8 Ağustos 2015 Cumartesi

The Power of Heart


Tüm duygu ve düşüncelerin merkezi beyin iken sevginin kaynağı kalptir, ilham ve yaratıcılığın kaynağı da kalptir. Zihin bilgi ve deneyimlere dayalı çalışır ki, bunların ikisi de eskidir, bilinendir... Bu sebeple yeni bir şey çıkamaz. Zihnin en temel görevi bizi hayatta tutmaktır ve yüzden korku temellidir. Kalp ise evreni bir arada tutan sevginin kaynağıdır.

The Power of Heart, kalbimiz ile ilgili spiritüel bir belgesel. Deepak Chopra, Eckhart Tolle ve Paulo Coelho gibi bir çok renkli simanın katkıda bulunduğu belgesel kalbimizin ne kadar sezgisel olduğunu bilimsel olarak anlatıyor. Filmin mesajı net:
“Kalbinizi açmazsanız tam potansiyelinize asla ulaşamazsınız. Zihin, kavramsal bütünlüğü anlayabilir ama bütünlüğü sadece kalp deneyimler. Kalp zihinden çok daha hızlı ve bilgedir. Minnettar olup koşulsuzca seversen özgür olursun.”
Kalp ile Bağlantı
Kalple nasıl bağlantı kurarsanız, sahip olduğunuz tek şeyi kullanarak “şu anı” ulaşabilirsiniz, bunun için de nefes, meditasyon ve gözleyen olmak yardımcı olacaktır. Hiç bir şey bilmiyorsanız, sadece hiç şey yapmayın. Devamlı spiritüel çalışmalar, çabalarda bulunmak gereksiz bilgiler ekleyerek sahteyi güzelleştirecektir ve sizi hakikate götürmekten uzaklaştıracaktır.  
“Hayatımızdaki en uzun yolculuk zihnimizden kalbimize olan yolculuktur. Bu zaman alır.”
Lao Tzu
Lao Tzu, temelde üç şey öğretmeye çalışmıştır; basitlik, şefkat ve sabır. Korku temelli zihnimiz bize basitliği aptallık, şefkati duygusallık ve sabrı da tembellik olarak yansıtarak bizi yanıltır. Basitlik, hayatı doğrudan yaşamaktır; olduğu gibi karmaşık hale getirmeden. Şefkat, bir olmaktır; ikilikten kurtulmaktır, kendini ayrı görmekten vazgeçmektir. Sabır ise dinginlikle gözlemlemek ve akışa güvenmektir; aciliyet çoğunlukla sahtedir.


Affetmek
Filmde konu olan en çarpıcı hikayelerden biri, Immaculée Ilibagiza’nın yaşadığı korkunç zulümden nasıl bir anlayışla bu deneyime yaklaştığı... Tüm haklını ve ailesini öldürenlere karşı Hitler gibi mi yoksa Ganhdi gibi davranacaktır? Ve tüm olayların sonunda o, affetmeyi seçer. Ancak daha sonra ilginç bir şey yapar: Ailesini öldüren kişiyi hapishane ziyaret eder ve ona onu affettiğini söyler. Fail bu duruma daha da içerler. Zaten suçun yükü üzerinde olan fail daha da aşağıya itilir. Aslında affetmek yüreğinde yapılması gerekendir. Sadece olanı kabul etmek ve o olaylara karışan kişilerin arkasında çok daha büyük bir şey olduğunu fark etmek önemlidir. Affetmek kimsenin haddi olmamalıdır, bu Tanrıcılık oynamaktan öteye gitmez.

Son olarak hayallerimizin peşinden koşmada kalbimizin sesini dinlememiz ve hayatta kalpten isteyerek yapacaklarımızın ne kadar etkili olduğuna dair konuşmalar bizi hayatımızda neler yapacağımıza dair motive eder nitelikte...
 “Yaptığımız şeylerin bir anlamı olduğunda ve bu dünyaya hayati bir katkıda bulunduğunda, bir şekilde bereket, bu para şeklinde olabilir, bazen size doğru akabilir.” [Eckhart Tolle]
“Hayallerine bir şans tanı. Acı çekmeyeceksin demiyorum, yenilmeyeceksin demiyorum ama asla pişman olmayacaktır.”     [Paulo Coelho]

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Paper Planes


Türkçesi Kağıttan Uçaklar olan filmi kahramanı annesini kaybetmiş Dylan, kağıttan uçak yapma yarışmasını konu alır. Dylan’ın babası halen yas tutmakta ve evde depresif bir şekilde yaşamaktadır. Büyük babası ise eski bir savaş pilotudur ve yaşlılar evinde yaşamaktadır. Kağıttan uçak yapma konusunda dedesi ona destek olur.
Okulda ise onunla dalga geçen arkadaşı daha sonra onunla dost olur ve ona bu yolculukta yardımcı olur. Öte yandan, Dylan için en büyük yanıtlar doğanın kendisindedir. Yakından izlediği şahinin uçuş şekli ve kanatları onun kağıttan uçağını tasarlamasında ilham kaynağıdır.
Paper Planes filmi iki konuyu çok başarılı bir şekilde konu almış: Birisi ölen birini uğurlayamamak, diğeri ise rekabet.

Veda
Hayatımızda çok sevdiğimiz insanlarla vedalaşamayız bir türlü. Hem de ölümlerini erken veya haksız bulduğumuzda. Dylan 12 yaşlarındadır ve annesi bir trafik kazasında öleli üç ay olmuştur. Babası da onunla ölmüş gibi yoktur ortada. Devamlı onunla çektikleri videoları seyretmektedir. Hayatta kaza diye bir şey yoktur. Hepimizin kaderini bizim ötemizde bir güç yönetmektedir. Bu tip durumlarda ise baba rolünü yapamadığı için oğlu onun ebeveyni gibi olur. Dylan babasına  şöyle söyler:
“Ne kadar sürerse sürsün senin yanında sonuna kadar kalacağım.”


Bunu söylemesi gereken kimdir? Baba mı oğul mu? Çocuklar anne babanın yüklerini almaya eğilimli olurlar. Babanın eşi ile beraber olma güdüsü onu hayattan koparır ve tüm yük çocuğa kalır. Burada aile büyük baba da elinden gelen desteği verir. Dylan’ın babasının depresyonu eşinin ruhunu da rahat ettirmez. Gerçekten ölen biri yoktur, sadece farklı bir boyuttadır eş... Bu onunda huzura ermesini engeller. Ölümü yargılamak Tanrı’yı sorgulamak anlamına gelir. Yeteri kadar üzülerek olan kabul edilirse ve sevdiklerimizin kaderine saygı gösterilirse yaşama devam edilebilir insanlar.
-Neden bu kadar seviyorsun kağıt uçakları?                                      *Çünkü uçağımın uçtuğu o birkaç dakika unutup gidebiliyorum.            -Neyi unutuyorsun?                                                                      *Tüm bu olanları
Rekabet
Sorunlarına bir çıkış yolu olarak kağıttan uçak yapan Dylan kendini yarışmaların ve rekabetin içerisinde bulur. Ünlü bir golf sporcusunun oğlu belki de kendini babasına ispat etmek istercesine hırslıdır. Babası bile ona: “Ne olursa olsun, şampiyonluk ana hedef olmamalıdır” der. Ama çocuk onu dinlemediği gibi babasına ismi ile hitap etmektedir. Bu düzene aykırı bir durumdur. Kim olursa olsun insanın babası babasıdır ve bu onurlandırılmalıdır.


Doğada ise rekabet yoktur; sadece mücadele vardır. Yemek, üremek ve güvenlik için kavga edilebilir ama insan zihninden çıkan kendini kıyaslayan bir düşünce temelli bir rekabet yoktur. Çitalar arasında yarış yapmazlar, zürafaların en uzun ben olacağım dertleri yoktur, çiçekler diğer çiçeklerden daha güzel olup olmadıklarına bakmazlar. Günümüzde ise rekabet özellikle körüklenmekte ve bunan mali kaynak sağlanmaktadır. Zihnin beslediği egomuz ise bu yemi yutar ve devamlı kendini başkaları ile kıyaslar. Rekabette önde gelenleri de ünlü yapama, onları değer bahşetme ve onlara özenme de egonun diğer bir boyutudur.

Paylaşım ve yaratıcılık ancak rekabetin olmadığı bir ortamda ortaya çıkacaktır. Birbirini yenmek adına yapılan işler sadece biraz farklı olabilir. Rekabetin, hırsın kaynağı zihindir, yaratıcılık ise kalbinizden, ruhunuzdan gelecektir.


Avustralya yapımı filmin baş rol oyuncusu Ed Oxenbould, başarılı bir grafik çiziyor. Terminator ve Avatar’ın ünlü oyuncusu Sam Worthington da aksiyon dışında bir rolde ilginç durmuş. Ailecek seyredilebilecek sıcak ve keyifli bir film.

26 Temmuz 2015 Pazar

Garip Aşk (El Amor)

Matematik ve kuantum fiziği bize sonsuz olasılıklardan bahseder... Hayat hiç de öyle sandığımız gibi planlı programlı, kontrol edilebilir bir şekilde akmaz. Hayattaki amaçlarını net net bir şekilde bilen ve bu yolda disiplinli çalışanlar bile hedeflerine hiç olmadıkları bir şekilde ulaşırlar. Bu hedefe vardıklarında ise asıl keyifli olanın yolculuğun kendisi olduğunu anlarlar.

Hayatımızdaki ilişkiler için de durum aynıdır. İlişkiler de evrendeki her sistem gibi dinamik (değişken), tahmin edilemezdir. Aynı zamanda kelebek etkisi gibi küçük bir davranışın veya hareketin büyük bir etkisi vardır. Olumlu veya olumsuz anlamda...
O halde, ilişkilerimizi etiketlemenin, sabitleştirmeye çalışmanın, kontrol etmenin, hiç bir şey değişmesin diye kendimize yabancılaşmanın değeri nedir? Akan bir sistem içinde o akış ile uyumlu olmakla yaşanabilir hayat ve dolayısıyla ilişkiler...


El Amor filmi üç neslin ilişkilerini konu alan bir İspanyol yapımı. Lucia devamlı ilişkilerden kaçan hayatı biraz dağınık bir genç kızdır. Yaşadığı bu durumda ailesinin etkisi vardır. Tek başına bir teknede yaşayan babası ile yüzleşen Lucia artık hayatla barışmaya başlar. Benzer bir durum göz doktoru olan oğul ile bu konuda dersler veren babası profesör ile yaşanmaktadır. Babasının hem mesleğini hem de ilişki kalıbını örnek alan Jorge, ayrı yaşadıkları eşi Paz ile tekrardan yakınlaşırlar. Baba Albert ise yıllardır görmediği eşi Irene ile tekrardan karşılaşırlar.

Baş roldeki Aida Folch ilginç mizacı ve oyunculuğu ile dikkat çekiyor. Diğer oyuncular da oldukça başarılı. 1940 doğumlu tiyatro kökenli Carlos Álvarez-Nóvoa ustalığını ortaya koyarken diğer bir diakkat çeken aktörl de oğlu rolündeki Alberto San Juan. Gerçekçi ve samimi bir havada çekilmiş filmin yönetmeni Gabi Ochoa’yı da takibe alabiliriz.

"Parabolik yörüngeler asla kesişmez ama çok daha uzak bir noktada tekrar bir araya gelirler, ve asla başlangıç noktasına geri dönmezler. Hiperbolün içinde yörüngeler ve parabolün içinde yörüngeler vardır. Tıpkı hayatın kendisi gibi asla ne olacağını bilemezsiniz."

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Bilinçli Sevgi Mi?

Hayatta birbirimizi bağlayan şey sevgidir. Duygu ve düşüncelerin kaynağı zihindir, saf sevginin kaynağı ise kalptir; ruhumuzdur. Nedir bizi saf sevgiden uzaklaştıran?
Dünyaya geldiğimizde saf sevgi ile bağlanırız her şeye; ayrı bir bedene sahip olduğumuzu bile bilmeden bir bütün olarak tecrübe ederiz ilk günlerimizi... Derken hayatımızda yaşadığımız bazı ağır olaylar karşısında travmalar yaşarız ve beynimiz bedeni koruma amaçlı duvarlar örmeye başlar. Bazen hatırlamayız bile. Kalbimiz katılaşır, kalp gözümüz görmez olur...


Ama içten içe ararız sevgiyi... Bazen birilerine ölesiye bağlanırız ve tam tersi nefret hissederiz istediğimiz sevgiyi bulamayınca. İçimizdeki boşluk dolmaz bir türlü... Doğal olarak bu duruma çok maruz kalanlar anne, baba, eşimiz gibi bize yakın aile üyeleri olur. Bağımlılığı andıran aşırı sevgi de, nefret de bizi aynı derecede kilitler.
Sevgi, hem içten, samimi, hem de nefes almaya müsaade edecek kadar mesafeli olmalıdır.
Gerçekten özgürleşmenin sırrı buradadır. Özgür olmak tek başına istediğini yapmak demek değildir. Bu çocukça bir arzudur. Bağımsız özgür bir birey olmak, kendi başına sevgi dolu olup, başkalarını da sevip onlara da kendi olma hakkını vermekten geçer. Osho’nun dediği gibi; sevgi tek başına kalabilme yetimizden ortaya çıkar. İşte bu bilinçli sevgidir.

Tüm bu bireysel olayların etkisi olduğu gibi, bizden önceki kuşaklardan ve eski ilişkilerimizden de taşıdığımız travmaların etkileri hem bilimsel olarak hem aile sistemi terapilerinde ortaya çıkıyor. Bir nevi önce nesillerin veya deneyimlerin kefareti gibi bu yükler sırtımızda bulunabiliyor. Hatta bazen bu yükler bize bir kurban bilinci kazandırıyor ki onları bilinçaltı seviyesinde sevmeye başlıyoruz. Bu tip durumları aile sistemi terapisi çalışmaları ile keşfedip anlayışımızı geliştirebilir.
Anlayış farkındalığı artıracak, dolayısıyla özgür bir hayata kapılar açılacaktır.

29 Haziran 2015 Pazartesi

Inside Out


İnsan beyninin nasıl çalıştığını çok basit ve eğlenceli bir şekilde anlatan muhteşem bir yapıt. “Düşünüyorum öyleyse varım” diyen Descartes’in savını çürüten nörolog Damasio, insanlığın düşünceden ziyade duygular tarafından kontrol edildiğini Descartes’in Yanılgısı adlı kitabında uzun uzun anlatıyor. Evet, eğer sadece zihninize kontrolü bıraktıysanız düşünen mantıklı bir varlıktan ziyade duyguların egemen olduğu bilinçaltı tarafından hayatınızı sürdürüyorsunuz demektir.

Bir çok filozof ve bilim adamı bir çok duygu tanımlasa da bu konuda genel bir uzlaşma bulunmamaktadır. Ancak en yaygın olarak kullanılanlar; korku, öfke, neşe, üzüntü ve tiksinme duygularıdır. Bu duygular da Pixar’ın her zaman kullandığı gibi canlı, kontrast oluşturacak renk ve görsel bir etkenlerle pekiştirilmiş bir şekilde Riley’in zihninin ana kumanda merkezine yerleştirilmiştir. Evet, film, kahramanımız Riley’in doğması ve ilk hatıranın beyne kaydedilmesi ile başlar. Zihindeki en aktif karakter neşedir ve Riley’nin hep neşeli olması için uğraşır durur. Onun için üzüntü hiç olmamalıdır.


Zihinde her anı bir yere dolanırken, bazıları ise temel hatıralardır ve bunlar Riley’in önemli anıları olduğu gibi, oluşan kişiliğinin de önemli bir parçası olurlar. Aile, dostluk, şaklabanlık gibi... Bu anılar özellikle duyguların çok yoğun yaşandığı anlarda oluşur. Riley’in bazılarımızın aksine neşeli bir çocukluk geçirirken bir gün taşınmaları ve babasının yaşadığı maddi sıkıntılar onda bir travma yaratır.

Bazen yaşadığımız olay o kadar üzücüdür ki, beyin o anıyı koruma altına alır. Bunu o acının çocuk için çok fazla olduğunu düşünür. Aslından zihnin asıl görevi bedeni hayatta tutmaktır. Bu sebeple her duygunun da bir işlevi vardır. Travma karşısında korumaya alınan anı ya hiç hatırlanmaz ya da bizi etkilemeyen önemsiz bir hatıra gibi gözükür. Ama bir şey onu tetiklediği anda tekrardan o ana döner bir çocuk gibi tepki veririz. Burada yapılması gereken o acının yaşanması, anlaşılması ve erimesidir... 


Neşe de bir süre sonra farkına varır ki, üzüntünün de önemli bir işlevi vardır ve ondan kaçmak veya yokmuş gibi davranmak ileride daha ciddi sıkıntılara sebep verir. Filmdeki Riley ise hem neşeyi hem de üzüntüyü kaybeder ve depresyona benzer bir hal içerisinde evden kaçmanın planlarını yapmaya başlar.

Erkek ve kadın beyinleri arasındaki farklara da küçük dokunuşlar yapan film, oldukça eğlenceli ve aksiyon dolu. Up filmi ile Oscar ödüllü kazanan Pete Docter’ı kutlamak gerekiyor. Toy Story, Monsters Inc.,WALL·E gibi harika animasyonlara imza atan Pete, 5 kere de Oscar’a aday gösterilmiş...

Filmin ilginç yanlarından biri ise şudur. Ortada sevgi yoktur. Bizi birbirimize bağlayan sevgi zihinde yoksa nerededir? Biz zihnin ötesindeysek, biz neyiz? Sadece var olduğunu kesin olarak bilebilen her insan kim olduğunu sorgulamalı ve bizi kontrol eden zihni gözlemlemelidir. Gerçek özgürlüğe zihnimizden kontrolü geri aldığımızda sahip olabiliriz.

Korku: Ayı olabilir mi o?
Tiksinti: San Francisco’da ayı yoktur!

26 Haziran 2015 Cuma

The Squid and the Whale


Türkiye’de evlenme sayısında az da olsa bir düşüş yaşanırken, boşanma oranları devamlı artıyor... Her sene yaklaşık 600 bin çift evlenirken, 2014 yılında boşanma rakamları 130 bin çifte ulaşmış. Uzun süredir bu rakamlar ve artış hızları hemen hemen aynı. Kabaca 5 çiftten birinin evliliği boşanma ile sonlanıyor. Ve bu boşanmaların yaklaşık %40’ı ilke 5 senede gerçekleşiyor...

Boşanma konusunda ne düşünürseniz düşünün, bunun etkilerini bilmek durumundayız. Boşanmanın sonunda çiftlerin ve varsa çocuklarının daha sonraki hayatları nasıl etkileniyor? İlişkilerimizi bir kalemde çizmek gerçekten mümkün mü?

Alman Psikolog Bert Hellinger’in önderliğinde gelişen Aile Sistemi Terapisi ile bu dinamiklere bakmak mümkün. Bu gözlemlerden ortaya çıkan bazı yaygın dinamiklerin de artık farkındayız.
Öncelikle boşanan ebeveynlerin çocukları bilinçaltından suçu kendilerinde arıyorlar.
İşin doğrusu, ebeveynlerin arasında olan ne varsa bu çocukları ilgilendirmez. Başta buna itiraz edecek çocuklar olsa da, bu farkındalık çocukların içlerini rahatlatır. Sonuçta çift ayrılsa da, baba baba olarak, anne de anne olarak kalacaktır. Ayrılıklarda çocuklara asla kimi seçeceği sorulmamalı ve bu yük onlara verilmemelidir. Hellinger’in tavsiyesi şu şekildedir; hangi eş diğerini daha fazla sevgi ile anabiliyorsa çocuklar onda kalmalıdır. Doğal olarak çocuğun anneye muhtaç bir yaşta olmadığını farz ediyoruz. Kadınların limbik sistemleri daha geniş oldukları için erkeğe göre daha duygusal ve daha kinci olabiliyorlar. Dolayısıyla erkek daha yüksek ihtimal daha iyi bir seçenek olabiliyor.


Diğer önemli bir dinamik ise önceki eş veya partnerler ile olan zor ayrılıklar, bir sonraki ilişkinizi etkilemesidir. Yeni ailenizdeki çocuğunuz, o kişiyi hiç tanımasa bile bu incinmiş, öfkeli ve belki de dışlanmış kişiyi bilinçaltından temsil etmeye devam edebilir. Bu sebeple içlerindeki her şeyi çözüp güzel bir ayrılık yapmadan yeni bir ilişkiye başlamamakta fayda vardır.

2005 yapımı The Squid and the Whale iki çocuklu bir ailenin boşanma sürecini inceleyen başarılı bir film. Araları açılan Bernard ve Joan’ın kök ailesine ait fazla bilgi yoktur ancak birbirleri ile rekabet halindedirler. Belki “Anasının Kuzusu” yazısındaki gibi birbirlerini ebeveynleri yerine koyup onlara kendilerini ispatlamaya çalışmaktadırlar. Büyük oğulları Walt, annesinin babasını aldattığını öğrenir ve babasının yanında saf tutar. Küçük oğulları Frank ise sistemdeki dengeyi tutarak annesinin yanında durmayı seçer.

Doğru olan, çocukların ebeveynleri arasında yaşanan olayları bilmemeleridir. Bu onları ilgilendirmez. Tek bilmeleri gereken şey onların kendi meselesi yüzünden ayrıldıkları ve anne babanın çocuklarını sevmeye devam edeceğidir. Ayrıca yüzeyde görünen olaylar, derindeki gerçek sebeplerden çok farklı olabilir. İlişkiyi bitirmeyi isteyen taraf, aslında diğer taraf çoktan eş olmaktan vazgeçtiği için bu rolü üstlenmiştir... Hiç bir şey tek taraflı değildir.
 

Bernard ve Joan’ın daha sonraki ilişkileri çocuklarında değişik etkiler yaratır. Küçük oğlan babasına benzemek istememektedir ve ondan nefret ederek ondan kaçar. Cinsellik ve alkol ile denemeler yapar. Walt ise cinselliğe karşı tepki geliştirirken, kız arkadaşı ve babasının genç kız arkadaşı arasında ikilemde kalır...

Walt’un kız arkadaşının ailesi ise onu yargılayıp etiketlemektedir. Ailesi boşandığı için onu beğenmemişlerdir. Topluma göre boşanmak iyi değildir. Bu durum da çocukların ailesine olan öfkesini tetikler... 

Filmin yönetmeni Noah Baumbach, Frances Ha (2012), While We Are Young (2015) gibi güzel filmlerin aynı zamanda senaristidir. Bu filmde Jeff Daniels ve Laura Linney gibi çok popüler olmayan usta oyuncular ile başarılı bir iş çıkarmış.

Hayatın akışı için sevginin ebeveynlerden çocuklara doğru akması gerekir. Hem eş seçiminde hem de gerekiyorsa boşanma sürecindeki farkındalık bu akışın devamını sağlar. Bu sayede çocuklarımız da bizlere takılmak yerine ebeveyn olabilecekleri fırsatları yakalarlar. 

19 Haziran 2015 Cuma

Anasının Kuzusu


Her çocuk doğduğunda annesine muhtaçtır. Babanın çok fazla devrede olmadığı bu dönemde, anne onu besler ve korur. Onun kalp atışını duyunca çocuk rahatlar. Her anne içgüdüsel olarak bebeğini koşulsuz sever. Hayatın devamı için bu güdü elzemdir. Bu sebeple her çocuk başta annecidir...

Çocuk büyümeye başladıkça babanın rolü önem kazanmaya başlar. Anne ona sevecen bir sıcaklık ve güven verirken, baba çocukları hayatın fiziksel zorluklarına hazırlamakla yükümlüdür. Baba, çocukların sınırlarını biraz zorlayabilir ama anne için sınırları zorlamak oldukça zordur.

Yetişkin olma yolculuğu, erkek ve kız çocuk için biraz farklıdır. Erkek çocuk, anneden babaya yönelip erkek olmayı ondan öğrenir. Eğer bu bağ kurulmazsa anasının kuzuları ortaya çıkar. Kız çocuk ise anneden babaya yönelir. Bu biraz da doğal bir yöneliştir çünkü baba kızın hayatındaki ilk erkektir. Ancak kız çocuğunun işi henüz bitmemiştir, ergenlik döneminde tekrar annesine yönelip kadın olmayı ondan öğrenmelidir. Anne ile olan bu ikinci buluşma ilkinden biraz farklıdır... Bu bebek-anne ilişkisinden ziyade kız–kadın ilişkisi gibidir...


Tüm bu süreçleri geçiren gençlerin bir süre için kendi sorumluluklarını taşımaları da önemlidir. Bazen geleneklerimize ters düşse de sistem dinamiği açısından baba evinden koca evine doğrudan geçen kız henüz kendini yetişkin hissetmeden babasının yerine kocasını koyma eğiliminde olur. Bu durum erkek için de geçerlidir. Yüzeyde başka hikayeler olsa da bilinçaltında durum farklı olabilir. Boşanma veya mutsuz evliliklerin önemli bir kısmının sebebi bu dinamikten kaynaklanır...

Yüzeyde ise çok fazla bir şey gözükmez... Ya anne babasına çok düşkün evlatlar olarak takdir ediliriz, ya da bir şekilde onların hatalarından dolayı onları suçlar ve sözde bağımsız hayatlar kurarız. Bu sırada sistem çalışmaya devam eder. Bize, bu yönümüze bakmamız için karşımıza sayısız olaylar çıkartır. Aile sistemi terapisi ile bu dinamikleri anlayıp etkilerinin farkına varabiliriz.
Ancak anlayış ve farkındalık bizi gerçek özgürlüğe götürecektir!