9 Haziran 2015 Salı

Just Before I Go

“Anılar bir saksağan gibidir. Her şeyi ortadan kaldırır, aydınlığı ve boktan ışıltıyı sonra gerçekten neyin önemli olduğuna dikkatini veremezsin.”
Hayatımızın kontrolü ne kadar bizim elimizde? Geçmişe baktığınızda başınıza gelen olayların ne kadarında payınız var? Hayatınızı yönlendiren, belki kader, belki şans dediğiniz olgu sizi ne kadar etkiliyor? Ne yaparsınız yapın bir şekilde dilediğiniz noktada değil misiniz? Sevinç ve huzur sizden hep uzak mı? Yoksa tüm bunları aldırmadan, sanal bir dünya yaratıp onlara mı tutunuyorsunuz? Ve öyleymiş gibi bir yaşam mı kurdunuz? Zihninizin veya çevrenizin değer verdiği sahte imajlara, unvana, ait olduğunuz gruba, işinize mi yapışıp kaldınız?

Kısacası işler bir şekilde yolunda gitmiyor ve sanki sizin dışınızda bir şey hayatınızı yönlendiriyor... İşte bu konuda yanılmıyorsunuz. İnsan zihninin en büyük tutsaklığından biri bağımsız bireysellik illüzyonu belki de. Carl Jung’un keşfettiği kolektif bilincin etkisiyle, bireysel gibi gözüken hayatımız ailemiz ve atalarımızdan taşıdıklarımızla etkileniyor. Özellikle de kök ailemizden taşıdıklarımız hayatımızı ve kendi çekirdek ailemizi etkilemekte...

Çocukken yaşadığımız travmalar ile başa çıkmamızı sağlamak amacıyla zihnimiz bu anıları ya blokluyor ya da farklı hatırlamamıza sebep olur... Algılarımız karşılığında oluşan duygu ve düşünceler inanç sistemimize dönüşürken, bu inanç sistemi davranışlarımızı belirliyor ve hayatımız şekilleniyor. Davranışlarına anlam veremeyen akıllı Neo-korteksimiz bize akıllı bahaneler uydurmaya başlıyor ve matrikste mutsuz ama mesut gibi yaşamaya devam ediyoruz.


Öte yandan içimizde belki de sesini başlarda duyamadığımız bir ses bize mesajlar veriyor, karşımıza olumsuz gibi gözüken insanlar çıkartıyor ve olaylar başımıza geliyor... Yüzeyde yer alan durumların altında çok daha derin sebepler yatıyor...

Just Before I Go I film intihara karar vermiş Ted’in gitmeden üç hafta önceki hikayesini konu alıyor. Ted çocuk yaşlarda babasını kaybetmiştir. Abisi Luck ise duygusallığını sert erkek maskesi ile örtüp kardeşine bebek diye hitap etmektedir. Polis olarak çalışan Luck, kendince takındığı mizahi imaj ikinci savunma kalkanıdır. Ted’in annesi ise kocasının ölümünden sonra uygun bir erkek bulamamış ve lezbiyenliği tercih etmiştir. Anne karakteri oldukça zayıftır... Onun hikayesine pek girilmemiştir.

Ted, babasına çok bağlı bir çocuktur. Kendisinin hayatı hissettiği tek yer olan Wansutta gölü onun için özel bir yerdir, çünkü babasıyla Wansutta gölü canavarını takip etmektedirler... Babasının ölümüne çok içerleyen Ted, mutsuz olduğu okul çağından sonra ortalama bir işe girip, ortalama bir hayat sürmektedir, bu keyifli olmasa da güvenlidir. İşte tam o sırada eşi ile tanışıp evlenir ve tüm odağını ona verir. Eşi ise onu tutkusuz olmakla suçlar ve üç yıl sonra onu terk eder. Artık Ted yaşamı bırakmaya hazırdır, ama bunu doğru düzgün yapmak ister ve kasabaya dönüp onu hayatında çileden çıkaran kişilerle yüzleşmek ister.

*Okulda ona sataşan çocuk Rawly! Ted onu bir güzel benzetmek için gider ama Rawly yirmi yıl sonra hatalarını anlayan ve çok sevecen bir baba olmuştur; aslında hayatı boyunca babasına kendi, ispat  etmek için bu tip davranışlara girmiştir. Ted’le yıllar sonra iyi arkadaş olurlar. Rawly halen babasından nefret etmektedir. Ancak anlayacaktır ki nefret ve öfke sevgiye çok yakındır, onun kadar da güçlü bir bağ kurar. Ted ile arasındaki dengeyi sağlamak için onun da kendisine kötü bir şey yapmasına izin verir.

Denge böyle bir şeydir. Kimsenin kimseyi affetmesi söz konusu değildir. Affetmek dengesizliği daha da derinleştirir.


**Diğer kişi ise ona okulda kötü davranan öğretmenidir. Onu araştırır ve kendisinin bakım evinde olduğunu öğrenir. Artık dış dünya ile bağı kalmamıştır. Ruhu ölmek istemektedir. Daha sonra öğrenir ki, Ted ona ölen oğlunu anımsatmaktadır... Bu sırada öğretmeninin torunu Greta ile tanışır ve Greta onun belgeselini çekmeye karar verir. Greta’nın da annesi kocasının kaybından dolayı intihar etmiştir. Greta ise artık birini daha kaybetmemek için kimseye bağlanmamaktadır.

***Gençlik meselelerini bir bir kapatan Ted, abisinin ailesinde olan olayları dışarıdan bir kişi olarak net bir şekilde görmeye başlar. Luck’ın eşi onun sandığı gibi kendisine tapmamaktadır... İlişki oldukça kopuktur. Büyük oğulları ise eş-cinselliğini herkesten saklamamaktadır. Belki ailede dışlanan bir kadını temsil etmektedir... Ama daha büyük ihtimal baba ile olan kopukluğu olabilir...
Hayatımızda bir çok olay derindeki aile bağlarına dayanmaktadır...
“Hava karardığında yıldızları görebiliriz. Onlar her zaman oradadır. Başını arkaya at ve yukarı bak tavsiyeyi hatırlayacaksındır.”

5 Haziran 2015 Cuma

Yaşa!


Bir an dur! Hiç bir şey yapma... Mümkünse düşünmeden bir dakikalığına dur ve sadece o anda var ol. Bildiğin tek gerçek var olduğun. İşte o anda yaşadığını hissediyor musun? Hayatında gönlünden gelen şeyleri yapıyor musun? Yoksa otomatiğe bağlanmış gibi bir hayat mı yaşıyorsun? O meşhur karikatürdeki gibi gençken okulu bitirmeyi, mezun olduğunda evlenmeyi, işe girmeyi, ve çalışırken de emekliliği hayal ederken sanki hiç varmak istediğiniz noktaya ulaşmadan ölüme doğru mu gidiyorsunuz?

Ne ölüm mü? Bu da nereden çıktı? Ben daha çok gencim mi diyorsunuz? Bir an için birinin cenazesinde aklınıza gelen, sonra hemen unuttuğunuz bir şey mi ölüm?
"Ölmeden önce ölmek gerekir" demiş Yunus Emre...
Ne demek istemiş? Hiç derinlemesine düşündünüz mü? Okuduklarımızın gerçek manasını anlıyor muyuz? Yoksa onlara da güzelmiş deyip geçip gidiyor muyuz? Meditasyon, yoga, ruhani bir hafta sonu... Çok iyi geldi; şimdi dönelim hayatın gerçeklerine mi diyorsunuz? Bu konuda rahatız. Zihin bir bahane bulma makinesidir. Bulunduğunuz durumdan ötürü düzinelerce dışsal sebep bulur, yetmez size döner ve kendinizi suçlayacağınız bir o kadar bahaneyi size yöneltir. Bahaneler ile bu matriksin içinde yaşar dururuz...

Geri gelelim ölüme, ölüm korkusuna... Genellikle ölümü göz ardı edip yaşamaya çalışır, ama aslında yaptığımız şey ölüm korkusundan dolayı hiç yaşamamaktır. Neden kaynaklanır bu çelişki? Tüm öğretiler “bir olmaktan, birlikten” bahsederken, neden hayatımızda her şey birbirinin zıttı gibidir, zıtlıklar vardır? Hatta ve hatta zıtlıklarla öğrenen zihnimizin varlığının sebebi nedir?


Ying yang şeklini bilirsiniz... Ona dikkatli bakarsanız siyahın içinde beyaz ve beyazın içinde siyah vardır. Bu, zıtlığın nasıl bir olduğunu, zıt kutupların birbirini nasıl tamamladığını gösteren güzel bir örnektir. Kadın ve erkek, gündüz ve gece de bunun gibidir. Boşluk olmasa yıldızları ve ayı görmeyeceğimiz gibi sessizlik olmasa şarkıların da bir anlamı olmayacaktır...

Yaşamda ile de ölüm birbirini bütünleyen kavramlardır. Ölümü kabul etmeden yaşamanın mümkünatı yoktur. Peki bunu nasıl başaracağız? Biz de bir laf vardır: “Yarın ölecekmiş gibi bugünü yaşa!”, bazen bu söz gerçek manasında algılanmaz ve gününü gün eden, vurdumduymaz bir uç bir durumla karşılaşırız... Bu kavramı kendinize göre uyarlayabilirsiniz. Diyelim seneye öleceksiniz, veya biliyorsunuz ki yakın zamanda öleceksiniz; şu anda ne yapmak isterdiniz? Ve bunu niye yapmak isterdiniz? Bu hiç de öyle kulağa geldiği kadar kolay bir iş değildir.
Önce ne yapmaktan keyif aldığınızı bulacaksınız, gerçeği bulana kadar neden diye kazıyacaksınız!

Bunu yaparken yazarak çalışmak önemlidir, zihnin tuzaklarına düşme ihtimaliniz azalır. Yapmak istediğiniz şey egonuzu besleyen bir şey mi değil mi, işte bunun peşinde olmaktır hedef. Bu sebeple “ölüm farkındalığı” geliştirmek önemlidir... Zihnin-egonun tutunduğu hiç bir değerin önemi kalmaz o an... Üstadımızın dediği gibi bu farkındalığı bir alışkanlık haline getirmek yararlıdır. Hatta derin nefes almak gibi, boşluklarda aklımıza getirmek bizi o koşuşturmacanın, zihin oyunlarının dışına çıkartacaktır. Ve anlayacağız ki kontrol edecek hiç bir şey yok; zihnimizin ötesinde adına ne derseniz deyin daha yüce bir gücün nehrinde gidiyoruz...

Buna direnç göstermeden, sadece hafif dümen hareketleri ile çok daha farkında, dolu ve huzurlu hayatlar sürmek, yaşamak mümkün...

1 Haziran 2015 Pazartesi

Geçmişi Değiştirebilir misiniz?

“Geçmişimizi değiştirmek için yapabileceğimiz en olumlu şey, geçmişimiz hakkındaki algımızı değiştirmektir.” [Deepak Chopra]
Freud, psikanaliz metodunu ortaya atarken 0-6 yaş arasında yaşanan duygusal travmalara odaklanmıştır. Carl Jung ise bunun üzerine kolektif bilinç kavramını keşfetmiş, bireysel travmalar kadar özellikle ailemiz ve kültürümüzden etkilendiğimizi açıklamıştır.

Zihnimiz de devamlı geçmişle olan bağımızı güçlendiren bir düşünce tarzı geliştirir. Bunun sebebi çok açıktır. Zihnin elinde iki kaynak vardır; deneyimleri ve hatıraları... Bunlara dikkat ederseniz bunların ikisi de geçmişte olmuştur. Şu an bile yeni bir şey öğrendiğiniz anda o artık geçmiştir. Zihnin geliştirdiği gelecek tahminleri ise geçmişteki verileri kullanarak yapılan bir varsayımdan öteye gitmez.

Geçmiş olumsuz deneyimlerimize bahaneler bulmaya, kendimizi kurban gibi göstermeye veya güzel günlerin, gençliğin geçmişte kaldığına ikna ederiz kendimizi... O kadar bu görüşlere inanırız ki, başkalarını da inandırırız...

Öte yandan, içimizden başka bir şey bizi hayal etmeye, kendi özümüze doğru gitmeye doğru iter. Zihin ise buna karşı koyar. O, değişikliği sevmez; değişiklik onun için risktir. Onun kendini güvende hissetmesi ve sakinleşmesi gerekir. Meditasyon gibi uygulamalarla onu sakinleştirmek, onunla özdeşleşmemek... Bu iyidir, çünkü artık bizim önümüzü kesen engel ortadan kalkmıştır. Zihin yeniden denese bile artık illüzyon etkisini yitirir.
Ama hala o dilediğimiz noktaya ulaşamayız; sanki kedinin kendi kuyruğunu yakalamaya çalışması gibi döner dururuz. Sadece daha huzurluyuzdur. Artık önümüzde engel yoktur, ancak o ana kadar olan yükleri üzerimizden atmadan yola çıkamayız. Bu da geçmişi değiştirmek demektir!

Bu imkansız mı? İmkansız kelimesi bazılarımızın sözlüğünden çıkmış durumda... Özellikle de kuantum fizikçilerinin... Kuantum fiziğine göre ne mekan, ne zaman vardır. Atom altına indiğimizde zaman ve mekan kavramları yok olur... Geriye sadece ilişkiler kalır... Tüm evren birbirine bağlı ve dolanıktır. Buna göre geçmişimizle çalışıp bir anlamda geçmişimizi değiştirebiliriz, üzerimizdeki etkilerinden özgürleşebiliriz.


Öncelikle şunu bilmek gerekir ki, geçmişte ne olmuşsa olsun bu anıyı canlı tutan biziz. Bu anıları beynimizde otomatik hale getiren bizim düşünce yapımız. Nörologların da keşfettiği gibi Neuroplasticity sayesinde yaşımızdan bağımsız bir şekilde düşünce yapımızla beynimizde yeni formlar ve fonksiyonlar yaratabiliyoruz... Nasıl mı? Tekrarlanan duygular, davranışlar ve düşüncelerle! Anlayışla...
Bireysel olarak kendini gözlemleme bir dereceye kadar işe yarayabilir.
Peki ya, Jung’un bahsettiği bilinçaltı seviyesinde ne yapabiliriz? Ailemizden, kültürümüzden taşıdığımız üzüntüler, acılar ve kurban zihniyeti bizleri etkiyor mu? Bu sefer devreye giren ayna nöronlar ve kalıtım yoluyla  geçen kalıplar hayatımızın rotasını biz bilmesek de etkileyebiliyor.

Geçmişi temizlemenin yollarından biri de Bert Hellinger’in önderliğini yaptığı Aile Sistemi Terapisi çalışması. Psikodramaya benzeyen çalışma ile aile fertlerinin aile sistemlerine bakıp ne tip olayların nasıl etkisi olduğunu ortaya çıkartan bir çalışma. Bu çalışma aile bireylerinin o aileyi hiç tanımayanların morfolojik alanda temsil etmeleri ile yapılıyor. Bu çalışmanın sonucunda kişiler kısa veya uzun vadede şifa sağlayabiliyorlar. 
Ancak önemli olan, geçmişte olan olaylar hakkında algı ve anlayış geliştirmek!
Sihirbazın numarasını öğrendiğimiz anda artık bizim için sihir olmaktan çıkar.
Bu algıyı geliştirmek için şu bakış açısına sahip olmalıyız: Geçmişte olan her şey bizim için olmuştur. Bir olay başka bir şeye vesile olmuştur. Hiç bir olayı kişisel almamalı ve nefreti, öfkeyi bedenden atmayı öğrenmeliyiz.

İşte bu yolla, geçmişimizle barış içinde, olanlara içtenlikle 'evet' diyerek, şükür ve sevgi ile özümüze ulaşıp zihnimizden ve geçmişimizden özgür bir hale gelebiliriz.
Her şey durulduğunda geriye tüm bu bağların sebebi olan tek şey kalır: Sevgi...

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Kaç Parçasın?


İçimdeki ses şöyle diyor...
İçimde öyle yönüm var ki...
Kendime şunu söylüyorum...
Bir yanım ‘çek git diyor’, bir yanım ‘sabır’ diyor...
Hiç bu veya benzeri cümleler kuruyor musunuz? Her zaman mı? Yoksa sıklıkla mı?..

Kendi kişiliğinizin farklı yönleri var ve bunlar bazen birbirleri ile çelişiyor mu? Bu parçaların ideallerine uymaya çalışmak sizi yoruyor mu? İnsanların sizi gördükleri şekil ile parçalarınız oluşturdukları arasında farklar mı var? Ve tüm bunlar sizde stres mi yaratıyor?

Son dönemlerde yeni akımlarla gelen bilgiler bir ve bütün olmaktan bahsederken, nereden çıktı şimdi parçalar? Bir ve bütünüm deyip meditasyona oturuyorsunuz ve sorunlarınız çözülüyor mu? Yoksa ayağa kalkıp günlük hayatınıza döndüğünüzde yine başka bir şekilde mi yaşıyorsunuz?


Bilgiler güzel, bunları dile getirmek ve paylaşmak hoş olabilir ama...
Hiç Budha’nın prens olmasına rağmen tüm her şeyi ama her şeyi bırakıp hakikati aramasını, Yunus Emre’nin yürüyerek karış karış gerçeği aramasının sebebini düşündünüz mü? Madem bu kişiler bu kadar ulvi ve bilge, neden bu kadar eziyet çekip, her şeyden vazgeçtiler?
Hakikati bulmak, bir olmak için ne bir guruları vardı ne de kestirme bir yolları. Bu yolda ilerlerken aslında bir yol olmadığını da keşfettiler belki. Bireysel çabalarında belki kendilerine ilham verecek, vesile olacak üstatlar ile karşılaşmış olabilirler ama gerçek şu ki bu bir bireysel yolculuk ve zor bir yolculuk.

Gözlem
İlk aşama gözlem ile nasıl bir gerçeklik yaratmışız kendimize, bunu anlamak. Nasıl tepki veriyoruz? Neler bizi sevindiriyor? Neler bizi üzüyor? Ne zaman küplere biniyoruz? Hangi temel inanç ve düşünce sistemlerine sahibiz?

Parçaların Tanımlanması
İkinci aşama davranış kalıplarımızın ardında yatan parçalarımızı tespit etmek. Kurban, kurtarıcı, nazik, bilge, saldırgan, mücadeleci, mükemmeliyetçi vs... İyi veya kötü gibi görünen tüm parçaları.
Unutmayın içimizdeki parçaları ne kadar görmezden gelirsek, ne kadar kapalı kapılar ardında kilitlersek, o kadar bizi kontrol ederler.


İllüzyonun Dağılması
Bilinçli zihnimiz tüm davranış ve duygularımız için birer kulp bulur; ya mantıklı bir şekilde açıklar veya suçu dışarıya yansıtır. Bu tuzağa düşmeden, yarattığımız tüm hayatın sorumluluğu üzerimize almak durumundayız. Bu, parçalarımızı görmemize imkan verecektir. Üçüncü aşamada bu parçaların işlevlerini ve kaynaklarını sorgulayarak bulmak geliyor. Bağımlılıklarınız ile de aynı şekilde çalışıp, doğru cevabı bulana kadar soru sorarak çalışabilirsiniz. Zihninizin oyunlarını en aza indirmek için bunu yazılı yapmakta fayda var...

Özgürlük
Tüm aşamalardan sonra göreceğiz ki iyi ya da kötü parça diye bir şey yok. Her parçanın bizim hayatımızda olumlu ve olumsuz etkileri mevcut. Ama en önemlisi tüm bu mekaniği gördükten sonra bu parçaların biz olmadığını, neden ve nasıl devreye girdiklerini anlayabiliriz, bu da bu parçalardan bağımsız ve özgür olmak anlamına gelir...

İşte o zaman görürüz bir miyiz, bütün müyüz, kimiz, neyiz?..

8 Mayıs 2015 Cuma

İçimdeki Ses

“Siz hiç 25. saatte yaşadınız mı? Ben 25. saatte yaşamasını çok severim. 25. Saat neresi diye merak ediyorsanız, tarif edeyim. Kalabalığın içinden geçerken birden durun. Kalabalığı görebileceğiniz bir yere geçin. İşte 25. saattesiniz...”
Siz hiç denediniz mi 25. saati? Çıkıp baktınız mı koşuşturmacaya dışarıdan. Hatta çıktınız mı kendi dışınıza ve izlediniz mi kendinizi? Zihninizi... Zihnin oluşturduğu duygu ve düşünceleri... Duygu ve düşüncelerin arkasında yatanı... Bunların nereden geldiğini ve kime ait olduklarını? Zannediyor musunuz duygular kalbinizde oluşuyor? Bizi ele geçiren tüm duyguların kaynağıdır zihin. Zihin sakinleşip durulduğunda duyarız kalbin sesini ve orada çıkacak sevgiyi... 

Her şey gözlemlemekle başlar. Ancak gözlemleme yeteneğini geliştirdiğimizde gerçeği görmeye başlarız ve sis perdesi dağılmaya başlar. Gözlemlemek ne kadar zor olabilir diye düşünebilirsiniz. 'Ben herkesi, her detayı görüyorum' diyebilirsiniz... Ama burada bahsedilen gözlem için bir başka yerde durmanız gerekir. İki boyutlu dünyaya üç boyutlu bir insanın bakması gibidir, veya Mr.Anderson’ın Neo olması gibidir... 


Günlük koşuşturmanın içerisinde gören de, kendini yansıtan da zihinden başka bir şey değildir. Zihin kendisine anlayabildiği, öğretildiği ve koşullandırıldığı dünya için bir karakter yaratmakla meşguldür. Zihin kıyasla çalışır. Başkalarıyla, annesiyle, babasıyla karşılaştırır kendini. Olmak istediği imaj ile gerçekten olduğu kişi arasındaki fark onu strese sokar... Bunun adı kendini yargılamaktır:
“Ben bazen kendimi zihin hapishanesine atarım. Bulurum zihnimde hakim, savcı. Bir güzel yargılarım kendimi. Sonrada keserim cezamı, atarım kendimi zihin hapishanesine... Paşa paşa yatarım kendi yarattığım zihin hapishanesinde.”
Yargılayan kim? Mahkum kim?.. Bazen dayanamaz umursamaz oluruz hiç bir şeyi... Çabalamayı bırakır, iyice teslim ederiz kendimizi karanlık tarafa...
“Bazen kötülük üzerimizde imparatorluk kurar. Artık hayata iyi yönden bakamazsınız. Öyle zamanlarda şöyle yapın. ‘Dağılın’ deyin...”
Ta ki gün gelir, anlarız zihnimizin oluşturduğu güzellik, mükemmellik illüzyonlarını... Hayatın her yönünün içimizde olduğumuzu görürüz. Direnmeyi bıraktığımızda akmaya başlar yaşam içimizden...
 “Güzellik gerçeğe benzemiyor aslında. Hayal gibi, rüya gibi, aslında masala benziyor. Oysa ki, hayat kusurludur. Kusur insanı gerçek yapar. Ben kusurlu birisiyim, bunu kabul ediyorum. Bu demektir ki ben gerçeğim.”  

İçimizdeki Ses, kimlik bunalımında olan ana kuzusu Selim ile anne özlemi çeken Ayşıl’ın ilişkisini konu alır. Babasına benzememek için çabalayan Selim babasına benzerken, Ayşıl ise anne özlemini Selim’in annesi ile giderirken ilişkileri hiç istemedikleri bir yöne gider.
Engin Günaydın’ın yazdığı ve baş rolünü oynadığı film uyanma yolundaki ilk adımı attırabilecek bir komedi filmi... 

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Çelişki Gibi Görünür...


Bırakırsın kontrolü,

Akmaya başlar her şey ruhunla uyumlu...

Anlarsın hiç bir şeyin değerli olmadığını,

Hiçlik olur en değerli şey...

Zerre kadarsındır ama,

Aynı zamanda O’sundur.

Sıkıca tutmayı bırakırsın,

Eline gelir konar aşk...

Ne zaman istemezsin,

Olursun belli bir süre sonra...

Gidersin gidersin,

Bakmışsın ulaşılması gereken bir yer yok...

Ararsın dışarıda,

Bakmışsın her şey içeride, derinde...

Yapacağım dersin,

Görürsün ki, ortada yapacak bir ben yok...

2 Mayıs 2015 Cumartesi

The Tree of Life


“Dünyanın temellerini önüne serdiğimde neredeydin? Gündüz yıldızlar birlikte şakırken ve neşeyle Tanrının bütün çocukları neşe çığlığı atarken.” (Job 38:47)
Carl Sagan’ın muhteşem belgeseli Cosmos’u hatırlarsanız, evrenin başlangıcı olan büyük patlamadan bugüne kadar olan tüm süreyi bir tam sene gibi ele alır. Böylece büyük patlama 1 Ocağı gösterirken, günümüz ise 31 Aralıktır. Her ay yaklaşık 1 milyar yıla denk düşer. Samanyolu Martta, güneş sistemimiz ve gezegenler ise Ağustosta oluşur. Bilinen en eski canlı Eylül’de yani 4 milyar yıl önce ortaya çıkmıştır. Dinozorların dünyaya hakim olması 24 Aralığı bulmuştur... Tüm insanlık tarihi takvimin son günü olan 31 Aralığın son saatinin son 6 dakikasına denk düşer.Yazı 15 saniye önce bulunmuş, Mısır Piramitleri 10 saniye önce yapılmıştır. Bu takvime göre ortalama bir insan ömrü sadece 20 ms yani saniyenin beşte biri gibi sürede bitmektedir.

Zaman ve boyut olarak evrenin o kadar ufak bir zerresini oluşturuyoruz... Buna lakin hiç bir sorgulama yapmadan sanki evrenin merkezi bizmişiz, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaya çalışıyor, bir çok şeyi dert ediyoruz kendimize... Her insanın ilk önce yapması gereken varlığını sorgulaması gerekliliğidir.

Neden bu dünyaya geldik? Hepimiz, her canlı ve hatta yıldızlar bile bir gün ölecekse tüm bu evrenin anlamı nedir? Tanrı nasıl bir şeydir? Bizi gözetler mi? Yoksa o her yerde midir? Suretinden ruhumuza üflediyse ne anlama geliyor?


Budha, aydınlandığında belki bu soruların tamamına ulaştı. Ancak kendisi bunu kimseye anlatamayacağını belirtti. Dinlerin tarihine bakarsak bunun ne kadar doğru olduğunu görürüz. Demek ki, işin zor tarafı bunun cevabını ancak her kişinin kendisinin kovalaması ... Mevlana veya Yunus Emre gibi...

İşin diğer tarafı ise bu tip sorgulamalara hayatımız tıkırında giderken değil de, bir şey bizi dürttüğünde düşünmeye başlamamız. Başımıza gelecek hastalık veya kayıp gibi olaylardan sonra yapılan ilk tepki Tanrıyı sorgulamak ve ona isyan etmek...

The Tree of Life, üç oğlandan birini kaybeden bir aileyi konu alıyor. Bu kayıptan etkilenen çift ve onların ilk oğulları üzerinde geçiyor olaylar. Düzenli kiliseye giden çift bunun neden başlarına geldiğini sorgularken, filmde en ilginç bölümlerden biri ise evrenin, dünyanın ve yaşamın başlamasına ilişkin muazzam sahneler...

Filmde doğa yolu diye aldandırılan Matrix’in içindeki hayat ifade edilir. Hiç memnun olmayan, hiç yetinmeyen ve mutsuz olmak için bir sebep bulan zihin yapısı... Diğeri ise evren ile bir olduğumuz akışta yaşadığımız, kişilik dediğimiz maskelerin atılmış, unutulmuş olan... Varlığın sonsuzluğa uzandığı...

“Hayatta bize iki yol öğretilir. Biri doğanın yolu, biri lütuf yoludur. Hangi yoldan gideceğinizi seçmelisiniz. Lütuf yolu, kendini memnun etmeye çalışmaz. Unutulmaya, boşlukta var olmaya doğru yol aldırır. Hakaret ve yaralanmaları önemsiz kılar. Doğa yolu, sadece kendini memnun etmeye çalışır. Diğerlerinin de memnun etmesini ister. Patronluk taslamayı sever. Kendine ait bir yolu vardır. Mutsuz olmak için neden bulur, etrafında parlayan dünya için de...”
Baba ise hayallerinin peşinden gitmemiş, mevcut durumundan memnun olmayan biri. Çocuklarını kendi doğrularına göre büyütmeye çalışan sert bir baba, zaman zaman eşini de suçlayan... Yaşadığı dualite, hayalinde olması gereken kişi ile yaşamındaki olduğu kişi arasındaki fark... Filmin sonuna doğru kendisini şöyle ifade eder:
“Sevilmek istedim, çünkü harikaydım. Büyük adamdım.Bir hiçim. Etrafımızdaki yüceliğe bak. Ben utanç içerisinde yaşadım. Yüceliği görmedim ve onu onurlandırmadım. Ben aptalın tekiyim.”
Babasının bu tavrından dolayı ondan nefret etmiş büyük oğul ise bilinçaltından kendini ispatlarcasına babasının peşinden gitmiş, doğanın kalmadığı plazalarda, son derece lükse ve soğuk bir yaşayan ama devamlı arayışta olan biri haline gelmiştir... Kardeşini ve dolayısıyla Tanrıyı aramaktadır...
“Dünya kontrolden çıktı. İnsanlar bencil ve daha da kötüleşiyor.”
Filmin yazarı ve yönetmeni  Terrence Malick, To the Wonder filminde oldukça başarılıydı. Oscar ödüllü Sean Pean, Brad Pit ve iki kere Oscar ödülüne aday gösterilen Jessica Chastain ile kadro zengin tutulmuş.

“Ölüme sahip olmayan bir şey var mı? Gelip geçmeyen bir canlı var mı? Yüce olanı bulmalıyız. Bunun haricinde hiç bir şey bize huzur getirmez.”
“Mutlu olmanın tek yolu sevgiden geçer. Sevmediğin sürece hayatının bir anlamı yoktur.”