Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2026 Cuma

Hot Milk - Sıcak Süt

 


Sıcak Süt, annesi Rose’un yıllardır süren gizemli rahatsızlığı nedeniyle onun bakımını üstlenen genç Sofia’nın hikâyesini anlatan psikolojik bir dramdır. Sofia ve annesi, tedavi umuduyla İspanya’nın Almería kıyılarına gider. Burada sıra dışı yöntemler uygulayan Doktor Gómez’le görüşürler.

Film ilerledikçe asıl odak hastalığın kendisinden çok, anne ve kız arasındaki bağımlı ve gergin ilişkiye kayar. Sofia, hayatını büyük ölçüde annesinin ihtiyaçlarına göre şekillendirmiştir ve kendi kimliğini bulmakta zorlanmaktadır. Almería’da tanıştığı özgür ruhlu Ingrid ise ona farklı bir yaşam ihtimalini gösterir. Ingrid’le kurduğu yakınlık, Sofia’nın hem özgürleşme isteğini hem de annesiyle olan karmaşık bağını sorgulamasına neden olur.

Sofia'nın Kimlik Krizi

Sofia'nın temel çatışması, kendi hayatını yaşamak ile annesine bakmak arasındadır. Uzun yıllar boyunca annesinin bakımını üstlendiği için bireyselliğini geliştirmekte zorlanmıştır. Sofia, annesinden psikolojik olarak ayrılıp bağımsız bir benlik oluşturmak ister; ancak bu süreci tamamlayamamıştır.

Annesinin hastalığı nedeniyle sürekli sorumluluk hisseder. Suçluluk duygusu yaşar. Kendi arzularını bastırır. Kim olduğunu tam olarak bilemez.


Rose'un Hastalığı

Rose'un yürüyememesi filmin en önemli psikolojik sembollerinden biridir. Gerçekten beden mi hasta, yoksa ruh mu? Rose'un rahatsızlığı psikosomatik bir durum mudur?

Rose kontrolü kaybetmekten korkar. Kızını yanında tutmak ister. Kurban rolüne sığınır. Hareket edememesiyle yaşamındaki tıkanmışlığı bedeninde ifade eder. Kurban harekete geçemez. Bunu hastalığına yansıtır.

Bağımlılık

İlk bakışta Rose muhtaç, Sofia ise fedakâr görünür. Ancak film ilerledikçe bunun tersine döndüğünü hissederiz. Aslında Rose fiziksel olarak bağımlıdır ama duygusal olarak güçlüdür. Sofia ise fiziksel olarak özgürdür ama psikolojik olarak bağımlıdır.

Deniz Sembolizmi

Deniz film boyunca tekrar eden önemli bir imgedir. Psikanalitik okumada deniz: Bilinçdışı, Anne rahmi, Dönüşüm, Yeniden doğuş anlamlarına gelebilir. Sofia denize girdikçe annesinin kurduğu psikolojik sınırların dışına çıkmaya başlar.

Sofia’nın denizanası ile çarpışması da annesi  ve içsel problemleri ile ilgili olabilir. Bir yandan anneyle olan görünmez ama acı veren bağı, bir yandan bastırılmış duyguları ve gölgeyi, bir yandan da özgürleşmenin kaçınılmaz bedelini temsil eder.

Hakikat
Rose gerçekten hasta mı? Bir insanın yaşadığı acının "gerçek" olması için mutlaka fiziksel bir nedeni olmak zorunda mı? Rose'un hastalığı açıklanmasa bile çektiği acı gerçektir. Rose’un sakladığı gerçekler sistemi tıkamaktadır.

Sıcak Süt, olay örgüsünden çok karakterlerin iç dünyasına odaklanan bir filmdir. Psikolojik açıdan anne-kız arasındaki bağımlılık, suçluluk ve bireyleşme sürecini; felsefi açıdan ise özgürlük, beden, kimlik ve hakikat sorunlarını ele alır.

Sofia’nın babası 4 yaşında onu ve annesini terk etmiştir. Ülkesi olan Yunanistan’a gidip daha genç bir kadınla evlenip ikinci bir kız sahibi olmuştur. 11 yıl sonra babasını görmek isteyen Sofia, annesinin olumsuz yanıtına kızgın bir şekilde cevap verir. Babasının ona davranışı önemli değildir, nasıl biri olduğunun önemi yoktur. Bu hayatta seçtiği babadır o… Babası ise Rose ile yapamamıştır. Hiç kimse siyah veya beyaz değildir.

Sofia hayatta kalmak için maskeler yaratmıştır: Sorumlu, Sabırlı, Mantıklı, Bakım veren, Kendini geri plana atan… Çevresindeki herkes onu annesine adanmış bir evlat olarak görür. Fakat derinde ciddi bir gerilim vardır. Sofia'nın gölgesinde bastırılmış meseleler:  Öfke, Cinsellik, Bencillik, Bağımsızlık arzusu, Terk etme isteği…

Sofia’nın çekildiği Ingrid ise özgür, korkusuz, tutkulu, bağımsız görünür. Başkalarının beklentilerine göre yaşamayan biri gibi durur. Sofia'nın gölgesinin taşıyıcısıdır. İnsan bastırdığı özellikleri başka birinde görür ve ona güçlü biçimde çekilir. Ingrid, Sofia'nın yaşayamadığı her şeyi yaşar gibi görünür. Oysa Ingrid’in de içinde bastırdığı acıları, suçluluk duygusu vardır.

Rose’un dayandığı maske yarattığı hastalığıdır. Şu mesajı verir: "Ben yardıma muhtaç bir insanım." Bu ona ilgi, koruma, kontrol, yakınlık sağlar. Rose'un gölgesinde manipülasyon, kontrol arzusu, öfke olabilir.

Doktor Gómez, Jung'un arketipleri açısından bakarsak doktor karakteri bir tür bilge figürüne benzer. Sorular sorar, gizli dinamikleri görünür kılar, karakterleri kendileriyle yüzleştirir. Sırlar ortaya çıktıkça sistem rahatlamaya başlar.

Filmin sonunda cevaplardan çok sorular kalır. Bu yüzden film, klasik bir dramdan ziyade izleyiciyi düşündürmeyi amaçlayan varoluşçu ve psikanalitik bir karakter incelemesi olarak görülebilir. Sofia'nın yolculuğu aslında annesinden kaçma değil, kendi benliğine doğru ilerleme çabasıdır.

Seçim yapman gerekiyor anne. Seçimi yap. Dışarı çıkmayı seçmen lazım. Bütün gün bir odada oturup o odanın kokusu üstüne sinmiş halde yavaş yavaş ölmeyi reddetmen lazım. Anlıyor musun? Lütfen, hayatı kucaklaman lazım. Sadece tahammül etmekle olmaz. Duyuyor musun?

24 Mart 2026 Salı

Springsteen: Deliver Me from Nowhere

Rock müzisyeni Bruce Springsteen’in 1982’deki Nebraska albümünü yaratma sürecindeki psikolojik krizi ve içsel yolculuğu konu alan film onun babasıyla sıkıntılarına ve çocukluğuna götürür.

Bruce’un derindeki
meselesi baba ile çatışmadır. Babası alkol problemi olan, donuk, zihinsel sağlık sorunları yaşayan biridir. Annesine olan şiddet eğilimli davranışları, oğluna uzak durması Bruce’da değersizlik hissi, öfke ve kapanma oluşturur.

Bir yandan ciddi bir bağlanma problemi varken bir yandan başarıdan korkan veya çekinen bir yanı vardır. Başarı onda paniğe yol açmaktadır. Ona en büyük destek ise bir müzik eleştirmeni olan Jon’dur. Hem sanatsal hem de kişisel olarak büyük destek veren biridir.

Filmdeki albümlerin oluşturma süreci Springsteen için bir yüzleşme sürecidir. Onun yalnız kaydedilmesi, çocukluk anıları,  başarıya karşı suçluluk hisseleri… Tüm bunların sonucu olarak ortaya çıkan depresyon. Müzik, onun kendini ifade şekli, duygusal düzenleme aracı.


Başarı Kaygısı ve Kimlik Krizi

Springsteen filmde büyük bir başarı eşiğindedir. Ama bu noktada şu korku ortaya çıkar:

  • Başarı kimliğimi değiştirir mi?
  • Gerçek benliğimi kaybeder miyim?

Müzik yapımcılarının beklentilerine göre davranmak yerine, kendi iç hakikatine göre bir yol seçer. Popüler bir albüm yerine: karanlık, minimalist Nebraska albümünü çıkarır. Albümün sade olması (tek gitar, tek ses) önemli bir metafordur. Bu minimalizm: gürültüden kaçış ve içsel hakikate yaklaşma anlamına gelir.

Filmin sonunda Springsteen, terapiye başlar. Babasıyla duygusal bir bağ kurar, özellikle onun kucağına oturduğu sonra son derece duygusal bir andır. İçsel karanlığını kabul eder, bu bir zafer değil, kendini kabul etme sürecidir.


Jung açısından bakılırsa Springsteen’in gölgesi birkaç kaynaktan gelir. 

Baba: Öfkeli, depresif, alkol problemi olan

Springsteen babasına benzemekten korkar ve bu yüzden babasının özelliklerini gölgeye iter. Jung’a göre gölgeyle baş etmenin iki yolu vardır; bastırmak ve yaratıcı şekilde ifade etmek. Springsteen ikinci yolu seçer. Albümün sade kayıt edilmesi, yalnız yapılması, karanlık hikâyeler anlatması onun gölgeyle birebir temas kurduğunu gösterir. Öte yandan Springsteen’in sahnedeki persona’sı; güçlü, karizmatik ve enerjiktir. Ancak Nebraska döneminde ortaya çıkan müzik: kırılgan, yalnız ve karanlık bir ruh halini gösterir.

Bruce tüm bu süreçlerden başarıyla çıksa da ara ara depresyondan kurtulamaz. Şarkı sözlerin arasında bir çok başka kişiye ilham olacak mesajlar vermeye devam eder. Springsteen’in dünyası şunu söyler:

Hayat zor olabilir, ama insan yine de umut etmeye devam eder.

“Thunder Road”

“It’s a town full of losers, I’m pulling out of here to win.”
Bu kasaba kaybedenlerle dolu; başarmak için buradan ayrılıyorum.

“Born to Run”

“Someday girl, I don’t know when, we’re gonna get to that place where we really wanna go.”
Ne zaman olduğunu bilmiyorum ama bir gün gitmek istediğimiz yere gideceğiz.

“The River”

“Is a dream a lie if it don’t come true, or is it something worse?”
Gerçekleşmeyen hayaller bir yalan mı, yoksa daha beter bir şey mi?

“Dancing in the Dark”

“You can’t start a fire without a spark.”
Değişim için önce içsel bir kıvılcım gerekir.

“Streets of Philadelphia”

“Ain’t no angel gonna greet me.”
Hiçbir melek beni karşılamayacak.

“Nebraska”

“I guess there’s just a meanness in this world.”
Dünyanın doğasında zalimlik vardır.

“Land of Hope and Dreams”

“This train carries saints and sinners.”
Herkes aynı yolculukta: iyi ve kötü birlikte.

8 Ocak 2026 Perşembe

Soul On Fire

Henüz dokuz yaşındaydı... Yüzü hariç her yeri yanmıştı. Abisi ve kardeşi onu ateş çıkarmıştı. Ancak yaşama şansı yüzde bir bile değildi. Bandajların arasından çıkan tek bir soru soruyordu: "Neden Ben?"

Ona ilk destek olan hemşire Roy olacaktı, "Evlat, bir gün yürüyeceksin" diyordu. Aile dışında onu ziyaret eden diğer kişi ise hayranı olduğu beysbol takımının sunucusu Jack Buck. Onu ziyaret eden, ona maç yayınlarından selam söyleyen Jack. 

John en sonunda hayatta kalmıştı, yürüyebiliyordu. Ancak el parmaklarının kesilmesi gerekmişti, bedeninin tamamında yanık lekeleri oluşmuştu. Hastanedeki fiziksel acıların yerini hayata yeniden uyum sağlamanın zorlukları alacaktı. Genç bir adam olduğunda ise kendine oluşturduğu maskelerden biri eğlenceli ve çok içmekle gurur duyan bir parçasıydı.

Her türlü desteğe rağmen bu şekilde yaşamak çok zordu. Kendini güzel bir kızla düşünemiyor, yazı yazmayı bile hayal edemiyordu. Piyano çalmak hayal gibiydi. Bedenini göstermemeye özen gösteriyordu. Derinde özgüveni düşüktü, görülmeyen bir duvar ise zor duygularını kapatmak için geliyordu, koruyordu onu. 

Bir an kendini hapishanedeki mahkumlara konuşma yaparken buldu kendini. Kendi içindeki mahkumla yüzleşiyor hem de başkalarına ilham kaynağı olabileceğini fark ediyordu. Olan biten her şeye şükretmeye başlamıştı. Uzun yıllar sürdü, acılar çekti, kendini kandırdı, sarhoş oldu...
En sonunda hazırdı. Kitap yazmaya, konuşma yapmaya, çok sevdiği aile ile yaşamaya...

Yürüdüğün yolu her zaman seçemezsin, ancak onu nasıl yürüyeceğini seçebilirsin.

Babası artık hastalığından dolayı tekerlekli sandalyedeydi. Bir zamanlar babasını onu sandalyede tur attırmıştı, şimdi sıra John'daydı. O babasına son bir tur attırdı. Babasından miras kalan olumlu bakış açısı ile kaderine "evet" demeyi öğrenmişti.

Kaderine evet diyenler güçleniyordu, hayır diyenler ise zayıflıyor...
Jack Buck ona -hayata evet demeyi- öğretmişti.  

6 Ekim 2025 Pazartesi

The Balloonist

Kimseye güveni kalmamıştı… Tek başına dünyaya getirmesi gerek bir oğlu karnındaydı. Anne ve babasının yanında kalmak istemediği için evi terk etmeye karar vermişti. O sırada babası ödül kazanmış tavuğunu ağaçtan indirmek için merdivene tırmanıyordu. Annesi ise merdini tutarak ona destek oluyordu. Kızının gidişini göre anne kızını engellemek isterken eşini yalnız bırakmış… Baba ağaçtan düşerek hayata veda etmişti.

Her şey yine alt üst olmuştu. Okul çağına gelmiş oğluna bakmak için bir otelde odaları temizliyor, artık konuşamayan annesine bakım veriyordu… Annesi içten içe ona öfkeliydi. Onu yargılıyordu. Açıkça dile gelemeyen ve derinden işleyen bir mesajdı: hem kötü anneydi hem de kötü evlattı.

Bir gün hiç beklenmedik bir şey olmuştu. Tavuk kümeslerinin üstüne balonuyla bir adam düşmüştü. Önceleri birbirleriyle ters düşseler de bir süre sonra bu iki insanın arasında bir çekim oluşur. Başlarda kimseye güvenmediği için anlamı olmayan, gizli tutuşacak bir ilişkidir. Kısa zamanda tüm aile bu yeni ziyaretçiye alışmış, herkes mutluydu. Oğlunun bir babaya ihtiyacı vardı. Oğlu bu yeni gelen adamla yeni kümesin inşaatına girdiğinde annesine gururla şöyle demişti: “Anne, bırak da işimizi yapalım”

Aşkın içine boşuna düşmemişlerdi; yaralı iki kalbin buluştuğu bu çukurdan ancak beraber çıkabilirlerdi. Bu da sabır ve içlerindeki acıyla yüzleşmekle olacaktı… En sonunda botlarını çıkartıp çıplak ayaklarını yere basmıştı, güvenle basıyordu toprağa, hayata…

“Rüzgârdan dolayı baloncu oldum. Hayatın kendisi gibi… Sen bir yere gitmeyi hayal edersin, rüzgâr seni alır ve başka bir yere götürür. Bir şey yapamazsın. Onunla savaş olmaz. Rüzgar hep kazanır, bazen de yüzüne vurur. Ama seni kaldırır, seni öyle yükseklere çıkartır ki kendini cennette değiyor gibi hissedersin.”

2 Şubat 2024 Cuma

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At


Hem kitabı hem de filmi olan bu sıcacık hikâye, her yaştan kişiye hitap ediyor. Kaybolmuş çocuğun yolculuğu gibi gözükse de, yazar
Charlie Mackesy’nin belirttiği gibi bu dört karakter aynı kişinin farklı parçalarını yansıtıyor. Hayat boyu bölünen bir kişinin parçaları. Görüldüğü gibi her bir parçanın artı eksileri var, parçalar kendi aralarında anlaşabildikleri kadar zıtlaştıkları durumlar da var…

Çocuk

Öğrenmeye çalışırken hayatın zorlukları karşında yolunu kaybetmiş. İçimizdeki çocuğu yansıtıyor gibi gözüküyor. Doğa hayatı temsil ediyor; zorluklarına rağmen güzel ve keşfedilmeye değer. Çocuk bu yolculuğunda merak içinde sorular soruyor.  Öte yandan kendini suçlama eğilimde. Hepimizin içindeki çocuk gibi.

K (Köstebek): Büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?
Ç (Çocuk): İyi kalpli…

Ç: Başarı sence nedir?
K: Sevmek…

Çocuk bu değerli arkadaşları ile vakit geçirmekten mutluluk duymaktadır. İçimizdeki parçaları yansıttıklarımız en yakınımızdaki kişilerdir. İçsel dostluğu sağlayabilirsek dışarıdaki dostluğu da sağlayabiliriz.

Köstebek

Köstebek ise yemekle kafayı bozmuş; özellikle de pastayla. Öte yandan coşkulu bir yanımızı temsil eden köstebek kimisine göre bilinçdışını da temsil ediyor olabilir.

Ç: Sence en büyük zaman kaybı nedir?
K: Kendini başkalarıyla karşılaştırmak…

Köstebek minicik ve korkak olmasına rağmen bir o kadar da cesur – hayattaki düaliteyi gösterir gibi. Her şeyin karşıtıyla var olduğunu ispatlar gibi…

K: İyilik görmek için bekliyoruz çoğu zaman, oysa kendimize iyi davranmaya hemen başlayabiliriz.

At

At, bilge bir parçayı temsil ediyor olabilir. Kimisine göre ruh veya öz-benlik de olabilir. Yardım istemenin pes etmenin tersi olduğu söylüyor at; çocuğun kendi zayıflıkları ile yüzleşmesinin gerçek cesareti simgelediğini belirtiyor.

A (At): Gözyaşlarının bir nedeni vardır, sana güç verir, zayıflık değildir.
Büyük şeyleri kontrol edemediğini hissettiğinde burnunun dibindeki sevdiğin şeylere odaklan.

Tilki

Tilki, sessiz ve dışlanmış yan gibi… Yazarın belirttiği gibi hayata küskün ve kendini korumak için kimseye kolay kolay güvenmeyen bir parça. Oysa her parça gibi değerli. Tehlikeli anlarda koruyan, kaçan, savaşan, saklanan; daha sonra iyileşmek için bekleyen.

Sonuç

Özgürlük, olaylara nasıl tepki verdiğimizle ilgili… Tepkisel olan parçalarımızı zihnimiz otomatik pilotu olan göreceli olarak daha ilkel bir kısmından besleniyor. Bu derindeki tepkiselliğin ardındaki dinamikleri çözmediğimiz sürece özgür irademizle kararlar veremeyeceğiz. Dinamiklerin çoğu çocukluğumuza, ebeveynlerimizle olan ilişkiye dayanmaktadır. Onların çocuk ve travmatik parçaları, onların ebeveynleri derken anlarız ki köklerimizdeki acı olaylar parçalarımızın yaratıcıdır.

Zihnimiz başkalarının bizi nasıl gördüğü ile kendimizin bizi nasıl gördüğü arasındaki çelişki ile boğuşur – oysa hakikat daha derindedir. Hayatın “mükemmel olmasına” gerek yoktur; hayat hayattır… Hayat zor olsa da, içimizdeki çocuk sevilmeyi hak ediyor – olduğu gibi.

Ç: Acaba öğrendiklerini unutma okulu diye bir şey var mı?

30 Nisan 2023 Pazar

Pieces Of A Woman

Anneannesi annesini savaş zamanı doğurmuştu. Dedesi toplama kampındayken, saklandığı bir köşede annesini doğurmuş, sadece çocuğunun hayatta kalmasına yetecek kadar besin bulabilmişti. Ağlayacak gücü olsa yakalanabilirlerdi. Bir süre geçtikten sonra bebeği doktora gösterdiğinde doktorun bebekten hiç ümidi yoktu. Ölecekti. Anneannesi onu hayatta tutmaya çok istekliydi. Doktor onu havaya kaldırmasını söyledi. Eğer başını dik tutarsa bir şansı vardı. Annesi bebek halinde başına dikleştirmişti. Bir daha da inmemişti başı; hep güçlü bir kadın olmuştu.

Şimdi sıra kendisindeydi; kızı artık doğmak üzereydi. Ne olabilirdi? O da elbette evde doğuracaktı. Kocası da onunla hem fikirdi. Oysa işler hiç de umdukları gibi gitmemişti. Önce her zamanki ebelerinin yerine yeni bir ebe gelmişti. Kızı uzun bir ıkınmadan sonra kucağındaydı ancak hiç beklenmedik bir şekilde bebeklerini kaybetmişlerdi… Ebe, gidişattan endişesini dile getirmişti, oysa kendisi hastaneye gidip evde doğuramamayı başarısızlık olarak görüyordu. İşte bu onu için için parçalayacaktı.


Hiçbir şey aynı değildi artık. Annesi ebeyi mahkemeye vererek adalet istiyordu. Kocası da onun eski halini... Yapamıyordu. Sanki parçalara bölünmüştü ve bazı parçaları da kayıptı. Kızıyla beraber bir yanı ölmüş gibiydi. Herkesin onu anlamaktan ziyade intikam peşinde olmasını da anlayamıyordu. Kocası başka bir kadına sığınmıştı bile, o da kendini biraz eğlenceye atmak istedi ancak yapamadı. Yaşadıkları ile nasıl yüzleşecekti.

Günler geçti, ebe hakkında açılan kamu davasındaydı artık. Bir süre herkesin beklentisini besleyecek şekilde tanıklık ettikten sonra ebenin bir suçu olmadığını, onun elinden geleni yaptığını söyledi. O da biliyordu, kızının dünyayı bu kadar kısa sürede terk etmesinin başka bir sebebi vardı…

Belki bir gün ne olduğu anlayacaktı, artık hayata devam etmek için onunla vedalaşmaya, onun bu kısacık yaşamını onurlandırmaya hazırdı…

15 Temmuz 2022 Cuma

Generational Sins

“Ben senin annenin ve ölüyorum. Senin yaşlandığını görmek isterdim. Zamanı geldiyse ben hazırım. Beni daha sonra takip edemeyeceğin bir yere gitmiyorum. Yaşam zordu. Ancak ölmek kolay olacak… Bunu takmanı istiyorum. Buna baktığında benim bulduğum huzuru bul. Geçmişinle yüzleş.”

Annesinin ölmeden önceki son vasiyeti, kardeşini doğduğu eve götürmesidir. Drew için bu imkânsız bir iştir. Yıllar önce onu çocukken döven babasını terk etmiş ve bir daha dönmemiştir. Terk ettiği sadece babası değil, annesi, kardeşi ve kız arkadaşıdır. 20 yıl sonra oraya dönmek onun için kâbus gibidir.

Kardeşi ile çıktıkları bu yolculukta onu tatlı bir sürpriz bekler, öte yandan içindeki öfke, geceleri gördüğü rüyalar sanki zamandan bağımsız bir şekilde uzayın boşluğuna takılı kalmış gibidir. Çocukken yaşadığı şiddet, Tanrı’yı sorgulamasına sebep olur. Neden Tanrı, küçük bir çocuğun dayak yemesine izin vermiştir? Aklı almıyordu.



Yıllarca kaçmış, unutmaya çalışmıştı. Ancak hiçbir faydası olmamıştı. Kendi sözleriyle; kaçtıkça daha da karanlığa bürünmüştü. Öfkesi de onun hayat kalitesini düşürmekteydi. Kardeşinin de ona kırgınlığı vardı; kardeşini yalnız bırakıp gitmişti. 

Tüm hesaplaşmalar bittiğinde, öfke çıktığında artık daha özgür biriydi.
Doğduğu evde o da çocuk büyütecekti… O, biraz farklı yapacaktı.

9 Aralık 2021 Perşembe

A Mouthful of Air

 

‘Yıldız canavarı gökyüzündeki tüm yıldızları toplamıştır. Pinky yıldızları yeninden yerine koymak ister. Elmaslarını sapanla fırlatır yıldızların yerine. Yeteri kadar uzağa gönderememiş. Limonları gökyüzüne gönderir, limonlar geri düşmüş…’

Annesi estetik ameliyatlar ile 10 sene daha genç gözükme peşindedir. Kocasının yaptıklarına rağmen onun geri gelmesini istemektedir. Gelmesi için kızının araya girmesini söyler. Annenin bir yanı büyümemiş bir ergendir. Annesinin bir yetişkin olarak orada olamaması onun ‘annesi için yapması’ ile sonuçlanır… Babasından uğradığı her türlü tacizle çok sevdiği insanlardan gördüğü çocuğun yıldızları bir bir yıldız canavarı tarafından yenmeye başlar. Artık dilek tutabileceği bir yıldızı yoktur. Çocukken çektiği acılardan dolayı kendisi de bir kız evlat dünyaya getirmek istemez. Bunu yüzeyde bilmese bile derinde hisseder. Julie bu konuda donuktur. Küçük bir çocuk olarak donmaktan başka çaresi yoktur bedeninin… Babasının üzgün olması onda bir etki yaratmamaktadır.

Julie zaten ilk erkek çocuğu için devamlı endişe etmektedir. Kendisi de bu dünyada yaşamak istemez. Onun bir düşüncesine göre kendisi olmadan çocuğu daha güvenli bir hayata sahip olacaktır. Kendisini hiçbir zaman yeterli bir anne olarak görmemektedir. İkinci hamilelik, gelen bebeğin kız olması, kullandığı ilaçları bırakması sonun başlangıcı mıdır?..

‘Bazen yıldızlar bulutların arkasındadır, bazen güneş öyle parlar ki yıldızları göremezsin, bazen de ayın arkasına saklanırlar. Ancak görünmeseler bile her zaman yıldızlar oradadır. Tıpkı benim gibi… Beni görmesen bile aşkım hep seninle…’

6 Aralık 2021 Pazartesi

Kimyasal Kalpler

 

“İnsan en çok ergenlik döneminde yaşadığını hisseder. Beyninize hayatınızı upuzun bir hikayeye dönüştürebilecek kimyasallar hücum eder. Cumartesi akşamını tek başına geçirmek sonsuz bir yalnızlık gibidir.”

Ergenlik döneminde tüm kimyasallar ile mücadele etmek zordur. Bir elimiz hala oyuncağımızı tutarken diğer elimiz karşı cinsten birin elini tutmak ister. Anne ve babamızın kollarında değilizdir artık. Bir ayağımız evdeyken, bir ayağımız dışarıdadır. Burası tam bir Araf’tır… Yaşanılan her travma ise bir yetişkinin kaldıracağından daha fazla etkiler bizi. 

Kimyasal Kalpler isimli film, bir kaza sonrası duygusal çöküntü yaşayan bir kızla, iyi bir aileden gelen bir oğlanın ilişkisini konu alır. Grace, geçirdiği kazadan ötürü kendini suçlu hisseder, hayatı ve ergenliği sorgulamaktadır. Bu dönemde henüz tam anlamıyla olgunlaşmamış beyin yapısından ve kararlarımızı etkileyen hormonlardan bahsedilmektedir. Her şey ama her şey çok yoğundur. 

“Ergen olmanın ne demek olduğunu bir düşün. Ailen başarılı olman için baskı yapıyor. Arkadaşların yapmak istemediğin şeyleri yapman için baskı yapıyor. Sosyal medya, vücudundan nefret etmen için baskı yapıyor. Zor bir şey bu, iyi bir aileden gelen uyumlu bir çocuk olsan bile. Şimdi hayal et. Romeo ve Juliet gibi sevdiğin insanla olamıyorsun. Shakespeare gibi birçok yazarın gençler hakkında yazmalarının bir sebebi var: Genç olmak insana acı verir, neredeyse duyumsanamayacak kadar büyük bir acı.. Yaşadığımız her şey konuşulmalı, saklamak daha beter. Ergenlik yılları Araf gibi. Çocuk olmakla yetişkin olmak arasında bir yerdesin ve dünya sana olgun olmanı ve kendini ifade etmeni söylüyor ama bunu yaptığın anda sesini kesmeni emrediyor. Aslında yetişkinler, Araf’tan sağ çıkabilme şansı bulmuş olan yaralı çocuklar.”

“Gökyüzüne bakınca insanların ölü yılların külleri olduğunu hatırlıyorum.  Biz sadece kısa bir süreliğine bir araya gelen atom parçacıklarıyız ve en sonunda ayrışıyoruz. Her şey nihayete erdiğinde ve bizler hiçliğin içine savrulduğumuzda elimizde temiz bir sayfa olacak. Bütün günahlarına sünger çekilmesi gibi…”

Oğlan kızın kurtarıcısıdır, oysa kız kendine gelme sürecinde bu kurban durumundan rahatsız olmaya başlar. Oğlanın anne-babası ise harika görüntülerinin ardında gerçekten oğullarını görmüyor gibilerdir. Kendi aralarındaki ilişki yetişkin ilişkisi midir? Yoksa onlar da ergenliğin belli bir dönemine takılıp kalmışlar mıdır?  Onlar bir ebeveyn olarak çocuklara uygun yetişme ortamı sunamadıklarında çocukları çocuk olmayı, ergen olmayı, genç olmayı pas geçerek erkenden olgunlaşmak durumunda kalıyorlar.

“Ergenlikte beyninizdeki kimyasallar, sizi çocukluğun güvenli ortamından söküp alan ve yetişkinliğin vahşi tabiatına bırakan kararlar vermeye iter. Bir arkadaşım bir defasında yetişkinlerin Araf’tan sağ çıkabilme şansı bulmuş olan yaralı çocuklar olduğunu söylemişti. Sizi dışarı çıkıp dünyaya o prizmadan bakmaya teşvik ediyorum. Ebeveynlerinize, abi, ablalarınıza bakın. Sokaktan geçen yabancılara bakın. Bakın ve onların da hayatlarının bir noktasında bu koridorlarda yürüdüğünü hayal edin. Onlar da dayanılmaz yalnızlığı hissetti, onlar da dayanılmayacak kadar güçsüz hissetti, gençliğin karanlığını hissetti. Yara izlerinin çirkin veya kusurlu olduklarını düşünürüz, saklamak ya da unutmak istediğimiz şeylerdir. Ama o izler asla geçmez. Bunları yazarken, sonunda anladım ki, o izler, kırılanları anımsatan şeyler değildir. Daha ziyade yaratılanları anımsatır.”

Çiftimizin ilişkisi ise bir sarkaç gibidir bir o yana bir bu yana savrulur. Ne zaman yakınlaşsalar, bir tetiklenme Grace’i kaderli meselesine çeker. Henry ne kadar alttan alsa da uzaklaşmayı engelleyemez. Sonra Grace’in ‘hayatta kalan’ parçalarından biri gelir ve her şey düzeliyor gibi olurken döngü kırılmaz…

 “Ergen bir insanın beyninin yetişkin birey beynine erişmeden önce bir gelişim süreci geçirir. Bu gelişim sürecinde biz doğru arayışımızı sürdürürken bağlar ve sinapslar patlıyor. Ya da yanlışı. Sevdiklerimizi, sevmediklerimizi. Kim olmak istediğimizi…” 

3 Mayıs 2021 Pazartesi

I love you, Man


Bazı erkek çocuklar daha ilkokulda kızlarla daha iyi anlaşmaya daha fazla dostluk yapmaya başlar. Cinsel olarak da kızlardan hoşlanan bu tipler çok fazla erkek arkadaşa sahip değildir. Buna gerek var mıdır? Ya da bu bir sorun mudur?

Bir erkek bir kadınla daha fazla erkek, bir kadın bir erkekle daha fazla kadındır. Evet bu doğrudur, ancak her iki cinste olan eril ve dişil enerji bir süre sonra karışarak dengeye gelerek her iki cins için sıkıntı çıkarmaya başlar. Kadın daha sosyal olduğu için kadınların olduğu ortamlarda dişi enerjisini kolaylıkla depolar. Erkeğin de benzer şekilde erkek arkadaşlarına ihtiyacı vardır.

Seni seviyorum adamım isimli filmin kahramanı Peter, yeni nişanlanmış bir emlakçıdır. Doğru düzgün bir erkek arkadaşı olmadığı gibi, iş hayatında ve kendini ifade konusunda problemleri vardır. Annesi ile arası da ekstra iyidir. Tüm bunlar tek duruma işaret etmektedir: Babadan eril enerji alamamasıdır. Babası diğer oğlu ile arkadaş gibidir. Tek arkadaşı ise yıllarca aynı şirkette çalıştığı arkadaşıdır.

Peter için tek yol kalır; kendi bir şekilde arkadaş bulacaktır. Bir çok yol dener, başına komik olaylar gelse de, o yılmaz ve sonunda tam ihtiyacı olan kişiyi bulur. Onu testesteron hormonu ile tanıştırır. Gerektiğinde savaşmasını veya kaçmasını, bağırmayı, hakkını aramayı, bazen dayak yemeyi... Daha da önemlisi almayı öğretir... Onun evi Peter için erkekliği keşfettiği bir yer haline gelir.


Başlarda Peter’daki bu değişiklikler nişanlısının hoşuna gider ancak giderek derindeki dinamik sarsılmaya başlar. O alan, Peter veren, o baskın, Peter pasifti. Dolayısıyla onun da kendini yeni duruma adapte etmesi gerekiyordu...

Aşkın içine düşülen çukurdan ancak böyle çıkabilirlerdi...

29 Aralık 2020 Salı

Bir Başkadır

Bir başkadır benim memleketim. Memleketimiz insanlarına genel bir bakış atan ilginç bir dizi.

Ülkemiz değişik yelpazeleri barından renkli bir toplum olmuşsa da son zamanlarda siyah-beyaz gibi keskin ayrımlar daha fazla görünür hale geldi. Başını örtenler ve örtmeyenler, sadece pozitif bilimlere inananlar ve sadece hacı-hocaya inananlar, okuyamadan kendine bir dünya kuranlar ve fazla okumaktan dünyayla bağ kuramayanlar… 

Tüm bu kutuplaşmalara yer verilen dizinin kahramanlarının ardında psikolojik olaylar yatmakta. İçinden kolay kolay çıkamayacakları üçgenler mevcut: Kurtarıcı-Kurban-Fail üçgeni gibi.

Meryem

Abisi ve yengesinin yanında yaşayan Meryem, ayılmalara bayılmalara başlayınca kendini psikolog Peri’nin yanında bulur. Gayet zeki bir kız olan Meryem, Peri’nin bazı taktiklerini eleştirmekten de kendini alamaz. Tüm bu modern yaşamın sahte kimlik ve iletişiminin yanında içtenlikle iletişim kurmaya çalışan biridir.

Peri

Zengin ve kültürlü bir ailenin kızı Peri, okulların dışında tatillerini yurt dışında geçirerek ülkesinin insanlarından bir parça uzak kalmıştır. Annesinin oldukça baskın olduğu aile yapısında, ilişki kurmakta zorlanır. Can simidi gibi sarıldığı birkaç spritüel araç da ona tam anlamıyla çözüm değildir. Tüm bu durumdan ebeveynlerini sorumlu tutarken, Danışmanı Merve onu zorlamaktadır. Scott Peck’in dediği gibi ‘Her psikolog önce kendi üzerinde çalışmalıdır.’ Peri seanslarına süpervizyon veren meslektaşı Gülbin’e açılır ancak yüzleşmesi gereken konulardan kaçar durur. Onu çileden çıkartan en temel konulardan biri başörtüsüdür.

Gülbin

Peri’ye süpervizörlük yapan Gülbin’in yaşantısı ailesinin tam tersidir. Kürt asıllı aile, doğudan belli bir mal varlığı ile gelmiş dini bütün bir ailedir. O da kendi ailesini reddetmektedir, tamamen sessiz olan babasının yerini sanki ablası almıştır. Her türlü küfür ve eleştiriyi yapan ablası sonrasında Allah’a sığınmaktadır. Gülbin’in özel yaşamı da iyi değildir. Kendi tabiriyle takıldığı erkek arkadaşını başka bir kadınla yakalar: Melisa.

Melisa

Melisa ‘total’i hedefleyen bir dizide oynamaktadır Halkın göreceli olarak daha fakir kısmına hitap eden diziyi eleştirirken, takipçi sayısının artışından ve kendinden fotoğraf isteyen insanlardan içten içe memnundur. Gülbin onu Sinan ile yakaladığında sinirlenmez bile…

Sinan

Sinan cinsellik bağımlısıdır. Spora gider ve her gece bir kadını evine atmak için sistematik bir şekilde çalışır. Oysa onun da ardında bir aile dinamiği yatmaktadır. Babası vefat etmiş olan Sinan’ın annesi, tipik bir şekilde ona sitem ederken hala onu küçük oğlu gibi görür. Babasından alamamış adamlarla annesinden alamamış kadınların dansıdır bu. Sinan’ın tek devamlı ziyaretçisi temizliğe gelen Meryem’dir.

Ruhiye

Ruhiye, Meryem’in yengesidir. Son derece donuk olan Ruhiye’yi hiç konuşmayan oğlu takip eder. Ruhiye kurbandır, kocası ise kurtarıcı. Onu olduğu gibi sahiplenen, gerektiğinde fiziksel gücünü ortaya koyan ancak sabrının son noktasına gelmiş biri.

Oysa Rukiye’nin donup kalmasının ardında bir çocukluk travması vardır. Hesaplaşma olmadığı sürece iyileşmeden bu yara için geçmişe dönmek kaçınılmazdır. Kurbanın fail, failin kurbana döneceği an yakındır… 

Hayrunnisa

Babası hoca efendi, annesi ise sessiz bir ev kadını. Oysa kendisi hiç de bu dünyaya ait değilmiş gibi. Onları seviyor sevmesine ancak ne ailesi ne de mahallesi ona yakın gelmiyor… O da diğerleri gibi atalarından gelen kaderin görünmez etkileri ile oradan oraya yalpalıyor. Onu da bu durumdan kurtarmak isteyen biri var: Meryem’in abisi Yasin.

Yasin

Yasin’in ailesine veya geçmişine dair fazla bir bilgi yok. Ancak kurtarıcı ve koruma rolü ortada. Hem eşinin problemlerine rağmen onu seçmiş hem de kardeşine bakıyor. Eşinin ruhen başka bir yerde olması onun gözünü başkasına kaydırmış gibi. Oysa o hala karısının iyileşmesini, çocuğunun konuşmasını arzuluyor.

Tüm bu çabaları sonuç vermeyince ortaya çıkan duygular ise öfke ve sonunda çaresizlik. Çözümü ise yüceleştirdiği hocada arıyor: Ali Sadi Hoca’da…

Ali Sadi Hoca

Hocanın hayatı Allah ve onun yardımını isteyen müridlerinden ibaret. Her şeye, herkese bir çift sözü, çözümü olan hocanın, kendi hayatının varlığını ancak eşinin vefatı ile idrak ediyor. Kızının da Konya’ya dönme kararı onu derindeki yalnız çocukla baş başa bırakıyor.

İşte bir başkadır bizim insanımız…

Herkes başkalarına kalbinde bir yer açtığında hem dış dünyamızda hem de iç dünyamızda tüm ayrımlar, kutuplaşmalar sona erecek.

Bir biz var, bizden içeri” diyeceğiz…

26 Aralık 2020 Cumartesi

Where We Belong

Hocaya sormuşlar; ‘Biz evleniyoruz, ancak hangimizin ülkesinde yaşayacağımıza karar veremiyoruz. Bize yardımcı olur musun?’ Hoca demiş ki, ‘Hanginiz ülkesini daha çok seviyorsa öbürünün ülkesinde yaşayın.’ Demek oluyor ki ülkemizle ne kadar barışıksak, dilediğimiz yerde yaşayabiliriz. Ülkemizden ne kadar nefret ediyorsak, ne kadar reddediyorsak, başka bir yerde yaşama şansımızı da o kadar tepiyoruz. Bu durum hayatımızın tüm alanlarında geçerliliğini koruyor. Ailemizi, bir kişiyi, kendimizi, kendimizin bir yanını reddediyorsak o durum hep karşımıza çıkıp duruyor.

Nereye aidiz diye çevirebileceğimiz film Where We Belong’un kahramanı Tayland’lı ergen kızın hayali Finlandiya’ya gitmek için burs kazanmaktır. Babasının erişte dükkanında erişte pişirmekte, diğer bir yandan İngilizce kursuna gitmektedir. Ergenlikle başlayan kimlik arayışında babasıyla yaşadığı iletişimsizlik arkadaşlarıyla da başak bir boyutta ortaya çıkar. Çocukluğumuzda yaşadığımız olaylar bağlanma modellerini belirler. Her iki ebeveynle kurduğumuz farklı ilişki farklı bağlanma modellerini de beraberinde getirebilir. Dolayısıyla içimizde oluşturduğumuz parçalar farklı davranır. Arkadaşlarımıza güvenle bağlanırken, romantik ilişkimizde kaçıngan bir tavır sergileyebiliriz.

Baş roldeki Sue’nun çocukluğuna bakınca neler görüyoruz? Annesinin erken kaybından sonra evin annesi gibi babasına her konuda yardım eden Sue, babasının muhtemel depresyonundan dolayı onunla fazla bir bağ kuramıyor. Dolayısıyla Sue, kaçıngan bir bağlanma modeli gösteriyor. En iyi arkadaşı Belle ile bile belli bir yere kadar yakınlaşabiliyor. Belle ise onun kurtarıcısı gibi; devamlı kendini arkadaşını savunurken ve koşulsuz bir şekilde onu desteklerken bunuluyor.

Sue tüm bunlardan bıkmış ve çözümü Finlandiya’ya gitmekte arıyor. İçindeki yaraların ya farkında değil ya da onlarla yüzleşmek ona çok zor ve acılı geliyor. Çocukluğunda yaşana erozyon ergenlikle kasırgalara yol açıyor. Oysa her zaman bir destek vardır ve destek ona hiç beklemediği bir yerden geliyor...

3 Kasım 2020 Salı

The King of Staten Island

Babasını yedi yaşındayken kaybetmişti. Tehlikeli bir yangına kendini cesurca atan itfaiyeci babası hayatını feda etmişti. Küçük kız kardeşi babasını hiç hatırlamazken, o, babasının ne kadar harika bir adam olduğunu biliyordu. İçinde bir yanı ona kızarken bir yanı onu çok özlüyordu. Diğer bir yandan da babasını yücelttiği için bu mükemmeliyetin altında ezilmekteydi.

Yetişkinliğe adım atacak yaşa gelmesine rağmen üniversiteye gitmemiş, hala annesi ile yaşıyordu. Ne annesi ne de kendisinin doğru düzgün bir ilişkisi vardı. Ruhen annesinin kocası mıydı? Babasının yokluğunu onun hayata adım atmasındaki en önemli engel miydi? Babasının böyle tehlikeler atılmasının sebebi kendi atalarındaki olaylardan mı kaynaklanıyordu?.. Tüm bunları bilemeyecek kadar gençti. Tek bildiği onun üzerindeki etkileriydi. Uyuşturucu kullanıyor, sorumluluk almıyor, anti-depresan kullanıyor ve sindirim sistemi ile ilgili bir hastalığı vardı. Hayatına son verdiği düşündüğü zamanlar oldukça fazlaydı.

Tüm bu yaşanan travmaların hediyeleri de vardı elbette; son derece komikti ve kendini ifade edebildiği bir sanatı vardı: dövme modelleri çizmek ve yapmak...


Hayatı bu şekilde devam ederken, Scott’ın hayatı annesinin bir sevgilisi olmasıyla değişmeye başlar. Bu haberi duyan Scott önce sevinir. Ancak onun da babası gibi bir itfaiyeci olduğunu öğrendiğinde tetiklenir. Onun da itfaiyeci olması nasıl tesadüf olabilir? Böyle karşılaşmalar sadece bir rastlantı mıdır? Yoksa her şey onun üzerine geliyordur? Ona göre itfaiyeciler çocuk sahibi olmamalıdır – sevgi kaybetme korkusu üzerine nasıl inşa edilir? Artık kafasına koyar; annesini o adamdan ayıracaktır.

Oysa işler hiç de umduğu gibi olmaz. Annesi hem oğlunu hem de yeni arkadaşını evden atar. Bu kırılma noktası her iki erkek için de olgunlaşmak için inanılmaz bir fırsat olur. Scott’ın tutunduğu dalların hepsi birer birer kırılır. Dışarıda bir dal kalmayınca, içindeki köklere dönme zamanı gelmiştir onun için. Zorlu bir süreçten sonra içinden yeniden güneş doğar – babası sadece bir insandır artık. İyisiyle kötüsüyle kabul eder onu. Dışarıda da güneşin doğma vaktidir şimdi...

11 Ekim 2020 Pazar

Prayers For Bobby

 

“Onlar bana farklı olduğum için gülüyorlar. Ben onlara aynı oldukları için gülüyorum.” (Kurt Cobaine)

Yaşama geldiğimizde uyum sağlamak bizim için hayatta kalmak demektir. Önce ailemize sonra çevremize uyum sağlayarak kendimizi güvende hissederiz. Oysa içimizdeki kişinin seçimleri bambaşka olabilir. Bu seçimler derinde çok farklı dinamiklere dayanıyor olabilir. Oysa bireysel uyum sağlama kolektif olarak güç kazanmış ve vicdan/ahlak gibi kavramlarda köklenmiştir. Bir de buna sözde dini inançlar eklenmiş ve beton kadar sert kuralların altında ezilmeye başlanmıştır.

Sözde olmasının sebebi ise temelinde hemen hemen her dinin mesajının aynı olmasının yanı sıra, aracılar ve yorumlayıcılar tarafından değiştirilmesi ve çarpıtılmasıdır. Yaradan ve kulları arasında bir aracıya ihtiyaç yoktur. Yaradan yarattığı her birey eşsizdir. Öte yandan topluma uymayan her durum günah ilan edilip dışlanmaktadır.

Prayers For Bobby isimli film, gerçek bir hikayeyi konu almaktadır. Sadece Bobby’nin değil ergenliğinde ailesi ve toplum tarafından dışlanan, baskı altında kalan her gencin hikayesidir bu. Son derece dinine düşkün bir annenin, evde nispete pasif ve duygularını gösteremeyen babanın ve cinsel açıdan kafası karışık oğullarının yaşadığı trajedinin hikayesi...

Bobby gibi farklı olanların düştükleri kapanı besleyen kör vicdan ve ahlak yapısının ardında yüzyıllardan beri nesiller boyunca aktarılan koşullanma düşünce ve inanç sistemleri yatmaktadır. Körü körüne inanmak, hiç inanmamaktan daha tehlikedir. Tüm varsayımlarımızın, inançlarımızın, düşünce kalıplarımızın, alışkanlıklarımızın sorgulanması gerekir. Tüm bu sorgulama her bireyin bizzat kendisinin çıkması gerecek bir yolculuktur. Sonuna kadar, içtenlikle, yılmadan ve bitmeden yapılmalıdır...

“Kutsal kitaplar ölümlüler tarafından yorumlandı ve bu yorumların çoğu yaşanılan zamanın etkisinde kalınmıştı. Tanrı sorgulamaya karşı değildir. Körü körüne inanmak, hiç inanmamak kadar tehlikeli olabilir.”

24 Eylül 2020 Perşembe

Last Shaman (Son Şaman)

“Bir kişinin içinde tüm dünya vardır. Bakmayı ve öğrenmeyi bilirsen, kapı önünde ve anahtar elindedir. Anahtarı ya da açacağın kapıyı senden hiç kimse sana vermez.” Jiddu Krishnamurti

Başarılı bir şekilde mezun olmuş, ülkenin en iyi okullarından birinde okuyordu. Her şey yolunda gidiyor olmalıydı. Herkes onu takdir ediyordu. Ancak bu koşullu mutluluklar onun sevme ve sevilme ihtiyacını karşılamıyordu... Bir şeyler yanlış gidiyordu. Kendinden nefret ediyor. Kendinden nefret ettiği için daha da çok nefret ediyordu. O kadar dayanılmaz bir hale gelmişti. Basit bir mutsuzluk değildi bu; her sabah cehennemde gibi hissediyordu. Son çarelerden biri olan elektro-şok tedavisini denemeyi bile düşündü. İntihar düşünceleri bile sıradanlaşmıştı...

Depresyon onun için bir uyanma çağrısı mıydı? National Geographic kanalında Peru’lu şamanları duymuştu. Birden kendini Peru’da buldu. Şamanlar ve tüccarlar sarmıştı etrafını. Ruhsal dünya da gerçekten yol gösteren kişilerle, kendilerini kutsal biri görenler ve sahtekarlar birbirine karışmıştı.

Bazen hatırlıyordu. Son derece prestijli meslekleri olan anne ve babası ise bir yerlerde yanlış yapmıştı. Niyetleri iyi bile olsa, kendisi için çizdikleri yolun dışı renkli ancak içi boştu... Kendi bildikleri doğrular ile yetiştirmeye, biraz da rekabetçi ve hırslı olmaya yönlendirmeye çalışmışlardı. Oysa bunlar işe yaramıyordu.


Artık tüm bunlar geride kalmıştı. Doğru kişiyi bulması gerekiyordu. Bulduğu kişi, onun geldiği toplumda hiç de başarılı gözükmeyecek biriydi. Ona bu yolculuğu kendisinin yapacağını söylüyordu. Ne antidepresanlar ne ruhsal ilaçlar ona çare olabilirdi. Ruhsal araçlar da sadece araçtı. Bu yolculuk kahramanın yolculuğu olmak zorundaydı. Kestirme olmadan, kaçmadan...

Öfke, ifade, üzgünlük ve nihai kabul... Olan her şeyi olduğu gibi kabul etme ve artık farklı yapma zamanı. Eskiden çok daha güçlü hissediyordu. Artık hissedebiliyordu; acıyı, üzüntüyü, coşkuyu... Eve dönme ve öğrendiklerini uygulama zamanı gelmişti. Dünyayı yönetmek için burada değildi, önemli birisi olmak için burada değildi, kendinden çok daha büyük bir şeyin küçük bir parçası olduğunu görebiliyordu. Bunu bilmek fazlasıyla özgürleştiriciydi. Sonunda içinde huzurlu bir köşe bulabilmişti. Çözüm her zaman onun içindeydi...

“Şaman, dünyaya baktığında baktığı her maddenin ruhunu da görebilen kişidir. Baktığı her şeyde hayatı görür, vücudumuzun içinden kendine yol açan bir zeka görür, taşların, ağaçların, gökyüzünün içinden, tüm evrenin içinden yol açan bir zeka. İnsanın anlayabileceğinden ya da kavrayabileceği her şeyden çok daha büyük bir zeka...”

23 Haziran 2020 Salı

Precious

Her şey Evren’in bir hediyesidir. (Ken Keyes Jr.)
Her kızın ilk flörtü babasıdır. Karşı cinsle tanışması babası aracılığı ile olur. Çocukken babasından gelen türlü söz ve davranış çocukların hayatında çok önemli etkilere sebep olur. Onun yaşadığı belli de olabilecek en kötüsüydü. Kendi çocuğuyla aynı babayı paylaşıyorlardı. Annesi onu kendi kocasını çalmakla suçluyor, kendi acizliğini öfke olarak yansıtıyordu. Her şey yetmezmiş gibi şimdi babasında ikinci defa hamileydi.

Tüm bunlarla nasıl başa çıkıyordu? Son derece izole bir hayat yaşarken, aldığı aşırı kilolar onu duygusal darbelere karşı koruyamıyordu. Ne zaman dayanılmaz bir durumla karşılaşsa hayal gücü devreye giriyordu. Zihni bir korkuma mekanizması oluşturmuş; acı dayanılmaz hale geldiğinde bir şarkıcı olarak o mekanı ve zamanı terk ediyor, bir gösterinin baş kahramanı oluveriyordu. Bu korkunç durumun belki de tek avantajı ona ilginç bir hayal gücü verilmiş olmasıydı. Her gün yazıyordu...

Okulda veya sosyal destek organizasyonunda anlaşıldığını düşünmüyordu. İlk çocuğu zihinsel olarak geriydi, annesi ona kötü davranıyor zaman zaman şiddet uyguluyordu. Onun için sevginin tanımı buydu. Sevgi, şiddet ve istismardı...


Evren’in hediyesi neredeydi? Destek neredeydi? Bu sorular onu çok zorluyor, o da dönem dönem sertliğe ve kabalığa baş vuruyordu. Başka bir şey bilmiyordu ki? Belki anne ve babası da başka bir şey görmemişti. Ancak bu bakış açısına sahip olmak için çok küçüktü ve taşımayacağı kadar ağır yükleri vardı. Önce bu yüklerden kurtulmak ve çocuklarına anne olması gerekiyordu. Destek ona öğretmeninden geldi, karşılıksız sevgi ona o kadar yabancıydı ki, sıcak ama acıtmayan bir duygu onun için yepyeni bir şeydi. Biraz da olsa umut ışığı görüyordu artık. Bedelini ödemeden bir grupta ait olmak ve güvenli olmak ne kadar da hoş bir histi. Sonrasında hediyeler de gelecek miydi? İsmi gibi değerli hissedecek miydi? Değerli hediyeler gelecek miydi?..

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Where the Wild Things Are


“Mutluluk, mutlu olmanın en iyi yolu değildir.”
Çocukluğumuzda bizim için en önemli konu güvende hissetmektir. Güven duygusu sağlıklı bir bağlanma ve ebeveynler tarafından görülmek sayesinde ortaya çıkar. Babamız yoksa, ergenlikteki bir çocuksak, annemiz ise kendi işleri ile ilgileniyorsa işimiz hiç de kolay değil değildir.

Where the Wild Things Are filminin kahramanı Max’in durumu aynen böyledir. Bu film dışarıdan bakınca bir çocuk macerası gibi görünür. Aslında çocuk psikolojisi, yalnızlık, öfke ve büyüme süreci hakkında oldukça derin bir hikâyedir. Çalışan ve meşgul bir anne, ergenliğe girmiş umursamaz bir abla ile yaşayan bir çocuğun hikayesi…

Henüz bir çocuk olan Max, yalnız, öfkeli ve anlaşılmadığını hisseden bir çocuktur. Kendini duygusal olarak terk edilmiş hisseder. Babası yoktur ve bir akşam annesi flört ettiği bir adamı eve getirdiğinde işler Max için çığırından çıkar ve macera başlar. 

Bu kahramanın yolculuğudur. Fantastik dünyası ise “Wild Things” adasıdır. Bu adadaki yaratıklar aslında Max’in duygularının ve içsel parçalarının sembolleridir. Tüm parçaları bir şekilde Max’in yansımasıdır. Filmde yaratıkların çoğu çocuk gibi davranır. Bu da Max’in aslında kendi içindeki farklı duygusal parçalarla konuştuğunun bir kanıtıdır.

Bu  krallıkta parçalar üçe ayrılır; sürgünler – duygusal yoğunluğu yüksek yanlar, yöneticiler – bizi ayakta tutan yanlar ve yangın söndürücüler – her şey çığrından çıkınca darbe yapan yanlar. Max bu yanlarının farkında varmak için hayali bir dünyaya gider. Burada görülmeyen parçaları anlamaya, yöneticiler arasında denge kurmaya gayret eder. Oysa yangın söndürücü her an ortaya çıkıp ortalığı yıkabiliyordu. Her şey eğlenceli giderken, hiç el değmemiş olaylar, yanlar ortaya çıkıp Max’ı zorluyordu. Travması ile yüzleşmesi karlı tepeleri tırmanmak gibidir...


O deli değildi, her insanın kişiliğini oluşturan bir çok parçası vardı:

Carol: kontrolsüz öfke, sevgi ihtiyacı, terk edilme korkusu
KW: Empati, olgunluk, sakin ve anlayışlıdır.
Judith: Eleştiren, kuşkulu, mesafelidir ve öz-yargı.
Ira: Sadakat, güven ihtiyacı, sakin, uyumlu ve destekleyici bir karakterdir.
Alexander: Görülme ihtiyacı, fark edilme ihtiyacı, değersizlik hissi, dışlanma korkusu temsil eder.
Douglas: Sosyal uyum, arabulucu, sakinleştirici, mantıklı

İç dünyasında babasının eksikliği ‘güneş’ ile temsil ediliyor. Güneşin bir gün öleceği, Max’in babasına olan ihtiyacını sembolize ediyor. Ay ve deniz; anne ve duyguları simgelerken, Max ebeveynleri arasında olan olayları hazmetme sürecindedir. Devamlı bir mutsuzluk hali olamayacağı gibi, devamlı bir mutluluk halinin olamayacağını görmektedir Max, önemli olan tam olmaktır. İhtiyacı olan her şeye sahiptir; artık yeniden doğmaya hazırdır. Kahraman çıktığı yoldan, kazandığı zaferden geri dönmeye hazırdır. Artık her şeyi farklı bir gözle bakacaktır...

Baykuşlar – Bilinçdışı Gözlem

Filmde baykuşlar çok aktif karakterler değildir; genellikle izleyen, sessiz ve mesafeli figürlerdir.

Baykuşların sembolik anlamları:

  • gözlem
  • içsel farkındalık
  • bilinçdışı bilgelik

Mitolojide baykuş gizli bilgi veya sezgisel bilgelik sembolüdür.

Bu yüzden filmde baykuşlar:

  • Max’in henüz fark etmediği içsel düşünceler
  • Duygularını sessizce gözlemleyen bilinç tarafı

Öfke Max’ın en büyük koruyucularından biridir. Baykuşların gelmesinden hiç hoşlanmaz. Sezgi, onun için aptalcadır. Diğer parçalar baykuşların ne dediğini anlarken, sadece Max ve Carol onların söylediklerini anlamazlar.

Hayal Gücü

Max’in hayal dünyası güçlüdür. Kendi kendine olan oyunlarında hayal gücü duygularını anlamaya çalıştığı bir rüya gibidir. Max adada “kral” olur. Bir erkek için erginlenip Kral olmak önemli bir arketiptir. Çocuk olarak ancak bir prens olabilir. Lakin kral olmak, herkesi mutlu edebilmek, çatışmaları çözmek ve sorumluluk almak demektir.

Max kısa sürede şunu fark eder: Güç, kontrol demek değildir. Herkesi mutlu edemez. Çatışma doğaldır. Adadaki yaratıkların hepsi vahşidir, insan olmanın doğasında vahşi duygular bulunmaktadır. Vahşi bir taraf bastırıldığında daha güçlü hale gelir. Olgunluk, gölgeyle savaşmak değil onu anlamaktır.

Max eve döner. Yolculuk tamamlanır. Artık şunu öğrenmiştir, kendi duygularının yönetimini eline alabilir. Hiç biri sadece iyi veya sadece kötü değildir. Annesi de…

Annesinin ona yemek hazırlaması ile sevildiğini ve görüldüğünü hisseder. 

Baba demek gelecek demektir, güvenli olmak, adım atmak demektir. Bilinmeyenle dans etmektir...
“Burası kayaydı, sonra kum oldu... Sonra toz olacak. Daha sonra ne olacak ben de bilmiyorum.”