5 Kasım 2014 Çarşamba

Bilmemek

Önce anladım ki, hiç bir şey bilmiyormuşum. 
Sonra öğrendim, öğrendim, her şeyi bildim. 
Şimdi görüyorum ki, sadece bilmiyorum...


23 Ekim 2014 Perşembe

The Congress

"Robin: Bu mantıklı mı? Yoksa sadece zihnimin içi mi?                      Robot: Sonuçta, her şey mantıklıdır ve her şey zihnimizin içindedir."
Çocukluktan ergenliğe geçerken ailelerimiz ve toplum bizi koşullandırmaya başlar. Bunlar iyi, bunlar kötü, şunlar güzel, şunlar çirkin vs... Bu koşullandırmaların ışığında Ego gelişir ve hem aile ve toplum tarafından iyi, başarılı ve güzel olana ve olmaya şartlanırız. Bu da bize Jung’un Gölge diye tabir ettiği karanlık yanlarımızı yokmuş gibi hareket etmemizi sağlar. Ego başlar güzellik, unvan ve başarı peşinde koşmaya... Gölgemiz ile oluşan dualite bize acı verir. Başarılı gibi gözüken insanlara tapar, onları seçilmiş yaparak kendi “normal”liğine bir bahane bulurken, kendisi için de bir umut ışığıdır. Çaptan düştüğünde de onlar da normalmiş diyerek yerden yere vurup bir anda tüketir.


The Congress filmi Solaris’in yazarı olan Stanislaw Lem’in romanından uyarlama bir yapıt. Bu filmde artık 44 yaşına gelmiş aktris Robin Wright kendini oynamaktadır. Kendisi genç olmadığı için yapımcı firma onun sanal versiyonunu uzun bir süreliğine satın almak ister. Filmin ikinci yarısında tamamen animasyon haline gelecek filmin altyapısı burada gizlidir. Robin başka çaresi kalmadığı için bu teklifi kabul eder. Öte yandan belki de Robin’in hayatını dengeleyen, kör olma tehlikesinde olan bir çocuğu vardır. Çocuk onun bu durumunu ve dünyadaki gidişatı görmek istemiyor gibidir...


Filmin ikinci yarısındaki sanal dünya iki boyutlu çizilmiş. Sıra dışı çizgiler ve renklerin olduğu bu kısımda insanların bir kısmı kendilerini Matrix tarzında sanal bir hayata feda etmeyi seçerler, burada yaratıcı bir zihin ile her şey mümkündür. İronik olarak her şeyin mümkün olduğu bir ortamda ego yok olmuştur, çünkü kıyaslama, rekabet ve hırslar kaybolmuştur; her şey ama her şey mümkündür... Sanal olarak zihninizde yaşamak dışında!


Robin ise bu dünyada romantik bir ilişki yaşasa da, kendini çocuğunu bulmak için gerçek dünyaya gönderir, burada ‘gölge’ ile karşılaşır...

Gelelim oyunculara; 1990’lı yılların başında State of Grace ve Toys filmlerinde rol alan Robin Wright ilk defa Forrest Gump’da hayatı devamlı çalkantılı bir genç kadını canlandırdığı karakter ile dikkatleri üzerine çeker. Uzun süre çok ciddi bir yapımda yer almayan Wright, Breaking and Entering, Beowulf, Moneyball, ve Rampart gibi filmlerden sonra Adore’da başarılı performans sergilediği söylemek yerinde olur. The Congress’de ise performansı sıra dışı... 


Harvey Keitel, Paul Giamatti ve Danny Huston gibi usta oyuncular filme renk katmış. 
Yönetmen Ari Folman’ın Waltz with Bashir muhteşem bir animasyon belgeseldi. Bu filmde de özellikle animasyon kısmında harikalar yaratmış. Geçişler, verilen keskin duygular insanı filmin içindeymiş gibi hissettiriyor.
“Karanlık görüyorsan, zihnin karanlıktır...”

13 Ekim 2014 Pazartesi

Short Term 12


Hayatımızda bize ağır bir yük gibi gelen hastalıklar, etkilerini bir türlü atamadığımız travmalar vardır. Kimisi, kader deyip katlanır, kimisi de kadersizliğine isyan eder. Öte yandan, bu başımıza gelenleri kabullendiğimizde ve hayat sürecimize dahil ettiğimizde, tüm bu yaşanan olumsuz gibi görünen deneyimler, bizim için bir güç kaynağı olur. Ancak insan kaderine itiraz ettiğinde, hayata itiraz ettiğinde, bu güç azalır. Benzer bir durum fail ve kurban arasında da vardır. Diğer bir deyişle suçlu ve masum çok ilginç bir sistem oluşturur. Bir şekilde ikisi de kendi rollerini oynar. Suçlu veya hastalık, masuma bir mesaj veren bir antagonisttir. Aile sistemi terapisini bulan Alman Psikolog Bert Hellinger’in 'Kabul Etmenin Özgürlüğü' kitabında bu sistemik bakış açısına detaylı bir şekilde bakılıyor.

Antagonistten gelen zorluk bize güç veren, aydınlığa kavuşturan kaynaktır. 

Geçmişimizde bilinçli ve bilinçsizce unuttuğumuz veya unutmaya çalıştığımız olayları kucaklayıp temizlemek en önemli işimiz olmalıdır; ancak o zaman özgürleşebiliriz. Aile sistem terapisi bu iş için kullanılan metotlardan biridir. Özellikle de ailemizden ve atalarımızdan taşıdığımız yüklerin farkına varabilmek için çok etkili bir araç... 
Aile içinde yaşanan şiddet veya istismara dayalı bir olay varsa, çocuk, anne babasını koruma veya yardım içgüdüsü ile sessiz kalabilir... Bu en yaygın tehlikedir.


Short Term 12, gençlerin sığındığı bir merkezde yaşayanların ve çalışanların hayatlarını gerçekçi bir bakış açısı ile veriyor. Çeşitli sorunları olan gençlere yardımcı olmaya çalışan Grace ve Mason, bir yandan ilişkilerini olgunlaştırmaya çalışıyorlar.

Grace, hamile olduğunu öğrenir. Aynı anda ilgilendiği kızlardan biri onunla benzer olayları yaşamıştır. Jayden isimli bu kızın hayatı, çocuk sahibi olup olmamayı düşündürür... Ancak, ikisinde bu hayatta karşılaşmaları tesadüf değildir.


Ya eğer her başımıza gelen olay, olgunlaşmamız, kendimiz olmamız ve özümüzü hatırlamamız için vesileyse? Ya eğer geçmişteki olaylara takılı kalmak, hikayeler ile var olmak, kendimize bir çok bahaneler yaratmak, özgürlüğün önündeki en büyük engellerse?
Ne yapardınız?

10 Ekim 2014 Cuma

Gone Girl


Beynimizin görevi bizi hayatta tutmak ve hayatın devamını sağlamaktır, bunun için tehlikelerden korunmak, beslenmek ve üremek en temel güdülerimizdir. Bunu diğer tüm hayvanlarda da görebiliriz. Farkı oluşturan ruhumuz, hayatımıza sevgi ve yaratıcılığı katarak hayatın bu temel güdülerinin ötesinde bir yaşam farkındalığı sağlar. Üremek sevgi dolu bir beraberliğe, korunmak kabile hayatına ve sosyal ilişkilere ve beslenme de birbirinden lezzetli farklı yemeklere dönüşmüştür, en azından çoğumuz için...

Üremek üzere yapılan birleşmeler, zamanla evliliklere dönüşüp dinsel ve sosyal örgütler tarafından kurallara bağlandı. Evlilikle ilgili ilk kurallar İsa’dan önce 2100 yıllarına dayanıyor. Ancak evliliğin ortaya çıkışı ilişkilere daha fazla sevgi katmak değil, özellikle toprak ve mal bölünmesini yasallaştırmaktan ve özellikle kadınları kontrol altına almak isteğine dayanıyor...

Kuralların konması kontrol arzusundan kaynaklanır, kontrol gelecekle ilgili endişeleri içerir, gelecek kaygısı zihnin veya egonun korkusu ile oluşur. Korkunun olduğu yerde, sevgi yoktur... Bu sebeple çok güzel başlayan evlilikler bir süre sonra kontrol uğruna zayıflamaya başlar...


Gillian Flynn’in aynı isimli romanından beyaz perdeye aktarılmış Gone Girl, 2.5 saat boyunca bir çok tema işlenmiş: Beş yıldır evli olan bir çiftin evlilikleri, medyanın sığlığı ve medyanın toplumu nasıl etkilediği ve bunun üzerine kurulu sanal hikayeler, kendini bulamamış ve ailesi tarafından kontrol edilen bir kadın... Drama ve gerilim olarak sınıflandırılan filmde bolca komedi unsuru var.

Kahramanlarımızdan Amy, bir çizgi roman kahramanı olan Amy ile kendisini hep rekabet halinde bulmuş ve onun arkasında kaldığını düşünerek kendisini bulamamış bir kadındır. Bu durum onun ruhsal halini etkiler. Nick’le tanışır ve harika bir evliliğe başlarlar. Nick babası ile arası kötü olan 'annesinin oğlu' bir karakterdir. Annesi erkek gibi baskın olan Amy ile birbirlerini çekmeleri hiç de tesadüf değildir. Nick'in dişil enerjisi ile Amy'nin eril enerjisi birbirini çekmiştir. Ancak bir süre sonra maddi problemler ve sağlık sıkıntıları evliliklerini boğmaya başlar ve uzun olaylar ve Amy’nin gizemli kayboluşu ile merak uyandıran bir serüven başlar. 


Fight Club
ve Seven’in yönetmen David Fincher yine tempoyu düşürmeden ilginç iniş çıkışlarla filmi başarı ile yönetmiş. Bir an romantik, bir an dram, bir an gerilim ve komedi... Kurgusu da sıra dışı olan film sonuna kadar izlettiriyor kendini.
En son Jack Reacher ve The World’s End filmlerinde izlediğim Rosamund Pike, bu filmde müthiş bir performans sergilemiş...
“Ne düşünüyorsun? Ne hissediyorsun? Birbirimize ne yaptık?                    Ne yapacağız?”

5 Ekim 2014 Pazar

Değişim Seni Bekliyor


Bizim zamanımızda Değiş Tonton denince değişen bir aile ile ilgili bir çizgi film vardı. 70’li yıllarda doğanlar gayet iyi hatırlayacaktır. Bu çizgi film baloncuk gibi bir yapıları olan TonTon ailesinin maceralarını konu alırdı. Her türlü kılığa ve şekle giren bu aile bize her şeyin mümkün olabileceğini ispatlar gibiydi. Okul sistemi, ailelerimiz ve toplum bizi görmek istedikleri kalıplara sokmaya çalışırken belki de bu çizgi film bize değişimin yaradılışımızın bir parçası olduğunu ve düşündüğümüz her şeyin bir şekilde olacağını anlatmaya çalışıyordu.

Peki nedir bu değişikliğe olan direncimiz?
Her yenilikte, her keşifte bir kayıp söz konusudur.
Mevcut durumu bırakmak, mevcut inanışı, düşünceyi, duruşu bırakmak, kaybetmek gerekir. Eski ve geçmişi bırakmak şarttır, en azından bir kısmını...


Davranış bilimcisi Dan Ariely’nin da ispatladığı gibi bir şey kazanmanın verdiği mutluluk, aynı miktarda bir şey kaybetmenin verdiği üzüntünün yanında çok önemsiz kalıyor... Bu ne demek? Size bedava verilen veya bir piyangodan kazandığınız 100 liranın verdiği mutlulukla, sizden zorla alınmış bir 100 liranın verdiği üzüntüyü karşılaştırdığınızda görülüyor ki, kaybetmenin acısı kazanmaya göre çok daha büyük. Bu durumda kaybedecek bir şeyi olmayan kişiler daha kolay risk alıp, daha başarılı olabiliyorlar. Çoğu büyük firmanın kurucusu ya yoksulluktan geliyor ya da okul bile okumadan iş hayatına atılıyor.

Zihnimizi de incelersek, bunun sebebini daha iyi anlıyoruz. Beynimizin asıl amacı bedeni hayatta tutmak; güvenli bir ortam, beslenecek yiyecek bulmak ve üremek... Bu sebeple beyin sahip oldukları güvene almadan yeni kaynaklar elde etmeyi seçmiyor.
Tabii ki, bizler zihinlerimizin esiri değiliz... Dürtülerimizi hissedip bunun sebebini anladığımızda artan farkındalık ile gerçekten ne istiyorsak o işi yapabilir, o iş olabiliriz.


Dolayısıyla cesaretle adım atmak için elimizdeki her şeyi kaybetmeyi beklemek durumunda değiliz. Kazanılan farkındalık ve anlayış, bizi zihinden bağımsız kılar ve harekete geçebiliriz. Dingin bir zihin, sezgilerimizin komutasına girer.

Dışarıdan değişim gibi gözüken, aslında olmadıklarımızı bırakmaktır. Zihnin kendini korumak adına tutundukları hikayeleri, maddi ve manevi konumları bırakmak demektir. İster ulvi ister maddi konumlar yine ego kaynaklıdır. Bir şey olma çabası her zaman zihinden gelir... Amaç varsa zihin vardır. Gerçek değişim gerçek olmayanın keşfi ile sadece olmaya başlamaktır. Sadece olduğumuzda algılarımız da değişir. Dünyamız kendi bakış açımızdır. Bakış açımız değiştiğinde, kavgalar, karşılaştırmalar, güvenlik arayışı bittiğinde Dünyamız değişir ve ötesini görmeye başlarız...
“Sen değiş dünya da değişsin!” (Tanrılar Okulu)

29 Eylül 2014 Pazartesi

The Square (Meydan)


Hiç bir ihtilalin bir kazananını olmamıştır...
Dünyadaki düalitenin azami seviye çıkıp olayların patlak vermesi ile başlayan şiddet ve gerginlik sonunda başka ayrımlarla, iki kutupluluk olarak kendini yaşam bulmuştur.

Belki de insanlık tarihinde savaşmadan özgürlüğünü ilan eden Gandhi’nin Hindistan’ı İngilizler’den kurtulduktan sonra kendi içlerinde Müslüman ve Hindu kavgasına düşmüş ve ülke ikiye ayrılmıştır.

İnsan zihninde başlayan (ben ve diğerleri) düalite kalıplaşmış eğitim ve düşünce yapıları ile kök salar. Bir’liği unutan kalp, zihnin yargılayıcı ve temelinde ayrım olan inanca yenik düşer... Ayrımın olduğu yerde, kutuplaşma kaçınılmazdır...
Kutuplaşma da şimşekleri oluşturur.


Oscar Ödülü’ne aday gösterilen Meydan filmi Mısır’da yaklaşık üç sene süren devrimin tüm detaylarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir film. Biraz film havasında da olsa, bu filme belgesel demek yerinde olur...


Maalesef politikanın çok büyük çoğunluğunda zihnin yarattığı oyunlar olduğu için daha fazla yorumda bulunmayı seçmiyor, son sözü Acıdan Mutluluğa kitabının yazarı Sri Prem Baba’ya bırakıyorum:
“Dışarıdaki vahşetin biteceğini bekleme: Bu bir illüzyon. Dünya her zaman seni bir savaşın içine davet edecektir. Asıl soru senin bunu kabul edip etmeyeceğindir. Orada bir tanımlama olmadan birileri ile irtibatta bulunmak her zaman mümkün olmaz. Bu başınıza geldiği zaman, kendinizi geride tutmaya izin verin; fakat bir noktada oraya dönmek zorunda kalacaksınız. Anahtar fedakarlık ederek onları mutlu etme isteğinizin derecesi. Bu yüksek düzeyde çalışarak cömert olmak ve sessizliğiniz paylaşmak ve diğerlerini sevmektir. Bunu yaptığınızı bilmeseler de veya bilinçli olarak bunu yapmanızı istemeseler de...  Ve en kötüsü bundan dolayı size öfke duysalar da...”

27 Eylül 2014 Cumartesi

Moms’ Night Out


Birçok kadın, anne oldukta sonra blog yazmaya heves ediyor...
Hatta bazen anne adayı olduklarında. Bu pek erkeklerde rastlanan bir durum değil. Kadınların limbik sistemi daha gelişmiş olduğu için empati yetenekleri daha güçlü  ve sosyal ilişkilere daha yakınlar. Erkekler sorunlarını tek başlarına çözmeye kalkarken, kadınlar başka kadınlarla beraber birbirlerini anlayarak olayları çözme peşinde. Kadın genellikle akıl almak istediğinde başka bir kadına ihtiyaç duyuyor; kocasına değil...

Hamilelik ve annelik bir kadının hayatında çok büyük bir değişiklik olduğu için bu dönem onlar için hem çok güzel hem de çok sarsıcı olabiliyor. Lakin gelişmiş limbik sistemin bir diğer özelliği ise daha fazla endişeli olma durumu.


Kontrolü elde tutmakla, endişe karşında mücadele etmeye çalışır kadın... Oysa durup baktığımızda anlarız ki, hayatta bizim kontrol edemediğimiz bir akış vardır. Bu akışa karşı kürek çekmek insanı yorar. Hele bir de etrafınızda mükemmel anneyi oynayanlar varsa...

Kadınların rekabetçi olma özelliği hem diğer kadınlarla kendilerini karşılaştırma, hem de kendi içlerinde olan ideal anne figürü ile yarışmayı tetikler ve sonunda anneler tek başlarına felekten bir gece çalmaya karar verirler...


Moms’ Night Out filminin ana kahramanı Allyson'ın üç çocuğu vardır ve çıldırmak üzeredir. Çocukken hayal ettiği gibi bir ailesi vardır. Ancak Allyson mutlu değildir. Biraz soluk almak için diğer çocuklu anneler ile çocukları babalarına bırakarak gece dışarı çıkmaya karar verirler. Bir çok komik olayın olduğu uzun bir gece olacaktır onlar için...

Allyson tüm olaylardan sonra hala aynı hayata sahiptir ancak artık daha mutludur. Bakış açısı değişmiştir, belki kontrolü bırakmış, belki anın tadını çıkartıp endişeli olmamayı seçmiş, belki zihnindeki ideal anne ile kendini karşılaştırmayı bırakmış, belki de tüm bu sorunları çıkartan düşünce ve duygu  yapısının arkasından bakmayı öğrenmiştir...

Mutluluğumuz ne kadar başkalarına bağlı, ne kadar kendi düşünce yapımıza veya otomatik olarak ortaya çıkan duygularımıza bağlı? Hiç gözlemlediniz mi?