa ruh mu? Rose'un rahatsızlığı psikosomatik bir durum mudur?

Rose kontrolü kaybetmekten korkar. Kızını yanında tutmak ister. Kurban rolüne sığınır. Hareket edememesiyle yaşamındaki tıkanmışlığı bedeninde ifade eder. Kurban harekete geçemez. Bunu hastalığına yansıtır.

Bağımlılık

İlk bakışta Rose muhtaç, Sofia ise fedakâr görünür. Ancak film ilerledikçe bunun tersine döndüğünü hissederiz. Aslında Rose fiziksel olarak bağımlıdır ama duygusal olarak güçlüdür. Sofia ise fiziksel olarak özgürdür ama psikolojik olarak bağımlıdır.

Deniz Sembolizmi

Deniz film boyunca tekrar eden önemli bir imgedir. Psikanalitik okumada deniz: Bilinçdışı, Anne rahmi, Dönüşüm, Yeniden doğuş anlamlarına gelebilir. Sofia denize girdikçe annesinin kurduğu psikolojik sınırların dışına çıkmaya başlar.

Sofia’nın denizanası ile çarpışması da annesi  ve içsel problemleri ile ilgili olabilir. Bir yandan anneyle olan görünmez ama acı veren bağı, bir yandan bastırılmış duyguları ve gölgeyi, bir yandan da özgürleşmenin kaçınılmaz bedelini temsil eder.

Hakikat
Rose gerçekten hasta mı? Bir insanın yaşadığı acının "gerçek" olması için mutlaka fiziksel bir nedeni olmak zorunda mı? Rose'un hastalığı açıklanmasa bile çektiği acı gerçektir. Rose’un sakladığı gerçekler sistemi tıkamaktadır.

Sıcak Süt, olay örgüsünden çok karakterlerin iç dünyasına odaklanan bir filmdir. Psikolojik açıdan anne-kız arasındaki bağımlılık, suçluluk ve bireyleşme sürecini; felsefi açıdan ise özgürlük, beden, kimlik ve hakikat sorunlarını ele alır.

Sofia’nın babası 4 yaşında onu ve annesini terk etmiştir. Ülkesi olan Yunanistan’a gidip daha genç bir kadınla evlenip ikinci bir kız sahibi olmuştur. 11 yıl sonra babasını görmek isteyen Sofia, annesinin olumsuz yanıtına kızgın bir şekilde cevap verir. Babasının ona davranışı önemli değildir, nasıl biri olduğunun önemi yoktur. Bu hayatta seçtiği babadır o… Babası ise Rose ile yapamamıştır. Hiç kimse siyah veya beyaz değildir.

Sofia hayatta kalmak için maskeler yaratmıştır: Sorumlu, Sabırlı, Mantıklı, Bakım veren, Kendini geri plana atan… Çevresindeki herkes onu annesine adanmış bir evlat olarak görür. Fakat derinde ciddi bir gerilim vardır. Sofia'nın gölgesinde bastırılmış meseleler:  Öfke, Cinsellik, Bencillik, Bağımsızlık arzusu, Terk etme isteği…

Sofia’nın çekildiği Ingrid ise özgür, korkusuz, tutkulu, bağımsız görünür. Başkalarının beklentilerine göre yaşamayan biri gibi durur. Sofia'nın gölgesinin taşıyıcısıdır. İnsan bastırdığı özellikleri başka birinde görür ve ona güçlü biçimde çekilir. Ingrid, Sofia'nın yaşayamadığı her şeyi yaşar gibi görünür. Oysa Ingrid’in de içinde bastırdığı acıları, suçluluk duygusu vardır.

Rose’un dayandığı maske yarattığı hastalığıdır. Şu mesajı verir: "Ben yardıma muhtaç bir insanım." Bu ona ilgi, koruma, kontrol, yakınlık sağlar. Rose'un gölgesinde manipülasyon, kontrol arzusu, öfke olabilir.

Doktor Gómez, Jung'un arketipleri açısından bakarsak doktor karakteri bir tür bilge figürüne benzer. Sorular sorar, gizli dinamikleri görünür kılar, karakterleri kendileriyle yüzleştirir. Sırlar ortaya çıktıkça sistem rahatlamaya başlar.

Filmin sonunda cevaplardan çok sorular kalır. Bu yüzden film, klasik bir dramdan ziyade izleyiciyi düşündürmeyi amaçlayan varoluşçu ve psikanalitik bir karakter incelemesi olarak görülebilir. Sofia'nın yolculuğu aslında annesinden kaçma değil, kendi benliğine doğru ilerleme çabasıdır.

Seçim yapman gerekiyor anne. Seçimi yap. Dışarı çıkmayı seçmen lazım. Bütün gün bir odada oturup o odanın kokusu üstüne sinmiş halde yavaş yavaş ölmeyi reddetmen lazım. Anlıyor musun? Lütfen, hayatı kucaklaman lazım. Sadece tahammül etmekle olmaz. Duyuyor musun?

24 Mart 2026 Salı

Springsteen: Deliver Me from Nowhere

Rock müzisyeni Bruce Springsteen’in 1982’deki Nebraska albümünü yaratma sürecindeki psikolojik krizi ve içsel yolculuğu konu alan film onun babasıyla sıkıntılarına ve çocukluğuna götürür.

Bruce’un derindeki
meselesi baba ile çatışmadır. Babası alkol problemi olan, donuk, zihinsel sağlık sorunları yaşayan biridir. Annesine olan şiddet eğilimli davranışları, oğluna uzak durması Bruce’da değersizlik hissi, öfke ve kapanma oluşturur.

Bir yandan ciddi bir bağlanma problemi varken bir yandan başarıdan korkan veya çekinen bir yanı vardır. Başarı onda paniğe yol açmaktadır. Ona en büyük destek ise bir müzik eleştirmeni olan Jon’dur. Hem sanatsal hem de kişisel olarak büyük destek veren biridir.

Filmdeki albümlerin oluşturma süreci Springsteen için bir yüzleşme sürecidir. Onun yalnız kaydedilmesi, çocukluk anıları,  başarıya karşı suçluluk hisseleri… Tüm bunların sonucu olarak ortaya çıkan depresyon. Müzik, onun kendini ifade şekli, duygusal düzenleme aracı.


Başarı Kaygısı ve Kimlik Krizi

Springsteen filmde büyük bir başarı eşiğindedir. Ama bu noktada şu korku ortaya çıkar:

  • Başarı kimliğimi değiştirir mi?
  • Gerçek benliğimi kaybeder miyim?

Müzik yapımcılarının beklentilerine göre davranmak yerine, kendi iç hakikatine göre bir yol seçer. Popüler bir albüm yerine: karanlık, minimalist Nebraska albümünü çıkarır. Albümün sade olması (tek gitar, tek ses) önemli bir metafordur. Bu minimalizm: gürültüden kaçış ve içsel hakikate yaklaşma anlamına gelir.

Filmin sonunda Springsteen, terapiye başlar. Babasıyla duygusal bir bağ kurar, özellikle onun kucağına oturduğu sonra son derece duygusal bir andır. İçsel karanlığını kabul eder, bu bir zafer değil, kendini kabul etme sürecidir.


Jung açısından bakılırsa Springsteen’in gölgesi birkaç kaynaktan gelir. 

Baba: Öfkeli, depresif, alkol problemi olan

Springsteen babasına benzemekten korkar ve bu yüzden babasının özelliklerini gölgeye iter. Jung’a göre gölgeyle baş etmenin iki yolu vardır; bastırmak ve yaratıcı şekilde ifade etmek. Springsteen ikinci yolu seçer. Albümün sade kayıt edilmesi, yalnız yapılması, karanlık hikâyeler anlatması onun gölgeyle birebir temas kurduğunu gösterir. Öte yandan Springsteen’in sahnedeki persona’sı; güçlü, karizmatik ve enerjiktir. Ancak Nebraska döneminde ortaya çıkan müzik: kırılgan, yalnız ve karanlık bir ruh halini gösterir.

Bruce tüm bu süreçlerden başarıyla çıksa da ara ara depresyondan kurtulamaz. Şarkı sözlerin arasında bir çok başka kişiye ilham olacak mesajlar vermeye devam eder. Springsteen’in dünyası şunu söyler:

Hayat zor olabilir, ama insan yine de umut etmeye devam eder.

“Thunder Road”

“It’s a town full of losers, I’m pulling out of here to win.”
Bu kasaba kaybedenlerle dolu; başarmak için buradan ayrılıyorum.

“Born to Run”

“Someday girl, I don’t know when, we’re gonna get to that place where we really wanna go.”
Ne zaman olduğunu bilmiyorum ama bir gün gitmek istediğimiz yere gideceğiz.

“The River”

“Is a dream a lie if it don’t come true, or is it something worse?”
Gerçekleşmeyen hayaller bir yalan mı, yoksa daha beter bir şey mi?

“Dancing in the Dark”

“You can’t start a fire without a spark.”
Değişim için önce içsel bir kıvılcım gerekir.

“Streets of Philadelphia”

“Ain’t no angel gonna greet me.”
Hiçbir melek beni karşılamayacak.

“Nebraska”

“I guess there’s just a meanness in this world.”
Dünyanın doğasında zalimlik vardır.

“Land of Hope and Dreams”

“This train carries saints and sinners.”
Herkes aynı yolculukta: iyi ve kötü birlikte.

1 Mart 2026 Pazar

Don Kişot


Don Kişot, şövalye romanlarını o kadar çok okur ki gerçekliği o anlatıların filtresinden görmeye başlar. Yel değirmenlerini dev, hanları şato sanması yalnızca komik değildir; bu bir
gerçeklik yeniden inşasıdır. Özellikle temel seviyede olan bir erkek için hayatta kalmanın bir yoludur: Gerçeklikten Kaçış ve Fantezi Kurmak.

Don Kişot’un psikolojisine bakarsak kendini idealeştirme, gerçeklikten kopuş, kimlik krizi ve kaçışı görürüz.

Don Kişot’un dünyası acı verici derecede sıradandır. Yaşlı, yoksul ve önemsiz bir adamdır. Şövalye kimliği, bu sıradanlığa karşı geliştirilmiş bir fantezi olabilir. Gerçek benlik (zayıf, yaşlanan, sıradan) ile ideal benlik (kahraman, soylu, anlamlı) arasındaki çatışma hikâyenin merkezidir. Temel seviyedeki bir erkeğin, mevcut gerçeklikle kendisini olmak istediği hayali benliğin arasındaki farkın yarattığı gerginliğin ifadesidir Don Kişot’un hikayesi.  

Sancho Panza

Don Kişot ne kadar hayal dünyasındaysa Sancho da bir o kadar bu dünyadadır. Dolayısıyla Jung’un arketipsel açısından bakarsak, Sancho onun gölgesidir. Biri uzun, diğeri kısadır, biri incedir, diğeri şişmandır…

Gerçek dediğimiz şey ortak bir uzlaşma mı, yoksa bireysel bir yorum mu?

Don Kişot için yel değirmeni devdir. Çevresi için değildir. Gerçeklik çoğunluğun mu, bireyin mi? Bilinçdışında bireye gelen kolektif bir mesaj mıdır? Hepimizin içindeki Don Kişot ve Sancho mudur ikisi?

Kahraman Don Kişot

Don Kişot, dünyanın anlamsızlığına karşı anlam yükler. Don Kişot başarısızdır ama vazgeçmez. Saçma dünyada onurlu kalmaya çalışır. Mitolojideki Sisifos ‘u hatırlatır. Sisifos büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır. Tam tepeye yaklaşırken kaya geri yuvarlanır ve yeniden başlar döngü.

Belki de hepimiz biraz Don Kişot’uz. Kimliğimiz hikâyelerle kurarız. Gerçeklik sabit değil, yoruma açıktır, görecelidir. İdealizm ile gerçekçilik arasındaki gerilim hepimizin yaşadığı bir çelişkidir. Bazen “delilik”, dünyanın toplumun normalliğine karşı bir direniştir.

Gölge

Gölge yönümüz kabul etmek istemediğimiz, bastırdığımız taraftır. Don Kişot yüce, asil, kahraman olmak ister. Ama sıradandır, korkar, yaşlanmıştır.

Sancho: Topraksı, Dünyevi, Basit, Maddi

Bu açıdan Sancho, Don Kişot’un gölgesini temsil ediyor olabilir.

·       Don Kişot → Hayal, ideal, anlam arayışı

·       Sancho → Gerçek, beden, hayatta kalma

İkisi birlikteyken dengededirler. Ayrı kaldıklarında eksiktirler. Bu yüzden bazı yorumculara göre Sancho, Don Kişot’un bilinçdışı değil, dengeleyici zihinsel parçasıdır. Sancho zamanla değişir. Roman ilerledikçe:

·       Sancho daha idealistleşir.

·       Don Kişot daha kırılganlaşır.

Bu dönüşüm şunu gösterir; ikisi birbirinin içine sızar. Bu da onların iki ayrı kişi değil, aynı ruhun iki yönü gibi okunmasına yol açar.

8 Ocak 2026 Perşembe

Soul On Fire

Henüz dokuz yaşındaydı... Yüzü hariç her yeri yanmıştı. Abisi ve kardeşi onu ateş çıkarmıştı. Ancak yaşama şansı yüzde bir bile değildi. Bandajların arasından çıkan tek bir soru soruyordu: "Neden Ben?"

Ona ilk destek olan hemşire Roy olacaktı, "Evlat, bir gün yürüyeceksin" diyordu. Aile dışında onu ziyaret eden diğer kişi ise hayranı olduğu beysbol takımının sunucusu Jack Buck. Onu ziyaret eden, ona maç yayınlarından selam söyleyen Jack. 

John en sonunda hayatta kalmıştı, yürüyebiliyordu. Ancak el parmaklarının kesilmesi gerekmişti, bedeninin tamamında yanık lekeleri oluşmuştu. Hastanedeki fiziksel acıların yerini hayata yeniden uyum sağlamanın zorlukları alacaktı. Genç bir adam olduğunda ise kendine oluşturduğu maskelerden biri eğlenceli ve çok içmekle gurur duyan bir parçasıydı.

Her türlü desteğe rağmen bu şekilde yaşamak çok zordu. Kendini güzel bir kızla düşünemiyor, yazı yazmayı bile hayal edemiyordu. Piyano çalmak hayal gibiydi. Bedenini göstermemeye özen gösteriyordu. Derinde özgüveni düşüktü, görülmeyen bir duvar ise zor duygularını kapatmak için geliyordu, koruyordu onu. 

Bir an kendini hapishanedeki mahkumlara konuşma yaparken buldu kendini. Kendi içindeki mahkumla yüzleşiyor hem de başkalarına ilham kaynağı olabileceğini fark ediyordu. Olan biten her şeye şükretmeye başlamıştı. Uzun yıllar sürdü, acılar çekti, kendini kandırdı, sarhoş oldu...
En sonunda hazırdı. Kitap yazmaya, konuşma yapmaya, çok sevdiği aile ile yaşamaya...

Yürüdüğün yolu her zaman seçemezsin, ancak onu nasıl yürüyeceğini seçebilirsin.

Babası artık hastalığından dolayı tekerlekli sandalyedeydi. Bir zamanlar babasını onu sandalyede tur attırmıştı, şimdi sıra John'daydı. O babasına son bir tur attırdı. Babasından miras kalan olumlu bakış açısı ile kaderine "evet" demeyi öğrenmişti.

Kaderine evet diyenler güçleniyordu, hayır diyenler ise zayıflıyor...
Jack Buck ona -hayata evet demeyi- öğretmişti.  

6 Ekim 2025 Pazartesi

The Balloonist

Kimseye güveni kalmamıştı… Tek başına dünyaya getirmesi gerek bir oğlu karnındaydı. Anne ve babasının yanında kalmak istemediği için evi terk etmeye karar vermişti. O sırada babası ödül kazanmış tavuğunu ağaçtan indirmek için merdivene tırmanıyordu. Annesi ise merdini tutarak ona destek oluyordu. Kızının gidişini göre anne kızını engellemek isterken eşini yalnız bırakmış… Baba ağaçtan düşerek hayata veda etmişti.

Her şey yine alt üst olmuştu. Okul çağına gelmiş oğluna bakmak için bir otelde odaları temizliyor, artık konuşamayan annesine bakım veriyordu… Annesi içten içe ona öfkeliydi. Onu yargılıyordu. Açıkça dile gelemeyen ve derinden işleyen bir mesajdı: hem kötü anneydi hem de kötü evlattı.

Bir gün hiç beklenmedik bir şey olmuştu. Tavuk kümeslerinin üstüne balonuyla bir adam düşmüştü. Önceleri birbirleriyle ters düşseler de bir süre sonra bu iki insanın arasında bir çekim oluşur. Başlarda kimseye güvenmediği için anlamı olmayan, gizli tutuşacak bir ilişkidir. Kısa zamanda tüm aile bu yeni ziyaretçiye alışmış, herkes mutluydu. Oğlunun bir babaya ihtiyacı vardı. Oğlu bu yeni gelen adamla yeni kümesin inşaatına girdiğinde annesine gururla şöyle demişti: “Anne, bırak da işimizi yapalım”

Aşkın içine boşuna düşmemişlerdi; yaralı iki kalbin buluştuğu bu çukurdan ancak beraber çıkabilirlerdi. Bu da sabır ve içlerindeki acıyla yüzleşmekle olacaktı… En sonunda botlarını çıkartıp çıplak ayaklarını yere basmıştı, güvenle basıyordu toprağa, hayata…

“Rüzgârdan dolayı baloncu oldum. Hayatın kendisi gibi… Sen bir yere gitmeyi hayal edersin, rüzgâr seni alır ve başka bir yere götürür. Bir şey yapamazsın. Onunla savaş olmaz. Rüzgar hep kazanır, bazen de yüzüne vurur. Ama seni kaldırır, seni öyle yükseklere çıkartır ki kendini cennette değiyor gibi hissedersin.”

2 Şubat 2024 Cuma

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At


Hem kitabı hem de filmi olan bu sıcacık hikâye, her yaştan kişiye hitap ediyor. Kaybolmuş çocuğun yolculuğu gibi gözükse de, yazar
Charlie Mackesy’nin belirttiği gibi bu dört karakter aynı kişinin farklı parçalarını yansıtıyor. Hayat boyu bölünen bir kişinin parçaları. Görüldüğü gibi her bir parçanın artı eksileri var, parçalar kendi aralarında anlaşabildikleri kadar zıtlaştıkları durumlar da var…

Çocuk

Öğrenmeye çalışırken hayatın zorlukları karşında yolunu kaybetmiş. İçimizdeki çocuğu yansıtıyor gibi gözüküyor. Doğa hayatı temsil ediyor; zorluklarına rağmen güzel ve keşfedilmeye değer. Çocuk bu yolculuğunda merak içinde sorular soruyor.  Öte yandan kendini suçlama eğilimde. Hepimizin içindeki çocuk gibi.

K (Köstebek): Büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?
Ç (Çocuk): İyi kalpli…

Ç: Başarı sence nedir?
K: Sevmek…

Çocuk bu değerli arkadaşları ile vakit geçirmekten mutluluk duymaktadır. İçimizdeki parçaları yansıttıklarımız en yakınımızdaki kişilerdir. İçsel dostluğu sağlayabilirsek dışarıdaki dostluğu da sağlayabiliriz.

Köstebek

Köstebek ise yemekle kafayı bozmuş; özellikle de pastayla. Öte yandan coşkulu bir yanımızı temsil eden köstebek kimisine göre bilinçdışını da temsil ediyor olabilir.

Ç: Sence en büyük zaman kaybı nedir?
K: Kendini başkalarıyla karşılaştırmak…

Köstebek minicik ve korkak olmasına rağmen bir o kadar da cesur – hayattaki düaliteyi gösterir gibi. Her şeyin karşıtıyla var olduğunu ispatlar gibi…

K: İyilik görmek için bekliyoruz çoğu zaman, oysa kendimize iyi davranmaya hemen başlayabiliriz.

At

At, bilge bir parçayı temsil ediyor olabilir. Kimisine göre ruh veya öz-benlik de olabilir. Yardım istemenin pes etmenin tersi olduğu söylüyor at; çocuğun kendi zayıflıkları ile yüzleşmesinin gerçek cesareti simgelediğini belirtiyor.

A (At): Gözyaşlarının bir nedeni vardır, sana güç verir, zayıflık değildir.
Büyük şeyleri kontrol edemediğini hissettiğinde burnunun dibindeki sevdiğin şeylere odaklan.

Tilki

Tilki, sessiz ve dışlanmış yan gibi… Yazarın belirttiği gibi hayata küskün ve kendini korumak için kimseye kolay kolay güvenmeyen bir parça. Oysa her parça gibi değerli. Tehlikeli anlarda koruyan, kaçan, savaşan, saklanan; daha sonra iyileşmek için bekleyen.

Sonuç

Özgürlük, olaylara nasıl tepki verdiğimizle ilgili… Tepkisel olan parçalarımızı zihnimiz otomatik pilotu olan göreceli olarak daha ilkel bir kısmından besleniyor. Bu derindeki tepkiselliğin ardındaki dinamikleri çözmediğimiz sürece özgür irademizle kararlar veremeyeceğiz. Dinamiklerin çoğu çocukluğumuza, ebeveynlerimizle olan ilişkiye dayanmaktadır. Onların çocuk ve travmatik parçaları, onların ebeveynleri derken anlarız ki köklerimizdeki acı olaylar parçalarımızın yaratıcıdır.

Zihnimiz başkalarının bizi nasıl gördüğü ile kendimizin bizi nasıl gördüğü arasındaki çelişki ile boğuşur – oysa hakikat daha derindedir. Hayatın “mükemmel olmasına” gerek yoktur; hayat hayattır… Hayat zor olsa da, içimizdeki çocuk sevilmeyi hak ediyor – olduğu gibi.

Ç: Acaba öğrendiklerini unutma okulu diye bir şey var mı?