18 Mart 2014 Salı

One Chance


Malcolm Gladwell’in ünlü kitabı Outliers (Çizginin Dışındakiler-Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olur?) kitabında bir kuraldan bahseder: 
"Bir işte usta olmak için 10,000 saat süre harcamanız gerekir." 
Bu kadar süreyi hercarken severek ve gönülden yapıldığını eklerseniz bunun doğruluğunu araştırmaya başlayabilirsiniz. Her gün üç saat partik yaparsanız, yaklaşık 10 yıl sonra ustalaşmış oluyorsunuz. Bu da genellikle bir çok kişinin genç yaşlarda başladığı aktivitelerde nasıl başarılı olduğunun da ispatı...

İşin daha ilginç tarafı, ilk 2,000 saatten sonra bir işte gerçekten iyi oluyorsunuz. Bu 20-80 kuralına çok benziyor. %20 zaman size %80 derecede ustalık veriyor. Ancak orası nispeten çoğunluğun bulunduğu alan. Bu çoğu zaman bizi “Rahatlık Alanı”mızda  tutmaya yetecek kadar olabiliyor. Ancak iyi bir araba sürücü ile bir Formula 1 yarışçısı arasındaki farkı kalan %20’lik dilim belirliyor... Bunun için de kalan 8,000 saatlik süre...

Sadece çalışmak yeter mi?

Çorbaya sadece ‘içtenlik’ ve 'sevgi' katılması lezzeti değiştirecektir.


“One Chance” (Bir Şans) filmi hayatı boyunca Opera sanatçısı olmak isteyen Paul Potts’un gerçek öyküsü. Galler’de yaşayan bir ailenin tek oğludur Potts. Babası fabrka işçisi, annesi ev hanımıdır. Annesi destek olsa da babası Paul’un bu kadar Opera’ya düşkün olmasından biraz rahatsız olur ve onun da bir fabrika işçi olmasını ister.


Çevresi de Paul’e hiç iyi davranmaz, çünkü o gruba uymamaktadır. Galler’in fakir mahallesinde kimse Opera söylemez... Bu sebeptendir ki diğer çocuklar tarafından devamlı tartaklanır. Hayallerinin peşinden gitmeye karar veren Paul Venedik’te Opera eğitimi alır ancak özgüven eksikliğinden dolayı pes eder ve cep telefonu satıcısı olarak hayatını sürdürmeye başlar. 


2007 yılında 37 yaşındayken İngiltere’nin televizyondaki yetenek yarışmasına katılır... En sevdiği arya olan Nessun Dorma’yı söyler. (Üsteki videoda Paul'un ilk performansını izleyebilirsiniz.) Jüri üyesi şöyle söyler:
Elimizde elmasa dönüşmek üzere olan bir kömür var.

Paul daha sonra çıkardığı albüm “One Chance” rekor üzerine rekor kırar. O bile belki de bunun bir şans olduğunu düşünmektedir... Peki ya siz?

16 Mart 2014 Pazar

Her


Önce bedenlenir dünyaya geliriz... Bir bütünüzdür, bedenimizi bile algılamayız önceleri. Bebek anne ile kurduğu sevgi bağı ile kendini onunla bir bütün olduğunu zanneder. Onun sevgisi dahil tüm duygularını alır sahiplenir... O mutlu olursa kendisi de mutlu olacaktır. Daha sonra farklı bedenlerin olduğunu idrak eder. Bu ayrı “ben” oluşumunu ortaya çıkartır ve önceleri annesinin onu sevmesi yeterken, daha sonraları diğer insanların da onu sevmesini arzulamaya başlar. 

Bu arzu sonuçları ile olumlu veya olumsuz uçlara gidebilir; bu Hitler ve Gandhi arasında fark gibidir ama temelinde ihtiyaç aynıdır. Sevgiye muhtaç olma durumu, sevilme ile benlik yaratmak... Bu durum o kadar travmatik bir hal alır ki ve aşkın içine (fall in love) düşülür...


“Her” filmi insanoğlunun sevgiye olan ihtiyacını analiz eden baş yapıtlardan biri mi? Filmde sevgiyi arayan bir adam en sonunda bir yazılıma aşık olur. İşin en sıra dışı yanlarından biri ise Theodore’un yazılımın diğer insanlara hizmet ettiğini anlamasıyla ortaya çıkar. Yazılıma aşık olan Theodore onu kıskanmaya başlar! Filmde, Amy, 'aşkın içine düşme'yi (fall in love) sosyal açıdan kabul edilebilir delilik olarak tarif eder.

Her türlü duyguyu deneyimlediğini düşünen Theodore yeni duygular yeni heyecanlar aramaktadır; bunu ona Samantha adlı yazılım vermeye başlar. Samantha, Theodore’un duymak istediklerini söyler bir bakıma... Cinselliği bile deneyimleye başlayan çift, kaçınılmaz sona doğru mu ilerler?
Byron Katie, tek bir dua edecek olsa şöyle olurdu dermiş:
“Tanrım, beni sevgi, onay ve takdir arzusundan kurtar.”

Beş dalda Oscar’a aday gösterilen film, en iyi orijinal senaryo dalında ödül kazanır. Filmin yönetmeni Being John Malkovich, Adaptation filmlerinden hatırlayacağınız Spike Jonze. Yazılımdaki ses Scarlett Johansson’a ait. Filmin kahramanı ise çok uzun süredir beğenerek takip ettiğim Joaquin Phoenix...

İlk defa Gladiator filmindeki rolü ile Oscar’a aday gösterilir. Joaquin PhoenixTo Die For, U Turn, 8MM, Gladiator, Signs, The Village, Ladder 49, Hotel Rwanda, ve Walk the Line gibi filmlerde kariyerini sağlam bir noktaya getiren Joaquin Phoenix, 2012’deki The Master ile bir kez daha Oscar ödülünü çok yaklaşır. 
http://tuvaletkagidinanotlar.blogspot.com.tr/2013/02/the-master.html
“Samantha: Geçmiş kendimize anlattığımız bir hikayedir sadece.”

9 Mart 2014 Pazar

Stanley Kubrick


Filmler bizleri farklı dünyalara götürür; kimi zaman kendimizi buluruz, kimi zaman konuşulmayanı gösterir kimi zaman da hayallerimizin ötesinde bir dünya yaratır.

Filmde rol alan sıra dışı oyuncuları görürüz ve içtenlikte rollerini canlandıranları takdir ederiz; yönetmenler az da olsa arka planda kalırlar. Her ne kadar filmin konusunda ve bende bıraktığı lezzeti üzerinde durup, işin sanatsallığı üzerinde durmamış olsam da, iyi bir yönetmenin sanatkarlığı sizde kalan lezzeti doğrudan etkilemektedir.

Dünyanın en büyük film arşiv sitesi olan IMDB’nin gelmiş geçmiş en iyi yönetmenler listesine baktığınızda ilk üçte Martin Scorses, Tim Burton ve Stanley Kubrik’i görüyorsunuz. Ardından Quentin Tarantino, Robert Rodriguez, Frank Darabont, Danny Boyle, Spielberg, George Lucas gibi isimler geliyor.

Danny Boyle bir kenara diğer tüm yönetmenler üç aşağı beş yukarı tarzları bellidir. Bir Tarantino’dan, bir Scorsese’den çıkmış bir film sizi şaşırtmaz. Kubrick filmlerinin ise bir tanesini diğerine benzetemezsiniz; sıra dışı ve şaşırtıcı olmalarının dışında çok da ortak yönü yoktur. Tüm yönetmeliği boyunca sadece 13 film yöneten Kubrick, neredeyse son kırk senede sadece 8 filme imza atmıştır. Bu filmler, Kubrick tek yetkili olduğu yapımlardır. 

Kubrick, televizyonun sinemacılığı tehdit ettiği dönemlerde, Hollywood’un daha içten ve cesur yapımlarda savaşabileceğine inanmaktadır.



Stanley Kubrick: A Life in Pictures adlı belgeseli Tom Cruise seslendiriyor. Kubrick ile beraber çalışanları, meslektaşları ve ailesi ile yapılan röportajlarla süslenmiş belgesel tüm filmlerin üzerinden akıcı bir şekilde geçişler yapıyor.

Stanley Kubrik’in mesleği fotoğrafçılık’tır. Bir video veya bir film hızlı bir şekilde gösterilen sabit fotoğraflardan oluşur. Aynı zamanda kitap okumayı seven Kubrik’in en çok sevdiği hobisi satranç oynamaktır. Kubrik’in fotoğrafçılıktaki bakış açısı ve satranç oynarken kullandığı zekası ve detayların üzerinde özenle durması, okuduğu kitaplardaki çarpıcı hikayeler belki sinema tarihinin en ilginç yönetmelerinden biri olmasında katkısı olmuştur...

İlk filmi 1953’deki Fear & Desire’ı çekmesi için babası kendi hayat poliçesini bozdurup oğluna destek olmuş... Ailesinin desteği alan Kubrick, kendisi de hayatı boyunca ailesine düşkün eğlenceli biri olmuş. Belki de ailesi sayesinde özgüveni yüksek, mizah anlayışı olan, sızlanmayan ve şikayet etmeyen biri olmuş.

Sadece onunla çalışanlar, Kubrick'in titizliği ve detaycılığı sebebiyle sıkıntı yaşamışlar. Kubrick, hemen hemen hiç bir projesinde zamanı dert etmeden, tamamen içine sindikten sonra filmlerini tamamlamış.



Hem Alman hayat arkadaşı ile tanıştığı hem de ilk defa sesini duyurduğu film olan Paths of Glory’nin başrol oyuncusu Kirk Douglas’tır. Üç sene sonra dört dalda Oscar alan meşhur film Spartacus’ün yönetmen koltuğuna oturması, filmin aynı zamanda yapımcısı olan Kirk Douglas sayesinde olmuştur. Bu film onun ününü sağlamlaştırırken, bu deneyimde daha önemli bir şey öğretmiştir: 
Bir daha asla son sözü söylemediği hiç bir projede çalışmayacaktır.
Her filmini eşsiz bir proje olarak ele alan Kubrick insanlığın tüm ‘olumsuz’ olarak nitelendirilen tüm yanlarını alır ve yansız, çıplak bir şekilde sahneler... Bu tüm durumlara rağmen umut olduğunun gizli mesajıdır ancak çoğu zaman anlaşılmaz Kubrick ve ağır bir şekilde eleştirilir.



İlk bomba 1962 yılında, o döneme göre radikal olan film “Lolita"dır. Bir dalda Oscar’a aday gösterilen filmde James Mason ve Sue Lyon yer almıştır. Yetişkin bir adamın genç bir kızla olan yakınlaşmasını konu alan film dönemin en cesur filmlerinden olur.



İki sene sonra ise Peter Sellers ile çok eğlendikleri, biraz absürt olan nitelendirilen Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb, bu kez dört dalda Oscar’a adaydır. Soğuk savaş döneminde, potansiyel bir nükleer savaşı ile dalga geçen filmde Peter Sellers canlandırdığı bir çok karakter ile muazzam bir performans sergilemiştir.



Dört sene aradan belki de Kubrick’in en ünlü filmlerinden biri olan ve bir dalda Oscar ödülü kazanan 2001: A Space Odyssey, tarih öncesini ve geleceğin ötesini inanılmaz izleyici ile buluşturur. Belki hepimizde olduğu gibi ilk defa seyredildiğinde anlaşılmayan film, Kubrick’in henüz dünya’nın uzaydan nasıl gözüktüğünün bile bilinmediği 1968’de asrının ötesinde bir yönetmen olduğunu ispatlamıştır.



1971 yapımı, A Clockwork Orange, belli ki Kubrick’in en sert ve fazlaca eleştirilen filmi olur. 4 dalda Oscar’a aday gösterilmesine ve gişe rekorlarına rağmen Kubrick’in filminin özellikle gençleri şiddete teşvik ettiği gerekçesiyle suçlanır. Özellikle İngiltere de olan şiddet olaylarının sebebi olarak bu film gösterilir. Kubrick dağıtımcı firma olan Warner Bros’dan filmin gösterimini durdurmasını ister ve başarılı olur. Bu da bir yönetmenin ne kadar işine hakim ve Warner Bros gibi bir firmaya sözünü dinletebildiğini gösterir.



Beş yıl sonra Kubrick, çok özenle çektiği 7 dalda Oscar’a aday gösterilen ve dördünü kazanan filmi Barry Lyndon’ı çekti. Bu filmi de çok uzun ve sıkıcı olarak yorumlandı. Ancak dönemi canlandıran en iyi filmlerin başında gelen Barry Lyndon, mum ışığında F0.7 lense ile çekilmiş ve kötü sahne bir tabloyu andırmaktadır. Kubrick renk ve ışıkla oynamakla ilgili hüneri bir kez daha göstermiştir.



1980’de ise en gerilim Kubrick filmi olan The Shining, Stephen King’in romanından beyaz perdeye aktarılmıştır. Belki de sıradan olabilecek bir korku filmi, Jack Nicholson’ın da müthiş performansı ile bir klasik olmuştur. 



Yedi senelik aradan sonra 1987’de çektiği Full Metal Jacket, bir dalda Oscar’a aday olurken, askerlik ve savaşı iki bölümde, tüm çıplaklığı ile izleyiciye ulaştırır. 



Son olarak Eyes Wide Shut filminde, Kubrick cinselliği konu alarak insanlığın analizini tamamlamıştır. Tom Cruise ve Nicole Kidmann’ın harika performansları 14 ay çalışmanın sonucunda ortaya çıkmış.

Mütevazi, ailesine düşkün, işine özen gösteren, her bir yapıtını benzersiz ve kendi dilediği gibi yapan Kubrick’in hayat hikayesini izlemek bir keyif... Filmlerini anlayan, anlamayan, seven, sevmeyen ve eleştiren herkes...  Bu filmleri birkaç kez seyredin, mutlaka farklı bulacaksınız...

7 Mart 2014 Cuma

Mükemmelin Peşinde mi Koşuyorsunuz?


Hep mükemmel olsun diye çaba mı harcıyorsunuz?
Çevreniz sizi anlamadığında veya desteklemediğinde kendinizi yalnız mı hissediyorsunuz?

Hiç üzülmeyin. Mükemmellik kavramı çok mu mükemmel? Hiç de değil... 
Mükemmellik içinde yargıyı barındırır.
Yargı ise zihnin olumlu ya da olumsuz ayrım için kullandığı en güçlü silahtır. “Onların aklı kıt” der ve kendini üstün bir hale getirerek kendi için yarattığı kimliği güçlendirir. Olumlu yönde ise, “Onlar da bizim gibi kolejli” der ve egoyu topluluk boyutuna çıkartır, hem de kendi yarattığı kimliği destekler.

Bunun tam tersi ise yermedir, ‘ben hep hastayım’ veya ‘ben yaratıcı değilim’ gibi bahaneler ile kendini yargılayarak kendi için bir bahaneler kimliği oluşturur. Zihin için, yarattığı maskenin üstün ve aşağıda olmasının çok da önemi yoktur; ona öncelikle bir maske gerekmektedir.

Gelelim “mükemmeliyetçilik” kavramına... 

Mükemmel nedir?
Kişisel olarak, herkese göre “mükemmel” diye tarif edeceğimiz nesne, kişi, olay değiştiğine göre bu sadece bir yargı, varsayım, düşüncedir. Düşüncenin kaynağı olan zihni besleyen iki ana madde ise deneyim ve hatırasındaki bilgidir. Bunlar geçmiş kaynaklı olup sınırlıdır.



Peki ya, evrensel boyutta “mükemmellik” – belki de ruhani boyutta – var mıdır?
Benim bakış açıma göre ya her şey ama her şey mükemmeldir, veya tamamı değildir. 
En doğrusu olanı, olduğu gibi algılamak... Verdiğimiz her etiket bir kelimeyi beraberinde getiriyor ve kelimeler de anlatmaya çalıştıkları kavramın kendisi değil sadece temsilciliğini yapıyor. Bu sebeple Taoizm’deki gibi “Tao, Tao değildir.”

Mükemmellik adına verilen çabaya, bunun için özünüzden feragat edilenlere değer mi? Tüm zamanlarda, mükemmellik ve normallik uğruna kendiniz ve bedeniniz ile ilgili yarattığınız tüm yargıları, tüm halüsinasyonları yıkıp, yaratımını iptal etmeye gönüllü müsünüz?

2 Mart 2014 Pazar

Büyüyünce Ne Olmak İstiyorsun?


Çocukluk döneminde bize sıkça sorulan ilginç sorulardan biridir. Bu sorudan kasıt büyüyünce hangi mesleği seçeceksin, hangi işi yapacaksındır... Soru bu hali ile o kadar kalıplaşmıştır ki, kişiler kendilerini işleri, meslekleri veya uzmanlık alanları ile tanımlama eğilimine girmişlerdir.

Hava alanında uçağa giderken bir iş adamı diğer arkadaşına anlatır:
“Bir zamanla bir kızla beraberdim. Kız bana ne dese beğenirsin; hayattaki ideali hemşire olmakmış!” Karşındaki adam, ona saygısından mı yoksa aynı fikirde olduğundan mı bilinmez, gülümseyerek onu onaylarmış gibi bakar. Anlatan kişi son noktayı koyar: “Hemen bıraktım.”

Meslekleri insanları tanımlamak için kullanmamıza mı yanarsınız, yoksa bazı meslek grupları hakkındaki yargılarımıza ve etiketlemelerimize mi?


Ebeveynler bile çocukları ile, ‘Bizim kız doktor, bizim oğlan mühendis’ veya ‘Bizimki müdür’ gibi meslekten öte pozisyonları, rütbeleri ile gurur duymaya başlarlar.

Bebekliğimizin süper kahramanları anne ve babamızı mutlu etmek en temel arzularımızdan biridir. Gerçi onların ‘işi’ endişe etmek ve kontrol etmek olduğundandır genellikle pek memnun edemezsiniz. Ve içten içe ya onların vizyonlarında ya da tam tersi yönde isyankar bir tutumla bir yöne doğru gidersiniz.

Gerçekten sizin neyle uğraşmaktan keyif aldığınız, keyif aldığınız işi yaparken ortaya çıkan verim, yaratıcılık... Sizin için zamanın durması gibi konularla kim ilgileniyor?

Öte yandan, asıl meseleyi kaçırmaya başlıyoruz. Bir meslek sahibi olmak demek o konu ile ilgili üniversiteyi bitirip diploma almak demek. Bir pozisyon, bir mevki sahibi olmak ise bir şirkette işe girip, belli bir hizmet süresinden sonra terfi alıp “müdür, koordinatör, direktör, yönetici” vs gibi unvanlar almakla oluyor çoğu zaman...


13 yaşındaki Logan LaPlante TED’deki konuşmasında bu soruya “Mutlu olmak” diye yaklaşıyor ve mutlu olmak için doğa ile bir olmanın, mevcut eğitim sistemindeki kafa yapısının değişmesi gerekliliğinden bahsediyor.

Peki ya siz gerçekten ne olduğunuzla ilgileniyor musunuz? Zihniniz sustuğunda kalbiniz size nasıl sesleniyor? Sezgileriniz size ne söylüyor?

23 Şubat 2014 Pazar

The Soloist


“Güzellik, sanattır; müzik güzelliktir.” [Nathaniel Ayers]

Kendini tıkanmış hisseden köşe yazarı Steve Lopez, evsiz müzisyen Nathanel Ayers ile tanışır. Ayes’in bu sıra dışı ve gerçek hikayesi önce gazetede bir yazı dizisi, daha sonra da kitaba ve de beyaz perdeye aktarılır.


Ayers küçüklüğünde bir çello öğrencisidir ve muhtemelen ailevi problemler ve hayata olan güvensizliğinin neticesinde şizofren olur. Annesinin ölümünden sonra Los Angeles sokaklarına yerleşir. Beethoven hayranı olan Ayers, belki de kaderini de ona benzetmek ister... Çellosu olmadığı için kırkı dökük bir kemanla idare etmektedir. Hayatına Steve Lopez girene kadar.

Bisiklet kazası sırasında kafasını yere vuran Lopez için değişimin sinyali verilmiştir.
Steve Lopez, sokakta tanıştığı Ayers’i ilginç bulur; Ayers çok yeteneklidir... Lopez, onun hikayesi hakkında yazı dizisine başlar. Bunun, ona da bir şekilde yardımı olacağını düşünür. Sevgiye kapalı olan ve sevginin bir şekilde sorumluluk ve ardından da başarısızlık getireceğine inanan Lopez, daha büyük bir sınavdan geçmektedir.
 


Steve Lopez: “Onun beni sevmesini istemiyorum. Bu kötü bir fikir. Bu ‘Seni seviyorum Steve’ daha sonra “Beni hayal kırıklığına uğrattın Steve” e dönüşecek. Bu benim kısıtlı deneyim.

Ancak tüm hikayenin ardından gözüken şu ki, Ayers, Lopez’in hayatına ona katkı sağlamak amacıyla girmiş. Lopez yazısının sonunda Ayers’in cesareti, tevazusu, sanatına olan inancından çok etkilendiğini belirtir. Bu, onda sevdiğiniz her ne varsa onunla inanmanın, onunla bir olmanın onurunu hatırlatır.


Tarantino filmi Django Unchained’in yıldızı, 2005’de Ray filmindeki rolü ile Oscar ödülünü kazanmış  Jamie Foxx yine sıra dışı. Lopez’i canlandıran Robert Downey Jr. oyunculuğu tartışılmaz; bu filmde de muhteşem.

Son olarak İngiliz yönetmen Joe Wright’i atlamayalım. 
Anna Karenina, Hanna, Atonement, Pride & Prejudice... 2015’de ise Peter Pan’in hikayesine hazırlanıyor: Pan!

Steve Lopez: “Hiç kimseyi, onun müziği sevdiği kadar sevmedim.”

10 Şubat 2014 Pazartesi

$50K and a Call Girl: A Love Story


Ölüm...

Ölüm varsa doğum da var... Ana rahminde döllenmiş bir yumurta kendi halinde duran tek bir hücre birden bire pıt diye ikiye çoğalır ve biz ‘kendimiz’ diye tabir ettiğimiz şeye dönüşürüz. Bunu biz diye tanımlamak ne kadar mantıklıysa ölümün de gerçek bir son olduğuna inanmak o kadar mantıklıdır.

Doğum ve ölüm; yine bir dualite... 

Egonun en sevdiği... Bir "ben" ancak bir "başkası" ile var olabilir...

Aslında üzülen, acı çeken, korkan sadece zihnin yarattığı kimliğimiz değil midir?
Ölen sadece o değil midir? Kısa bir süre de olsa bedenin ölüm deneyimini yaşayan insanlar nasıl daha bu kadar güven içinde ve huzurlu olabiliyorlar. Bizim bu gerçeklikteki kısıtlı deneyimlerimiz bunun atlatılması güç bir travma sebebi olması gerektiği yönünde olmaz mıydı?

Belki de bu gerçeklikten bir şekilde göçmek üzere olanlar gerçekten tutunacak hiçbir şeyin olmadığı ve gerçekten hiç şeye sahip olunamayacağı ve bunun gerekliliğinin olmadığını mı fark ediyorlar?


Beden, bize iletmek istediklerini çok radikal bir şekilde mi iletiyor? Bir çok kişinin muazzam dönüşümleri, sevgi dolu olmaları çok ağır gibi gözüken olaylardan sonra mı başlarına geliyor?

Diğer bir konu ise zaman... Doğum ve ölüm varsa, arada geçen bir zaman da olmalı. Kuantum fiziği kuramlarına göre, tüm maddelerin derinliğine inildiğinde boşluk ve enerjiden başka bir şey bulunamıyor. Kuantum seviyesinde ise ölçüm, lokasyon ve zaman gibi kavramlar eriyip gidiyor... Sadece tüm evren birbirine bağlı olduğu bir enerji olduğu kuramı kalıyor. Buna göre de zaman, dolayısıyla ölüm diye bir kavram ortada kalmıyor.

Peki, tüm bu sorular çok düşük bütçeli, yönetmeni, yazarı ve oyuncusu ‘Bir’ olan bu 50 bin dolar ve telekız isimli filmden mi kaynaklanıyor? Benim için sanırım evet...


Kansere yakalanan ve son günlerini bekleyen Ross, abisi Seth ve nişanlısı Lauran’ın evlilikleri için ayırdıkları 50 bin dolar ile son isteklerini yerine getirmek için bir yolculuğa çıkar. Bu macera herkesin kendini bulma yolculuğu olur. Zihinde oluşan tüm duygu ve düşünceler sustuğunda ortada kalan tek şey sevgiyi bulma yolculuğu...

Hayatlarını yaşamayan kişiler, Ross'un bu deneyimi sayesinde yaşamaya ve kendilerini daha iyi tanımaya başlıyorlar...

Her ne kadar romantik ve bir o kadar da hüzünlü bir film gibi gözükse de konuyu harika bir şekilde irdelemiş Seth Grossman...