14 Mayıs 2012 Pazartesi

Obezite ve Zihnimiz


Bir Hamburger, beynimizi değiştirebilir mi?

Nature NeuroScience adlı kurumuna göre böyle bir durum mümkün!
2012’de yapılan araştırmada yüksek yağ oranlı yiyecekler yeni hücre oluşumuna ve obeziteye yol açıyor, ancak bu veriler bilimin test amaçlı kullandığı farelerde ispatlanmış bir durum..

Yüksek Yağ Oranlı Yiyecekler Beyni Değiştiriyor:

Araştırmada iki grup fare kullanıyor; normal bir diete tabi olanlar ve yüksek yağ oranlı yiyeceklere tabi olanlar. Bir ay sonra, yağlı yiyeceklere tabi olan farelerde “hypothalamus” adındaki metabolizmayı düzenleyen hücre topluluğunda 4 kat büyüme ortaya çıkıyor.

Peki yeni hücre doğumları (neurogenesis) obeziteye yol açıyor mu? Yeni oluşan fare hücrelerine ışınla etkisiz hale getirildiğinde, ışına maruz kalan farelerin çok daha az kilo aldığı ve çok daha enerjik ve aktif olduğu gözükmüş. Yani yağlı yiyeceklerle beslenenler bu yiyeceklere daha bağımlı hale gelip daha az hareket ederek de kilo almaya devam etmişler...

Diet, Obezite ve Beyin ile olan ilişkisi insana yeni ufuklar açıyor.
Ancak bu ilişki henüz tamamen ispatlanmadı. Bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.


Ancak şu da bir gerçek ki, herşey 'zihinde' bitiyor.

Birçok bilimadamı obezitenin beynimizdeki yiyeceğe karşı oluşan bağımlılıktan kaynaklandığını vurguluyor. 2012 yılında Amsterdam Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre uğraştırıcı zihinsel çalışmalar bağımlılık düzeyini azaltmakta. 
Daha az yeme üzerine yapılan zihinsel çalışmalar kişilerin hem az yemesine hem hafızalarının gelişmesini sağlıyor.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Atom


Etrafımızdaki herşey ama herşey atomlardan, yani elektron, proton ve nötrondan oluşuyor; yani çelik de çilek de aynı LEGO parçalarından oluşuyor.
Bunu herkes bilir... Ancak hiç hayal edebiliyor muyuz?
TED de yayınlanan film bunu sağlıyor. (Aşağıdaki resme tıklayın...)


Eğer bir greyfurttaki atomları hayal etmek için bir atomu bir yaban mersini boyutunda olsaydı, greyfurtun boyutu Dünya kadar olacaktı.

Peki Atom çekirdeği ne kadar büyük?
Bir atom, bir futbol stadyumu kadar olsaydı, stadyumun etrafında gezen elektronları ve merkezde ise bir "bilye" büyüklüğünde çekirdeği bulacaktınız.
Arada ne var? Hiçbir şey...
Aynı Güneş ve Dünya'nın arasındaki boşluk gibi... 




Öyleyse çok hafif olmamız gerekmez miydi? Her şeyin %99'dan fazlası boşluk.
Bir atom çekirdeği ne kadar yoğun olabilir.

Bu yoğunluğa eş değer bir karşılaştırma ancak yaklaşık 30 cm kenarlı bir Kargo kutusuna 6,200,000,000 adet arabayı sıkıştırıp koymanızla elde edilebiliyor!

Hiç birşey hiçlik değil aslında. Kuantum fiziği profesörü Fred Alan Wolf'un da kitabında bahsettiği gibi her şey boşluktan oluşuyor. Bir madde karşısında bir anti-madde var...
Buna Dirac denizi deniyor. Wolf'a göre boyutsuz ve zamansız olan ruh buradan kendini dünyada beden olarak yansıtıyor...


Eckhart Tolle'ün dediği gibi:
"Siz kendisini bir süreliğine insan olarak ifade eden evrenin kendisisiniz."

8 Mayıs 2012 Salı

Richard Bach'ın Kedisi mi?


Mahallemizin kedisi bol. Hepsi devamlı camımızın veya kapımızın önünde, yemek ve sıcak bir mekan arayışı içindeler. Hatta bazılarına görünüşlerine göre isimler de verdik: çizmeli kedi, Garfield, balkondan uçan kedi...

Ne yalan söyleyeyim, hepsi alışır diye hepsini uzaktan seviyoruz. Bir de tam evin karşısında kedilerin çekindiği Güvenlik Görevlisinin köpeği "Kaplan" var. Bir de kulübesi. Bir kediye göre iri olmasına rağmen küçük bir köpek olduğu için sesi de fazlaca çıkıyor Kaplan'ın. Bizim mahallesinin kaplanı sanki... 

Bir gün bir kedi daha geldi... ne Çizmeli, ne iri, ne çok sevimli, ne de çok sevimsiz. Sıradan bir kedi... Ama sıradan olmayan bir bakışı vardı. Enteresan ama vardı. 

Bizden hiç korkmuyor, kapıyı deniyor olmuyor, pencereyi deniyor olmuyor... Kaplan bile şaşırmış, çünkü ondan da korkmuyor. Kaplan havlıyor olmuyor, üzerine gidiyor olmuyor, Hafif temaslar, ne hacet, sanki Kaplan'ın kardeşi kedi de buna oyunlar yapıyor.

Bir süre sonra bir baktım, bizim "sıradan" kedi sen git Kaplan'ın kulübeye yerleş, Kaplan'la beraber uyu, Kaplan'a gelen yemeklerden ye... 

Hiçbir kedinin yapamadığını işte bu kedi yaptı. Tanrı bu kediye farklı özellikler mi bahşetmiş? Yoksa kedi kendisine güvenip, hiçbir şeyden korkmuyor mu?

3 Mayıs 2012 Perşembe

Onsuz Asla!

“Bağımlılık ve korku aynı şeydir. Korkarız çünkü bağımlıyızdır. Bağımlıyız çünkü korkuyoruzdur.” [Tanrılar Okulu]

Korkunun eski beyin üzerindeki etkilerini görmüştük. Bağımlılıklarımız da korkularımızdan kaynaklandığı için, benzer şekilde satınalma kararlarımızı, tüketim portföyümüzü ve yaşam tarzlarımızı etkiliyor. 


Sevgi, tutku ve bağımlılık kavramları arasında çok ince sınırlar mevcut. Dikkat edilmezse hepsi ciddi derecede zararlı olabiliyor.
Son zamanlarda en popüler ürünlerden biri “iPhone”; sevgi mi? Tutku mu? Bağımlılık mı?


İnsanların bu ürünler hakkında konuşma ve yorumlarında bile bie gencin aşkını betimlemesindeki tutkuyu görebiliyorsunuz. 
Benzer miktarda harcama ile televizyon veya dizüstü bilgisayar satmakta zorlanan markalar “iPhone” staışlarını gıpta ile izliyorlar.
Şu anda bile zihninizde oluşan tepkileri, bana karşı oluşan cevap veya itirazları, kullanım kolaylığı hakkındaki düşünceleri, insanoğlunun yüzyıllar boyunca ihtiyaç duyduğu, hayatımızı kolaylaştıran binlerce “Uygulamalar süper abi!” cümleleri hissedebiliyorum.


Tanrı’ya şükür Zihinsel Pazarlama  (Neuro Marketing) sayesinde zihnimizdeki dürtülerin kaynağına büyük bir kapı açabiliyoruz.
Martin Lindstrom Zihinsel Pazarlama metodları ile yaptığı araştırmaların sonucunda “iPhone” tutkumuz kronikl bir bağımlılık şeklinde çıkmasa da, beynimizin verdiği sinyaller ilginç: Bu sinyaller ailemizden birini, sevgilimizi, ve köpeğimizi gördüğümüzde verdiğimiz sniyaller ile özdeş; yani sevgi...
Bu da ürüne ve markaya olan sevgi bağını kanıtlamakta. Seven sevdiği için neler yapmaz?


Konumuza geri dönelim; marka tutkusu ve marka sevgisi, marka bağımlılığının kuzeni olarak düşünebiliriz. Tüm bunlar ise “alışveriş yapma bağımlılığının” alt kümesinde.
Bağımlılık, devamlı ve kontrol edilemez şeklide bir maddeyi kullanmak veya bir davranışı tekrarlamaktır. Bu alkol, çikolata, ilaç, sigara, kumar, alışveriş veya seks olabilir. 
Marka bağımlılığı ve alışveriş yapmak, alkol, uyuşturucu veya kumar kadar tehlikeli olmasa da dikkatli olmakta fayda vardır. 
Firmaların da bu durumu “bağımlılık” yaratmaktan ziyade “alışkanlık” veya “tutku” seviyesinde tutmaları etikk olacaktır.
Alışveriş bağımlılığında iki konu vardır: Birincisi sahip olma isteği, diğeri ise kendini önemli hissetme isteğidir.
Sahip olduklarımızı kaybetmekten korkarız, bu sebeple daha çok şeye sahip olmak isteriz.


Ölümden korkarız, yok olmaktan korkarız... Varlığımız yaşadığımızı ispat eden en temel göstergenin başkalrı tarafından “görülmek”, “takdir edilmek” olduğuna inanırız. Bu sebepten özellikle yaşlılar bankada, kuaförde, süpermarkette saatlerce muhabbeti uzatarak görülmek isterler.


Mağazadaki satış elemanları, eğer ters bir gününe denk gelmemişseniz, sizi krallar gibi muamele ederler, neredeyse tüm ürünler sizin içindir, kıyafetler size yakışır ve tüm ürünler sizin farklılığınızı, değerinizi ortaya çıkartır.
Tüm alışkanlık ve bağımlılıklar ürünler açısından iki aşamada değerlendirebiliriz:


1. Rutin aşama
2. Hayal aşaması


Rutin aşama günlük hayatımızda kullandığımız diş macunu, sabun, su, makarna gibi genelde ya bittiğinde ya da bozulduğunda düzenli aldığımız ürünlerdir.


Hayal aşaması ise beynimizde duygusal sinyalleri harekete geçiren ürünler için söz konusudur. Tüketiciyi hayal aşamasına geçirebileceğiniz en uygun zamanlama gardlarımızın düşük olduğu tatil, haftasonu veya yaz ayları. Bu dönemde “iş modundan” “alışveriş moduna” daha rahat geçebiliyoruz. Haftaiçi bile olsa, mağaza içerinde tatil atmosferi oluşturabilmek, rahatlatıcı ışık ve koku ile  tüketicileri havaya sokmak için çaba göstermek gerekir. Yüz kremi, cheesecake kokulu mum, elektrikli şarap açacağı, tablet pc, video projektör gibi rutinde almadığımız ürünlere daha açık olabiliyoruz. 


Asıl yetenek ise rutin sayılan televizyon, cep telefonu, ekmek gibi ürünlere ek faydalar ve imajlar sağlayarak  bu ürünleri rutinden hayal aşamasına taşımak. Basit bir monitörü “oyuncu monitörü” yapmak, televizyona internet bağlantısı eklemek gibi...


Son zamanlardaki tüm yaş gruplarını etkileyen bağımlılığımız: Internet. Cep telefonunundan, tabletlerimizden, bilgisayar veya çeşitli terminallerden internete bağlanmak mümkün. Insan ırkı tüm gün boyunca yaklaşık zamanının %60 ını herhangi bir ekrana bakmakla geçiriyor ve genellikle de internete bağlı olarak. 


Amerika’daki diğer araştırmaya göre internet kullananların %65’inin üzerinde bir oranı internet bağımlılıklarını kabul ediyor.
Twitter, Facebook, Foursquare, Pinterest, GetGlue gibi siteler mantar gibi artıyor ve Türkiye’de müthiş kullanıcı buluyor. Türkiye kullanıcı sayısı açısından dünyada 4. Sırada. Nüfusa oran yaparsanız ilk 3 ülkeyi de solluyoruz. Bu konuda Televizyon izleme alışkanlığımızdaki Dünya 2.liğimizi zorluyoruz.


Görülme, takdir edilme ve yalnız kalmama isteklerimiz daha da yalnızlığa doğru itiyor bizleri. 
Yaşlanmaktan korkuyoruz, sağlımızdan endişe ediyoruz, güzellik kremlerine, maskaralara, sözde “organik” ürünlere bağlanıyoruz.
Çocuğumuzun bizi sevmeyeceğinden, toplumun bizi eleştireceğinden korkuyoruz, onun istediği herşeyin en iyisini almayı, en pahalı okula göndermeyi alışkanlık haline getiriyoruz.
Toplumda yer edinememe kaygılarıyla kendinize bir marka ve onun sempatizanlarıyla bağdaştırıyoruz. Harley Davison bir ürün mü? Bir sosyal topluluk mu? Veya Kişilik mi? 
Aynı durum futbol takımlarımızın ürünleri için de geçerli. Peki ya Rolex,Gucci, Vakko, Mercedes ve diğerleri?


Kendini erkeklerden korumak isteyen bilinçaltının yemek yeme alışkanlığına sebep olduğu keşfedildi.
İlgisizlikten korkan birinin “hastalık hastası” olması ve belli ilaçlara alışkanlık düzeyinde kullanması mümkün...


“Beyaz Zehir” diye tabir edilen şeker kokain kadar bağımlılık yaratabiliyor. 175ml lik bir Red Bull’daki şeker miktarı 27gr. Diğer tüm uyarıcı maddeler gibi şeker de zihinde “dopamin” etkisi yaratıyor; bu da mutlulukla beraberinde sanal bir enerji yaratıyor.
Kafein... Alışkanlık mı? Bağımlılık mı? 


Kafein de dopamin seyisinin daha uzun süre yüksek düzeyde kalmasını sağlıyor. Ayrıca kafein küçük bir miktarda adrenalin salgılatıyor ve bizi şarj ediyor. Adralin’in etkisi bittiğinde ise yorgunluk, rahatsız bir ruh hali ve baş ağrısı olabiliyor. 


Çocuklarımız ve hatta bazı yetişkin için de en büyük tehlikelerden biri “video oyunları”. Belli düzeyde oynandığında faydalı olabilen bu oyunlar kontrol dışına çıktığında korkunç etkileri olabiliyor.
Aşırı oyun ruhsal ve fiziksel sağlılığımız tehdit ediyor. 
Dünyada “aşırı oyuncu” tabir edilen gençler haftada 48 saat oyun oynuyor; bu bir yetişkinin işinde geçirdiği vakit ile aynı. Daha endişe verici olan ise 8 ila 12 yaş arası çocukların oyun oynama ortalaması haftada 14 saat, yani günde 2 saat...


Sebep yine açık; bilgisayar oyunları beyinde dopamin salgılanmasını sağlıyor. Kısaca dozajı düşük uyuşturucu olarak değerlendirebilirsiniz.


Erişkinler ise görünüşte daha masum oyunlarla internetteki zamanının 1/3’ünü geçiriyor. Bunlara örnek kendi işimizi kurma veya doğa ile yakın olma hayallerimizi kullanan Farmville ve Cafe World gibi oyunlar.


Mafia Wars gibi kendimizi “korkusuz” hissedeceğimiz bir oyunun dünyada 60 milyon kullanıcısı var. Bunların en az 20 milyonu günde en az bir kez oyuna bağlanıyor. 


Gece saat kurup “ogame” adlı tam zamanlı oyunda gemilerimi uzaya gönderdiğimi gördüğüm an, kurbağa gibi yavaş yavaş ısıtıldığımı hissettim ve oyundan sonsuza kadar çıktım. Ne kadar bilinç veya eğitimli olduğum önemli değil, önemli olan fardında olmak ve anda kalabilmek.


Sonuç olarak, korkularımız bağımlıklara yol açabiliyor. Bağımlılıklarımızı, alışkanlık, tutku veya sevgi düzeyinde tutabilmek bize sağlıklı bir hayat sunacaktır. Markalar zihinsel pazarlama yöntemlerini de kullanarak tüketicilere markalarını sevdirmek, onları “alışveriş” moduna sokacak yöntemleri bulabilirler.

Dünya Düz mü?


Tüm insanlık tarihimizin yaklaşık %99'unda dünyanın düz olduğuna inandık ve
aksini inkar ettik. 
Tüm bu tabularımız, toplumsal kurallar, yasaklar, kalıplaşmış aile, şirket ve sosyal kuralları için de geçerli mi?

Peki kendimize bakalım, özellikle çekirdek ailemizde aldığımız aldığımızda temel inançlarımızın ne kadarı doğru? Aynı durum okul ve çevreden aldığımız eğitim için de geçerli? Ne kadarının farkındayız? 

Evrendeki her şey değişiyor, duran hiçbir şey yok, ne makro düzeyde ne de mikro düzeyde. Eğer filmi hızlı sararsanız dağların, kıtaların hareket ettiğini, her kayanın atomlarındaki elektronların ışık hızı ile döndüğünü görürsünüz. 

Temel inançlarımız bilinçli ve bilinçaltı düzeyde bizi ele geçirdiğinin farkına vardığımızda önemli değişiklikler meydana gelmeye başlar. Belki başta bu zor olur; hikayelerimiz direnir. Öte yandan derine indiğimizde anlarız ki, hiç bir şey kişisel değildir ve ardında bir hediye ile gelir... Bu aşamadan sonra özgürleşmeyi hazmederek ve gönülden anlayarak sağlayabiliriz, ancak o zaman her şeyi düzenleyen büyük sisteme açık hale geliriz...

30 Nisan 2012 Pazartesi

Üç Boyutlu Eğitim



Size bir sunum yapıldıktan sonra, zihnimiz gördüklerinin %80’ini, yazılı malzemenin %20’sini, duyduklarının ancak %5’ini aklında tutabiliyor. Hele bir de anlatılmak istenen objenin İki boyutlu yansıması ise, zihin de bunu bu şekilde hatırlıyor.

Haftasonu katıldığım Üç Boyutlu Eğitim Konferansında (3ducation Eğitim ve Teknoloji Konferansı), öğrencilerin ilgisini çekmek, daha iyi anlamalarını sağlamak ve en önemlisi öğrendiklerinin “akılda kalmasını” sağlamak için tasarlanmış Üç Boyutlu Eğitim İçeriklerini izledim.

En çok aklımda kalan, deneyimlerinden sonra bir öğrenciye sorulan soruya verilen cevap:
  • “Gerçek bir hücreye mi bakmak istersin, yoksa Üç Boyutlu Animasyonuna mı?”
  • 'Animasyona'
  • “Neden?”
  • 'Daha Gerçek'


Neden animasyon daha gerçek? Bir kalbin içerisinde kanı akışını, hücrenin yüzlerce kat büyütülmesini, dinazorların koşularını, Istanbul’un fethini, şeffaf olan hava ve suyun akışlarını, yıldırımın nasıl oluştuğunu üç boyutlu canlandırabiliyoruz.
Bunlar gerçek objelerde gösteremeyeceğiniz detaylar.


Üç boyutlu eğitim alan bir grup ev ödevlerini üç boyutlu yapıp getirirken, bu eğitimi almayan öğrencler iki boyutlu resim çizip ödevlerini getiyorlar. Bu, üç boyutlu eğitimin hayal gücümüzü, anlama düzeyinimizi ne kadar geliştirdiğinin bir göstergesi.

Bu gerçeğin ötesinde bir durum!

20 Nisan 2012 Cuma

Mutlu Olmak İçin Hepimizin Dikkate Alması Gereken Kurallar


Kural 1: Asla kendinden şüphe etme... Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur.... Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile, senin hissettiklerin senin için doğrudur. Onlar farklı hissedebilir farklı düşünebilir ama bu senin hissettiklerinin yanlış olduğunu göstermez sadece onlardan farklı olduğunu gösterir. 

Kural 2: Asla farklı olduğun için utanma. Eğer çevrende senin gibi düşünen seni anlayan insanlar yoksa o zaman çirkin ördek yavrusu hikâyesini hatırla... Muhtemelen sen yanlış yerde yanlış insanlarla birlikte olduğun için seni anlamıyorlardır. O halde hedefin ait olduğun yeri bulmak olmalıdır. Asla muhteşem bir kuğu olduğun gerçeğini unutma ve ördek olmak için uğraşma. 

Kural 3: Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme. Yaşadıklarının senin için önemli bir ders olduğunu kendine hatırlat. Bu tecrübe ile aldığın bilgiyi özenle incele olayda yaptığın hataları ve yeniden aynı durumda olsan nasıl davranacağını iyice düşün ve gelecek olaylar için kendini hazırla. Kırılan vazo tamir edilemez ama gelecekte başka vazoların kırılması önlenebilir. 

Kural 4: Mümkün olduğunca kimsenin senin adına karar vermesine izin verme ama başkalarının haklı olabileceğini de unutma. Bu hayat senin ve istediğin gibi yaşamaya hakkın var fakat başkalarını dinle ve onların bakış açısını anlamaya çalış. 

Kural 5: Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma ve kendini hayallerle kandırma. Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin. Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan onlar da kaldırabilir. Karşındaki insan senin mutluluğunu düşünmüyorsa ve senin üzülmene yol açıyorsa, o zaman o insan sana değer vermiyor demektir. Bu kişileri değiştireceğini veya sana zamanla önem vereceğini düşünme. 

Kural 6: Asla kaybetmekten korkarak sırf inanmak istediğin için, karşındaki insanın sevgi sözcüklerine inanma. Sevgi insanın kalbindedir, gözlerindedir, davranışlarındadır, ses tonundadır, sana verdiği önemde ve değerdedir, senin için yaptığı fedakarlıklardadır. İnsanlar çok kısa zamanda sevgi sözcüklerini umarsızca dağıtmaya başlarlar. Bunları dinle ama gerçek sevgiyi karşındakinin davranışlarına bakarak bul. İnanmak istediğin için değil gerçek olduğu için karşındaki insanın sözlerine inan... 

Kural 7: Her zaman ama her zaman mutlaka kalbini dinle. Hayatta senin için neyin doğru olduğunu bir tek içindeki ses söyleyebilir. Dolayısıyla içindeki sesle konuşmayı öğren. Her gün kendinle kalmak için zaman ayır ve kalbini dinle. Başka şekilde hissetmek için ikna etmeye değil gerçekten ne hissettiğini bulabilmek için dinlemeye çalış. Bazen içindeki ses sana çok zor geleni yapmanı söyleyebilir veya duymak istemediklerini söyleyebilir. Korkma... Ve içindeki sesi dinlemeye devam et... 

Kural 8: Her zaman ama her zaman mutlaka kendine iyi davran. Kendini sev şefkatle yaklaş. Yanlış yaptığında acımasızca kendini eleştirip üzme... Aksine başını okşa kendini kucakla ve her şeyin geçeceğini söyle. Üzgün olduğunda kırıldığında acı çektiğinde mutsuz hissettiğinde kendine özen göster,tıpkı hasta bakar gibi kendine bakım uygula. Yapmaktan hoşlandığın aktivitelerle meşgul ol ve bu durumdan çıkarak kimsenin seni incitmesine üzmesine izin vermeyeceğini göster. 

Kural 9: Hayatta her şeyin bir bedeli olduğunu asla unutma ve bedel ödemekten istemediğin için kendini boşlukta bırakma. Örneğin bir insanı incitmişsen ödeyeceğin bedel o insanın güvenini yitirmektir. Eğer seni sevmeyen biriyle birlikteysen yalnız kalmaktan korkup ilişkide kalma çünkü kalmanın bedeli sevgisiz bir hapiste yaşamaktır. Eğer farklı olmaktan korkuyorsan ve başka insanları taklit edip onlar gibi olmaya çalışıyorsan, ödeyeceğin bedel kendine olan saygını yitirmek olacaktır. Diğer taraftan bazen kendin gibi olmanın bedelinin de yalnız kalmak olduğunu unutma. O halde yaşamda her zaman bir bedel ödeyeceğini hatırla. Bir adım atmadan önce mutlaka ödeyeceğin bedeli bil ve kazanacaklarına değip değmediğine bakarak kararlarını ver. 

Kural 10: İnsanlara karşı nazik ve sevecen ol, ne olursa olsun asla bir başka insanı kırmak için,  konuşma bilinçli olarak üzmeye çalışma ve kendi acını hafifletmek için bir başkasını yaralama. 

Kural 11: Hayatta en büyük dostun sen olabileceğin gibi hayattaki en büyük düşmanın gene sen olabilirsin. Seçimini yap ve kendin için dostu mu yoksa düşmanı mı olacağına karar ver. Yaşamdaki tüm acıları atlatabilirsin her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. İstersen kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer kendinin dostu olabilirsen. 

Kural 12: Asla tecrübe kazanmaktan kaçma. Ne kadar zor olursa olsun yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış ise sonsuza kadar kendini aşka kapatma.