Henüz dokuz yaşındaydı... Yüzü hariç her yeri yanmıştı. Abisi ve kardeşi onu ateş çıkarmıştı. Ancak yaşama şansı yüzde bir bile değildi. Bandajların arasından çıkan tek bir soru soruyordu: "Neden Ben?"
Ona ilk destek olan hemşire Roy olacaktı, "Evlat, bir gün yürüyeceksin" diyordu. Aile dışında onu ziyaret eden diğer kişi ise hayranı olduğu beysbol takımının sunucusu Jack Buck. Onu ziyaret eden, ona maç yayınlarından selam söyleyen Jack.
John en sonunda hayatta kalmıştı, yürüyebiliyordu. Ancak el parmaklarının kesilmesi gerekmişti, bedeninin tamamında yanık lekeleri oluşmuştu. Hastanedeki fiziksel acıların yerini hayata yeniden uyum sağlamanın zorlukları alacaktı. Genç bir adam olduğunda ise kendine oluşturduğu maskelerden biri eğlenceli ve çok içmekle gurur duyan bir parçasıydı.
Her türlü desteğe rağmen bu şekilde yaşamak çok zordu. Kendini güzel bir kızla düşünemiyor, yazı yazmayı bile hayal edemiyordu. Piyano çalmak hayal gibiydi. Bedenini göstermemeye özen gösteriyordu. Derinde özgüveni düşüktü, görülmeyen bir duvar ise zor duygularını kapatmak için geliyordu, koruyordu onu.
Bir an kendini hapishanedeki mahkumlara konuşma yaparken buldu kendini. Kendi içindeki mahkumla yüzleşiyor hem de başkalarına ilham kaynağı olabileceğini fark ediyordu. Olan biten her şeye şükretmeye başlamıştı. Uzun yıllar sürdü, acılar çekti, kendini kandırdı, sarhoş oldu...
En sonunda hazırdı. Kitap yazmaya, konuşma yapmaya, çok sevdiği aile ile yaşamaya...
Yürüdüğün yolu her zaman seçemezsin, ancak onu nasıl yürüyeceğini seçebilirsin.
Babası artık hastalığından dolayı tekerlekli sandalyedeydi. Bir zamanlar babasını onu sandalyede tur attırmıştı, şimdi sıra John'daydı. O babasına son bir tur attırdı. Babasından miras kalan olumlu bakış açısı ile kaderine "evet" demeyi öğrenmişti.
Kaderine evet diyenler güçleniyordu, hayır diyenler ise zayıflıyor...
Jack Buck ona -hayata evet demeyi- öğretmişti.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder