Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2026 Cuma

Hot Milk - Sıcak Süt

 


Sıcak Süt, annesi Rose’un yıllardır süren gizemli rahatsızlığı nedeniyle onun bakımını üstlenen genç Sofia’nın hikâyesini anlatan psikolojik bir dramdır. Sofia ve annesi, tedavi umuduyla İspanya’nın Almería kıyılarına gider. Burada sıra dışı yöntemler uygulayan Doktor Gómez’le görüşürler.

Film ilerledikçe asıl odak hastalığın kendisinden çok, anne ve kız arasındaki bağımlı ve gergin ilişkiye kayar. Sofia, hayatını büyük ölçüde annesinin ihtiyaçlarına göre şekillendirmiştir ve kendi kimliğini bulmakta zorlanmaktadır. Almería’da tanıştığı özgür ruhlu Ingrid ise ona farklı bir yaşam ihtimalini gösterir. Ingrid’le kurduğu yakınlık, Sofia’nın hem özgürleşme isteğini hem de annesiyle olan karmaşık bağını sorgulamasına neden olur.

Sofia'nın Kimlik Krizi

Sofia'nın temel çatışması, kendi hayatını yaşamak ile annesine bakmak arasındadır. Uzun yıllar boyunca annesinin bakımını üstlendiği için bireyselliğini geliştirmekte zorlanmıştır. Sofia, annesinden psikolojik olarak ayrılıp bağımsız bir benlik oluşturmak ister; ancak bu süreci tamamlayamamıştır.

Annesinin hastalığı nedeniyle sürekli sorumluluk hisseder. Suçluluk duygusu yaşar. Kendi arzularını bastırır. Kim olduğunu tam olarak bilemez.


Rose'un Hastalığı

Rose'un yürüyememesi filmin en önemli psikolojik sembollerinden biridir. Gerçekten beden mi hasta, yoksa ruh mu? Rose'un rahatsızlığı psikosomatik bir durum mudur?

Rose kontrolü kaybetmekten korkar. Kızını yanında tutmak ister. Kurban rolüne sığınır. Hareket edememesiyle yaşamındaki tıkanmışlığı bedeninde ifade eder. Kurban harekete geçemez. Bunu hastalığına yansıtır.

Bağımlılık

İlk bakışta Rose muhtaç, Sofia ise fedakâr görünür. Ancak film ilerledikçe bunun tersine döndüğünü hissederiz. Aslında Rose fiziksel olarak bağımlıdır ama duygusal olarak güçlüdür. Sofia ise fiziksel olarak özgürdür ama psikolojik olarak bağımlıdır.

Deniz Sembolizmi

Deniz film boyunca tekrar eden önemli bir imgedir. Psikanalitik okumada deniz: Bilinçdışı, Anne rahmi, Dönüşüm, Yeniden doğuş anlamlarına gelebilir. Sofia denize girdikçe annesinin kurduğu psikolojik sınırların dışına çıkmaya başlar.

Sofia’nın denizanası ile çarpışması da annesi  ve içsel problemleri ile ilgili olabilir. Bir yandan anneyle olan görünmez ama acı veren bağı, bir yandan bastırılmış duyguları ve gölgeyi, bir yandan da özgürleşmenin kaçınılmaz bedelini temsil eder.

Hakikat
Rose gerçekten hasta mı? Bir insanın yaşadığı acının "gerçek" olması için mutlaka fiziksel bir nedeni olmak zorunda mı? Rose'un hastalığı açıklanmasa bile çektiği acı gerçektir. Rose’un sakladığı gerçekler sistemi tıkamaktadır.

Sıcak Süt, olay örgüsünden çok karakterlerin iç dünyasına odaklanan bir filmdir. Psikolojik açıdan anne-kız arasındaki bağımlılık, suçluluk ve bireyleşme sürecini; felsefi açıdan ise özgürlük, beden, kimlik ve hakikat sorunlarını ele alır.

Sofia’nın babası 4 yaşında onu ve annesini terk etmiştir. Ülkesi olan Yunanistan’a gidip daha genç bir kadınla evlenip ikinci bir kız sahibi olmuştur. 11 yıl sonra babasını görmek isteyen Sofia, annesinin olumsuz yanıtına kızgın bir şekilde cevap verir. Babasının ona davranışı önemli değildir, nasıl biri olduğunun önemi yoktur. Bu hayatta seçtiği babadır o… Babası ise Rose ile yapamamıştır. Hiç kimse siyah veya beyaz değildir.

Sofia hayatta kalmak için maskeler yaratmıştır: Sorumlu, Sabırlı, Mantıklı, Bakım veren, Kendini geri plana atan… Çevresindeki herkes onu annesine adanmış bir evlat olarak görür. Fakat derinde ciddi bir gerilim vardır. Sofia'nın gölgesinde bastırılmış meseleler:  Öfke, Cinsellik, Bencillik, Bağımsızlık arzusu, Terk etme isteği…

Sofia’nın çekildiği Ingrid ise özgür, korkusuz, tutkulu, bağımsız görünür. Başkalarının beklentilerine göre yaşamayan biri gibi durur. Sofia'nın gölgesinin taşıyıcısıdır. İnsan bastırdığı özellikleri başka birinde görür ve ona güçlü biçimde çekilir. Ingrid, Sofia'nın yaşayamadığı her şeyi yaşar gibi görünür. Oysa Ingrid’in de içinde bastırdığı acıları, suçluluk duygusu vardır.

Rose’un dayandığı maske yarattığı hastalığıdır. Şu mesajı verir: "Ben yardıma muhtaç bir insanım." Bu ona ilgi, koruma, kontrol, yakınlık sağlar. Rose'un gölgesinde manipülasyon, kontrol arzusu, öfke olabilir.

Doktor Gómez, Jung'un arketipleri açısından bakarsak doktor karakteri bir tür bilge figürüne benzer. Sorular sorar, gizli dinamikleri görünür kılar, karakterleri kendileriyle yüzleştirir. Sırlar ortaya çıktıkça sistem rahatlamaya başlar.

Filmin sonunda cevaplardan çok sorular kalır. Bu yüzden film, klasik bir dramdan ziyade izleyiciyi düşündürmeyi amaçlayan varoluşçu ve psikanalitik bir karakter incelemesi olarak görülebilir. Sofia'nın yolculuğu aslında annesinden kaçma değil, kendi benliğine doğru ilerleme çabasıdır.

Seçim yapman gerekiyor anne. Seçimi yap. Dışarı çıkmayı seçmen lazım. Bütün gün bir odada oturup o odanın kokusu üstüne sinmiş halde yavaş yavaş ölmeyi reddetmen lazım. Anlıyor musun? Lütfen, hayatı kucaklaman lazım. Sadece tahammül etmekle olmaz. Duyuyor musun?

24 Mart 2026 Salı

Springsteen: Deliver Me from Nowhere

Rock müzisyeni Bruce Springsteen’in 1982’deki Nebraska albümünü yaratma sürecindeki psikolojik krizi ve içsel yolculuğu konu alan film onun babasıyla sıkıntılarına ve çocukluğuna götürür.

Bruce’un derindeki
meselesi baba ile çatışmadır. Babası alkol problemi olan, donuk, zihinsel sağlık sorunları yaşayan biridir. Annesine olan şiddet eğilimli davranışları, oğluna uzak durması Bruce’da değersizlik hissi, öfke ve kapanma oluşturur.

Bir yandan ciddi bir bağlanma problemi varken bir yandan başarıdan korkan veya çekinen bir yanı vardır. Başarı onda paniğe yol açmaktadır. Ona en büyük destek ise bir müzik eleştirmeni olan Jon’dur. Hem sanatsal hem de kişisel olarak büyük destek veren biridir.

Filmdeki albümlerin oluşturma süreci Springsteen için bir yüzleşme sürecidir. Onun yalnız kaydedilmesi, çocukluk anıları,  başarıya karşı suçluluk hisseleri… Tüm bunların sonucu olarak ortaya çıkan depresyon. Müzik, onun kendini ifade şekli, duygusal düzenleme aracı.


Başarı Kaygısı ve Kimlik Krizi

Springsteen filmde büyük bir başarı eşiğindedir. Ama bu noktada şu korku ortaya çıkar:

  • Başarı kimliğimi değiştirir mi?
  • Gerçek benliğimi kaybeder miyim?

Müzik yapımcılarının beklentilerine göre davranmak yerine, kendi iç hakikatine göre bir yol seçer. Popüler bir albüm yerine: karanlık, minimalist Nebraska albümünü çıkarır. Albümün sade olması (tek gitar, tek ses) önemli bir metafordur. Bu minimalizm: gürültüden kaçış ve içsel hakikate yaklaşma anlamına gelir.

Filmin sonunda Springsteen, terapiye başlar. Babasıyla duygusal bir bağ kurar, özellikle onun kucağına oturduğu sonra son derece duygusal bir andır. İçsel karanlığını kabul eder, bu bir zafer değil, kendini kabul etme sürecidir.


Jung açısından bakılırsa Springsteen’in gölgesi birkaç kaynaktan gelir. 

Baba: Öfkeli, depresif, alkol problemi olan

Springsteen babasına benzemekten korkar ve bu yüzden babasının özelliklerini gölgeye iter. Jung’a göre gölgeyle baş etmenin iki yolu vardır; bastırmak ve yaratıcı şekilde ifade etmek. Springsteen ikinci yolu seçer. Albümün sade kayıt edilmesi, yalnız yapılması, karanlık hikâyeler anlatması onun gölgeyle birebir temas kurduğunu gösterir. Öte yandan Springsteen’in sahnedeki persona’sı; güçlü, karizmatik ve enerjiktir. Ancak Nebraska döneminde ortaya çıkan müzik: kırılgan, yalnız ve karanlık bir ruh halini gösterir.

Bruce tüm bu süreçlerden başarıyla çıksa da ara ara depresyondan kurtulamaz. Şarkı sözlerin arasında bir çok başka kişiye ilham olacak mesajlar vermeye devam eder. Springsteen’in dünyası şunu söyler:

Hayat zor olabilir, ama insan yine de umut etmeye devam eder.

“Thunder Road”

“It’s a town full of losers, I’m pulling out of here to win.”
Bu kasaba kaybedenlerle dolu; başarmak için buradan ayrılıyorum.

“Born to Run”

“Someday girl, I don’t know when, we’re gonna get to that place where we really wanna go.”
Ne zaman olduğunu bilmiyorum ama bir gün gitmek istediğimiz yere gideceğiz.

“The River”

“Is a dream a lie if it don’t come true, or is it something worse?”
Gerçekleşmeyen hayaller bir yalan mı, yoksa daha beter bir şey mi?

“Dancing in the Dark”

“You can’t start a fire without a spark.”
Değişim için önce içsel bir kıvılcım gerekir.

“Streets of Philadelphia”

“Ain’t no angel gonna greet me.”
Hiçbir melek beni karşılamayacak.

“Nebraska”

“I guess there’s just a meanness in this world.”
Dünyanın doğasında zalimlik vardır.

“Land of Hope and Dreams”

“This train carries saints and sinners.”
Herkes aynı yolculukta: iyi ve kötü birlikte.

8 Ocak 2026 Perşembe

Soul On Fire

Henüz dokuz yaşındaydı... Yüzü hariç her yeri yanmıştı. Abisi ve kardeşi onu ateş çıkarmıştı. Ancak yaşama şansı yüzde bir bile değildi. Bandajların arasından çıkan tek bir soru soruyordu: "Neden Ben?"

Ona ilk destek olan hemşire Roy olacaktı, "Evlat, bir gün yürüyeceksin" diyordu. Aile dışında onu ziyaret eden diğer kişi ise hayranı olduğu beysbol takımının sunucusu Jack Buck. Onu ziyaret eden, ona maç yayınlarından selam söyleyen Jack. 

John en sonunda hayatta kalmıştı, yürüyebiliyordu. Ancak el parmaklarının kesilmesi gerekmişti, bedeninin tamamında yanık lekeleri oluşmuştu. Hastanedeki fiziksel acıların yerini hayata yeniden uyum sağlamanın zorlukları alacaktı. Genç bir adam olduğunda ise kendine oluşturduğu maskelerden biri eğlenceli ve çok içmekle gurur duyan bir parçasıydı.

Her türlü desteğe rağmen bu şekilde yaşamak çok zordu. Kendini güzel bir kızla düşünemiyor, yazı yazmayı bile hayal edemiyordu. Piyano çalmak hayal gibiydi. Bedenini göstermemeye özen gösteriyordu. Derinde özgüveni düşüktü, görülmeyen bir duvar ise zor duygularını kapatmak için geliyordu, koruyordu onu. 

Bir an kendini hapishanedeki mahkumlara konuşma yaparken buldu kendini. Kendi içindeki mahkumla yüzleşiyor hem de başkalarına ilham kaynağı olabileceğini fark ediyordu. Olan biten her şeye şükretmeye başlamıştı. Uzun yıllar sürdü, acılar çekti, kendini kandırdı, sarhoş oldu...
En sonunda hazırdı. Kitap yazmaya, konuşma yapmaya, çok sevdiği aile ile yaşamaya...

Yürüdüğün yolu her zaman seçemezsin, ancak onu nasıl yürüyeceğini seçebilirsin.

Babası artık hastalığından dolayı tekerlekli sandalyedeydi. Bir zamanlar babasını onu sandalyede tur attırmıştı, şimdi sıra John'daydı. O babasına son bir tur attırdı. Babasından miras kalan olumlu bakış açısı ile kaderine "evet" demeyi öğrenmişti.

Kaderine evet diyenler güçleniyordu, hayır diyenler ise zayıflıyor...
Jack Buck ona -hayata evet demeyi- öğretmişti.  

2 Şubat 2024 Cuma

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At


Hem kitabı hem de filmi olan bu sıcacık hikâye, her yaştan kişiye hitap ediyor. Kaybolmuş çocuğun yolculuğu gibi gözükse de, yazar
Charlie Mackesy’nin belirttiği gibi bu dört karakter aynı kişinin farklı parçalarını yansıtıyor. Hayat boyu bölünen bir kişinin parçaları. Görüldüğü gibi her bir parçanın artı eksileri var, parçalar kendi aralarında anlaşabildikleri kadar zıtlaştıkları durumlar da var…

Çocuk

Öğrenmeye çalışırken hayatın zorlukları karşında yolunu kaybetmiş. İçimizdeki çocuğu yansıtıyor gibi gözüküyor. Doğa hayatı temsil ediyor; zorluklarına rağmen güzel ve keşfedilmeye değer. Çocuk bu yolculuğunda merak içinde sorular soruyor.  Öte yandan kendini suçlama eğilimde. Hepimizin içindeki çocuk gibi.

K (Köstebek): Büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?
Ç (Çocuk): İyi kalpli…

Ç: Başarı sence nedir?
K: Sevmek…

Çocuk bu değerli arkadaşları ile vakit geçirmekten mutluluk duymaktadır. İçimizdeki parçaları yansıttıklarımız en yakınımızdaki kişilerdir. İçsel dostluğu sağlayabilirsek dışarıdaki dostluğu da sağlayabiliriz.

Köstebek

Köstebek ise yemekle kafayı bozmuş; özellikle de pastayla. Öte yandan coşkulu bir yanımızı temsil eden köstebek kimisine göre bilinçdışını da temsil ediyor olabilir.

Ç: Sence en büyük zaman kaybı nedir?
K: Kendini başkalarıyla karşılaştırmak…

Köstebek minicik ve korkak olmasına rağmen bir o kadar da cesur – hayattaki düaliteyi gösterir gibi. Her şeyin karşıtıyla var olduğunu ispatlar gibi…

K: İyilik görmek için bekliyoruz çoğu zaman, oysa kendimize iyi davranmaya hemen başlayabiliriz.

At

At, bilge bir parçayı temsil ediyor olabilir. Kimisine göre ruh veya öz-benlik de olabilir. Yardım istemenin pes etmenin tersi olduğu söylüyor at; çocuğun kendi zayıflıkları ile yüzleşmesinin gerçek cesareti simgelediğini belirtiyor.

A (At): Gözyaşlarının bir nedeni vardır, sana güç verir, zayıflık değildir.
Büyük şeyleri kontrol edemediğini hissettiğinde burnunun dibindeki sevdiğin şeylere odaklan.

Tilki

Tilki, sessiz ve dışlanmış yan gibi… Yazarın belirttiği gibi hayata küskün ve kendini korumak için kimseye kolay kolay güvenmeyen bir parça. Oysa her parça gibi değerli. Tehlikeli anlarda koruyan, kaçan, savaşan, saklanan; daha sonra iyileşmek için bekleyen.

Sonuç

Özgürlük, olaylara nasıl tepki verdiğimizle ilgili… Tepkisel olan parçalarımızı zihnimiz otomatik pilotu olan göreceli olarak daha ilkel bir kısmından besleniyor. Bu derindeki tepkiselliğin ardındaki dinamikleri çözmediğimiz sürece özgür irademizle kararlar veremeyeceğiz. Dinamiklerin çoğu çocukluğumuza, ebeveynlerimizle olan ilişkiye dayanmaktadır. Onların çocuk ve travmatik parçaları, onların ebeveynleri derken anlarız ki köklerimizdeki acı olaylar parçalarımızın yaratıcıdır.

Zihnimiz başkalarının bizi nasıl gördüğü ile kendimizin bizi nasıl gördüğü arasındaki çelişki ile boğuşur – oysa hakikat daha derindedir. Hayatın “mükemmel olmasına” gerek yoktur; hayat hayattır… Hayat zor olsa da, içimizdeki çocuk sevilmeyi hak ediyor – olduğu gibi.

Ç: Acaba öğrendiklerini unutma okulu diye bir şey var mı?

19 Mayıs 2023 Cuma

19 Mayıs


Tüm umutların sona erdiği bir anda Samsun’a doğru yol alan bir gemi dört sene sürecek bir mücadelenin başlangıcıydı… Dışarıdaki düşmanlara karşı kazanılan bir çabaydı bu. Oysa henüz dört senenin içindeyken bile sadece harici değil dahili düşmanlar da vardı. Savaş sadece dışarıya karşı verilmiyordu. İlk başta bu noktaya nasıl gelinmişti? Tüm büyük medeniyetlerinin çöküşü kendi içsel problemleri ile başlamamış mıydı? On-on beş senede olan bir durum değildi bu. Fakirlik, cehalet, dışlanmışlık Anadolu’nun her yerindeydi.

Zafer sadece dışarıda kazanılmadı, içeride de kazanıldı. Zihniyet değişti, her yana fabrika, okul, ışık yayıldı. Ancak ne oldu? Sen-ben davaları maske değiştirerek devam etti. Işık zihinlerin derinine inemedi. Ötekileştirme kutuplaşmaya sebebiyet veriyor. Kutuplaşma her bireyin bir kale seçmesine ve kalesinin ölümüne savunmasına sebebiyet verir. Dar görüşlülüğe yatkın beynimiz nörolojik olarak iptal edildiği gibi kendi fikirlerinin aksi fikirleri tehdit olarak görmektedir. Öyle asıl savaş insan zihnin içinde verilmelidir.

Bağnaz bir şekilde tutunduğumuz inançlara, fanatizme, düşüncelere bakmalıyız? Kendimizi keşfedersek neden diğerlerini yadsımaya çalıştığımızı, ötekileştirdiğimizi, kısıtlamaya çalıştığımızı, bize benzemelerini istediğimizi anlayabiliriz. Yunus Emre’nin dediği gibi ilim bilmek kendini bilmektir. Aşkı böyle bulu Yunus… Aşkı ancak nefsini öldürdüğünde bulur. Bizi yöneten bu içsel parçalarımızı öldürmedikçe özgürlük söz konusu değildir.

İnsan zihninin tek derdi kendini güvende tutmaktır. İster bu dünyada, ister hayalini kurduğu cennette… Hiç fark etmez. En tehlikeli olan da hiçbir fikri olmadığı öte dünyayla ilgili saçma sapan söylemlere inanarak teslim olur içinde bulunduğu topluluğa. Önemli olan ait hissederek güvende hissetmesidir. Gerisi kolaydır, sahte aşk için yapılan her şey mubahtır…

Ey Türk Gençliği, son ve nihai vazifen, içinde özgürlüğe ulaşıp, çevrene ışık yaymaktır. Ta ki tüm ışıklar bir olana kadar… 

6 Aralık 2021 Pazartesi

Kimyasal Kalpler

 

“İnsan en çok ergenlik döneminde yaşadığını hisseder. Beyninize hayatınızı upuzun bir hikayeye dönüştürebilecek kimyasallar hücum eder. Cumartesi akşamını tek başına geçirmek sonsuz bir yalnızlık gibidir.”

Ergenlik döneminde tüm kimyasallar ile mücadele etmek zordur. Bir elimiz hala oyuncağımızı tutarken diğer elimiz karşı cinsten birin elini tutmak ister. Anne ve babamızın kollarında değilizdir artık. Bir ayağımız evdeyken, bir ayağımız dışarıdadır. Burası tam bir Araf’tır… Yaşanılan her travma ise bir yetişkinin kaldıracağından daha fazla etkiler bizi. 

Kimyasal Kalpler isimli film, bir kaza sonrası duygusal çöküntü yaşayan bir kızla, iyi bir aileden gelen bir oğlanın ilişkisini konu alır. Grace, geçirdiği kazadan ötürü kendini suçlu hisseder, hayatı ve ergenliği sorgulamaktadır. Bu dönemde henüz tam anlamıyla olgunlaşmamış beyin yapısından ve kararlarımızı etkileyen hormonlardan bahsedilmektedir. Her şey ama her şey çok yoğundur. 

“Ergen olmanın ne demek olduğunu bir düşün. Ailen başarılı olman için baskı yapıyor. Arkadaşların yapmak istemediğin şeyleri yapman için baskı yapıyor. Sosyal medya, vücudundan nefret etmen için baskı yapıyor. Zor bir şey bu, iyi bir aileden gelen uyumlu bir çocuk olsan bile. Şimdi hayal et. Romeo ve Juliet gibi sevdiğin insanla olamıyorsun. Shakespeare gibi birçok yazarın gençler hakkında yazmalarının bir sebebi var: Genç olmak insana acı verir, neredeyse duyumsanamayacak kadar büyük bir acı.. Yaşadığımız her şey konuşulmalı, saklamak daha beter. Ergenlik yılları Araf gibi. Çocuk olmakla yetişkin olmak arasında bir yerdesin ve dünya sana olgun olmanı ve kendini ifade etmeni söylüyor ama bunu yaptığın anda sesini kesmeni emrediyor. Aslında yetişkinler, Araf’tan sağ çıkabilme şansı bulmuş olan yaralı çocuklar.”

“Gökyüzüne bakınca insanların ölü yılların külleri olduğunu hatırlıyorum.  Biz sadece kısa bir süreliğine bir araya gelen atom parçacıklarıyız ve en sonunda ayrışıyoruz. Her şey nihayete erdiğinde ve bizler hiçliğin içine savrulduğumuzda elimizde temiz bir sayfa olacak. Bütün günahlarına sünger çekilmesi gibi…”

Oğlan kızın kurtarıcısıdır, oysa kız kendine gelme sürecinde bu kurban durumundan rahatsız olmaya başlar. Oğlanın anne-babası ise harika görüntülerinin ardında gerçekten oğullarını görmüyor gibilerdir. Kendi aralarındaki ilişki yetişkin ilişkisi midir? Yoksa onlar da ergenliğin belli bir dönemine takılıp kalmışlar mıdır?  Onlar bir ebeveyn olarak çocuklara uygun yetişme ortamı sunamadıklarında çocukları çocuk olmayı, ergen olmayı, genç olmayı pas geçerek erkenden olgunlaşmak durumunda kalıyorlar.

“Ergenlikte beyninizdeki kimyasallar, sizi çocukluğun güvenli ortamından söküp alan ve yetişkinliğin vahşi tabiatına bırakan kararlar vermeye iter. Bir arkadaşım bir defasında yetişkinlerin Araf’tan sağ çıkabilme şansı bulmuş olan yaralı çocuklar olduğunu söylemişti. Sizi dışarı çıkıp dünyaya o prizmadan bakmaya teşvik ediyorum. Ebeveynlerinize, abi, ablalarınıza bakın. Sokaktan geçen yabancılara bakın. Bakın ve onların da hayatlarının bir noktasında bu koridorlarda yürüdüğünü hayal edin. Onlar da dayanılmaz yalnızlığı hissetti, onlar da dayanılmayacak kadar güçsüz hissetti, gençliğin karanlığını hissetti. Yara izlerinin çirkin veya kusurlu olduklarını düşünürüz, saklamak ya da unutmak istediğimiz şeylerdir. Ama o izler asla geçmez. Bunları yazarken, sonunda anladım ki, o izler, kırılanları anımsatan şeyler değildir. Daha ziyade yaratılanları anımsatır.”

Çiftimizin ilişkisi ise bir sarkaç gibidir bir o yana bir bu yana savrulur. Ne zaman yakınlaşsalar, bir tetiklenme Grace’i kaderli meselesine çeker. Henry ne kadar alttan alsa da uzaklaşmayı engelleyemez. Sonra Grace’in ‘hayatta kalan’ parçalarından biri gelir ve her şey düzeliyor gibi olurken döngü kırılmaz…

 “Ergen bir insanın beyninin yetişkin birey beynine erişmeden önce bir gelişim süreci geçirir. Bu gelişim sürecinde biz doğru arayışımızı sürdürürken bağlar ve sinapslar patlıyor. Ya da yanlışı. Sevdiklerimizi, sevmediklerimizi. Kim olmak istediğimizi…” 

23 Nisan 2021 Cuma

Çocuklar


Ey çocuklar! Oturdukları yerden ders dinlemek zorunda kalan, kalpleri iki kat hızlı atmasına rağmen maske takmaya alışmaya çalışan çocuklar. Piknik, park veya denize gitmek yerine internet bağlantısını önemseyen çocuklar... Belki bizim gibi anne ve babasını büyüdüklerinde anlayacak olan sevgili çocuklar...

Her zaman durum böyle değildi elbet. Bir zamanlar internet yoktu. Televizyon bile yeniydi bizim için. Belki çoğumuz az da olsa bir kıtlık yaşadık. Çikolata, muz, oyuncak bile lükstü çoğumuza... Olsa da başkası özenmesin diye saklanılan bir çok şey vardı evde. Futbol izlerken fazla karmaşaya gerek yoktu: siyahları mı tutacaksın beyazları mı?

Anne babalarımızın çocukluğunu dinleyince durum daha da vahimdi. Onların zamanı... Hepimizin defalarca dinlediği roman. Evet onların hayatı romandı. Bizler ise onlara göre çok rahat büyümenin cezasına çarptırılıyorduk. Kimimiz şiddete, kimimiz bir çeşit tacize uğradık, kimimiz de aşırı sevildik. Onların hayatlarının anlamı, onların evliliklerinin devam etmesinin yegane sebebi olduk. Bariz bir kötü muameleye maruz kalmayan bu kısım, diğerleri tarafında gıptayla izlendi. Bir yük de buradan gelen bu sözüm ona kurtarıcı çocuklar, büyük olmak için çok genç, çocuk olmak için çok yaşlılardı...

Tüm olumlu, olumsuz şartlara rağmen çoğumuzun elinde sokaklar vardı, parklar vardı. Tüm farkların neredeyse sıfıra indiği bir ortam vardı. Boş araziler vardı. Bir kaç tahta parçası ile yakılan ateş ve evden yürütülen üç beş patates... Herkesin dahil olduğu kimsenin (neredeyse) dışarıda bırakılmadığı paylaşım vardı. Kimimizin kırık dökük bir bisikleti, kimimizin plastik bir topu, kimimizin oyuncak arabası vardı. Oyun alanı için geniş... Toprak, ağaç, güneş ve su... Şimdilerde para verip elementleri dinlediğimiz eğitimleri o dönemlerde bedenlerimiz her gün deneyimliyordu. Ağaçlara tırmanmak, toprakta yollar açmak, suyla oynamak, zıplamak, koşmak, yuvarlanmak... Aynı bir kuşun bütün gün cıvıldaması gibiydi.

Hiç bir şey yoksa o gün, ebelemece, köşe kapmaca, uzun eşek, bir bahçeye dalma, kelime oyunları, ve daha nice uydurulan oyun. Biraz daha büyüdüğümüzde ise erkek ve kızların birbirlerine bakışları, kavgaları... Adem ve Havva’dan bu yana gelen tatlı sürtüşmenin mirasını devam ettirircesine çocuksu ve masum etkileşimler. Hiç bir şey yoksa arkadaşlarımız vardı, sesli sessiz paylaşım vardı. Kıyaslamaların az olduğu bu ortamda, yalnızlık yoktu.

Hele bir de harçlık kopardıysak babadan, yaşadık. Mahalleye gelen macuncu, toz leblebici, pamuk şekerci, kağıda sarılı çekirdek ve mahallenin bakkalındaki gazoz... Organikmiş, glütenmiş, hijyenmiş laktozmuş... yoktu bu kelimeler lugatımızda. Biraz daha para bulduysak, pastaneler, sinemalar, kırtasiyeler hazırdı bizi mutlu etmeye...

Ey çocuklar, biz kendimizi ifade edemedik ancak bir çok basit ancak güçlü kaynağımız vardı. Siz şimdi kendinizi ifade edebilirsiniz, elinizde kaynaklar çok, kaldırın kafalarınızı, insanlığa boynunun eğdiren bu teknolojinin, sizi standart hale sokmaya çalışan ne varsa kaldırın hayatlarınızdan. Gelecek sizin...

14 Şubat 2021 Pazar

The Map of Tiny Perfect Things


Hayatımız genellikle sıradan günlerle geçer. Hatta bazen hep aynı günleri yaşıyoruz zannederiz. Dolayısıyla zihnimiz ileride farklı olması için bize hayaller kurdurur. Diğer bir yandan da geçmişte yaşanan olumlu deneyimleri yeniden yaşama arzusu, olumsuz yaşanan olaylardan uzak durmak için bir koruma kalkanı oluşturur. Geçmişte veya gelecekte dolaşan bu düşünceler ve inanç yığını olan zihnimiz hayatı dolayısıyla yaşamamıza engel olur.

Groundhog Day gibi The Map of Tiny Perfect Things isim film, aynı günün defalarca yaşanmasını konu alan bir film. En büyük farkı ise salt bir komedi olmaması. Aynı günü yaşayan Mark, bir gün fark eder ki bu kaderde yalnız değildir. Margaret de aynı onun gibi bu günde sıkışıp kalmıştır. Yaşadıkları yaklaşık 16 saatin uzmanı olmuşlar. Çevrelerinde yaşadıkları anların haritasını çıkarmışlardır. Her küçük anı daha iyi nasıl bunun yollarını ararlar.

Yaşadıkları hayatın geçip gitmesine izin verilmediği için her anın küçük mutluluklarını keşfederler. Bu kader onları yakınlaştırmaya başlar. Oysa Margaret’in bir sır vardır. Bu sırdan dolayı yeni günleri de yaşamak istememektedir. Hayatın yeni anlarına hazır değildir. Mark ve Margaret belli bir sebepten dolayı birbirini hayatlarına çekmiştir. Mark küçük anlara ve ona önemsiz gibi gözüken detaylara görmeye başlar, Margaret ise artık devam etme cesaretini gösterecektir. İşte o zaman özgür olacaktır; hayatın amacı dördüncü boyutu çözmek, kansere çözüm bulmak değildir, hayatın amacı sadece yaşamaktır.

8 Aralık 2020 Salı

Farkındalık

Son zamanlarda çoğumuzun ağzına sakız olmuş sözcüklerin başında yer alıyor ‘farkındalık’ kelimesi. Hatta ‘Farkındalığınız pek yüksek’ gibi söylemlere de rastlamak mümkün. Pek çok yeni kelimede olduğu gibi bu kelime de tam olarak özümsenmeden günlük konuşma dilimize giriveriyor. Oysa bu kelime yabancı bir kelime değil. İngilizce ‘Awareness’ sözcüğünün Türkçe karşılığı… Fiil hali, fark etmek. Dolayısıyla iş, fark etmek ile başlıyor. Farkındalık, fark etmek ile oluşuyor. O zaman neyi fark etmemiz gerekir? 

Neyi Fark Edeceğiz?

Her şeyin kökeni zihnimiz…

Zihin yüzbinlerce yıldır bizi hayatta tutmaya çalışırken, beynimizi en verimli – yani en az enerji harcayarak – kullanmanın yollarını keşfetmiştir.

86 milyar nöron barındıran bu muazzam ağ, bedene giren oksijenin yaklaşık %20’sini harcar. Bu sebeple her dakika bilinçli bir şekilde düşünmek ve karar vererek son derece masraflıdır. Zihin geçmişten gelen bilgi ve deneyimler ile bize otomatik düşünce ve davranış kalıpları yaratarak fazla enerji tüketimini engeller.

Tüm bu otomatik pilot, bir süre sonra hayatımıza yön vermeye ve temel düşünce şeklimizi ve alışkanlıklarımızı belirler. Her şeyi kendi çerçevemizden görmeye başlarız. Bu filtreleme sistemine ‘Dar-görüşlülük’ diyebilirsiniz. Bu sistemi besleyen bilgi ve deneyimler önce ailemizden sonra da içerisinde yaşadığımız topluluklardan gelir. İçgüdüsel olarak bu topluluklara ait hissetmek isteriz. Bunun da temelinde hayatta kalmak vardır.

Öyleyse ilk adım bu oto-pilot sistemi fark etmektir, sorgulamaktır. Durmak ve izlemektir. Fiziksel olarak duramasak da, içsel olarak bir adım geriye çekilip zihni gözlemlemek - ki bu meditasyondur. Zihnin nasıl başka fikirleri kendine tehdit olarak gördüğünü ve mevcut düşünce yapısına nasıl sadık olduğunu fark etmek, farkındalığın en önemli adımıdır. Bebekken zincirlenen ve büyüdüğünde ayağında bir zincir olmamasına rağmen bir yere gidemeyen fil gibi, biz de zincirlerimizi fark ettiğimizde artık adım atmaya, gönlümüzün götürdüğü yere gitmeye ve gönülden gelenle fark yaratmaya başlayabiliriz. 

Ben Kimim?

Sessiz bir şekilde gözlemleme bizi bambaşka bir bakış açısına götürür. Her durumun, olayın, kişinin ardında olana bakmaya ve anlamaya yol açar. Bu durum, bir araştırmacı gibi her şeyi kurcalamanın ötesinde bize derin anlayış sağlar. Evrendeki hiç durmadan hareket halinde olan ve birbirini etkileyen sistemleri fark ederiz.

Hiçbir şeyin kişisel olmadığını gördüğümüzde hayatın bu derin anlayışı ile uyumlu hale geliriz. Büyük bir sistemin bir parçası olduğumuzu kavramak bize güç verir. Sınırlı da olsa içerisinde bulunduğumuz sistemde özgür irademizi keşfederiz. Savaşlar biter, uyum sağlama güdüsü, bir şey olma zorunluluğu, bir şey başarma arzusu kaybolur.

Sadece nihai bir soru kalır geriye: Ben kimim? 

3 Kasım 2020 Salı

The King of Staten Island

Babasını yedi yaşındayken kaybetmişti. Tehlikeli bir yangına kendini cesurca atan itfaiyeci babası hayatını feda etmişti. Küçük kız kardeşi babasını hiç hatırlamazken, o, babasının ne kadar harika bir adam olduğunu biliyordu. İçinde bir yanı ona kızarken bir yanı onu çok özlüyordu. Diğer bir yandan da babasını yücelttiği için bu mükemmeliyetin altında ezilmekteydi.

Yetişkinliğe adım atacak yaşa gelmesine rağmen üniversiteye gitmemiş, hala annesi ile yaşıyordu. Ne annesi ne de kendisinin doğru düzgün bir ilişkisi vardı. Ruhen annesinin kocası mıydı? Babasının yokluğunu onun hayata adım atmasındaki en önemli engel miydi? Babasının böyle tehlikeler atılmasının sebebi kendi atalarındaki olaylardan mı kaynaklanıyordu?.. Tüm bunları bilemeyecek kadar gençti. Tek bildiği onun üzerindeki etkileriydi. Uyuşturucu kullanıyor, sorumluluk almıyor, anti-depresan kullanıyor ve sindirim sistemi ile ilgili bir hastalığı vardı. Hayatına son verdiği düşündüğü zamanlar oldukça fazlaydı.

Tüm bu yaşanan travmaların hediyeleri de vardı elbette; son derece komikti ve kendini ifade edebildiği bir sanatı vardı: dövme modelleri çizmek ve yapmak...


Hayatı bu şekilde devam ederken, Scott’ın hayatı annesinin bir sevgilisi olmasıyla değişmeye başlar. Bu haberi duyan Scott önce sevinir. Ancak onun da babası gibi bir itfaiyeci olduğunu öğrendiğinde tetiklenir. Onun da itfaiyeci olması nasıl tesadüf olabilir? Böyle karşılaşmalar sadece bir rastlantı mıdır? Yoksa her şey onun üzerine geliyordur? Ona göre itfaiyeciler çocuk sahibi olmamalıdır – sevgi kaybetme korkusu üzerine nasıl inşa edilir? Artık kafasına koyar; annesini o adamdan ayıracaktır.

Oysa işler hiç de umduğu gibi olmaz. Annesi hem oğlunu hem de yeni arkadaşını evden atar. Bu kırılma noktası her iki erkek için de olgunlaşmak için inanılmaz bir fırsat olur. Scott’ın tutunduğu dalların hepsi birer birer kırılır. Dışarıda bir dal kalmayınca, içindeki köklere dönme zamanı gelmiştir onun için. Zorlu bir süreçten sonra içinden yeniden güneş doğar – babası sadece bir insandır artık. İyisiyle kötüsüyle kabul eder onu. Dışarıda da güneşin doğma vaktidir şimdi...

11 Ekim 2020 Pazar

Prayers For Bobby

 

“Onlar bana farklı olduğum için gülüyorlar. Ben onlara aynı oldukları için gülüyorum.” (Kurt Cobaine)

Yaşama geldiğimizde uyum sağlamak bizim için hayatta kalmak demektir. Önce ailemize sonra çevremize uyum sağlayarak kendimizi güvende hissederiz. Oysa içimizdeki kişinin seçimleri bambaşka olabilir. Bu seçimler derinde çok farklı dinamiklere dayanıyor olabilir. Oysa bireysel uyum sağlama kolektif olarak güç kazanmış ve vicdan/ahlak gibi kavramlarda köklenmiştir. Bir de buna sözde dini inançlar eklenmiş ve beton kadar sert kuralların altında ezilmeye başlanmıştır.

Sözde olmasının sebebi ise temelinde hemen hemen her dinin mesajının aynı olmasının yanı sıra, aracılar ve yorumlayıcılar tarafından değiştirilmesi ve çarpıtılmasıdır. Yaradan ve kulları arasında bir aracıya ihtiyaç yoktur. Yaradan yarattığı her birey eşsizdir. Öte yandan topluma uymayan her durum günah ilan edilip dışlanmaktadır.

Prayers For Bobby isimli film, gerçek bir hikayeyi konu almaktadır. Sadece Bobby’nin değil ergenliğinde ailesi ve toplum tarafından dışlanan, baskı altında kalan her gencin hikayesidir bu. Son derece dinine düşkün bir annenin, evde nispete pasif ve duygularını gösteremeyen babanın ve cinsel açıdan kafası karışık oğullarının yaşadığı trajedinin hikayesi...

Bobby gibi farklı olanların düştükleri kapanı besleyen kör vicdan ve ahlak yapısının ardında yüzyıllardan beri nesiller boyunca aktarılan koşullanma düşünce ve inanç sistemleri yatmaktadır. Körü körüne inanmak, hiç inanmamaktan daha tehlikedir. Tüm varsayımlarımızın, inançlarımızın, düşünce kalıplarımızın, alışkanlıklarımızın sorgulanması gerekir. Tüm bu sorgulama her bireyin bizzat kendisinin çıkması gerecek bir yolculuktur. Sonuna kadar, içtenlikle, yılmadan ve bitmeden yapılmalıdır...

“Kutsal kitaplar ölümlüler tarafından yorumlandı ve bu yorumların çoğu yaşanılan zamanın etkisinde kalınmıştı. Tanrı sorgulamaya karşı değildir. Körü körüne inanmak, hiç inanmamak kadar tehlikeli olabilir.”

24 Eylül 2020 Perşembe

Last Shaman (Son Şaman)

“Bir kişinin içinde tüm dünya vardır. Bakmayı ve öğrenmeyi bilirsen, kapı önünde ve anahtar elindedir. Anahtarı ya da açacağın kapıyı senden hiç kimse sana vermez.” Jiddu Krishnamurti

Başarılı bir şekilde mezun olmuş, ülkenin en iyi okullarından birinde okuyordu. Her şey yolunda gidiyor olmalıydı. Herkes onu takdir ediyordu. Ancak bu koşullu mutluluklar onun sevme ve sevilme ihtiyacını karşılamıyordu... Bir şeyler yanlış gidiyordu. Kendinden nefret ediyor. Kendinden nefret ettiği için daha da çok nefret ediyordu. O kadar dayanılmaz bir hale gelmişti. Basit bir mutsuzluk değildi bu; her sabah cehennemde gibi hissediyordu. Son çarelerden biri olan elektro-şok tedavisini denemeyi bile düşündü. İntihar düşünceleri bile sıradanlaşmıştı...

Depresyon onun için bir uyanma çağrısı mıydı? National Geographic kanalında Peru’lu şamanları duymuştu. Birden kendini Peru’da buldu. Şamanlar ve tüccarlar sarmıştı etrafını. Ruhsal dünya da gerçekten yol gösteren kişilerle, kendilerini kutsal biri görenler ve sahtekarlar birbirine karışmıştı.

Bazen hatırlıyordu. Son derece prestijli meslekleri olan anne ve babası ise bir yerlerde yanlış yapmıştı. Niyetleri iyi bile olsa, kendisi için çizdikleri yolun dışı renkli ancak içi boştu... Kendi bildikleri doğrular ile yetiştirmeye, biraz da rekabetçi ve hırslı olmaya yönlendirmeye çalışmışlardı. Oysa bunlar işe yaramıyordu.


Artık tüm bunlar geride kalmıştı. Doğru kişiyi bulması gerekiyordu. Bulduğu kişi, onun geldiği toplumda hiç de başarılı gözükmeyecek biriydi. Ona bu yolculuğu kendisinin yapacağını söylüyordu. Ne antidepresanlar ne ruhsal ilaçlar ona çare olabilirdi. Ruhsal araçlar da sadece araçtı. Bu yolculuk kahramanın yolculuğu olmak zorundaydı. Kestirme olmadan, kaçmadan...

Öfke, ifade, üzgünlük ve nihai kabul... Olan her şeyi olduğu gibi kabul etme ve artık farklı yapma zamanı. Eskiden çok daha güçlü hissediyordu. Artık hissedebiliyordu; acıyı, üzüntüyü, coşkuyu... Eve dönme ve öğrendiklerini uygulama zamanı gelmişti. Dünyayı yönetmek için burada değildi, önemli birisi olmak için burada değildi, kendinden çok daha büyük bir şeyin küçük bir parçası olduğunu görebiliyordu. Bunu bilmek fazlasıyla özgürleştiriciydi. Sonunda içinde huzurlu bir köşe bulabilmişti. Çözüm her zaman onun içindeydi...

“Şaman, dünyaya baktığında baktığı her maddenin ruhunu da görebilen kişidir. Baktığı her şeyde hayatı görür, vücudumuzun içinden kendine yol açan bir zeka görür, taşların, ağaçların, gökyüzünün içinden, tüm evrenin içinden yol açan bir zeka. İnsanın anlayabileceğinden ya da kavrayabileceği her şeyden çok daha büyük bir zeka...”

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Minimalizm

Her dakika koşturmaca halinde geçiyor. Okul hayatı boyunca hep bir sonraki sınava çalıştıktan sonra şimdi iş hayatında yeni hedefler, kazanılan para yeni oluşan talepleri karşılamaya yetmeyebiliyor. İşin tuhaf yanı, gelirin arttıkça giderlerin de artması. Terfi aldıkça, yarattığımız kişisel imaj için harcamaların da artması. Hayat tarzımızın değişmesi ve daha büyük bir ev, daha lüks bir araba, tatiller, hediyeler, aksesuarlar ve ikinci bir araba, tekne… Belki oraya varmadan pes ediyor, belki de Jim Carrey gibi merdivenin en tepelerine çıkıp görüyoruz durumumuzu: “Keşke herkes zengin ve ünlü olsa da, cevabın bu olmadığını görseler.”  

Tüketim ve Kısır Döngü

Kendimizi, tarzımızı, hayata bakış açımızı tanımlamak için sahip olduklarımıza bir bakalım. Dünyadaki kapitalist düzen ve devamlı ürün satmaya ve dolayısıyla tüketimi coşturan sektörel faaliyetler bilinçaltımıza devam aynı mesajı veriyor: “Tüketiyorsun, öyleyse varsın.” Geçmişte sadece iki sezondan oluşan kadın sektörü bazı markalar için senede 52 sezona dönmüş durumda. Benzer eğilimler hemen hemen her sektörü ele geçiriyor.

Oysa ne kadar tüketirsek tüketelim içimizdeki boşluk asla dolmuyor. Ya o son basamağa hiç ulaşamıyoruz, ya da ulaştığımızda bizi hayal kırıklığı veya yaşlılık bekliyor. Hayatı yaşayacağım derken akıp gitmiş bir hayat…

Tüm bu koşuşturmacanın arasında bir dakikalığına duran ve kendine bakanlar başka bir şeyler yapmanın vakti geldiğini anlıyor ve bir arayışa giriyorlar. Ruhani arayışlar, gurular, felsefeler, daha sağlıklı beslenme ve çeşitli eğitim ve faaliyetler. Bu noktada bir tuzak daha bizi bekliyor olabilir. Hiç doymayan zihin bu sefer de kafayı ruhaniyet, sağlıklı beslenme, doğa-hayvan-insan hakları ile bozuyor. Kulağa da kalbe de hoş olan bu yanılsamanın yarattığı aynı kısır döngü. Kabus yerine daha tatlı bir rüya görmeye ve buna tutunmaya başlayan zihinle bir süre daha yol alıyoruz. Sonuçta zihnimiz yeni hedeflerle dopdolu olmaya devam ediyor.


Minimalizm Nedir?

Son zamanlarda popüler olan diğer bir kavram da minimalizm. Tüm bu yeni kavramlar gibi hemen fanatikleşme, özdeşleşme ve hayatımızı bu yeni kavramla doldurma tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliyoruz. Yapılan en büyük hata soyut kavramları tam olarak idrak etmeden onu kimliğimizin bir parçası haline getirmeye çalışmak.

Nedir bu minimalizm?
Kimdir minimalist?

Genellikle her şeyi az kullanmak, az satın almak veya ucuz şeyler kullanmak gibi algılansa da minimalizm çok daha derin bir kavram. Evet minimalist hayat daha az kıyafetle daha az ayakkabıyla daha az daha az nesneyle hayatımızı sürdürmek. Peki neden böyle bir şeye kalkışalım? Bu kadar çok şeyi bu kadar ucuza almak varken, her şeyin milyon tane seçeneği varken neden daha azı ile yetinmeliyiz? Dışımız doldukça içimiz de doluyor. İçimiz doldukça dışımız daha da çoğalıyor.

İç dünya ile dış dünyamız daima birbiri ile ilintilidir. Dış dünyamızdakiler, içimizin bir yansımasıdır. Dışarıdan sadeleşmek – ki bunu becerebilirsek – yeterli değildir. İç dünyamızda da sadeleşmeli. Minimalizm sadece dışarıda değil içeride de olursa bir anlam taşır. Yoksa yeni akım ve kavramlar gibi klasik bağımlılıklarımızı bırakıp başka bir şeye bağımlı olma haline dönüşür. Eğer yola “ben minimalist olacağım” diyerek başlıyorsak baştan yanılırız.

Minimalizm kendimizi tanımladığımız her türlü maddi nesneden ve manevi duygu/düşünceden özgürleşmektir.

Tüm bu özgürleşme başladığında, zihnimiz çoğunlukla sessiz, etrafımızda yeterli bir boşluk ve yeteri kadar eşya olacaktır. Belki pahalı ve kaliteli bir ayakkabımız olacak ancak çok olmayacaktır. Bir çok şeye ihtiyaç duymadığınızda, daha fazla para getiren işlerde hırsla çalışmak yerine sevgimiz işleri yapmak, yaşamak için daha çok vaktimiz olacaktır. Tüketim dünyasında boş vakit satın alamazsınız. Yemek konusunda, tatlı, şeker, un vs gibi besinlerin az tüketilmesi ile kazanılacak sağlık, minimalist yaşamın bir ikramiyesi gibi… 

Gerçekten kim olduğumuzu ancak kim ve ne olmadığımızı anladığımızda keşfedebiliriz. Bunun için önemli araçlardan biri de minimalist bir düşünce ve yaşam tarzıdır. 

28 Haziran 2020 Pazar

Not Alone



Geçmişin tüm hayatını etkiler. Zihin geçmişi genlerle geleni kendi deneyimlerine kadar ve geleceğe yansıtır. Bizi hayatta tutmak ve en az enerji harcayarak yaşamı idame eden bir mekanizma inşa eder. Bu durumda; otomatik pilotta yaşayan herkes için hayat geçmişin etkisi ile devam eder. Zihinde yerleşmiş tüm duygu ve düşünceler yaşamı belirler. Tüm suçlu genlerimizin sahibi atalarımız ve bizim deneyimlerinizin tam göbeğinde olan ebeveynlerimizdir. Oysa tüm bu olanlara başka bir bakış açısı ile bakmak mümkün müdür?

Not Alone filminin kahramanı Roy’un hayatı babasının aileyi terk etmesi ile allak bullak olmuştur. Bu da yetmezmiş gibi erkek kardeşi vefat eder ve bu durumdan kendisini suçlar. Bu suçu paylaşacak birini aramaktadır. Babasının gitmesine annesi sebep olmuş olabilir. Bu geçerli bahanedir. Annesi babasının evde kalmasını sağlasaydı kardeşi de belki hayatta olacaktı. Annesine olan öfkesinden dolayı hakaretler yağdırdıktan sonra Roy kendini sokakta bulur. Yolda çantasını da çaldırdıktan sonra Roy’un cebin 200 doları ve kıyafetlerinden başka hiç bir şeyi kalmaz.

Gecelediği parkta onun gibi evsiz bir kızla tanışır. Gitar çalıp şarkı söyleyen bu kız, benzer durumda olmalarına rağmen bu tanıştığı kişinin değişik görüşleri vardır. Bir çöp tenekesini bile sorgulamaktadır. Lakin silindir şeklinde bir tarafı açık metal bir kutuya ‘çöp tenekesi’ olarak isimlendiren insanlıktır. Herkes de bu bilgiyi doğrudan kaydeder. Bir süre sonra sorgulanmadan doğru ve gerçek olarak kabul edilir. Elbette çöp tenekesi bizi derinlemesine etkilemez ancak psikolojik duygu ve düşünceler, inançlar bizi oldukça derinden etkiler.


Roy, bakış açısını değiştirmeye başladığında fark eder ki, kardeşinin babası o değildir. Kendi babasının yüklerini taşımaktadır. Kardeşi de fiziksel olarak olmasa da ruhu her zaman onun yanında. Yapması gereken ise yaşayarak kardeşini onurlandırmak... Ve yaşama, kaderine evet demek!

5 Haziran 2020 Cuma

Kalküta’nın Çocukları


“Babam beni birine satmak istemiş, ablam gelmiş ve ona engel olmuş.”
Bazen doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir yere, doğduğumuz ırktan çok farklı insanlara çekiliriz. Bir şekilde onlara kendimizi yakın hissederiz ve bir gün kendimizi o topraklarda o insanlarla buluruz. Kalküta’nın Çocukları (Born Into Brothels: Calcutta's Red Light Kids) isimli belgeselin kahramanı Zana Briski, İngiliz fotoğrafçı ve film yapımcısı.

Nedenini bilmese de hayat onu Hindistan’ın Kalküta bölgesinde genelevlerin olduğu bir yere atar. Burada küçük çocuklara gönüllü bir şekilde fotoğrafçılık dersleri vermeye başlar. Ders verirken onları daha iyi tanımaya ve onların hayatına küçük bir dokunuşta bulunmak arzusu ile yanıp tutuşmaya başlar.

Zamanla anlar ki, bu çocuklar için okumak büyük bir lükstür. Onlar ancak hayatta kalmaya çalışırlar. Küçük yaşta çalışmaya ve kendilerini korumaya çalışırlar. Kiminin annesi yoktur, kiminin babası. Kiminin babası uyuşturucu kullanır, kiminin annesi genelevde çalışır. Kaderleri öylesine ağır olmasına rağmen çocuklar yaşama tutunurlar. Onunla savaşmak yerine ondan güç alan çocuklar vardır aralarında. Zana’nın onlara uzattığı ele cevap verirler, hayatlarındaki gidişatı bir parça olsa da değiştirmek için harekete geçebilecek cesarete sahip olanlar...

Bazıları ise buna sahip değillerdi. “Geleceğimde umut diye bir kelime yok” diyordu bir tanesi. Onlara yardım etmek mümkün değildi. Belki de ait oldukları sistemde kendilerini ait hissediyor ve oradan çıkmak istemiyorlardı. Bu onların bilinçli bir şekilde istedikleri bir şey değildi. Belki de kaderlerinin onların özgür iradelerine karşı galip çıktığı bir durumdu bu...


Elinden geleni yapan Zana’nın her şeyden haberi olan bu yüce gücün karşısında saygıyla durmak dışında yapabileceği ne olabilir? Tüm bu kötülüğün mirası kimlerden ve hangi zamandan gelmekteydi? Geçmiş acılarının, ayrımlarının mirasını çeken çocuklar bu bedeli ödeyince sistem yeniden dengeye gelecek mi? Ayrımlar, dışarıdaki ve içerideki ayrım bitecek mi? Her şey ama her şey yeniden bir olacak mı?..

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Pleasantville


Öyle bir yerde yaşıyorsunuz ki, hiç bir atışınız kaçmıyor, herkes her dakika neşeli. Hep kibar ve güler yüzlü. Hiç bir zaman yağmur yağmıyor, hiç bir zaman başınıza bir şey gelmiyor. Her şey çok güvenli. Her gün her zaman aynı olaylar oluyor... Başta kulağa hoş gibi gelse de, bu durum belki de sadece bedeni hayatta tutmak isteyen içgüdüsel beynimiz harika bir yer olurdu.

Pleasantville isimli filmin kahramanı David, kendini okulda kendini dışlanmış hisseder. Babası ayrılmış, annesi kendinden genç bir sevgili ile beraber, kız kardeşi ise çapkınlık peşindedir. Tüm bu sıkıntılardan kurtulmanın yolunu Pleasantville isimle 1960’lı yıllarda geçen siyah-beyaz bir dizi izlemekte bulmuştur. Bu dizide ilk başta anlatılan gibi mükemmel olarak tabir edilen ideal Amerikan yaşantısının bir örneğidir. Baba işten gelir, anne yemeği hazırlar, çocuklar okula gider, sporunu yapar...

Bir gün hiç umulmadık bir şey olur ve David, kız kardeşi ile beraber bu dizinin içerisinde bulurlar kendilerini. Onlarda siyah beyazdır. Gerçek hayatta olduğunun aksine zıtlıklar yoktu orada. Sadece olumlu durumlar ve mutluluk. Oysa bu düzen ardında, her şeyin belirli olmasından kaynaklı derin bir boşluk vardır. Zıtlıklar olmadan, insanları geliştirecek bir zorluk olmadan, duygular olmadan hayat fazlasıyla yavandır. David ve kardeşinin müdahalesiyle kasabada yaşayanlar bazı duygular hissetmeye başlar. Artık renklenmeye başlarlar. Siyah beyaz kalan ise düzenin bozulmasından rahatsız olmaya başlar. Her yenilikte veya hem yeni bir fikir ortaya çıktığında olduğu gibi, yeni bir düşünce zihin için bir tehdittir. Bu toplumsal düzeyde de aynıdır. Her şey normalleşene kadar değişik olanlara, farklılıklara karşın direnç olacaktır.


Bir süre sonra David tüm kasabayı rengarenk yapacak tüm adımların atılmasını sağlayacaktır. Bu kendi iç dünyasındaki siyah-beyazlığı da iyileştirmektedir. Artık olaylara bambaşka bir açıdan bakabilecektir.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

My Sister’s Keeper


O planlı bir bebekti. Kendi ablasına tıbbi donör olması için planlanmış bir hamileliğin sonucunda doğmuştu. Bebekliğinden itibaren ablasına kan verme veya ilik nakli gibi bir çok konuda yardım ediyordu. Ona sorulmasa da... O ailenin üçüncü çocuğuydu. Bir de abisi vardı. Babası itfaiyeci, annesi de hiç vazgeçmeyen bir avukattı.

Ablası çok küçük yaşta lösemi olmuştu. Annesi bir türlü kızının başına gelen hastalığı kabullenmiyordu ve bu hastalığı savaşılacak bir nesne olarak görüyordu. Oysa bu savaş kimseye fayda sağlamıyordu. Ne ablasına ne de ailenin diğer fertlerine. Yıllardır evde kararları veren taraf olmuştu. Son derece uyumlu ve sevecen kocasına sadece sabretmek düşüyordu.

Ablası için çok üzülüyordu. Neden onun başına geliyordu tüm bunlar? Annesinin baktığı gibi haksızlık mıydı? Yoksa yaşamın bir parçası mıydı? Peki yıllardır ablasının kan değerlerini saymaktan dolayı abisinin disleksi problemini çok sonraları fark etmeleri, kendisinin biraz da zorla tıbbi prosedürlerden gelmesi doğal mıydı? Sağlıklı olmak abisinin ve kendisinin suçu muydu? Bunu dile getirmek veya konusunu açmak bile imkansızdı; sonunda hep aynı kart çıkacaktır karşılarına: “O hasta...

Yolun sonuna doğru yaklaşıldığında bile hazır olmayan tek kişi vardı: O da hep savaşan annesiydi. Kimse gerçekten çocukların ne istediğini, ne hissettiğini göremez hale gelmişti. O gitmeye hazırdı. Bir ömrün süresini belirleyen neydi? Tanrı mı? Kader mi? Ne kadar yaşamak doğaldı? 100 yıl? 70 yıl? 30 yıl? 5 yıl? Anne karnında? Uzun yaşamaktan ziyade yaşamı gerçekten yaşamak mıydı önemli olan? Bunlara cevap vermek çok zordu. Onun yaşında biri için çok karmaşıktı. Oysa annesinin yapması gereken artık hayatta olanları görmesiydi... “Ben sizinle kalıyorum” sözleri ne kadar da sihirli olurdu.


Hayatı boyunca kardeşimi kurtarmak için geldiğini düşünüyordu. Ancak bu doğru değildi. O sadece onun kız kardeşiydi. O da kendi hayatını yaşayacaktı. Ablasını tekrar görene kadar...
“Gittiğin yerde beni bekleyecek misin?”