12 Mayıs 2017 Cuma

Hayatta Sizin İçin Neler Önemli?


Hayat çok mı kısa? Yoksa uzun mu? Zamanın göreceliğini bulan bilim insanları aslında çok önemli psikolojik ve ruhsal bilgilere ilham veriyorlar. Her şey gibi, zaman da göreceli... Keyifsiz ve acı dolu zamanlar bir türlü geçmezken, çok keyifli ve mutlu anlarımız hızlıca akıp gider. Ancak ne olursa olsun, bir de bakmışız ki yıllar hızla geçiyor. Tüm bunları yılbaşı, doğum günü veya diğer hayatımıza damgasını vuran günlerde hatırlıyoruz. Sonuçta hepimiz hayatın bir şekilde hızla geçtiğinin farkına varıyoruz. O halde, sadece yılda bir iki kere değil, sık sık hayatımızın ne ile geçtiğine bakmakta fayda var... Aksi takdirde bize sunalan hayat planını takip, rekabet ve planlı oyunların oynandığı bir dünyada bulabiliriz kendimizi. Hep daha fazlasını isteyen ve asla doymayan bir zihin yapısı bizi ele geçirebilir...

Sistem, sahip olma üzerine kurulmuştur: İster araba, ev, yat, para gibi materyalist olsun, ister pozisyon, itibar, güç, şöhret gibi soyut kavramlar olsun, insanların sistem içerisinde çalışıp tüketmesi ve tekrar tüketmesi üzerine kurulu bir oyun...

Belki de artık bunlara itibar etmeyip, daha ulvi konulara sahiplenmiş de olabilirsiniz. Aile, çocuklar, arkadaş çevresi, gönüllü kuruluşlar, meditasyon ve daha niceleri... Tüm bunlar son derece anlamlı, değerli, ahlaklı da gözükse altında sahiplenme, tutunma ve kendini bunlarla tanımlama varsa, bir önceki durumdaki sahiplenmeden çok da farklı değildir. Sadece daha güzel bir kostüm dikilmiştir üzerimize...


Biriktirdiğimiz anılar bile olsa, bu bile bilgi ve deneyim koleksiyonundan başka bir şey değildir. Bilgi ve deneyimler sadece geçmişe ait oldukları için bize yeni ve yaratıcı bir yaşama veremezler... Tüm hatıra ve bilgiye olan bağımlılığımızı bırakmak, tüm korkuları da bırakmak anlamına gelir... Korku, acıların kaynağı olduğundan dolayı, korkulardan özgürleştiğimizde gerçekten yaşamaya ve sevmeye başlayabiliriz.

Hayatımızı dolu dolu yaşayabiliriz. Bunu yaparken kafalarımızı en fazla kurcalayacak dört ana konu üzerine yoğunlaşalım; amaç, zaman, sağlık ve ilişkiler...

AMAÇ
İşe bize öğretilmiş tüm amaçları bir yana koyarak başlayabiliriz. Ne yapıyorsak bir kaç günlüğüne o işleri bırakalım ve kendimize soralım. Kesin bir tarihte öleceğimizi bilseydik ne yapardık? Şu anda yaptıklarımız gerçekten bizi mutlu ediyor mu? Yoksa zorunluluktan veya başka bir güdüyle mi yapıyoruz? Sakın acele etmeyelim; sabırla bakalım. Yazmak da bizi zihnin düşünce labirentlerinin içerisinde kaybolmaktan koruyacaktır. Bu sorulara yanıt verirken çocukluğumuzu ve ebeveynlerimizi sık sık aklımıza getirelim, çünkü aile dinamiklerimiz hayatımızı derinden etkilemektedir.

Eğer hiç bir amacımız olmasaydı, hangi yeteneklerimizi kullanırdık, hangi konulardan keyif alıyoruz? Bizim kolaylıkla ve neşeyle yaptığımız neler var? İşte bu noktada bulunan “nedenimiz” hayatımızın lokomotifi durumuna gelirse, bu konuda hem ilerler hem de bizimle aynı nedeni paylaşan kişiler ile beraber yol almaya başlarız...


ZAMAN
Psikolojik olarak yaşadığımız zaman dilimi her zaman şimdi olsa da, kronolojik bir zaman var ve bu zamanı nasıl geçirdiğimizi belirlemek bizim elimizde... Öncelikle gün ve gün bir haftamız nasıl geçiyor? neler yapıyoruz? Yazmak bu konuda da faydalı olacaktır. Nelere ve kimlere öncelik tanıyoruz? Hiç yapmayı tercih etmediğimiz durumları nasıl azaltabiliriz? Bazı durumda “hayır” diyebiliyor muyuz? İnsanları hiç bir zaman “hayır” diyemiyorsak, bunun altında ne yatıyor; oturup gözlemleyelim... Derine ve ötesine bakalım.

Diğer bir önemli soru ise: “Almayı biliyor muyuz?”
Almak ve vermek dengeli olmazsa, devamlı verin ve sonunda yoruluruz. Özellikle iş ortakları, sevgili, eş veya arkadaşlar arasında alma-verme dengesi olmak zorundadır.

Zamanı nasıl kullandığımızda genel kategoriler de işimize yarayacaktır. Ailemiz, sevgilimiz, işimiz, sağlığımız, hobilerimiz ve kendimiz için vakit ayırıyor muyuz? Ayrılan süreler yeterli mi? Hobilere vakit ayırmak kendimize vakit ayırmak demek değildir... Gerçekten kendimize vakit ayırıp ruhumuzu besliyor muyuz? Başka nelere vakit harcıyorsunuz? Aşırı yemek, sosyal medya, televizyon, sigara, kahve, kumar veya her şeyin fazlası... Genelikle bu tip konularda kendimizi kandırma eğiliminde olabiliriz; başkalarında gördüklerimizi kendimizde görmekte zorlanırız. Ya kendimize çok dürüst olacağız ya da güvendiğimiz bir yakınımızdan destek alacağız...

Zaman için yapılan çalışmanın bir benzeri de, gelir kaynağımızın nasıl harcandığına göre yapılabilir. Hangi etkinliğe ne kadar bütçe ayırıyoruz? Bu iş, gelir ve zaman denklemi için gereklidir...


SAĞLIK
Sağlık her zaman kaybedilince önem kazanır. Artık yumurta ve kapı hikayesini değiştirmeyi arzuluyorsak, öncelikle bedenimizin psikolojimizden fazlasıyla etkilendiğini anlamalıyız. Tüm fiziksel rahatsızlıkların sebebi psikolojik sebeplere dayanmaktadır. Psikolojimiz ise bizim hayata bakış açımız ile değişir. Kendi yaşadıklarımıza ve ailemizin kaderine bakıp oluşturduğumuz derin anlayış bizim psikolojimizi etkiler. Anlayışımızı geliştirmek için bir araç vardır; hem birey olarak kendimiz, hem içerisinde bulunduğumuz aile sistemi üzerinde çalışma anlayışımızı geliştirir.

Daha sonra doğal olarak, çevre, beslenme, kilo ve spor gelir... En önemli konulardan biri de ne yediğimizdir. Yediklerimizin bir kısmı bedenimizin bir parçası olur. İnsan midesi ortalama 250 gram yiyecek alabilir. Yemek yerken, beynimize doyma sinyali biraz gecikmeli olarak gider. Bu sebeple yavaş yemek yemek veya yedikten sonra biraz beklemek gereksiz tüketimi engelleyecektir. Fazla yemek sağlıksız bir kilo yaratacağı gibi, fazla alınan yiyeceğin hazmı için beden ekstra enerji harcar.

Bu dünyayı bedenimiz aracıyla yaşamaya geldik. Bedenimiz tonlarca işlemi bizim haberimiz bile olmadan gerçekleştiren muhteşem bir sistemler galaksisi... Onun bilgeliğini anlamalı ve onu dinlemeliyiz... Her şeyin ötesinde, iki şeye ihtiyaç var:  Nefes ve Su...

İLİŞKİLER
Fizikçilerin çarpıcı keşiflerinden biri de şudur: Evrendeki her şey enerjiden oluşur ve her şey birbiri ile bir şekilde bağlıdır. Atom altı dünyaya inildiğinde enerji ve ilişkilerden başka bir şey kalmaz. Zaman ve mekan bile yoktur artık.

Her şey birbiri ile bu kadar bağlıyken, iki yokken, biz ilişkilerimizde nasılız? Ayrık ve dışlanmış mı hissediyoruz? Dedikodu, varsayım, etiketler ve yargılamalar etrafımızı sarmış mı? Sağlıklı diye düşündüğümüz kişilerle yeterli bir şekilde zaman geçiriyor muyuz? Bu zaman içerisinde gerçekten orada mıyız? Yoksa zihnimiz bizi geçmiş veya gelecek illüzyonları ile meşgul mü ediyor? Zihni oyalayacak bir şey yapmadan durabiliyor muyuz? Aklımızdan cevabı düşünmeden dinleyebiliyor muyuz? İnsanların gözünün içine bakarak konuşuyor muyuz? Gerektiğinde dokunabiliyor muyuz?


Yoksa sadece “benim” mi önemli olan? Benim arkadaşım, sevgilim, çocuğum, ailem, takımım... İlişki ne olursa olsun, “benim” önemli bir güdü ise, ortaya sahiplenme çıkar. Sahiplenme, kaybetme korkusunu beraberinde getirir. Hangi şartlarda olursa olsun, her ilişki eninde sonunda bitecektir... Belki ölene kadar sürer, ancak bu da bir nihai sondur... Korkunun olduğu yerde ise sevgi olamaz; bağlılık yerini bağımlılığa bırakır. Bağımlı bir ilişkide ise denge kaybolur; karşılıklı olarak birbirini beslemek yerine herkesin korku ile ortaya çıkan oyunlar oynanmaya başlar. Kaybetmekten korktuğumuz ilişkiyi, bu korkudan dolayı hiç yaşamayız.
İlişkiler birbirini tamamlayan parçalar gibi değil, birbiri ile dans eden iki insan gibi olmalıdır...
SONUÇ
Bu hayata gelirken etrafımızdaki koşulları ve şu ana kadar başımıza gelen olayları değiştiremeyiz. Ancak bunlara olan tepkimizi, tavrımızı ve bakış açımızı değiştirebiliriz. Bundan sonrası içinde büyük bir sistemin parçası olarak kendi özgürlüğümüzü kazanabiliriz. Korkudan ve onun kaynağı olan zihni anlayarak ve ondan özgürleşerek...

2 Mayıs 2017 Salı

Tanrı Nöronlarda mı?

Tüm davranışlarımız ailemiz ve çevremiz tarafından koşullandırılmıştır. Bu davranış ve düşünce biçimi beynimizde güçlü nörolojik yollar oluşturur. Bu belli bir konu çalışma sonucunda ustalaşmak ile aynı mantıktır. Uzun süre piyano çalarsanız beyniniz tüm hareketleri öğrenir. Benzer şekilde etrafımızdaki düşünce tarzlarını, düşüncelerden dolayı oluşan duygusal tepkileri bir nevi beynimize kodlar ve bu şekilde davranmaya devam ederiz. Bilimin de açıklandığı gibi sosyal olarak uyum sağlamak beynimizin doğasında vardır ve bu durum bize bir konfor alanı sağlar.


Peki bu durumda, insanlar zihinlerine mahkum mu? Bu konuda yapılabilecek bir şey yok mu?
Bilinçli varlıklar olduğumuza göre, doğal olarak bu konuda yapılabilecek bir şey olmalı. Geçmiş dönemlere kadar bilim “bilinç”i açıklayamıyordu. Yakında zamandaki nörolojik gelişmeler artık daha bilinçli...
Beynimizde kurulu olan nöroplasticity mekanizması sayesinde özfarkındalık-bilincine sahip olduğumuzda hayat tecrübelerimizi zenginleştirebiliyoruz:

1.      Sosyal Nörobilim
Norepinefrin gibi bazı nöronlar ve nörotransmitter’lar, düşüncelerimizi diğer insanların etkisinden korumak zorunda olduğumuzu hissettiğimizde; ‘savunma amaçlı’ durumu tetiklerler. Korktuğumuzda veya benzeri bir duygusal durumda 'limbik sistem' devreye girer ve mantığımız devre dışı kalır. Böyle bir durumda her türlü dışsal etkiyi tehdit olarak algılarız.

Öte yandan, fikirlerimizin onaylandığı, takdir edildiği zaman bu savunma mekanizması devre dışı kalır ve dopamin, ödül nöronları harekete geçer ve kendimizi güçlü ve güvenli hissederiz. Bu sebeple kendimize güvenen bir inanç yaratırsak beynin bedenimizde müthiş bir etkisi olur. Bu, başka bir ilaca olan inanç da olabilir; 'plasebo etkisi' gibi... Dopamine hormonuna destek olarak serotonin üretimi de artar.

Sonuç olarak, “Sosyal Onay” beyinde dopamin ve serotonin üretimini artırır, kendimizi iyi hissederiz. Sosyal medyadaki onay beklentimiz de bu güdünün uzantısıdır...

2.      Ayna Nöronlar ve Bilinç
Büyürken davranışlarımızın yapı taşını yaşadığımız sosyal çevre oluşturur. Nörobilim sayesinde kişilik ve empati üzerinde daha bilimsel temelleri anlıyoruz. Ayna nöronlar diğer insanlardaki duyguları beynimizde benzer şekilde canlanmasını sağlıyor. Bu empatik nöronlar bizi diğer kişilere bağlar ve diğerlerinin ne hissettiklerini anlarız.


Bu nöronlar, hissin bize veya başkasına ait olması ile ilgilenmezler. Bu sebeple sosyal ortamımızla daha uyum sağlama isteği içerisinde oluruz. Bu da bizim “Kim olduğumuz” ve “Bizim nasıl görüldüğümüz” arasındaki sürekli çelişkiyi/ikiliği meydana getirir. Dolayısıyla oluşturduğumuz ve korumaya çalıştığımız kimliğimiz ve öz-güvenimiz üzerinde stres yaratır.

“Ancak özfarkındalığa sahip olduğumuzda, kendimizi tanıdığımızda duygularımızı düzeltebiliriz. Çünkü o duyguları oluşturan düşünceleri kontrol edebiliriz. Bu hatıraların yenide ele alındıklarında nasıl değiştiklerinin ve protein senteziyle nasıl geri dönüşüme uğradıklarının nöro-kimyasal bir sonucudur. Kendini gözlemleme, beynimizin nasıl çalıştığının şeklini derinlemesine değiştirir. Bu durum, duygularımızı inanılmaz ölçüde kontrol edebileceğimiz öz-düzenleyici neokortikal bölgeleri aktive eder. Bunu her yaptığımızda, akılcılığımız ve duygusal esnekliğimiz güçlenir.”
[https://www.youtube.com/watch?v=oPEdDcs_8ZQ&t=45s - God is in The Neurons]

Aksi durumda ne olur? Her tepkimiz dürtüsel olduğunda %95 oranında davranışımızın kaynağı bilinçaltı olacaktır. Bilincimiz ise bize bu davranışımız için – genellikle dışsal olan – bir bahane bulacaktır.

Böylece bizler davranışlarımızın bizim kontrolümüzde olduğuna inanırız.

Zihnimizin iki temel kaynağı vardır; hatıralarımız ve deneyimlerimizdir. Geçmiş kökenli olan bu kaynaklar, bize zihnin değişiklikleri sevmemesinin sebebini de gösterir. Örnek verecek olursak, başında gelen bir olay bize olumsuz duygular yaratmışsa, biz 'onun bunun yüzünden' diyerek bir bahane ile olayı çabucak atlatırız:

Ancak bu ileride üstüne basınca patlamayı bekleyen mayın yaratmaktır... Kök sebebe inmedikçe, mayının her yanına geldikçe tetiklenmeler gerçekleşecektir.




3.      Tanrı Nöronlarda mı?
Nöronlar elektrik sinyallerini taşıyan hücrelerdir. Bunlar elektrik dalgaları oluşturur. Her düşünce bir elektrik dalgasıdır, dolayısıyla birbiri ile çelişen iki duygu veya fikir zihinde gerilim yaratır. İrademiz ile bu uyumsuzluğu azaltmaya çalışırız. Evrim boyunca doğada benzer şekilde davranır ve doğal seleksiyon ile azami uyum içerisinde bir denge sağlanır.

Bilim bugüne kadar “ben kimin?” sorusuna net bir cevap veremediğinden dolayı, insanlığın büyük bir kısmı kendini bir dine veya diğer ruhani öğretilere yönlendirmiştir. Oysa artık hakikate ulaşma yolunda bilim de bize ipuçları sağlamaktadır.

Beynimizin sol tarafı temel inançlarımızın olduğu mantık tarafıdır ve değişiklik istemez, sağ taraf ise bu durumu dengelemeye çalışır. Bizi yenilenmeye teşvik eder. Temel inançlarımız güçlü ise değişim imkansızlaşır. Dolayısıyla başkaları ile empati kurmakta zorlanırız. Beynimizdeki her nöral etkiletişim bir merkeze bağımlı olmadan aktif veya kapalı olabilir.

“Titreşen bilincimizi oluşturan nöral birliktelikler, bizi kendi nöronlarımızın çok daha ötesine götürür. Bizler, çevremizde nöronlarımızın diğer nöronlarla bağlantılarının bilincinde olduğumuzdan selebral yarım kürelerinin eşit derecede birbirleri ile elektrokimyasal olarak etkileşimlerinin sonuçlarıyız. Hiç bir şey dışsal değil! Bu varsayımsal bir felsefe değil. Bu, kendimizi diğerleri yolu ile anlamamıza yol açan ayna nöronların temel özelliğidir.”

Bu demek oluyor ki, zihnimizdeki nöron etkileşimleri her an değişiyor ve bu çevre ile bağlantılı... Zihin her an yeni bir kişilik/imaj yaratıyor, temelinde de hatıralarımızda yarattığımız iskelet... Bu da son dönemlerde, “Anda Olmak” diye bahsedilen zihnin belli bir imaja tutunmadan, açık, duru ve sakin bir zihinsel durumun neden bu kadar yaygınlaşmaya başladığını açıklıyor. Meditasyonda 'düşüncesizlik' halinin yakalanması bizi şimdiki ana getiriyor... Düşüncesizlik haline ise düşünceleri bastırarak değil; onlara cevap vermeden, beslemeden, sadece geçip gitmelerine izin vererek gerçekleştirebiliyoruz; tıpkı bulutların geçip gitmesine izin vermek gibi...




Sonuç
Geleneksel eğilimimiz, bizim üzerimizde oluşturulan veya oluşturduğumuz beklentileri yerine getirmek için toplumsal kalıpları ve etiketlemeyi destekleyen 'hayali ve bireyci sabit bir imaj' olarak tanımlamaktır. Beynimizi bu şekilde kodlarız. Bu da 'şartlandırılmış düşünce yapısını' oluşturur.

Ancak şartlandırılmamış, etiketlemeyen ve yargılamayan  bir zihin ile mutluluk ve bütünlüğe ulaşabiliriz. Bu şekilde zihni meşgul eden şeylere, maddiyata veya maneviyata olan düşkünlük azalır. Artık özgürce, içimizden geldiği gibi olmak ve yaratmak mümkündür. 

Kuantum fiziği bize gösterdi ki, her şey olasılıklardan oluşuyor. Bu da her şeyin mümkün olabileceği anlamına geliyor. Ne kadar yargılardan kurtulmuş, açık bir zihne sahip olursak, o kadar kimlik kisvesi altında üstlendiğimiz kostümleri atabiliriz. Böylece davranışlarımız değişir ve çevremiz de bundan etkilenir.
Öz-gözlem, özfarkındalık yaratır ve yeni düşünce bu şekilde beynimizde tekrardan kodlanır... Böylece dolaylı da olsa özgür irademize kavuşuruz.
Zihnimiz bizim değil, biz zihnimizin patronuyuz... Beynimiz sadece bir organ. Zihnimiz onun kesintili bir şekilde ürettiği duygu ve düşüncelerin bir toplamı. Kesintisiz bir şekilde gözleyen kim? Kalıcı olan kim?..

27 Nisan 2017 Perşembe

Dün


Dünü hatırlar, plan yaparız yarın için.
Dünü hatırlar, besler büyütürüz hikayelerimizi...

Başrol oyuncusuyuzdur hikayemizin,
Seçeriz sadece yan rollerde oynayacak kişileri...

Veririz o kişilere yüklerini,
Yetmezse, makyajlarız biraz daha...

Kötü niyetimiz yoktur aslında,
Hepsi hayatta kalmak isteyen zihindendir besbelli.

Onun temel işlevidir; depolamak hatıraları,
Dönüştürmek hatıraları, deneyimlere, bilgiye...

Benimsemektir başkalarının hatıralarını,
Kendi yaşamasa bile...

Hayatta kalmaktır zihnin amacı!
Dokumak geçmişten geleceği...

Ait olmak gerek, hayatta kalmak için,
Bilinmeyeni üstlenmektir bedeli...

Tüm özdeşleşmeler, derinde bilinmeyen ne varsa,
Bilenene kadardır tüm tiyatro...

O vakit; dün, dün değildir artık!
Olanlar vardır sadece; olduğu gibi...

Yenidir bugün; herkes ve her şey,
Ne dün, ne de yarın...

Tüm hayvanların, tüm bitkilerin gözünden,
Bakar gibiyizdir Dünya’ya...

Bugün; her zaman taze ve yeni doğmuş,
Gelecek ise, ismi üstünde...

23 Nisan 2017 Pazar

Paterson


Hayat karşıtlardan oluşur. İnsan zihni bu karşıtlar ve zıtlıklar ile öğrenir; kısa-uzun, güzel-çirkin, ince-kalın... İçinde büyüdüğümüz toplumun, ailenin bize öğrettiği zıtlık ise, neyin iyi neyin kötü olduğudur. Bazı şeyler doğrudur, bazıları da yanlış... Hayatta kalabilmek ve görülmek için içinde bulunduğumuz topluluğa uyum sağlarız. Öte yandan çok azımız da buna isyan eder, tamamen tam tersi bir yolda ilerleriz. Bu da aslında madalyonun öbür yüzüdür; yine görülmek isteriz. Uyumun da tersi uyumsuzluktur; çok farklı değildir.

Her türlü karşıtlık hepimizin içinde vardır... Uyum sağlarken bastırdığımız ve ‘kötü’ olarak tanımladığımız yanlarımızı bastırırız. Öte yandan, uyumsuz taraftaysak, yaptıklarımızdan açıkça veya içten içe suçluluk duyarız; içimizdeki ‘iyi’ diye tanımladığımız yanları unuturuz. Oysa hayat bize her türlü yanımız ile yüzleşmemiz için fırsatlar sunar...

Hayatımıza giren yüzlerce insan ve başımıza gelen olaylar, derinde bizim zihin ile anlamakta zorlandığımız bir mekanizma ile çalışır. Özellikle de bize yakın insanlar çoğu zaman bize aynalık yapar. Bazen birbirine o kadar zıt insanları bir arada görürüz ve biraz şaşırırız. Oysa bu insanlar birbirlerini severek bir araya gelmiş olsalar da bilinçaltı düzeyde farklı dinamikler rol oynuyor olabilir.


Paterson filminin kahramanı, Paterson’da oturan Paterson isimli genç otobüs şoförüdür. Son derece rutin ve renksiz bir iş yaparken içine kapanık bir hali vardır. Eşi Laura ise çalışmamaktadır. Evdeki her şeyi devamlı siyah ve beyaz olacak şekilde boyarken, filmdeki karşıtlığı sergiler gibidir. Paterson’ın sabit ve rutin işinin aksine, Laura devamlı yeni ve yaratıcı projeler geliştirir. Bir gün gitar alıp şarkıcı olması gerektiğini düşünürken, bir gün cupcake yarışmasına katılmak için kolları sıvar. İlginç ilginç yemekler yaparken, Paterson yemeği beğenmediğini bile söyleyemez. Eşine tüm projelerinde destek olmak ister, ancak hiç bir konuda kendini ifade edemez. Evlerindeki köpeği bile akşamları kendisi gezdirmeye götürür. İkisi de birbirinin bastırdıkları veya görmek istemedikleri yanlarını sergilerler...

Paterson ve eşi ile ilgili dinamik karşıtlık ise, alma ve verme dengesinde gizlidir. Paterson verir, eşi de alır... Eşler, arkadaşlar, ortaklar arasında alma-verme dengesi olmadığı zamanda, bir tarafa vermekten yorulmaya ve duygusuzlaşmaya başlarken, alan taraf ise içten içe kendini borçlu hissetmeye başlar...


Öte yandan Paterson’un en büyük kaçış yolu şiir yazmaktır. Şiir sayesinde içindekileri ifade ederken, yaratıcılığı bu yolla ortaya çıkmaktadır. Şiirleri ile bütün olmaktadır adeta... Filmde sık sık Paterson’un karşısına çıkan ikiz insanlar belki de simgesel olarak aynalamayı gösteriyor gibidir...

20 Nisan 2017 Perşembe

Sistemik Bakış Açısı


“Sorunları oluştuğu boyutta çözemezsiniz...” [Albert Einstein]
Evrende her şey sistemlerden oluşur. Birbirleri ile etkileşimdeki sistemler birbirlerini etkiler... Bu sistemler, yatay veya dikey bir şekilde etkileşimde olabilir. Bu durum bireyler için de geçerlidir. Bilinç, bilinçaltı ve özellikle atalarımızın etki ettiği kolektif bilinçaltı, dikey biçimde birbirini etkiler. Benzer şekilde, çocuk, ebeveynleri ve onların ebeveynleri de, buna benzer bir yapıdadır.

Kardeşler ise yatay bir şekilde yapılanmıştır. Her ne kadar, önce gelen kardeşin az da olsa önceliği olsa da, dünyaya gelen veya gelmeyen tüm kardeşler aynı düzeydedir. Eşler, iş ortakları da yatay bir şekilde yapılanır; bu sebeple aralarında bir denge olmalıdır.

Sistemleri anlamak ise bilindiği kadar kolay değildir. Sistemin parçalarını anlamak yetmez... Basit sistemlerdeki sebep-sonuç ilişkisi, dinamikleri anlamakta yeterli olmaz. Sistem, onu oluşturan parçalardan daha öte bir şeydir... Örneğin, insan bedeni atomlardan oluşur, ancak molekül, organ, kemik gibi diğer üst sistemler, atomlardan öte bir yapı oluştururlar.

Sistem, öncelikle kendisini hayatta tutmaya çalışır. Bireyler ikinci derecede önemlidir. Sistemin hayatta kalmak üzere oluşturduğu çözüm, birey için sorun olabilir. Örneğin, ailede dışlanan bir birey varsa, daha sonraki nesillerden biri o kişiyi temsil eder ve sistem dengelenir. Ancak temsil eden kişi, anladığı veya anlamadığı bir dinamiğin etkisinde hayatını yaşar.

Sorunu çözmek ise, sorunun oluştuğu düzlemde çözülemez. Sorun yüzeyde belirgindir. Dinamiği anlamak için bir üst boyuta çıkmak gerekir. Bunun için kuş bakışı misali, olduğunuz seviyenin üstünden bakmak, bakış açımızı tamamen değiştirir.


Aile sistemimizin dinamiklerini anlamak için bu bakış açısı şarttır. Carl Jung’un belirttiği gibi bu dinamiklerin farkına vardığımızda, bir şeyler değişmeye başlar. Sistemimiz tekrar harekete geçer. Bazen bu çok kolaydır, bazen de çok zor... Özellikle zihnimiz bize bir bariyer oluşturur. Bizim için oluşturduğu hikayeye o kadar sadıktırdır ki, bu yeni bakış açısı onun için bir tehdittir. Ancak unutmamak gerekir, bu oluşturduğumuz hikaye – çok sevdiğimiz ve kanıksadığımız hikayemiz – sorun ile aynı seviyededir... Ne kadar doğru olsa da, bize bir fayda sağlamaz.

Ancak soruna odaklandığımızda, bakış açımızı değiştirdiğimizde, olaylara farklı bakmaya başlarız. Başta zor gözüken 'kabul' oluşmaya başlar. Bunun zihnimize değil, kalbimize ihtiyacımız vardır. Başımıza ne gelmiş olursa olsun, kendi sorumluluğumuzu üstlendiğimizde ve karşıdaki kişinin de sistemini – dolayısıyla kaderini görmeye başladığımızda artık oluşacak değişim için hazırızdır.

17 Nisan 2017 Pazartesi

Çatışma

Tüm çatışmaların kökeninde ayrım vardır. Karşıtlar ile öğrenen zihnimiz, önce kendisinin diğerlerinden ayrı bir beden, bir kişi olduğu ayrımına varır. İlk işi bu bedeni hayatta tutmaktır. Öğrendiği ikinci şey ise, tek başına hayatta kalamayacağıdır. Böylece biz ve diğerleri kavramı da gelişir. Önceleri anne ve babasına ihtiyaç duyarken, daha sonra ailenin yerini genellikle bir topluluk alır. Bu topluluk, basit bir taraftarlık bile olabilirken, bazen de başka kültürel, tarihsel, ırksal veya bir düşüncenin etrafında oluşabilir.


Kendini bedenden ibaret zanneden zihnimiz için hayatta kalmak her şeyden önemlidir. Bunun gerçekleşmesi için tek seçeneğin, kendisinin veya kendi grubunun yeterince güvende olması gerektiğine inanır. Bunu sağlamanın en basit yolu güçlü olmaktır. Yüzyıllar boyunca insanlık diğerleri – bu diğerlerinin tanımı her dönemde değişir – ile savaşmış, mücadele etmiş, tartışmıştır.
Biz ve diğerleri arasında ortaya çıkan bu tartışmalar, her iki tarafında en büyük derdi “haklı olmaktır”... Haklı olduğumuzda vücudumuza yayılan testesteron hormonu, bizi daha güçlü ve daha iyi hissettirir. Bu özellikle erkek beyninde bir parça daha baskındır. Evrimsel olarak empati yeteneğinden yoksun olan erkek beyni, bu sebeple yerli yersiz her türlü tartışmaya girmeye, eften püften sebeplerle tatsızlık çıkarmaya daha yatkındır.

Sonuçta, kendini bedenden ibaret olduğunu varsayan zihin, ayrımı sebep olur ve tartışmaların konuları ve aktörleri değişse de çatışmalar sürer girer. Çatışmanın güçlenmesi için tarafların olması yeterlidir. Tarafların haklı veya haksız olmasının çatışmanın şiddeti açısından bir önemi yoktur. Her iki taraf da çatışmayı besler ve güçlendirir.

Oysa ister bireysel ister toplumsal olsun, her olayın ardında bireyin aklı ile anlamakta zorlanacağı dinamikler mevcuttur. Bir birey öncelikle aile sistemine bağlıdır; aileler kendi atalarına... Atalar, soylarına, toprağa ve milletlerine... Şu andaki sisteminizde ise aileniz kasabanıza, kasabanız şehrinize, şehriniz ise ülkeye bağlıdır. Ülkeler Dünya’ya, Dünya Güneş Sistemine, Güneş Sistemi ise Samanyolu Galaksi’sine bağlıdır... Evrende muazzam bir sistem ve denge vardır. Bu sabit bir denge değildir; her şey hareket halindedir; her an denge bozulur, tekrar denge sağlanır... Her hareketin döngüsel olarak bir sonucu vardır.

Benzer şekilde, toplumların başına gelenler, bireylerin yaşadıkları çatışmaların bir bütün olarak yansımasıdır. Her birey elbette ki ortaya çıkardığı eylemin sonuçlarını yaşayacaktır. Fakat bu bize öğretilen sebep-sonuç ilişkisi şeklinde değildir... Olayların ve bireylerin ötesine baktığımızda, yüzeydeki dalgaların altındaki okyanus akıntılarını görmeye başlarız.


Bedenden öte bir varlık olduğumuzu gördüğümüzde, ayrımlar ortadan kalkar; bu çatışmaların yok olması için tek yoldur... Bağımsız bir bedenden ibaret olmadığımız idrak edildiğinde, önce içteki çatışmalar biter... İçte çatışma yok olursa, çevrenizle çatışma biter... Bu domino etkisi sürer gider...

Öte yandan, zihin çok kurnazdır! Tüm bu yazılanlara itiraz eder ve mevcut sıcak hikayelere, olaylara, hatıradan başka bir şey olmayan deneyimlere geri döndürür bizi... Oysa zihin kesitlidir; sadece duygu ve düşünce olduğunda devrededir. Devamlı olmayan bir şey, gerçekte var mı dır? Gözlemleyebildiğimiz bir şeye ‘ben’ diyebilir miyiz?.. Onu dikkatlice gözlemlediğimizde bu soruların cevaplarına ulaşmaya başlarız...

6 Nisan 2017 Perşembe

The Shack


“Sakladığımız sırlar ortaya çıkmanın bir yolunu buluyor elbet.”

Başımıza öyle olaylar gelir ki, bu olayların hiç meydana gelmemesini isteriz. Bu istenmeyen olayları kötü, talihsiz, dehşet verici, veya acımasız olarak nitelendiririz. Hatta olay o kadar basit ve nettir; suçlusu bellidir. Kısacası müthiş bir haksızlık yaşamaktayızdır. İşte bu konuda ya başkalarını suçlarız ya da kendimizi... Genellikle de ikisinin karışımı bir durum çıkar ortaya...

The Shack filminin kahramanı Mack, çocuk yaşlarda annesini ve kendisini döven babası ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Yıllar sonra kendisine bir aile kurmuş, üç çocukları ile eşi Nan ile mutlu bir hayatları olmuştur. Bir gün üç çocuğu ile çıktığı piknikte, müthiş trajik olaylar silsilesi sonunda çocuklarından birini kaybeder... Bir yandan kendini ve faili suçlarken, Tanrı’ya olan inancını da yitirmiştir. Nan aileyi ayakta tutmaya çalışırken, Mack yaşamındaki sırlar ve Tanrı ile yüzleşmek durumunda kalacaktır...

Yargı
Bu yüzleşme sırasında Mack’in anlaması gereken ilk şey yargıdır... Her birey olayları kendi perspektifinden değerlendirir. Bu çok doğaldır: Dünyaya gelen bir bebek için hiç bir ayrım ve korku yokken, bebek yavaş yavaş anneden ve tüm diğer her şeyden farklı bir varlık olduğunu anlamasıyla kendini bedenle özdeşleştirmeye başlar. Bu özdeşleştirme sonucunda bedenini hayatta tutması gerekliliği ortaya çıkar. Beynin – zihnin, temel amacı bedeni hayatta tutmak olur. Zihin bu ayrım ve kıyaslama ile öğrenir... Çalışma prensibi budur. Sıcak-soğuk, kısa-uzun, ben-sen, biz-siz ve en tehlikelisi de iyi-kötü ayrımıdır...


Tüm bu bakış açıları bazen sadece bizim düşüncelerimize dayanırken, bazıları toplum, kültür, çarpıtılmış din veya kanunlara da dayanıyor olabilir. Bu şekilleri ile doğru olduğundan emin olduğumuz iyi-kötü yargılarımızın dayanakları ortaya çıkar. Artık haklı olduğumuza o kadar inanırız ki, kendimizden ve hissettiğimiz acıdan başka hiç bir şey görmeyiz. Aynı Mac’in takılı kaldığı olay gibi...

Yargıç
Bu emin olma duygusu ile yargıç rolüne bürünürüz. İşin çıkmaza girdiği an, her insanın kendini yargıç rolünü büründürmesindedir. Yargıcın elinde ister ana yasa olsun, ister ahlaki değerler isterse spiritüel safsatalar... Her yargıçlık yapan, kendini Tanrılaştırmış olur...
Oysa her olaya, her kişiye baktığımızda, ötesine baktığımızda ardında bambaşka kişi ve olayların o durumu yarattığını görürüz. Her kurban, başka birinin kurbanıdır. Daha geriye gittiğimizde ve daha da geriye gittiğimizde Adem ve Havva’ya kadar uzanır konu. Onun da ötesine gittiğimizde karşımıza Tanrı çıkar.
Kimi eleştirirsek eleştirelim, hangi olayı yargılarsak yargılayalım, altında yatan büyük bir sistemi ve Tanrı’yı yargılarız...
Öte yandan, bu bakış açısı insanların yaptıklarını mazur göstermeye çalışmak değildir! Her bireyin davranışlarının sonuçları olacaktır. Bu bakış açısı, olanı olduğu gibi ‘iyi ve kötü’ demeden görüp, anlamasak bir olan olayları geçmişte bırakmayı, gerçekten gönülden affetmeyi ortaya çıkartacaktır...


Hayat ve Ötesi
Mack, Tanrı, babası, kızı ve katil ile yüzleşmiştir. Bunu ilk sefer yapabilmiş midir? Hayır! Bunu ilk seferde yapamamıştır; belki de tamamen özgürleşmek için binlerce kez yapacaktır. Ancak bir kez at gözlüklerimizi çıkardığımızda, önce canımız yansa bile, artık kalıcı ve derin bir anlayışa sahip oluruz. Her şeyin sadece bu dünyadaki yaşamla sınırlı olmadığını görürüz... Bizden çok daha büyük bir şeye güvenmeye başlar, hayatı sadece sevgi ile yaşamak için burada olduğumuzu hatırlarız. Girmeye korktuğunuz mağara, aradığınız hazineyi barındırır” der Joseph Campell. Mağaraya girmek ise herkesin kendi yolculuğuna çıkmasını gerektirir. Cesaretle öbür dünyaya geçe kahraman, kişisel edinimlerinden sonra geri döner... 

Hepimizin ama hepimizin, Tanrı’nın çocukları olduğunu hatırlar, evrende her şeyin sevgi ile birbirine bağlı olduğunu hissederiz...
“Acına fazla odaklandığında, beni görmez olursun.” [Tanrı]