3 Haziran 2016 Cuma

Get a Job


“Okulu bitirip, bir işe gir!”
Bu cümleyi duymayan kaç çocuk vardır acaba? Çok fazla değil sanırım. Bu ezberlediğimiz kavram gerçekten ne anlama geliyor? Bir yerde belli bir saat çalışıyoruz ve maaş alıyoruz. Şirket para kazanamazsa bizi işten çıkartıyorlar, kazanırsa maaşımızdan başka ne elde ediyoruz? Diğer yandan bizden saatimiz dışında neler gidiyor?
Bir yerde işe girmek ne demek konusuna gelmeden biraz daha evveline gidelim: Annemizin karnından çıktığımız ana...

Doğum ve Hayat Planı
Bir bebek olarak dünyaya gözümüzü açarız... Annemizden farklı bir bedene sahip olduğumuzu anlamak bile biraz vaktimizi alır. Aksi bir durum yoksa doğamızda cesaret, eğlence ve merak vardır... Bu özelliklerin hiç biri bir zihin hali değildir. Özgür bir ruhun hareketidir bu! Daha sonra bize “dikkat etmemiz” öğretilir. Çevremizde bizi iyi niyetli olsalar da korumaya çalışan aile bireyleri vardır. Hayatta kalmaya yarayacak korkuyu öğreniriz. Ancak, önceleri fiziksel durumlardan korkup sakınmamız gerekirken zamanla psikolojik durumlardan da korkmayı ve endişe duymayı öğreniriz.

Öte yandan aidiyet duygusu, bize atalarımızdan miras kalmıştır. Bizi birbirimize bağlayan sevgi bağının aksine yalnız kalırsak hayatta kalamayız ile kodlanmıştır bu duygu... Zihin, hayatta kalmak için olumsuz deneyimleri daha güçlü bir şekilde kaydeder. Sonuç olarak topluma uyum sağlamak hayat meselesi haline gelmiştir. Bize sunulan hayat planına sadık kalırsak uyum sağlamak daha kolay gözükür; okulu bitir ve bir işe gir. Sağlam, sabit bir maaşın olsun, emeklilik paran biriksin, emekli ol ve sonrası malum...


İnsanlık ve Evrimi
Ancak, bu açıklamalar bile bize neden bir iş yerinde çalışıyoruz, bunu pek açıklamıyor... Daha da eskiye gitmekte fayda var. İnsanlar, ilk zamanlarda avlanmak ve korunmak amacıyla kabileler kuruyor, ve mağarada yaşıyordu. Daha sonra kaynakların daha az olduğu bölgelerde kabileler arasında fiziksel rekabet, güçlü olanları kabile lideri yaptı. 

Kaynakların bol olduğu bölgeler ise – halen mevcut – kabile hayatına devam ettiler. Onların hayatında değişiklik yapmak için bir motivasyon bulunmadı.
Kabileler arasında rekabet fazlalaştıkça, insan beynini daha yoğun kullanmaya ve silah olarak kullanacağı aletler yapmaya başladı... Korku duygusuyla tetiklenen düşünce devreye girmeye başladı.

Düşünce ve Kontrol Arzusu
Düşünce daima geçmişteki bilgi ve deneyimlerinden beslenip, gelecek varsayımları ve endişeleri ürettiği için hiç bir zaman tatmin olmamaya başladı. Kendisi başkasından aldıysa, doğal olarak bir gün, başkası da ondan alabilirdi. Bu sebeple daha fazla kontrol için daha fazla güç ve sistem gerekti. Eskilerin açık açık kölelik ve sömürü sistemleri çökünce yerine para ve ekonomiye dayalı bir sistem geliştirildi. Bu yeni sistem, çok daha fazla etkili. Artık köleler kendi kendilerine motive oluyor; bulundukları pozisyonlar ve firmalar ile kendilerini özdeşleştiriyorlar... Bir şey kazandıkça da sisteme hizmet eden ürünlerden kullanıp daha fazla çalışıyorlar ve kısır döngü sürüp gidiyor. Kölelikten daha beter bir kuyunun içinde olan bu çalışanlar, çabaladıkça kuyuyu daha da derinleştiriyorlar.


Belli bir yaşa gelenler “mavi hapı” almaya yeltenseler de konfor alanı ve çevre baskısı genellikle ağır basıyor. Robot gibi çalışan verimsiz çalışanlar, bir anlam arıyorlar. Bir anlam çerçevesinde çalışan firmalar bunu çalışanları ile paylaşıp anlamlı bir ortam yaratmayı başarıyor... Eğer çalıştığınız firma size bir anlam ve içten bir ortam sunamıyorsa, değişiklik yapmak ve kendi anlam ve değerlerinize göre yapabileceklerinizi keşfetmek size kalıyor!

Get a Job filmi bir grup gencin, iş hayatına atılırken yaşadıklarını komedi tarzında veriyor. Maaşla çalışan kişilerin nasıl bir sistemin içine girdiğini, kendi ilişkilerini nasıl etkilediği çarpıcı bir şekilde sunuyor. Bu sistemden kalan zamanda ise ne yapıyorlar? Oyun oynamak, kıyafetlere para harcamak ve uyuşturucu kullanmak... Filmin kahramanı Will, bizzat kendisi iş ararken, kız arkadaşı, babası ve diğer arkadaşları da iş hayatının oyunlarında mücadele etmektedirler.

“Artık senin sahibin benim!” [Patronu Will'e söyler...]

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Louder Than Bombs


Hayatta hiç bir şey kişisel değildir. Her bireyin, kendi bakış açısı vardır. Bunun yanı sıra, her birey, arkasında sahip olduğu aile sisteminden ötürü görünmez bağlarla bağlıdır. Atalarından aktarılan bu dinamikler, bireyselliğin bir illüzyon olduğunu ortaya koyar. Gerçek anlamda, izole olmuş bir birey yoktur ortada...

Louder Than Bombs filminin ana kahramanları, iki erkek çocuk, anne ve babası... Ailede yaşananlar karşısında dört kişinin kendi bakış açılarını yansıtan başarılı bir yapım. Isabelle, çok ünlü bir savaş fotoğrafçısıdır. Kendisini, mesleğine olan bağlılığı ile ailesi arasında sıkışıp kalmış bir şekilde bulur. Bir yandan, kendini savaşlarda mağdur olan insanlara yakın bulurken, bir yandan eve döndüğünde, ailede kimsenin ona ihtiyacı olmadığını düşünür. Bir şekilde kendini dışarıda kalmış hisseder.

Aşırı tehlikeli mesleklerde çalışan kişilerin genellikle derinliklerinde, ölmüş birini takip etme isteği yatmaktadır. Kendini mağdur ve dışlanmış kişilere yakın hisseden Isabelle’in ailesinde de böyle bir kişi olabilir. Isabelle’in başına bir çok olay gelir ve kocası bu durumdan rahatsız olmaktadır. Bir süre sonra kalıcı olarak eve dönmeye karar veren Isabelle, şüpheli bir şekilde, bir araba kazasında vefat eder.


Özellikle 12 yaşındaki küçük çocuk Conrad için büyük bir kayıptır. İçten içe babasına kızgındır ve bu durum aralarını açar. Büyük oğul, Jonah’ın ise henüz bebeği olmuştur. Bebeği eşine bırakıp, annesi hakkında yapılacak haber sırasında babasına yardım etmek için ailesinin yanına gider.

Film boyunca ailenin iç ilişkilerine bakıldığında, klasik aile dinamikleri ortaya çıkmaktadır:
Eşler Arasında Denge
Gene, eski bir aktördür. Aktörlüğü bırakıp, öğretmenlik yapmayı seçmiştir. Bunun sebebi pek net değil, ancak ailesindeki sorumlulukları yerine getirmek için olabilir. Çünkü eşinden de benzer bir davranışı beklemektedir. Isabelle ise mesleğine bağlıdır. Bu, meslek aşkı gibi gözükse de, Isabelle’in içinde derin bir hüzün vardır; eşinin talebini yerine getiremez. Kendi sorumluluklarını üstlenemeyen Isabelle'in, bilinçaltı seviyesinde, kendini suçlu hissedip uzaklaşmaya daha meyilli hale gelmesi muhtemeldir. Bu durum da, kocası yerine de başka kişi ve nesneler koymasına sebebiyet verir.


Sistem Denge Bulmaya Çalışır
Rollerinden uzaklaşan ve sorumluluklarını almayan kişilerin yerleri mutlaka başkaları tarafından doldurulur. Büyük oğlan, annesine yanaşırken, küçük oğlan da annesini takip eder ve kendini tıpkı onun gibi dışlar. Conrad, elektronik oyunlar ve kulaklığı ile kendini dış dünyaya kapatır. Kocası ise, yüzeyde belki sadık kalmıştır, ancak ölümünden sonra başka bir öğretmen ile beraber olmaya başlar. Ailedeki düzen bozulmuştur, sisteme yeni bireyler dahil olmuştur.

Anne – Baba İlişkisi
Çocuklar, ebeveynlerinin sözlerini dinleyerek değil, davranışlarını izleyerek öğrenirler. Eğer onlara sevgiyi öğretmek istiyorsak, eşimizi sevmeli ve bunu göstermeliyiz.
Anne-babasının ilişkisinde saygı ve sevgi göremeyen çocuklar, genellikle kendi ilişkilerinde de, sevgi ve saygı göstermezler.


Anlayış
Ailedeki sırlar ortaya çıktıkça ve bireyler birbirleri ile yüzleştikçe, herkesin bakış açısı zenginleşir... Anlayış gelişmeye başlar. Bu, zihinsel bir anlayıştan ziyade kalple idrak edilecek bir anlayıştır. Tüm sağlıksız bağlar, olması gereken bağlara dönüştüğünde ortaya çıkan, sağlıklı sevgiden başka bir şey değildir...

Tüm bu dinamikleri görmek, anlamak, atılacak ilk adımdır. Aile sistemi açılımlarında bu dinamikler keşfedilebilir. Tüm olanı olduğu gibi kabul etmek, alabildiklerimiz için minnettar olmak, özgürlüğe giden yolun kapılarını açmaktadır...

8 Mayıs 2016 Pazar

The Confirmation


Her çocuk doğduğunda annecidir. Onu emziren ve koruyan annesi, bebeğin hayatta kalması için yeterlidir. Anne, bebeğine hayat vermiştir. Bu, sınırsız bir enerji gibidir. Ancak bir erkek çocuk, erkek olmayı ancak babasından öğrenebilir. Yoksa anasının kuzusu olarak kalır. Baba onu hayata hazırlamaktan sorumlu kişidir. Kadın, erkeğe göre daha endişelidir, daha korumacıdır... Hayata atılması ve kendi ayaklarının üzerinde durması gereken bir çocuk için babanın yol göstermesi gerekir. Baba, anneden gelen enerjiye yön verir.

Ancak çift boşanmışsa ve çocuk annede yaşıyorsa, genellikle çocuk kendini ikilemde hisseder. Evde ruhen babanın yerini alır. Babasına sevgi ve özlem duyduğunda ise, annesine ihanet etmiş gibi hissedebilir. Özellikle de babanın kişisel problemleri varsa, anne, çocuğunu korumak isteyebilir. Ancak babamız, bizim için en doğru babadır. Annemiz de en doğru annedir...
Anne ve babamız nasıl olurlarsa olsunlar, veremediklerine değil, verebildiklerine bakıp, bunun için teşekkür etmeliyiz.
Anne ve babamızın verebilecekleri kadarını vermiştir; ne azını ne de fazlasını... Onların da arkasındaki kaderi görüp, kabul etmek bizi güçlendirir ve özgürleştirir. Zihnin kurguladığı yanılsama dolu hikayemizden kurtulur, kendi sorumluluğumuzu alırız.


The Confirmation filminin kahramanı Anthony’nin babasının alkol problemi vardır. Annesi babasından boşanmıştır ve yeni bir erkek arkadaşı vardır. Tüm bu koşullardan dolayı annesi oğlunu koruma altına almıştır. Eski eşine fazla güvenmez. Anthony, babası Walt ile sıra dışı bir gün geçireceklerdir. İşte bu, Anthony için müthiş bir deneyimdir. Hayatın tüm yönlerini aynı günde tecrübe eder ve babası ile bağ kurar...

Hepimizin içinde olan tüm özellikleri, belki de bir gün içerisinde görecektir. Bu, onun içinde müthiş bir anlayıştır geliştirecektir...

1 Mayıs 2016 Pazar

10,000 Saints (Ten Thousand Saints)

“İnsanların, hayatı bir nehire benzettiğini duymuştum. Biz sadece küçük birer balığız; donmayla, erimeyle ve akışla mücadele eden. Bazen önemli bir anda, bir doğum ya da ölüm, büyük değişimlere sebep olur. Ve bazen bu en iyi arkadaşınızın bir gece eve erken gitmesi kadar basittir.”
Jude’un arkadaşı bir gece, eve erken gider ve Jude, anne ve babasının kavgasına şahit olur. O gece, babası (Les), ona bir çok şey anlatır. Arkadaşı erken gitmese, belki de bu konuşma olmayacak ve onun hayatı güvenli ve saf kalacaktı. Bu, Jude’un düşüncesidir. Babası o gece ona ne anlatmıştır? Evlatlık olduğunu, başka bir kadınla beraber olduğunu, onun hamile kaldığını ve bu yüzden karısı ile tartıştığını... Doğacak çocuğun da belki evlatlık verileceğini... Üvey babası ise onu ertesi gün terk eder...

Ergenlik çağındaki kankası Teddy de babasız büyümüştür. Teddy'nin aynı anneden, farklı babadan olan kardeşi vardır. Bu sırada, Jude’un babası ise başka biri ile evlenmiştir. Yeni eşinin kızı Eliza’yı, Jude’un yanına yollar... Eliza, babasını üç yaşındayken kaybetmiştir. Teddy, Eliza ve Jude, beraber takılmaya başlarlar. Bir gece kafaları fazla iyidir ve karda uyuya kalırlar... Teddy, o gece hayata gözlerini yumar. Jude’un babası ziyarete gelir ve Jude ile arkadaş gibi takılmaya başlar... 


Bağımlılıklar
Les dahil olmak üzere, gençlerin çeşitli bağılılıkları vardır. Benzer travmaları olan kişiler olarak birbirlerini bulmuş gibidirler. Tüm bağımlılıkların arkasında genellikle baba ile sağlıksız bağ yatmaktadır. Özellikle bu filmde, tüm çocukların babaları ortada yoktur. Her ne kadar annemiz, bize hayat verse de, babamız, diğer yarımızı oluşturur. Baba, ayrıca bizi hayata hazırlaması gereken kişidir. Eğer baba ile bağ kopuksa çeşitli bağımlılıklar, onun yerine ikame etmeye çalışır. Ancak bu işe yaramaz.

Özellikle erkek çocuk, evde rol model olarak bir babaya ihtiyaç duymaktadır. İster öz, ister üvey baba olsun, onunla arkadaş gibi değil, yetişkin gibi olup, ona örnek teşkil etmelidir. Ona sevgiyi öğretmek için ise, eşine sevgi vermelidir. Doğru örnek, böyle oluşur. İlişkilerine saygı duymayan bir babanın çocuğu da ilişkilerinde bocalayacaktır. Tabii ki, kişi, bu konunun üzerinde çalışabilir.


Evlat Edinme
Diğer bir konu ise evlat edinme konusudur. Aile sistemi terapisinin kurucusu psikolog Bert Hellinger, sistematik açıdan evlat edinmeye karşıdır. Ne olursa olsun kimse, bir kişinin biyolojik anne-babasının yerini tutamaz. Bunun yerine koruyucu ebeveynlik önerilmektedir. Öncelikle evlat edinmenin ardında – “benim çocuğum olsun” – yatıyorsa bu, bencilce bir tavırdır. Yardımcı olmak ise, derine inildiğinde, kendini üstün görmektir. Yetim çocukların da kaderine saygı göstermek ve kaderlerini kabul etmek gerekir. Belki de bu onların yeteneklerini, güçlü yanlarını ortaya çıkaracaktır... Destek olmak istiyorsak, koruyucu anne-baba olmak veya çocuk bakım evlerinde gönüllü çalışan olmak sistematik açıdan daha uygundur.


Heavy Metal
Heavy Metal müzik türü, özellikle ergenler tarafından sevilir. İçlerindeki çelişkiler, ifade edilmeyen öfke, sanki açığa çıkmaktadır. Zihnin dinginliğini engelleyen bu müzik ile gençler kendilerinden geçmeye devam ederler.

Kürtaj
Eliza, hamiledir... Teddy’nin öldüğü gece, ondan hamile kalmıştır. Annesine bu konuyu açmaz, lakin daha önce, annesi ona şöyle söylemiştir: “Eliza, hayatım, eğer hamile kalırsan onu aldıracaksın.” Johnny ise yardım etmek amacıyla, çocuğun babası olmak ister. Ne de olsa kardeşinin çocuğudur. Bunu sevgiden yaptığını düşünür. Konuyu öğrenen Les ise, çocuğun alınması gerektiğini söyler. Eliza’nın annesi, bebeğin evlatlık verilmesini tercih eder. Herkes zihnini kullanarak neyin doğru olduğuna karar verir...
Bir kadın hamile kaldığı gün, annedir. Ebeveynler ise, anne olan kızlarına sadece destek olmalıdır.
Bizden daha yüce olan bir sistem olduğunu, hepimizin, bu sistemin bir parçası olduğunu unuturuz. Belki de, bunu, hiç öğrenmemişizdir... Asla tek ve yalnız değilizdir. Tüm sistemin bir parçasıyız, özellikle de ailemizin. Tüm atalarımızın gücü, desteği bizimledir... Öte yandan travmalarını taşıyor, acılarını hissediyor olabiliriz, ancak bu kısımdan özgürleşmek mümkündür.

“Ruh için doğumun da ölümün de belli bir zamanı yoktur.” [Bhagavad Gita] 

21 Nisan 2016 Perşembe

The Summer of Sangaile


The Summer of Sangaile filmi, ergenliğin sonralarına yaklaşan Sangaile isimli kızın yaz tatilini konu alır. Sangaile, ebeveynleri tarafından anlaşılamayan bir kızdır... Ebeveynleri onunla diyalog kurmakta zorlanırlar ve genellikle onu, kendilerinin onun yaşındaki halleri ile kıyaslarlar. Sangaile’nin ise bir derdi vardır; kolunu kesici aletler ile hafif bir şekilde kesmektedir. Arkadaş topluluklarında dışlanmış bir karakter gibidir...

Öte yandan, gösteri uçaklarını onun hayalidir. Tatilini geçirdiği eve yakın bir yerde gerçekleşen uçak gösterileri sırasında Auste ile tanışır. Auste, hem garsonluk yapan hem de moda tasarımcısı olan, onunla benzer yaşta bir kızdır. Kısa zamandan onun en yakın dostu olur. Giderek yakınlaşırlar ve bu yakınlaşma kendini dışlamanın başka bir versiyonu gibidir. Belki de Sangaile, ailede dışlanmış bir kadın ile özdeşleşmiştir.


Filmde, Sangaile’nin ailesi hakkında çok fazla bilgi yoktur, ancak onun intihar eğilimli olmasından ve yüksek kulelerin, binaların tepesine çıkmasından, içten içe ölmek istediği anlaşılabilir. Bu yüksek yerlere çıkmak, uçmak, kendini kesmek arzusunun ardında bedenini hissetme ihtiyacı yatmaktadır. Ağır travma geçirmiş insanlar, travma esnasında dondukları için hislerini kaybedebilirler. Bu da kişiyi adrenalin bağımlılığına sürükleyebilir. Tehlikeli durumlar ve bedenine zarar vermek, kendini tekrardan hissetmesini sağlar. Yaşanmış olan travma, kişinin kendisine de ait olabilir, ailesinden birine de...


Travmatik durumlar ise her zaman bir hediye verirler insana... Sangaile için bu pilot olmak olabilir. Ancak kendi üzerinde çalışmadıkça kendine zarar veren eğilimleri artabilir... Onu derinden etkileyen kaderi onu uyandırmaya çalışmaktadır; tek gereken ise onun bu mesajı duymasıdır...

17 Nisan 2016 Pazar

The Little Prince – Küçük Prens

Yaşlı Pilot: “Asıl sorun büyümemiz değil ki, büyürken unuttuklarımız...”
Doğduğumuzda, diğerlerinden farklı bir bedene sahip olduğumuzun bile farkında değilizdir. Sanki her şey ile birizdir. Bebeklikten çocukluğa geçtiğimiz dönemde ise genellikle neşeli, meraklı ve korkusuz bir şekilde çevreyi keşfeder ve oyun oynarız. Oyunlarımızın bir amacı bile yoktur. Kurallar ise ya hiç yoktur ya da çok esnektirler. Yenmek veya yenilmenin olmadığı oyunlar... Zamanın sanki yok olduğu oyunlar...

Hayat Planı    
Peki ne olur daha sonra? Önce anlarız ki, bizim diğerlerinden farklı bir bedenimiz var ve bu beden oldukça korumasızdır... Ebeveynlerimiz olmadan ne yapacağımızı bilemez bir durumdayızdır. Daha sonra okul, ailemiz ve çevre bize uyumlu olmayı öğretir. Bilirler ki ancak sosyal bir toplum olarak yaşarsak hayatımız devam edebilir. En kötüsü ise ciddiyet hastalığıdır. Okulla başlar bu ciddiyet... Artık hayat ciddidir. Size bir hayat planı sunarlar; okula gideceksin, rekabeti öğreneceksin, bir şey olmaya çabalayacaksın... En saçma soru ise devamlı sorulur: “Büyüyünce ne olacaksın?” Meslek sahibi olup para kazanacak; satın alacaksın, yatırım yapacaksın ve daha fazlası için uğraşacaksın... Derken ruhsal ve fiziksel sağlığını kaybedeceksin; geleceksin eğitim sektöründen sonraki tuzağa... Sağlık sektörü. Tüm kazandıklarını tedavi için harcayacaksın. Bu tedavi ise sadece belirtiler üzerinde çalışacak, asla ve asla kökene inmeyecek... Emeklilik sistemi ile de çember tamamlanacak ve kefen parasını bir kenara attıysan en azından bir kez huzuru hissedeceksin; lakin ölüm tüm bu eziyetin tek çözümü gibi duracak.


Sistem Nasıl İşliyor?
Tüm bu anlatılan bize hayat diye satılan bir ürün. Tüm bu sistem korku temelli çalışır. Ölümden korkan zihnimiz kendini güvende hissetmek ister. Rutinler, maskeler ve bir şeyleri kontrol ettiğimize dair illüzyon zihnimizi rahatlatır ve böylece birilerinin bizi yönetmesine izin veririz... Her türlü zihin hedef odaklıdır, başka bir zihin çeşidi yoktur. Bize hep bir havuç gösterilir. Her havucu yakaladığımızda aldığımız zevk geçicidir ve diğer havucu beklemeye başlarız... Bize havuç sunulmazsa bile problem yoktur! Artık kendi havuçlarımızı belirleyecek kadar içine girmişizdir sistemin; geri dönüş ancak durup bir bakmaktan geçer. Gözlemleyerek farkına varırız ve sorgulamaya başlarız.

Küçük Prens filminin küçük kahramanı küçük kızın annesi sistemin ağına yakalanmıştır. Annesi onun her dakikası programlamış ve onu istediği gibi bir öğrenci olarak hazırlamaya çalışmaktadır. Onu sistemin bir parçası olabilecek bir robot gibi yetiştirir. Filmde tasvir edilen şehir ve tüm insanlar bu sistemi kusursuz bir şekilde göstermektedir. Bir kişi hariç... Küçük prensi hiç unutmamış olan sevgili pilot. Hala güler güzlü, bahçesi neşe içinde, hayal kuran, yıldızları seyreden... Pilot bir yandan küçük prens ile yaşadıklarını yazarken, bir yandan da kuşlarla dolu bahçesinde uçağını tamir edip tekrar uçmanın hayalini kurar... Küçük kız bir gün yaşlı pilotla tanışır ve artık annesinin isteklerini yerine getirmez ve hikaye böyle devam eder...


Küçük Prens hikayesi, içimizdeki çocuğu hatırlamamızı sağlıyor. Gerçekte kim olduğumuzu hiç sorgulamadıysak bize bu konuda ilham veriyor. Bu dünyadaki hayatın bir amacı olmadığını, bir şey olmak için çabalamadan sadece yaşamamız gerektiğini hatırlatıyor. Eğer tekrardan amaçsızca oyun oynayabilecek bir kıvama gelirsek, hayatta yaptığımız işle bir olur ve onu oyunmuş gibi yapabiliriz... Zaman ve mekan kalmaz... Ancak o zaman orada her şeyle bütünleşmiş bir şekilde başkalarına fayda sağlayabiliriz... Kalbimizin sesini ancak o zaman duyabiliriz. Bütünün küçük bir parçası olarak bütüne hizmet edebiliriz; oyun halini almış işimiz ve benliğimizle...

Oynamayı tekrardan hatırladığımızda, geçmiş ve gelecek illüzyonları biter...
Geriye kalan ise hakikatten başka bir şey değildir...

Küçük Prens: “Sadece kalbimizle doğru bir şekilde görürüz; önemli olanı gözümüzle göremeyiz.”

9 Nisan 2016 Cumartesi

A Country Called Home


Ellie, 11 yaşındayken, babası aşırı alkollü olduğu halde arabayı kendisi kullanır, kaza geçirirler ve kazadan bir gün sonra annesi vefat eder. Ellie bir süre babası ile kaldıktan sonra teyzesinde yaşamak üzere babasından ayrılır. Ellie için hem kazanın kendisi hem de annenin kaybı büyük bir travma yaratır. Babasının annesini öldürdüğüne inandığı için onu suçlar. Yıllar sonra Ellie ve abisi Teksas’ı terk eder ve babaları ile bir ilgileri kalmaz. Onu yokmuş varsayarlar... Hayatları bir şekilde devam eder; ta ki Teksas’dan bir telefon gelene kadar... Baba vefat etmiştir ve Ellie tek başına memleketine geri döner... Yasal olmayan üvey annesi, onun oğlu, Ellie’nin arkadaşı ve babaannesi ve dedesi...

Genellikle yüzeydeki hikayeler ile ailemizden birilerini reddeder, nefret eder ve hatta defterden sileriz. Bazen de başka sebeplerden dolayı tam tersi bu kişilere aşırı bağlanırız. Aşırı nefret ve aşırı sevgi arasında çok büyük bir fark yoktur. Her iki durum da sağlıksız bağlardır. Önemli olan kaçınılmaz olarak bağlı olduğumuz ailemiz, köklerimiz ve atalarımız ile sağlıklı bağlar kurmaktır. Özgürlüğe giden tek yol budur. Peki, Ellie’nin hikayesinde olduğu gibi son derece sorumsuz ve alkolik bir babamız varsa veya daha beter hikayelerin kurbanıysak bunu nasıl başarırız?

Bir sorunu çözmenin tek yolu, o soruna odaklanmayı bırakıp daha geniş bir bakış açısı ile bakmaktır. Sorunun arkasında yatan dinamikleri anlamaktır. Evrende bir yaprak bile Yaradan’ın izni ve haberi olmadan yere düşmez. Peki Yaradan neden bize bu kadar acımasız davranmıştır? Yoksa bu sadece zihnimizin bakış açısı ile oluşan bir düşünce midir?


Evrende her şey bir sistemdir. Her şey her zaman hareket halindedir ve sistemin parçaları birbirini etkiler. Bireylerin ise en fazla etkilendiği sistem aile sistemidir. Kendi babamızın da anne-babası, onların da anne-babaları vardır... Bu nesiller boyunca bu şekilde devam eder. Üç nesil geriye gittiğimizde sadece anne ve babaların sayısı toplam 14’dür. Kardeşleri ve diğer sisteme dahil olan kişileri sayarsak bir kişiyi ortalama 50-60 kişi doğrudan etkiliyor olabilir.

Ellie, kasabada hikayesini destekleyecek bir çok kişi ile karşılaşır. Kimse babasını sevmemiştir, cenaze törenine çok az kişi gelir, çevresindeki herkes onun kötü biri olduğuna emindir. Ellie ise kendi hayatında sorumsuz bir erkek arkadaş ile beraberdir. Belki de bilinçaltından babasını aramakta ve ona benzer sorumsuz erkekleri çekmektedir. Diğer yandan yaptığı tasarımlar ile diğer insanlara yardım etmeye çalışır. Bu da annesini kurtarma ve yardım etme isteği ile özdeşleştiği anlamına gelebilir. Babaannesi ve dedesi ile yakınlaştıkça babasına bakış açısını biraz da olsa değiştirmeye başlar.


Gerçek şudur ki, ne olursa olsun kendi anne-babamız bizim için en doğru anne ve babadır. Biz de onlar için en doğru evladızdır. Bize veremediklerine değil de verebildikleri kadarına odaklanmak bizde büyük bir değişim yaratabilir. En kötü durumda bile bize hayatı vermişlerdir. Bu bir gerçektir. Anne ve babamıza bunun için yürekten, içtenlikle teşekkür etmek, onları ve tüm atalarımızı onurlandırır. Onların sorumluluklarını onlara bırakmak, olan olayları olduğu gibi kabul etmek, geçmişimizle barışmamızı ve travmadan etkilenen küçük yaşta kalmış parçalarımızın büyümesini sağlar. Anne-baba ve kendimizle kurulan sağlıklı bağlar bizi özgür kılar. Bilinçaltından aradıklarımızı değil, gerçekten bizi tamamlayacak kişileri çekmeye başlarız...
Ellie, üvey annesine evde bir keman olup olmadığını sorar; evde böyle bir keman yoktur. Babasından kalma anahtarı alır ve babasının bankasının kasasına gider... Bu kasanın içerisinde sadece tek bir şey mevcuttur: Ellie’nin aradığı keman...