Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2024 Cuma

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At


Hem kitabı hem de filmi olan bu sıcacık hikâye, her yaştan kişiye hitap ediyor. Kaybolmuş çocuğun yolculuğu gibi gözükse de, yazar
Charlie Mackesy’nin belirttiği gibi bu dört karakter aynı kişinin farklı parçalarını yansıtıyor. Hayat boyu bölünen bir kişinin parçaları. Görüldüğü gibi her bir parçanın artı eksileri var, parçalar kendi aralarında anlaşabildikleri kadar zıtlaştıkları durumlar da var…

Çocuk

Öğrenmeye çalışırken hayatın zorlukları karşında yolunu kaybetmiş. İçimizdeki çocuğu yansıtıyor gibi gözüküyor. Doğa hayatı temsil ediyor; zorluklarına rağmen güzel ve keşfedilmeye değer. Çocuk bu yolculuğunda merak içinde sorular soruyor.  Öte yandan kendini suçlama eğilimde. Hepimizin içindeki çocuk gibi.

K (Köstebek): Büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?
Ç (Çocuk): İyi kalpli…

Ç: Başarı sence nedir?
K: Sevmek…

Çocuk bu değerli arkadaşları ile vakit geçirmekten mutluluk duymaktadır. İçimizdeki parçaları yansıttıklarımız en yakınımızdaki kişilerdir. İçsel dostluğu sağlayabilirsek dışarıdaki dostluğu da sağlayabiliriz.

Köstebek

Köstebek ise yemekle kafayı bozmuş; özellikle de pastayla. Öte yandan coşkulu bir yanımızı temsil eden köstebek kimisine göre bilinçdışını da temsil ediyor olabilir.

Ç: Sence en büyük zaman kaybı nedir?
K: Kendini başkalarıyla karşılaştırmak…

Köstebek minicik ve korkak olmasına rağmen bir o kadar da cesur – hayattaki düaliteyi gösterir gibi. Her şeyin karşıtıyla var olduğunu ispatlar gibi…

K: İyilik görmek için bekliyoruz çoğu zaman, oysa kendimize iyi davranmaya hemen başlayabiliriz.

At

At, bilge bir parçayı temsil ediyor olabilir. Kimisine göre ruh veya öz-benlik de olabilir. Yardım istemenin pes etmenin tersi olduğu söylüyor at; çocuğun kendi zayıflıkları ile yüzleşmesinin gerçek cesareti simgelediğini belirtiyor.

A (At): Gözyaşlarının bir nedeni vardır, sana güç verir, zayıflık değildir.
Büyük şeyleri kontrol edemediğini hissettiğinde burnunun dibindeki sevdiğin şeylere odaklan.

Tilki

Tilki, sessiz ve dışlanmış yan gibi… Yazarın belirttiği gibi hayata küskün ve kendini korumak için kimseye kolay kolay güvenmeyen bir parça. Oysa her parça gibi değerli. Tehlikeli anlarda koruyan, kaçan, savaşan, saklanan; daha sonra iyileşmek için bekleyen.

Sonuç

Özgürlük, olaylara nasıl tepki verdiğimizle ilgili… Tepkisel olan parçalarımızı zihnimiz otomatik pilotu olan göreceli olarak daha ilkel bir kısmından besleniyor. Bu derindeki tepkiselliğin ardındaki dinamikleri çözmediğimiz sürece özgür irademizle kararlar veremeyeceğiz. Dinamiklerin çoğu çocukluğumuza, ebeveynlerimizle olan ilişkiye dayanmaktadır. Onların çocuk ve travmatik parçaları, onların ebeveynleri derken anlarız ki köklerimizdeki acı olaylar parçalarımızın yaratıcıdır.

Zihnimiz başkalarının bizi nasıl gördüğü ile kendimizin bizi nasıl gördüğü arasındaki çelişki ile boğuşur – oysa hakikat daha derindedir. Hayatın “mükemmel olmasına” gerek yoktur; hayat hayattır… Hayat zor olsa da, içimizdeki çocuk sevilmeyi hak ediyor – olduğu gibi.

Ç: Acaba öğrendiklerini unutma okulu diye bir şey var mı?

23 Kasım 2018 Cuma

Ev Yapımı Bir Paraşüt

Hakikat ne kadar basit...
Ona ulaşmayı engelleyen zihnin ürettiği karmaşık duygu ve düşünceler yığını...

Geçmişten ve kendi taşıdığımız deneyimlerin sonucunda üretilen düşünceler bir süre sonra duygulara ve daha sonra alışkanlıklara dönüşüyor. Alışkanlıklar da kurallara ve doğru gibi kabul ettiğimiz binlerce yanılsama ve gerçekte olmayan kavramlara. Sırf hayatta kalma ve uyum sağlama adına zihnin sürücü koltuğuna geçmesine izin veriyoruz. Belki bunun farkında bile değiliz. Zihni, düşünceleri kendimiz sanıyoruz. Özdeşleşme öyle bir sevide ki hiç bir zaman duygu ve düşüncelerimizi sınama veya sorgulama ihtiyacı hissetmiyor, bize öğretildiği gibi rekabetin, karşılaştırmanın, kıskançlığın, önyargıların, varsayımların, korkuların ve endişelerin içinde yaşayıp gidiyoruz. Böyle bir hayata yaşamak denir mi?

Eğer zihnimizde yaşıyorsak, pek de yaşadığımız söylenemez. Sadece bedeni hayatta tutmak adına stratejiler geliştiren beynimiz ya geçmişle ilgili anılara takılır ya da deneyimlerine dayanarak bir parça olumsuz ve korumacı bir tavırla gelecek hakkında tahminler üretir. Geçmişle barışamamak bizi depresyona sürüklerken, gelecek korkusu bizi anksiyeteye doğru ilerletir.


Sevgili Berrak Yurdakul’un Ev Yapımı Bir Paraşüt isimli kitabında zihnimizle ve zihnimizin yarattığı sahte kimlikle ilgili her türlü detayı bulabilirsiniz. Doğru sandığımız en temel inanışlarımızı sorgulamaya başlayabilir hakikatin basit ve yalın haline ulaşmak için izlenecek yol hakkında ilham sahibi olabilirsiniz.

Tüm bunları yapmak için en temel soru ile başlamak gerekir: Ben Kimim?
Kelimeler ile iletişim kurduğumuz, kelimeler ile yazdığımız satırlar, kelimelerin ötesindeki bu yanıtı bulmamızda fayda sağlar mı? Kelimeler, sözcükler insan beyninin korteksin sol tarafından algılanır. İşlem yapan merkez... Dolayısıyla bir şeyi anlatmanın yolu, kim ve ne olduğumuzu anlatmaktan ziyade “ne olmadığımızı” anlatmak olacaktır. Olmadığımız her şeyi attığımızda geriye cevaplanması gereken bir soru kalmayacaktır.

Keyifli bir dille ve kurgu ile kaleme alınmış bu kitap, ne olmadığımıza dair en önemli ipucu ile başlıyor: 
“Biz beden veya zihin değiliz...”

24 Mart 2017 Cuma

Beden Asla Yalan Söylemez


Bedenimiz, fiziksel ve psikolojik olarak yaşadığımız her olayı kaydeder. Olayların üzeri örtülse de, bu olaylar hatırlanmasa da, inkar edilen veya ifade edilmeyen duygular, bedenimizde hastalıklar olarak ortaya çıkar… Bedenimiz bize devamlı mesaj vermektedir. Louise Hay’in kitabı Düşünce Gücü ile Tedavi kitabında hemen hemen her türlü rahatsızlığın psikolojik karşılığı belirtilmiştir. Bu liste, genel olarak bir anlam ifade etse de, her birey için durum farklılık gösterebilir. Bu sebepten dolayı kişinin, bireysel olarak kendi üzerinde çalışması gerekir.

Alice Miller’ın Beden Asla Yalan Söylemez isimli kitabında, çocukluk döneminde yaşadığımız travmaların, bedenimiz üzerindeki etkileri anlatılıyor. Miller, özellikle de ebeveynlerin çocuklarına yaptıkları kötülüklerden bahsediyor. Özellikle ahlaki ve dini çekincelerden dolayı ebeveynleri suçlamama ve çocukların da duygularını yine aynı sebeple bastırmasının olumsuz yanlarını ağır bir şekilde eleştiriyor.
“Çocukluk anılarının olmaması, içinde ne olduğunu bilmediğimiz büyük bir sandığı sürüklemeye mahkum olmaya benzer. Yaşlandıkça sandık ağırlaşır ve onu açmak için daha da sabırsız hale gelirsiniz.”             [Jurek Becker]

Miller’ın kitabında “Geçmişten kurtulmak”, “Bazı ebeveynler sevgi ve saygıyı hak etmezler”, “Anne babamı sevmeme hakkını elde ettiğimde…” gibi bir çok cümle geçiyor. Her ne kadar başlangıç yolu doğru olsa da, çözüm yolu eksik ve yanlış… Bu genellikle anlaşılması zor bir durum. Ebeveynlerimiz veya aile fertlerimiz ile yaşanan olaylarla yüzleşilmesi, duyguların ifade edilmesi sağlıklıdır… Öte yandan, onların da kendi kaderlerini görerek anlayışımızı geliştirebilirsek anlarız ki, hepimiz kurbanların kurbanıyız…

Aile Sistemi
Bu neden böyledir? Hepimiz birbirimize bağlıyız. Evrende her şey, sistemlerden oluşur; sistemin üyeleri ise görünmez bağlarla birbirini etkiler. Bizi de en yakında etkileyen sistem, aile sistemimizdir. Bu, evrimsel olarak hayatta kalmamız için de gerekli bir bağdır. Her ne kadar bilinçaltı seviyesinde bireysel olarak hayatta kalmaya çalışsak da, kolektif bilinçaltı seviyesinde sosyal olarak ait olma güdüsü ile toplum olarak hayatta kalmaya çalışırız. Bu sebeple, Ait Olma Güdüsü çok güçlüdür. Bu bizi birbirimizle birleştiren bağa, sevgi denir. Yüzeyde, şiddet veya taciz de olsa derinlerdeki arayış “sevgi arayışı”dır.

Bu demek değil ki, yapılan eylemleri gerçekleştirenler suçsuzdur. Tabi ki değil. Bu kişiler yaptıklarının sorumluluğunu üstlendiğinde herkes rahatlar. Onlardan intikam almak ise, kurbanı fail yapacaktır. Fail durumuna gelmeden onların yükünü onlara bırakmak, kendimize düşen payı almak ve onların kaderlerini az da olsa anlamak, gerçek özgürlüğe gidecek yoldur.

Çözüm
Miller’ın kitabında şöyle danışan deneyimlerinden bahsediliyor: “Anne aslında gerçekten sevmediğimi kendime itiraf eder etmez hastalıkların hepsi yok oldu”. Bu durum gerçek bile olsa, aileden kendimizi soyutlamak, ailedeki tıkanıklığı anlamadan bağları kesmeye çalışmak demektir. Bu durumda, o kişi hastalığından kurtulsa bile, bu dışlanma (ait olmama durumu) daha sonraki nesillerde tekrar ortaya çıkacaktır. Önemli olan, artık bir yetişkin olarak konuya bakmaktır.



Yetişkinlik, hakikati artık inkar etmemektir; bastırılmış acıları hissetmek, bedenin duygu seviyesinde hatırladığı hikayeyi bilinçli olarak kabul etmek ve bastırmak yerine o hikayeyi tamamlamak demektir. Bu tamamlama, artık bir yetişkin olarak “fail-kurban-kurtarıcı” üçgeninden çıkmak ve anlayış geliştirmektir.
“Hastalıklarımızın sebebi sırlarımızdır.’ Her çeşit zorluk ve dengesizlik de hastalık olarak nitelendirilebilir. Tüm hastalıklarımızın kökeninde henüz yüzleşemediğimiz, anlayamadığımız, ortaya çıkaramadığımız ve üstesinden gelemediğimiz sırlarımız yatar.” [Carl Jung]
Sonuç
Ne olursa olsun, anne babalarımız bize hayat vermiştir… Kaderimizin bir parçası olarak; verebilecekleri kadarını vermişlerdir… Ne bir eksik, ne de bir fazla. Bu kader bizim bugünkü kişi olmamıza sebep olmuştur. Ancak kaderin ve aile sisteminin bir parçası olarak, kısmetimizi değiştirmek kısmen de olsa elimizdedir. Bu kabulden geçer… İlk tepkimiz öfke ve isyan olabilir, daha sonra reddederiz veya belki de üzülürüz… En son anlayış gelir; bu kabul etmektir. Öte yandan, başımıza gelen her olayın bize bir de hediyesi vardır. Artık bir yetişkin olarak travmanın içerisinden geçersek, suçladıklarımızın da kurban olduğunu anlarsak ve her eylemin altında sevgi arayışının olduğu bilirsek, bize kalan hediye ile yapmamız gerekenleri özgürce yapabiliriz.
“Çocuklukta yaşadıklarımızla bugün arasındaki bağlantıyı görmezden gelirsek, ne kadar uğraşırsak uğraşalım bu yaşantıları asla yerli yerine oturtamayız.” [Alice Miller]

14 Şubat 2016 Pazar

In the Heart of the Sea – Moby Dick

“Bu büyük canavarın ne yılmaz bir yaratık olduğunu çok yakında anlayacaksınız.” [Moby Dick]
Bir çok ünlü hikayenin neden bu kadar ünlü olduğunu anlamak kolay olmuyor. Bu efsane hikayelerin ardında o kadar bariz olmayan başka bir anlam mı yatıyor? Tanrılar Okulu’nun yazarı Stefano D’Anna’ya göre en iyi hikayeler mesajı gizli olarak verenler. Doğrudan söylediğinizde bilinçli zihin mesaja itiraz ediyor. Kendi fikirlerine karşı gelindiğinde kendini tehdit edilmiş hisseden zihin, 'bu mesajın benimle ne ilgisi var' diyerek görmezden gelme eğiliminde oluyor. Yazara göre en iyi hikayelerden biri Pinokyo! Tahtadan yapılmış bir çocuğun gerçek çocuk olma hevesini anlatan hikayenin gerçek mesajı, hemen hemen tüm insanların bize öğretilmiş hayatları birer kukla gibi yaşamamız. Bunu okuduğunuzda içinizde, ‘yok canım ben kukla gibi yaşamıyorum’ diyen ses varsa onu hemen dikkat almamakta fayda var.

In the Heart of the Sea filminde ise dünyanın en meşhur romanlarından biri olan Moby Dick’i yazmak için Herman Melville’e ilham olan olayları anlatıyor. Bir grup denizcinin balina avı gibi gözüken hikayenin arkasında nasıl bir anlam yatıyor?

Aydınlanma Çılgınlığı’nın yazarı Jed McKenna’ya göre Moby Dick’in yazarı Herman Melville, kendi zamanının en önde gelen ruhani öncülerinden biriydi. Moby Dick ise onun çıktığı yolculuğun seyir defteri...

“Gözle görünen her şey, insan, mukavvadan bir maske gibidir. Ama her olan bitende – her canlı eylemde, her kuşku götürmez olayda – bilinmez bir akıl vardır; bu akıl kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. İnsan vuracaksa o maskeye vurmalı! Tutsak duvarı delmeden nasıl kaçabilir zindandan? Benim için beyaz balina, etrafımı kuşatan o duvardır. Bazen bunun ötesinde hiçbir şey olmadığını düşünüyorum. Ama bu da yeter.” [Moby Dick]
Film balina avına çıkan bir denizcinin balina avı sırasında, karşılaştığı devasa ve beyaz bir balina ile yaptığı mücadeleyi konu alıyor. Oldukça basit gibi görünen bir hikayenin güçlü olmasının nedeni verilen gizli mesajında... Hiç bir balinaya benzemeyen Moby Dick, yanılsamalarımızı simgeliyor. Arzularımız, hedeflerimiz, çabalarımız, oluşturduğumuz kişilikler... Onun peşinden giden insan ise ego’nun ta kendisi. Tüm yanılsamaları yaratan ego onun peşinden tüm gemiyi sürüklüyor. Okyanus ise tüm bu içinde olduğumuz bilinç... Evren... Okyanusun bilinmeyen ve kaçınılmaz bir dinamiği var; akıntıları, dalgaları, fırtınaları... Gemi ve kaptanı, ancak onunla uyum içerisinde güvenli yol alabilir ve kısıtlı bir iradeye sahiptirler...
Egonun yani zihnin yarattığı bu balina, bizi engelleyen canavarımızdır. Bu canavarlar uyanmamış, zihinlerinin mahkumu olan kişiler tarafından beslenir ve büyütülürler. Onları fark etmek ve onların etkisinin yok olmasını sağlar...

“İnsanların çılgınlık dediği şey, Tanrı için aklın ta kendisidir. Tüm insan düşüncelerinden sıyrılan akıl, Tanrı düşüncesine ulaşır sonunda; bu düşünce akıldışı ve çılgınca bir şeydir bizim için. Oysa bu düşünceye varan mutluluğun da mutsuzluğun da üstüne çıkar; tıpkı Tanrı gibi umursamacı olur.” 


“Beni güneş küçük düşürürse güneşi vururum. Güneş bana düşmanlık ederse, ben de düşman olurum ona; adil bir oyundur bu; kıskançlık yönetiyor tüm varlıkları. Ama ben bu oyunun da kölesi değilim oğlum. Kimdir benden üstün olan? Gerçeğin sınırları yoktur.”

Ne demek istiyor Kaptan Ahab? Uyanma yolculuğu zorludur; tüm oluşturulan kişiliğin öldürülmesi, tüm yalanların, fikirlerin, inançların, her şeyin bırakılması gerekir; bu da zorlu bir yoldur... Düşman güneş bile olsa vazgeçmemelidir. Öte yandan adalet kavramı zihnin ürünüdür sadece. Ne olursa olursa oyunun adil olduğunu kabul etmemiz, aşılamayacak bir durumun olmadığını anlatıyor. Kıskançlık ise zihnin kıyaslama ve karşılaştırma ile çalıştığını göstermektedir. Etki ve tepki, zıtlıkların dengesi, nedensellik... Tüm bu ikili düşüncelerin kölesi olmayı bırakıyor Ahab. Ego’suna baş kaldıran kaptan, egosunun ondan daha üstün olamayacağını ima ediyor ve meydan okuyor. Gerçeğin ise sınırları yoktur, çünkü sınırları olan her şey, ikili düşünen bu zihne, bu dünyaya aittir. Bu şekilde sınırları kaldırmaya başlayan kişi ise sınırların olmadığı birliğe varacaktır...



“Kalkıştığım bu işi kendim istedim ve istediğimi de yapacağım! Beni deli sanıyorlar, delirmiş deliliğin ta kendisiyim. Bu yabani delilik yalnızca kendisini kavramak için durgunlaşır.”

“Ne beyaz balina, ne de insanlar, ne de şeytanlar yaşlı Ahab’ın öz varlığına bir fiske vurabilirler. Ahab’ın mı kaderi seçtiği, yoksa kaderin mi onu seçtiği, Ahab’ın kendisi tarafından bile tam belirlenememektedir.”

“Ahab, Ahab’ın kendisi mi? Bu kolu kaldıran ben miyim yoksa Tanrı mı? Koca güneş bile kendiliğinden hareket etmiyorsa, o bile göklerin buyruğunda ufacık bir köle ise; tek bir yıldız bile görünmez bir gücün etkisi olmadan dönmüyorsa, bu küçücük yürek nasıl çarpar, bu küçük beyin nasıl düşünür, Tanrı değilse bu yüreği çarptıran, bu düşünceleri bana düşündüren, beni böyle yaşatan.”
Ahab tüm bu yolculuğun sonunda gerçeğe ulaşır, farkındadır artık; özgürdür. Algılama gücü yükselmiştir artık ama eğlenme gücü azalmıştır. Kalıcı bir huzur kaplamıştır gelip geçici eğlencenin yerini... Az da olsa lanetlenmiş gibi hisseder bu dünyada artık kendini...

20 Eylül 2014 Cumartesi

Kitap Okumak...


Liseden sonra üniversite ve sonrada yüksek lisans programına katıldım. Her sorana 18 yıl okudum diyordum ama burada kullanılan okuma gerçek bir okuma değilmiş meğerse... Hele bir de benim gibi mühendislik bölümünden mezunsanız ders kitabı bile olsa okuma kısmı çok fazla olmuyor. İlk defa okuma-yazma ile işletme yüksek lisansında karşılaştım diyebilirim. Mühendisliğin aksine biraz daha gerçek hayata benzeyen satış ve pazarlama o dönem ilgimi çekti ve bu yöne doğru bir çark ettim. Yine de hep başucumda sürünen kitaplar gecelik ilişkiler gibi sonu gelmeyen hikayelerden ibaretti.

Bir gün tüm iş hayatı üzerime üzerime geliyor gibi olduğu bir anda, hayatımda yeni bir rolle tanıştım: babalık... İstifayı basıp iki ay tatil yapmak üzere deniz kenarı bir yere gittiğimde artık her şey bambaşka olacaktı... Elimde sürünen kitap ise bana yeni bir kapıyı açan Robin Sharma’nın kitabı Ferrari’sini Satan Bilge’ydi. Her ne kadar kitabın kahramanı gibi radikal bir değişiklikleri aynı hızda yaşamasam da, bu bendeki ruhani değişikliğin ve düşünce tarzında yaşayacağım devrimin ilk mihenk taşı olacaktı... Hemen iki ay sonra Robin Sharma ile el sıkışmam da bu manevi durumu daha da pekiştirmişti.

Bir kere kapı açılmıştı bir kere, önce Felsefe’ye, zihnin yapısına olan ilgi ve daha sonra ötesine doğru yolculuk sürecekti...

Kitap okumak o kadar ilginç bir şey ki, zamandan bağımsız bir şekilde yazarın sizinle bire bir konuşması gibi... Ancak, nasıl her insanla konuşmak size bir şey katmıyorsa, bu durum kitaplar için de geçerli. Bu sebeple kitap seçimleri de dinleyeceğimiz insanları seçmekle aynı durum...

Çok eski bir dostumun söylediği gibi “Kitaplar benden intikamını alıyor”...
Özellikle de Eckhart Tolle ve Krishnamurti... İkisinin de her kitabını tavsiye ederim.
İşte benim hayatımdaki dönüşüm sırasına göre ilk 10 Kitap listem:

1.       Ferrarisi’ni Satan Bilge / Robin Sharma

 
“Düşüncelerini ve yaşamını iyileştirmek için zamanın olmadığını söylemek, benzin almak için durmaya zamanın olmadığını söylemek gibidir. Sonunda ikisi de seni yolda bırakır.”
2.       Kendime Düşünceler / Marcus Aurelius


“Şimdiki an kaybedeceğimiz tek şeydir.”
3.       Işığı Arayanların Karanık Yanı / Debbie Ford


“Siz başkalarında gördüğünüz her şeyi içerdiğinizi anladığınızda tüm dünyanız değişecektir."
4.       Derin Nefes Al Neşeyle Kal / Judith Kravitz


“Bilinçli nefes almak dizginleri geri almanın ve bilinçaltı zihnin geçmişte deneyimlediği şeyi tekrar tekrar yeniden yaratmaya devam etmesine izin vermek yerine, yaşamınızdaki istediğiniz şeyi yaratmaya başlamanın çok sağlam bir yoludur.”
5.       Var Olmanın Gücü / Eckhart Tolle

“Dünya, biçimin dış ifadesidir ve içtekinin bir yansımasıdır. Kolektif insan bilinci ve gezegenimizdeki yaşam, özünde birbirine bağlıdır. Yeni bir cennet  insan bilincinin değişim geçirmesidir ve yeni bir dünya bunun fiziksel alemdeki yansıması olacaktır."
6.       Tanrılar Okulu / Stefano D’Anna

“Sen değiş, dünya değişsin.”
7.       Bilinenden Kurtulmak / J. Krishnamurti

“Özgürlük ancak bir şeyleri görüp harekete geçtiğiniz zaman gelir, asla isyanla gelmez. Özgürlük bir ruh halidir; bir şeyden kurtuluş değil bir özgürlük hissedir, her şeyi şüpheyle karşılama ve sorgulama özgürlüğüdür, dolayısıyla o kadar yoğun, etkin ve kuvvetlidir ki her türlü bağımlılıktan, kölelikten, itaatten ve kabullenmeden vazgeçer.”
8.       Yaşama Oyna / Alan Watts

“Yarın için üzülen insanların herhangi bir şey için plan yapmaya da hakları yoktur. Şimdi yaşamadıkları için asla yarını yakalayamazlar. Bunun yerine, asla gelmeyen bir geleceği planlarlar...”
9.       Az Seçilen Yol / Scott Peck

“Hayattaki tek gerçek güvence, hayatın güvencesizliğinden zevk almakta yatar.”
10.   Zero Limit / Joe Vitale

“Dünyaya zihinsel kısıtlamalar olmaksızın bakarsanız her şey mümkündür.”

27 Eylül 2013 Cuma

Beynin Gizli Hayatı


“Kafamın içinde biri var ama o ben değilim.”
Pink Floyd


Incognito, Türkçeye çevisi "Beynin Gizli Hayatı" kitap beynimizi analiz eden, güzel örnekleri olan ama talihsiz yorumlarıyla insanı şaşırtan bir kitap olarak ortada duruyor. İşte kitabın ana hatlarına ve insanı düşündüren kısımları:

Birçok davranış ve duygumuzun kaynağı bilinçaltımızdır.
Beynin görevi bilgi toplamak, vücudu hareket ettirmek ve davranışları kontrol etmek. Kitapta belirtilmeyen bir yönü de özellikle gözümüzün maruz kaldığı veri bombardımanını filtrelemek, gerekli olanları hatırlamak, ve daha sonra yeni anıları için eski hatıraları silmek... Bu beynin kitlenmesini önler.

Bilinçaltımız hayatımızın genelini yönlendiriyor, otopilot gibi... Özellikle ustalaştığımız etkinlikleri ‘bilinç’ devre dışı kaldığında yapabiliriz. Tenis gibi sporlarda top o kadar hızlı gelir ki, bilinçli bir şekilde vurmak imkansız gibidir. Düşünecek ve karar verecek bir süre yoktur.

Gözlem yeteniğimiz de oldukça yanıltıcı olabilir. İllüzyon gibi algılanan birçok görseli olduğundan farklı algılarız. Ayrıca zihnin kendine has bir ‘varsayım’ hastalığı vardır. Belirsizliği sevmeyen zihin, gelecekle ilgili, göremedikleri veya hatırlayamadıkları ile ilgili ‘boşluk’ları doldurur.

Özellikle odaklanmadığı kısımları... Aynı yerde, aynı olayı yaşayan insanlar olayları farklı şekilde hatırlar. Mahkemelerdeki şahitlerin gerçeği büyük bir oranla yanılttıkları ispatlanmış durumda.

Dolayısıyla zihin sadece ‘öğrenmesi gerektiği kısım’ ile ilgilenir. Bunun yanısıra zihin bilgi ve deneyimlerine göre algılar ve düşünür.



Bir küpün iki boyutlu çiziminde küpün derinliğini iki farklı şekilde algılayabilir. Ama iki seçeneği aynı anda göremez. Ancak gerçek sadece iki boyutlu bir zeminde çizgilerdir.
Kitabın içeriğinde atlanan bir diğer konu da şudur:
Deneyim ve bilgi ‘geçmiş’ kaynaklıdır... Öğrenme ise şimdi gerçekleşir. Bu sebeple yeni bir şey öğrenmek için açık bir zihin şarttır.
Amerika’daki yerliler ilk defa gemileri ile gelen kaşiflerin gemilerini görememişler ve onları gökten inen ruhani insanlar zannetmiştir. Çok uzun zaman kör olan kişi yıllar sonra geçirdiği ameliyattan sonra, gözleri çalışmasına rağmen, görmekte zorlanmıştır. Görme işleme zihin tarafından gerçekleşir.

Diğer bir örnekte ise, sağ tarafı tamamen felç olmuş bir kişi her iki gözünü de kapattığını düşünür. Sağ göz kapağı çalışmaz, göz görmeye devam eder ama kişi bunu algılamaz. O her iki gözünün de kapalı olduğunu söylemektedir. Sağ gözüne gösterilen parmak sayısı sorulduğunda doğru cevap veren kişi, cevabı nasıl bildiği anlamamaktadır. Göz görür, veri beyne gider ama zihin hala gözün kapalı olduğuna inanmaktadır.

Görsel veriler ise duyduklarımıza göre daha belirleyicidir. Venrilog’un sesi kişinin kendinden çıkmasına rağmen, görsel olarak konuşan kukladır ve biz sesin kukladan geldiğine yemin edebiliriz.

Diğer ilginç bir konu da bilinçsiz öğrenmedir. Siz farkında olmadan da bazı şeyleri öğrenirsiniz ve daha sonra nasıl bildiğinizi, o yolu nasıl bulduğunuzu anlamazsınız.



Rober Heath'in ‘Bilinçaltımdaki Reklamlar’ kitabında da sıkça bahsedilen konu, bilinçaltı öğrenme çok kuvvetlidir, çünkü bilinçli olarak yeni bir fikre, bilgiye itiraz olmaz. Zihnin bir özelliğinden biri de dışarıdan gelen tavsiye ve önerileri bilinçaltından tehdit olarak algılamasıdır. Bu da bilinçsiz öğrenmeyi güçlendirir.

Bu öğrenmeyi güçlü kılan gerçeklerden biri de, daha önce gördüğümüz veya duyduğumuzu şeyi daha kolay kabul ederiz.
Incognito kitabının üçte birlik kısmından sonra bakış açısının ilgileştiğini söyleyebiliriz. Genel olarak yazar ilginç bir şekilde zihni insanla özdeşleştirip, kontrolün neredeyse hiç olmadığına inanıyor.

Prefrontal Korteksi, zihnin CEO’su gibi görüp, sadece gerek gördüğünde müdahele ettiğini ve genel stratejiyi verdiğini iddia ediyor. Aslında tam tersi, bedeni korumak ile yükümlü olan eski beyin (sürüngen beyin) asıl patrondur. Ancak eski beyin kendini güvende hissederse, Neo Korteks devreye girebilir...

Ayrıca zihni analiz edebilen insanoğlu, zihinden öte olmalı ki, zihni gözlemleyebiliyor... Ayrıca farkındalık düzeyi yüksek olan kişiler, genellikle kontrolleri zihnin çok üzerinde; yazar, diri diri kendini yakarak ve tek kılını bile kıpırdatmayan Budist Rahibi nasıl analiz ederdi?



Bebekler belli bir bilinçle dünyaya gelirler. Beş aylık bir bebeğin bile bir iyi-kötü kavramı vardır. Bu ancak ortak bilinçle birbirine bağlı insanlık olarak açıklayabilirsiniz. Aynen, farklı bir ada maynmunların yeni bir davranış öğrendiklerinde diğer adadaki maymunların da aynı davranışı sergilemeye başlaması gibi. Yazarın ise yorumu, beynimiz bir bilgisayar ve belli yazılımlarla paket halinde hazırlanmış(!)

Genetik olarak ektilişimin minimum olduğu kanıtlanmıştır: Milyonda 2-3 civarında...
Buna rağmen, kitapta insanın tüm beyninden kaynalı tüm çıktılarının genler ve çevresel olduğu vurgulanmaktadır.
İnsanların da birbirleri ile eşit yaratılmadığı...

Son olarak, Kuantum Fiziği’nin Olasılık kavramını tahmin edilemez şeklinde yorumlayan David Eagleman, insanoğlunun hayatı hakkında hiçbir seçim yapamayacağını belirtiyor.
Kendisi dışında sanırım...
Bu güzide kitabı yazma kararını bilinçaltının hangi kısmı vermiş acaba?

27 Haziran 2013 Perşembe

Neredesin


Bir kitabı bitirmek bir kahveyi bitirmek gibi.. Ağzınızda acıyla tatlı arasında bir tat bırakıyor. Marc Levy’nin kitabı Neredesin, içi öyle çok dolu dolu bir roman olmamasına rağmen, hoş bir tat bırakıyor insanda; hem gülümsetiyor hem de dugusallaştırıyor insanı...

Kitabın ana karakteri Susan, Honduras’daki fekaletzedelere yardım amacıyla gittiği maceradan ne ruhen ne de fiziken dönebilir...

Susan’ı derinden etkileyen bu serüveni kendi anlatımıyla şöyle dile getirir:
“Ne iyiler var, ne kötüler, ne taraf var ne de neden; akıllara durgunluk veren bir felaketin göbeğinde, insanlıktan başka hiçbir şey yok. Ve imkansız bir umudun küllerinin arasından, yalnızca onların cesaretleri sayesinde hayat tekrar canlanıyor. 
Buraya, birer kurban oldukları düşüncesiyle gelmiştim, ama bana her an bundan çok başka olduklarını gösteriyorlar ve bugün bana benim onlara verdiğimden çok daha fazlasını veriyorlar.”

Honduras’taki hayatında çok zorlansa da, Susan kendini bulmaya çalışır ve arkasında bıraktığı Philip’le olan ilişkisini sadece mektuplarla devame ettirir.
Philip’in onu çok istemesine rağmen, Susan bir ilişkiye bağımlılık gözüyle bakar ve bir aile kurmaktan çok uzaktır...
“Ve insanın, bağlılık resmileştiğinde, bunun hayatında hiç düşünmediği kadar yer tutacağını keşfetmesiyle yaşadığı ilk korkular: Ya diğeri bir sabah çekip giderse korkusu, ya aramazsa korkusu; birini sevmenin en başına buyruk olanlar için bile, bağımlı hale gelmek olduğunu kendi kendine itiraf etmenin korkusu.”
Philip ise bir nevi çaresiz kendine ayrı bir hayat kurar; Mary ile Thomas adında bir çocukları olur. Burada yeni kahraman Mary ortaya çıkar ve yıllar sonra da olsa, yanayan yaşayan insanların birbirlerini sonradan keşfedebiliceklerini ispatlar...

Kitabın dili hafif, hikayesi sürükleyici... 

Son olarak, işte kitaptan bazı alıntılar:
“Neden var olan her şeyi bir kenara itip var olmayana takılırız? Neden yolunda giden şeylerin tadını çıkarmak varken yolunda gitmeyenleri önemseriz?”
“Olayları oldukları gibi görüp kendilerine ‘neden’ diye soranlar vardır. Bense olayları olabilecekleri gibi görür, kendi kendime, ‘neden olmasın’ derim!”

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Beyaz Zambaklar Ülkesinde



Finlandiya, bir çok konuda karşınıza çıkan bir ülke; çok zorlu bir coğrafyada, kısıtlı kaynakları olmasına rağmen, ileri teknoloji elektronik endüstrisinde bir dünya lideri olmakla beraber ileri düzeyde metal ve mühendislik sektörü ve ileri teknoloji orman endüstrilerine sahip... Eğitim konusunda örnek gösterilen bir ülke. Kişi başına milli geliri yaklaşık 38bin dolar ile 19. Ülke olurken İngiltere, Fransa, Kore ve Japonya’nın önünde yer alıyor. Türkiye ise aynı listede 17bin dolar ile 54. Sırada...


Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Rus yazar Grigory Petrov tarafından 1923 yılında kaleme alınmış.
Petrov, özellikle Fin Snelmann’den etkilenmiş ve onun Finlandiya’nın gelişimi için yaptıklarına ve fikirlerine yer vermiş kitabında.
Türkçeye 1928’de çevrilmiş; 1928’den 2008’e kadar en az 41 baskısı gerçekleşen kitap, günümüze kadar en çok çevrilen ve yayımlanan yabancı kitaplar arasına girmiş.  


Bu kitapta, Finlandiya’nın kültürel ve ekonomik kalkınma hamlesinin hikayesini bulacaksınız. İşte çarpıcı alıntılar:

ANADİL
Kitapta bir toplumun anadilimize saygı gösterme ve onu koruma konusuna değiniliyor. Dil yaşadığı sürece biz de bir halk olduğumuzu hissedebiliriz. Atalarımızın dili yok olursa, halk da tükenir ve yok olur.

DEĞİŞİM
Diğer bir mesaj ise değişen ve yenilenen nesiller yeni anlayışlar, gayeler ve taleplerle gelmesi.
Bu yeni nesil insanlara geçerliliğini çoktan kaybetmiş yönetim şekilleri zorla dayatılamayacağı ve yeni nesiller hayatının temelini mantıklı,adil ve sağlam bir devlet yönetimi esasına göre şekillendirmek gerekmekteğidir.
İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmalı, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır. Her bir insan gerçek vatandaş, “yaşam mimarı” olmalı...

YÖNETİM
“Halk nasılsa, onu yönetenler de öyledir.
Halk, içinden şimşek çıktığı bir buluttur.
Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedirç bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan ruh halidir.”


‎KÜLTÜR
“Kültür ve uygarlık için verilen mücadelenin çok yölü olması ve insanın hem iç hem de dış dünyasını kapsaması gerektiğini kendisine anlatır. Bu mücadele daimidir, kültürün parlak ışığının insanın iç ve dış dünyasındaki cehalet karanlığına karşı durmadan sürdürdüğü savaştır.”

BİREYSEL KATKI
“Hayattaki aşırı düzensizliğin başlıca nedenlerinden birisi herkesin hayatta iyi bir düzen kurmaya alışması, fakat hiç kimsenin hayatın kendisini düzene sokmak istememesidir.”[Les Tolstoy]
Kitaba göre ‘Aydın olmak’,modaya uygun kıyafetler giymek veya kolalı yakalık ve modern şapka takmak demek değildir.
“Unutmayın: Halk uzun süre sabredebilir, ama her şeyin bir sonu vardır. Zincirlerinden kurtulmak isteyen halk kitleleri bir gün kendini kaybedebilir. İşin bu noktaya varmasına izin vermeyin. Sanatsallık ve sanat duygusu gelişmezse, güzelliğe ihtiyaç duyulmazsa sanat da olmaz. Bilimsellik olmadan, bilim sevgisi ve bilgilenme arzusu olmadan ne bilim gelişir ne de bilgili insanlar ortaya çıkar.”

FUTBOL
“Haylaz, vücut sağlığı yerinde ve ne yazık ki tembel ruhlu Finlandiyalı gençler futbola merak sardı. Futbol, ruhsal bir hastalık gibi, şehirde yaşayan gençlerin büyük kesimine sirayet etmeye başladı. Daha sonra büyük köylere sıra geldi. Bir modaya dönüşen futbol bütün bir kuşağın düşüncelerini ve kalbini esir aldı. Futbol kulüpleri ve toplulukları hasta vucüdu saran sivilce ve benler, bataklıklarda bulut gibi uçuşan sinekler gibi çoğalmaya başladı.”
Gününümüzde bu durum devam ediyor mu? Yenileri eklendi mi?


İNANÇ
“İnsanlar hala büyük bir çocuğa benzemektedir. Aptal ve küçük çocukların yaptığı gibi, aralarındaki anlaşmazlıkları kavga ederek ve savaşarak çözmek istiyorlar. Tanrı ve hayatın kutsallığı hakkında yaptıkları tartışmalarda akılsız çocuklar gibi kaprisli ve inatçı davranıyorlar. Tanrı’yı sopalarla, taşlarla, idamlar ve ateşle korumak niyetindeler. Aptal çocukların yaptığı gibi, bilgeliği kendileri için oyun ve eğlence olarak görüyorlar.
Mabetlerin sunağını kaplamış tozu ve örümcek ağını silip temizleyin. Memur zihniyetine sahip kuralcıları, politik kariyer hedefleyen ve pazarcı esnafı zihniyetine sahip olan şahısları din hizmetlerinden uzak tutun. Halkın yüreğindeki sönmüş inanç ateşini tekrar alevlendirin. Milyonlarca insanın kaşarlanarak sertleşmiş kalbindeki Tanrı’yı uyandırın.”

HAYATIN MİMARLARI
“Hiçbir yeteneği olmayan sahtekarlar, kendini beğenmiş basit tipler ve yırtıcı asalaklar, halk ve toplum için faydalı olan her türlü büyük girişime – politikaya, basına ve toplumlsal faaliyetlere utanmadan, vicdansızca ve hiçbir şeyden çekinmeden sızmak, bu çalışmalarda yeralmak isterler.
Size – Hayatın Mimarları'na sesleniyorum: Siz de hiçbir zaman sönmeyin. Kendiniz de yanın, başkalarının da yanmasını sağlayın. Kuruculuk görevinizi ister köyde, ister şehirde, orduda, Eğitim bakanlığın’nda veya herhangi başka yerde, kısacası, nerede yaparsanız yapın, ama bulunduğunuz yerde yanmaya devam edin!”


Johan Vilhelm Snellman [Wikipedia]
Snellman İsveç'in Stokholm kentinde dünyaya geldi.
1808–09 yıllarindaRusya'nın Finlandiya'yı işgali ve yarı bağımsız Finlandiya dükalığının kurulmasıyla, ailesi 1813 yılında Finlandiya'nın Kokkola kentine taşındı.
Üniversitede yaptığı çalışmalar sonucu Lönnrot ve Runeberg ile birlikte kuşağının ünlü Fennomanları arasında yerini aldı. Snellman'nın dersleri üniversitede kısa sürede popüler oldu fakat 1838'de üniversitelerin devlet kontrolüne alınmasıyla devlet otoritesine karşıt görüşler sindirilmek istendi ve Snellman'nın dersleri geçici olarak kaldırıldı.
Snellman bu hadise sonucu kendi kararıyla Finlandiya'dan ayrıldı ve 1839–1842 yılları arası İsveç ve Almanya'da yaşadı. Helsinki'ye döndüğünde popülaritesi daha da artmıştı fakat politik nedenlerle Üniversiteye geri dönmesi mümkün olmadı. Bunun yerine Kuipo'da bir okulda müdür olarak görev aldı. Bu esnada bazı politik yazılar yayınladı. İsveççe çıkardığı Saima gazetesinde, eğitimin İsveççe'den Fince'ye çevrilmesini ve Fin kültürünün her alanda desteklenmesini savundu.
Saima gazetesi 1846 yılında hükümetçe kapatıldı. 1848–1849 yılları arası Helsinki Üniversitesi'ne Profesörlük için yaptığı başvuru reddedildi. İsveç'e taşınmayı düşündüyse de 1855'te Kuopio'dan ayrılarak Helsinki'ye kesin dönüş yaptı. Snellman , Çar Nicholas 1855'te ölünceye değin zor ekonomik şartlar altında ailesini idare etmeye çalıştı. Ancak Çar öldükten sonra tekrar kendi yazılarını yayınlama imkânı buldu.
En sonunda 1856'te , Helsinki Üniversitesine profesör olarak atandı. 1863'te ise Finlandiya Parlementosunda senatör olarak görev aldı. Maliye Bakanlığına kadar yükseldi ve 1865'te Finlandiya'nın kendi para birimi olan Markka'yı hizmete sundu. 1868'de çok fazla politik karmaşa çıkardığı gerekçesiyle istifaya zorlandı. Herşeye rağmen 1866'da onurlandırılarak Parlementonun Onur Konsülüne dahil edildi.
Snellman hayatının geri kalanını da politikayla uğraşarak geçirdi. Bugun bile milliyetçi hareketlerde onun izi ve fikirleri kuvvetli olarak hissedilmektedir.

“Her geçen gün yeni zenginlikler keşfedilmektedir.
Toprağın zenginliği, zeka, bilgi ve gerçekliğin, insan kalbinin zenginlikleri.
İnsanlar her geçen gün bu servetleri daha iyi değerlendirmeyi ve onlardan etkin bir şekilde faydalanmayı öğreniyorlar. Benim yaktığım ışıklar – aklın ışığı, bilgi ve vicdanın ışığı – giderek daha çok yerde ortaya çıkmakta ve daha parlak yanmaktadır.”

21 Nisan 2013 Pazar

Elohim’in Çocukları


 “Geçmişin sizden çok uzak,
Ama aynı zamanda çok yakın gizemlerini okuyun.”
[Mısır Papirüsü Anana, MÖ 1300]

“Ve Elohim dedi: Suretinizde, benyeyişinize göre insan yapalım...
Ve Elohim insanı kendi suretinden yarattı,
onu Elohim’in suretinde yarattı;
onları erkek ve dişi olarak yarattı.”
[Tevrat]

“Nasıl işleyeceğinizi görmek için, onlardan sonra, yeryüzünde onların yerine sizi getirdik.”
[Kur’an-ı Kerim]



Orhan Bahtiyar’ın yeni kitabı çıktı. Maya takvimi tartışmaları süredursun, Orhan üstattan geniş araştırmalara dayanan müthiş bir bilim kurgu ve felsefe karışımı bir roman. Yüzüncü sayfadan sonra elinizden düşüremeyeceğiniz tempoda bir kitapta...

Mu Kıtası ve bu uygarlığın sırlarına ulaşmaya, onlarla tanışmaya hazır mısınız?

                      İşte Mu Kıtasının sembolü Lotus çiçeği...
Kitap, genel olarak Mu Kıtası, tanrı ve dinler üzerinden gitse de, ‘şekilcilik’, ‘yaşam düzeni’ ve ‘ölüm’ üzere çok yerinde tespitler ve fikirler var. Orhan Bahtiyar’ın her türlü fikre ve kaynağa tarafsızca bakış açısını hissedebilirsiniz.
Mu dışındaki dünyada görülüyor ki, dinlerin ve yönetim şekillerinin ‘şekilcilik yöntemi’ ile gerçek demokrasiden uzaklaşması ve bencilliğin ön plana çıktığı toplumlar oluşturuyor.

Italyan filozof Campanella’dan çok güzel alıntılar yapmış yazar:
“Dünyanın bütün kitapları doyuramaz açlığını. Neler neler okumadım! Ama yine de kafamın açlığından ölüyorum... Anlayışım arttıkça, bilgim eksiliyor.”


Daha fazla detayı okuyarak bularirsiniz derken, kitaptaki etkileyici bir çok yerden sadece bir kaç alıntı:

“Paylaşınca artan mutluluğu ve azalan acıyı keşfi, onun diğerlerine göre kısa olan ömründe yaşadığı yalnızlığın bir armağanıydı ona.

Hem ölüm nedir? Bir son mu? Yoksa yeni bir başlangıç mı? Sana göre son ama bilincinin ötesinde yeni bir başlangıç.

Bir usta, öğrencisine asla tüm bildiklerini öğretmez. Ustanın tüm sırrını öğrenmek öğrencinin elindedir.

Önemli olan, kişinin Sonsuz Kral’ın ruhu ile kendi ruhunu bir araya getirmesi, onunla bütünleşmesidir. Bunun için nerede konsantre olabiliyorsa orası ibadethanedir. Aslolan iyi insan olmaktır. Ruhun terbiye edilmesi ve Sonsuz Kral’a yakışır bir seviyeye getirilmesidir. Bu yüzden belirli ritüeller ve şekilcilikten uzak dururuz ve bunu yasaklarız.

Pek azınızın tekamül seviyesini istediğimiz seviyeye yüksetebildik. Ama diğerleri bilerek ya da bilmeyerek hep Semyaza’ya hizmet ediyorlar. Onun verdiği dünyevi rüşvetlere kanıyorlar ve kanacaklar da. Kötülüğünün karanlığı, iyiliğin ışığını örtüyor.”

30 Mart 2013 Cumartesi

Tanrılar Okulu



Hayatta, tesadüf veya şans diye bir şey var mı?..

Hayatımın dönüm noktalarından biri olan ‘baba’ olmamla beraber elime Robin Sharma’nın bir kitabının geçmesidir... Üç ay sonra kendisi ile el sıkıştım! Hem mesleki, hem de kişisel hayatıma büyük bir katkı yaratan ‘Zihinsel Pazarlama’ (Neuromarketing) konusuna ilgi duymaya başladığım dönemdeki okuduğum iki yazar, Dan Ariely ve Martin Lindstorm Türkiye’ye geldiler ve onları dinleme fırsatı buldum... Yerli, yabancı örnekler devam ederken, başucundan hiç ayırmayacağım bir kitap ile tanıştım: Tanrılar Okulu...


Sevgili üstadımız, Yasemin Sungur’un beş senedir düzenlediği ‘Kitap ile Sohbet’ etkinliğinde sıra Tanrılar Okulu’na gelmişti. Diğer kitaplar gibi bir ay değil, çok uzun bir süre ayrılmıştı bu eşsiz esere...
Kah umutlanıyor, kah tokat yiyor, kah şaşıyorduk kitabı okurken...

Tahmin edebileceğiniz gibi Yasemin Hanım’ın katkıları ile kitabın yazarı Profesör Stefano D’Anna, Kitap ile Sohbet’i ziyaret etti ve kendisi ile tanışma imkanı bulurken, kendisinin çok değerli fikirlerini dinledik.


Tanrılar Okulu müthiş bir yapıt, dönem dönem içerisindeki fikirler üzerine bazı yazıları, sitede bulabilirsiniz. Stefano D’Anna’ya göre kitabın ana fikri:
“Dışarıdan bir şey yoktur, hepsi içeridendir. Şunu anlayın ki, düşmanınız sizin için çalışıyor... Kendimiz, en kötü düşmanımızdır..."
İlk adım, kendini gözlemlemekle başlıyor, ve bu gözleme göre tüm değişimleri içten yapmak... Kendiniz değiştirirsen, Dünya da değişecektir. Kitapta bol bol sağlık ve nefes ile kısımlar var; duygularımızla nefesimiz değişir, nefesimizle de duygularımız değişir; bu ilişki çift yönlüdür. 

Profesörün diğer bir önemli yönü, son derece mütevazi oluşu... Kendisi şöyle diyor:
“Yazarın adı, kendisi önemli değildir. Kitap önemlidir. Bu tip evrensel kitaplar genellikle bir kere yazılır, devamı olmaz. Pinokyo’nun yazarının ismini biliyor musunuz?”

Bu arada D'Anna'ya göre, Pinokyo, dünyanın en iyi hikayesidir. Hepimiz aslında birer Pinokyo’yuzdur. Birileri görünmeyen ipler ile hayatımızın kontrolünü elinde tutmaktadır.
Bu arada, Pinokyo’nun memleketi Collodi’ye gitmemize rağmen, yazarın gerçek ismini biz de hatırlayamadık. (Collodi, yazarın lakabı, gerçek ismi değil...)

Hiç hayatınızda bir kitabı farklı dönemlerde iki kere okudunuz mu? Debbie Ford’un “Işığı Arayanların Karanlık Yanı” kitabını kendimi zorlayarak okuduktan iki sene sonra tekrar okuduğumda bambaşka bir keyif aldım. Aynı durum Tanrılar Okulu’nu ikinci defa okurken yaşayabilirsiniz.


D’Anna’ya göre, “Kitap, bizimle değişiyor.”
Dinleyenleri zorlayan diğer bir konu ise kitaptaki “Bilinçli Rol” yapmak.
Maske=mascara=persona=kişi anlamlarına geliyor.
Oynamak, sahtekar olmanın dışında, o anda gereken rolü, sanal olarak oynamaktan geçiyor. İçinizden hoşunuza giden bir durumda, çocuğunuza belli bir tavrı göstermek durumunda kalmak gibi hayal edilebilir durum.

Yazardan, anne-babaları düşündürecek bir cümle daha:
“İki çocuklu bir aile, genellikle çocuklarından birisini diğerine göre daha akıllı olarak görür. Lütfen, aptal olanı bana yollayın! O daha başarılı olacaktır.”

D'Anna, Türkiye’ye çok sık gelen biri, bir keresinde Konya’da Mevlana Türbesini ziyaret etmiş, ve girişteki yazının anlamı sormuş. Yazının çevirisi şöyle:
“Burası aşıkların kabesi, buraya eksik gelen tam çıkar”
İşte hepimizi düşündüren ve hayal kurmamızı sağlayan soru geldi kendisinden: 
“Mevlana Okulu neden yok?”