10 Şubat 2017 Cuma

Olanı Kabul Etmek

Her yılbaşında, geçmiş seneyi değerlendirip, yeni yıl dileklerinde bulunuyor musunuz? Bu dönemde, birçok mesaj; “Yeni yıl bize mutluluk, başarı, para, sağlık getir. Lütfen güzel bir yıl ol!”der gibidir...

Siz neler istiyorsunuz yeni yıldan her defasında? Zihniniz size oyunlar mı oynuyor? Yeni yılı kişileştirerek ondan daha fazlasını istiyor, geçmiş yılın da tüm istemediklerinizi götürmesini ve hepsini unutmayı mı istiyoruz? Genelde zihin devredeyken bu tip şeyler söyler bize... Zihnimiz ne kadar devrede? Kalbimizin sesini duyuyor, sezgilerimize güveniyor muyuz?


Dünyada iki tip insan vardır; durumdan dolayı ağırlıklı olarak kendini sorumlu tutanlar ve başkalarını ve dış etkenleri sorumlu tutanlar. İkinci tür için hava, ekonomi, memleket, sistem ve onların çevresi çoğunlukla suçludur...
İlk tür ise daha umut vericidir, sorunun kendilerinde olduğunu düşünmeye daha meyilli oldukları için çözümün de kendilerinde olduğunu çabuk kavrar ve değişimi kendilerinde başlatırlar.

Zihin hiçbir zaman değişimi sevmez, çünkü değişim beraberinde belirsizliği getirir. Belirsizlik de güvensizlik illüzyonunu... Bununla da kalmaz, kişiler haklı olduklarında beyinleri testesteron salgılar ve bu hormon insanı daha güçlü hissettirir. Bu sebeple her konuda iddia etmeye meyilliyizdir.

Olanı kabul etmeyiz, etiketler, başkalaştırır, ayırır, yargılar veya eleştiririz...  Öyleyse işe ‘Olanı Kabul Etmek’ ile başlamalı? Birçok kişisel gelişim kitabında yer almaz böyle bir özellik, ancak birçok öğretinin özünde, olanı olduğu gibi görmek ve onu kabul etmek vardır... Bir olayı, durumu olduğu gibi gözlemlemek yerine onu yargılayıp, o andaki gerçeği kabul etmekte direnç gösterirsek fiziksel ve duygusal stres seviyesinde artış olur.
Unutmamalıyız ki,  kontrol etme çabamız durumu değiştirmeyecektir. Evreninin büyük bir sistem olduğunu ve kendimizin en büyük hayrına sistemin hareket ettiğine güvenmeyi deneyebilir miyiz? Bazen bu çok kolaydır, bazen de çok zor...
“Olanı kabul etmek ve hiç bir şeye tutunmaksızın etrafınızdaki değişimin oluşmasına izin vermek...”

Eğer başımıza gelen olaylara karşı bakış açımız değişir ve farkındalığımız artarsa bu daha kolay olur. Bu toplumsal olaylar için de geçerlidir. Sonuç olarak bireyler toplu olarak olayları yaratırlar... Bireysel korkuların kolektif bir şekilde yansıması toplumsal olayları oluşturur. Yüzeydeki hikaye ne olursa olsun, bu böyledir. Bizler, ne kadar bizdeki blokajların çözülmesini sağlarsak, önce kendi hayatımız değişir, sonra çocuklarımız, sonra da toplum... Her değişim mikro düzeyde başlar; eşik aşılırsa sistemin genel kuralları değişir. Çocuklarımız da, daha özgür ve kendileri gibi yaşayacaklardır... Bizden alacakları yükler de azalacaktır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Hiçbir şey göründüğünün tam tersi de değildir.
Olaylar göründüğünün aksine çok farklı gerçek sebeplere dayanabilir. Bu noktada yargısız olmak, o olayı göründüğü gibi algılamanızla oluşacak yüklerden kurtulmanızı sağlar. Gerçek dinamiği anlamak şu andaki bakış açımızla imkansız gibidir. Zihinden daha ötede bir diğer gözle bakmak gerekir...


Bunu en iyi başaranlar çocuklardır; onları gözlemleyerek olayları nasıl olduğu gibi kabul ettiklerini görebilirsiniz. Bu durum, daha geniş ve yaratıcı bir dünya yaratır onlar için. Doğaları gereği an’da yaşarlar, yargısız ve tutunmasız...

Zihnimiz, duygu ve düşüncelerden oluşur, ve bunlar geçmiş kaynaklıdır... Algınız ve farkındalığınız sizi gerçeğe, o da sizi özgürlüğe götürür...
Diğer bir kabul edilmesi gereken konu da almaktır!

Verdiğiniz kadar, alıyor musunuz? Vermek, yardım etmek, saçınızı süpürge etmek, her şeye kendi başına koşturmak kolay mı geliyor? Bunun verdiği ‘haklı’ statüsünü ve hikayeyi zihniniz çok mu seviyor?

Bir şeyin akması ve gelmesi için hem almak, hem de vermek gerekir. Bu akışı sağlıyor musunuz? Size gelen yardımları, ışıkları, nimetleri kabul ediyor musunuz?
“Hayır, teşekkür ederim. Çok naziksiniz” demek ağzınızda bir kalıp olarak kaldı mı?
Bununla ilgili çocukluğunuzda ailenizden ve çevrenizden ne kadar temel inanç satın aldınız? Siz bir şey almaya kalktığınızda ne şekilde etiketlendiniz veya kendinizi etiketlediniz? Sadece gözlemleyin... Buna her şey için bakın: Sevgi, para, bolluk, yardım, takdir vs...

Debbie Ford’un dediği gibi; 
"Sadece biz almaya hazır olduğumuz zaman mucizeler hayatımızda belirmeye başlar!”
Almakla ilgili nasıl inançlarınız ve engelleriniz var?
Bir şey aldığınız zaman nasıl hissediyorsunuz?
Size bir şey teklif edildiğinde nasıl tepki veriyorsunuz?
Ve tüm bunları yaparken yaşamdan keyif almayı, her şeye bir mucize olarak bakmayı dener misiniz?

7 Şubat 2017 Salı

Click


Hayatımızın ne kadarını otomatik pilotta yaşar gibi yaşıyoruz? Koşuşturmacanın içerisinde savrulup gidiyor muyuz? Sadece yılbaşı, doğum günü gibi günlerde mi yılların geçtiğini anlıyoruz? Sadece hasta olduğumuzda mı duruyoruz? Tanıdığımız biri bu hayattan gittiğinde mi sorguluyoruz derin konuları?.. Sonra hemen, standart hayatımıza geri dönüyor ve gelecek planları içinde kayıp mı oluyoruz? İşler kontrolden çıktığında ise, hiç bir şey yetişmemiş, hiç bir şey tam olmamış bir şekilde kalmıyor muyuz? Kimseyi de memnun edememiş bir halde...

Oysa ki, tüm hayatımızı kontrol edebileceğimiz bir uzaktan kumanda  olsa, fena mı olurdu? İstemediğimiz anları hızlı saracak, hatırlamayı dilediğimiz günlere geri döndürecek, planladığımız hedeflere anında götürecek bir kumanda... Ancak unutmayın, iadesi mümkün değil!


Click filmi, ailesini daha iyi şartlarda yaşatmak, terfi etmek için kıyasıya çalışan bir mimarın, günlük işlerinden bunalıp esrarengiz bir adamdan hayatını kontrol eden bir uzaktan kumanda alması ile başlar. Kumandayı ufak ufak kullanmaya başlar... Eşi ile kavgayı, sıkıldığı aile yemeklerini, köpeği gezdirdiği, banyo yapıp hazırlandığı, hasta olduğu anları hızlı geçerken, hayalini kurduğu iş hayatındaki başarı anlarına atlayarak gider. Bir de bakar ki, hayat su gibi akıp geçmiş. Hayalini kurduğu başarılar ona mutsuzluk ve hastalıklardan başka bir şey sağlamamış...

Ya peki, ikinci bir şansımız olsaydı? Otomatik pilottan çıkıp; yaşamın hedef değil de yolculuğun kendisi olduğunu anlasak... Ya bugün yediklerimizin, aldığımız nefesin, sıcak bir gülümsemenin ve hayatımız da ‘küçük ve önemsiz’ gibi gözüken bir çok şeyin, hayatımızı oluşturduğunu fark etsek... İkinci şansımızı kullanacağımız an, şimdide; gelecekte değil...


Kabul etsek de, etmesek de, kendi hayatımızın senaryosunu biz yazar ve yönetiriz...
Biz dediğimiz, egomuz değil, onun ötesindeki özümüzdür... Kim olduğumuzu kavradığımızda, hayatın akışında oluruz ve onu kontrol etmeden yaratım ortaya çıkmaya başlar...

2 Şubat 2017 Perşembe

Aile Sistemi

Evrende her şey hareket halindedir, her şey, en temelinde enerjiden oluşur, her şey birbiri ile etkileşim halindedir… Bu etkileşimler sonucunda sistemler ortaya çıkar. Her küçük sistem, daha büyük bir sistemin parçasıdır… Bu şekilde devam ettiğimizde ise karşımıza tek bir sistem çıkar…


İnsanlar olarak bizi en yakından etkileyen sistem ise Aile Sistemi’mizdir. Toplum, kültür, fanatik düzeyde taraftarlık, inançlar, büyük anlaşmazlıklar ve savaşlar da bizi etkileyebilir. Hiç yapmak istemediğimiz şeyleri yaparken, hep yapmak istediğimiz şeyleri de yapamaz bir halde buluruz kendimizi. Bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı, davranışlarımızın neredeyse yüzde doksanını kontrol ederken, kendimizi kontrolünü kaybetmiş bir maymun gibi hissederiz. Daha çok zıplar, çabalarız, konuşuruz, bağırırız, ancak bu daha da batmamıza neden olur. Bazen pes eder, tüm bunları kader olarak adlandırırız. Acı dayanılmaz olduğunda ise kendimizi avutacak bir şeyler buluruz: İlaçlar, alışveriş, iş, yatıştırıcılar, sosyal medya, cinsellik, veya oyunlar… Adı güzel gibi gözüken sinsi bağımlılıklar da hayatımızı sarabilir; aşırı ebeveynlik, yardımseverlik, spiritüellik…

Bizi derinden etkileyen derin güçler nasıl çalışır? Sistemlerin kanunları, Kaos Teorisi’ne benzer.

Hareket ve Denge İhtiyacı
Her zaman bir hareket vardır; tam bir denge sağlanamasa da dengeye doğru bir hareket olur… Sistemin temel amacı sistemi hayatta tutmaktır. Bireyler ikinci derecede önemlidir. Sistem boşluk kabul etmez. Örneğin, bir ailede baba erken vefat etmişse, onun yerini evin büyük oğlu alır… Her şey yolunda bile olsa, tüm gerekli çalışmaları yapsak da, sabitlik ve durağanlık mümkün olmadığı için değişiklikler olmaya devam edecektir… Belki de en dengeli durum, bir cambazın tabakları çevirdiği ve tabakların düşmediği bir gösteriye benzer.

Nedensellik ve Etki
Zihnimiz doğrusal çalışır. Her sonuç için bir neden ararız. Başımıza gelenler için de, başka birini sorumlu tutar, suçlu ararız. Bazen de kendimizi suçlarız. Sistemler ise doğrusal değildir; neden sonuç yasası işlemez. Bir bilim adamının dediği gibi, “Kekin nasıl yapıldığını anlamak için büyük patlamaya kadar geriye gitmemiz gerekir.” Her olayın bir çok nedeni vardır… Hesap tutmaya kalkarsanız, Adem ve Havva’ya kadar gitmeniz gerekir. Tek bir sorumlu veya suçlu aramak, olaylara dar bir açıdan bakmaktır ve neticede kendimizi kandırmak olur.

Bir olay, birçok başka olaya etkiye sahiptir. Etkinin ne zaman ve ne şiddette olacağını kestirmek mümkün değildir. Bir bakıma evrende olan olaylardan tek başımıza sorumlu olmamız mümkün değildir. Ne tamamen bir kişiyi, ne de tamamen kendimizi suçlamak doğru olacaktır. Bakış açımızı genişlettikçe anlayışımız genişleyecek ve bütünü görmeye başlayacağız.


Öte yandan, bu hiç bir şeyden sorumlu olmadığımız anlamına gelmez. Büyük bir sistemin bir parçası olarak bizim de her eylemimizin bir etkisi vardır. Hepimiz birbirimize etki ediyor, birbirimizin hayatına dokunuyoruz; başkasına yük oluyor, başkasının yükünü taşıyoruz… Daha iyisini bilmediğimiz için yanlış bir şey yapıyor, anlamadan acı çekiyoruz… Hepsinin temelinde ise birbirimize olan bağımız yatıyor… Bu bağa ‘sevgi’ demeyi tercih ediyorum. Gündelik hayatımızda kullandığımız sevgi sözcüğünden daha derin bir sevgi kavramı bu… Her çekilen acının ardında sevgi arayışımız yatmaktadır. Bu acılardan çekinmeyin, saklanmayın, araştırın… Ardında derinleşmeyi arzulayan sevgiyi bulacaksınız… Hem bağlı, hem özgür…

Sonuç
Olan olayların ardına bakmak, bakış açımızı genişletmek, anlayışımızı geliştirmenin en temel yollarıdır. Sağlıklı bir sevgi akışı içerisinde aile sistemimizde yer aldığımızda artık hayatı almaya, hayatı ve onun getirdiklerini kabule etmeye hazır bir hal ortaya çıkar…
Olayların meydana geliş şeklinden biz sorumlu değiliz, ancak eylemlerimizin ardındaki niyet kesinlikle bizim elimizdedir…

27 Ocak 2017 Cuma

Why Him?


Ah nerede o eski, güzel günler?..
Özellikle kırklı yaşlarda başlayan ve daha sonrasında dozajı artan bir geçmişe özlem... Keşke hep o eski güzel kalsaydı, değişmeseydi. Eski günlere özlemin kaynağında ‘bilinen ve tanınanın verdiği güven’ yatıyor. Biz farkında olmasak da her an her şey değişiyor. Bir süre sonra sistemimizdeki eşik aşıldığında, değişimin farkına varıyoruz.

Özellikle de küçük kızımız büyüyüp bir erkek ile ilişkiye başladığında veya evlenme çağına vardığında... O zaman bir anda kızımızın, başka bir erkeğin eşi olma ihtimalinin geldiğini bir anda görmeye başlıyoruz. Ne zaman büyüdü çocuğumuz? Ne zaman analog dünyamız, dijitale döndü? Geleneksel iletişim kanalları sosyal medya ile yer değiştirdi?..


Why Him? filminin ana kahramanları, sevgilisini ailesi ile tanıştırmak isteyen Stephanie ve babası Ned...

Bir parça babasının kızı izlenimini veren Steph, babasının güzel özelliklerini taşıyan, kendinden yaşça büyük Laird ile ilişki içindedir. Bu benzerlikleri görmek oldukça zordur; özellikle de babası için... Steph için rekabete başlayan Laird ve Ned, Steph’i zor duruma düşürürken, onun isteklerini göz ardı etmeye başlar.


Laird’in tüm tuhaflıklarına alışmaya çalışan aile, birdenbire, aile fertlerinin birbirleriyle yüzleştikleri bir durumda bulur kendini... Tüm meseleler açıklıkla dile geldiğinde çözüm de ortaya çıkar. Değişimi kabul eden baba, kendi işinde de, oğlunu dinlemeye başlar. Eskinin ve yeninin sinerjisi ile bambaşka iş modelleri çıkar...

Eskileri tecrübeleri ile yeninin yaratıcılığı ve hayat doluluğu birleştiğinde, bilgelik ortaya çıkar... Aile dinamikleri ise başka bir bahara kalır...

17 Ocak 2017 Salı

Babasının Kızları


Kız çocuklarının ilk flörtü babalarıdır. Bu masum ilişki, kızlar için erkeklerle olan ilişkinin güvenli bir provasıdır sanki. Öte yandan bu baba-kız yakınlığı ergenlik döneminde, kızın annesine doğru hareketi ile değişmelidir. Bu babasını sevmeyecek anlamına gelmez. Kadın olmak için gereken bu hareket, belli dinamikler yüzünden kesintiye uğrayabilir. Anne, bir şekilde fiziken veya ruhsal olarak mevcut olmayabilir. Belki de, doğum sırasında anne ile kurulması gereken bağ hiç kurulmamıştır. Diğer bir olasılık ise, baba ile özdeşleşmenin çok yoğun olması olabilir. Çocuk, bir anlamda “bunu senin için” veya “senin yerine” yapıyorum demektedir. Tüm bu anlatılanlar, bilinçaltı bir seviyede işlemektedir. Babası erkenden vefat etmiş veya çok uzakta olabilir... Özdeşleşme için mekanın uzak olması fark etmez.

Babasına fazla düşkün kızlar, ömürleri boyunca, bilinçaltından gelen bir güdü ile babalarını ararlar... Bu da bir sürü başarısız ilişkiyi peşinde getirir. Baba, çocuğa "güven" vermelidir, kendi ilişkilerinde güvenilir olsun ki, kız da diğer erkeklere güvenebilsin. Baba ile bu sağlıklı ilişki kurulduktan sonra, kızın "kadın" olabilmesi için anneye olan harekete ihtiyacı vardır... Ergenliğinde annesine yürüyen kız, kadın olmayı ondan öğrenir. Her iki ebeveyninden yeteri kadar beslenen kız, artık sağlıklı ilişkiye hazır hale gelebilir...

Anne ve babadan ayrılmak, hayata doğru gitmek çocuğun elindedir. Suya atlamadan yüzmeyi öğrenemez. Dilediği zaman onlardan yine alabileceğini bilmenin güveni ile bilinmeyen hayatın hediyelerini almaya doğru yola çıkar...

15 Ocak 2017 Pazar

Hipokrat


Her geçen gün, insanlığın kendi kendine yarattığı sistemin yan etkilerini daha fazla hissediyoruz. Bu sisteme göre, hayatta kalmak için eğitim görmeliyiz. Rekabete ve ezbere dayalı olan eğitim için üstlenilen maddi ve manevi yük, hayatı yaşamamıza engel oluyor. Hayat hakkında bir anlayış geliştirdiğimiz de söylenemez... Tüm bunlar yetmezmiş gibi, mezun olanları, okuldan daha da sert bir rekabet bekliyor. Çalıştıkları yerin değerleri ile kendi kişisel değerleri arasında ortak yönler bulanlar şanslı sayılırken; çoğu çalışan oyunun kurallarına uyarak gerekli kimlikleri kendilerine ediniyorlar. Derken, çocukken atılan tohumlar, stres, bağımlılıklar, mutsuzluk, hırs ve en sonunda da hastalıklar olarak meyvelerini vermeye başlıyor.

Doktorlar, bu durumdan belki de en çok etkilenen grup... Zorlu ve uzun eğitim sürecinden sonra; hem bir işletmenin çalışanı oluyorlar, hem de sağlıkları ile ilgili kendilerine gelenlere Hipokrat yemini ışığında kararlar vermeye çalışıyorlar. Hele bir de çalıştıkları hastane, bir ticarethaneye dönmüşse; kar-vicdan-bilgi üçgeninde sıkışıp kalıyorlar. Bilgi diyorum, lakin doktorlar ne öğreniyorlar? Okulda beden ve hastalıklarla ilgili bir çok şey...
Bu aşamada iki önemli soru ortaya çıkıyor? (1) Biz sadece beden miyiz? (2) Hastalıkların sebepleri psikolojik veya ruhsal mıdır? Bu iki soruya da cevap vermek, çok büyük anlayış gerektirmekte... Bunlar da genellikle bilimin konusu değil... Genel olarak bakacak olursak, çoğu geleneksel tıp, ağırlıklı olarak semptomlarla ilgileniyor ve yine çok yoğun bir şekilde ilaç ve ameliyat yolu ile hastalığı yok etmek veya semptomlarını azaltmaya çalışıyor.

Hipokrat isimli film, babasının hastanesinde çalışmaya başlayan genç doktorun etrafında dönüyor. Boş yatak maliyetinin, hastalarla karşılaştırılan hastanede, yabancı uyruklu stajyerlerin diğer sorunları konu ediliyor.


Tüm bu sorunların yanında, çok daha önemli bir karar ile karşı karşıya kalır genç doktorumuz... Ölmek üzere olan yaşlı bir hasta büyük acı içindedir. Tedavisi mümkün olmayan hasta, artık bu dünyaya veda edeceğinin farkındadır. Bir gece nöbeti sırasında kalbi durur ve bir ekip onu tekrardan hayata döndürmek için çalışmaya başlar. Hastanın ailesi bile artık onun acılarının son bulmasını dilerler... Bu durumda, hastanın durumuna müdahale edip onun bedenini yaşama geri döndürmeye mi çalışmalıdır?

Ezbere cevap vermeden önce, bu durumu iyice hissedersek, kendimizi hastanın veya ailesinin yerine koyarsak, cevabının o kadar bariz olmadığı ortaya çıkar. Kimilerinin Tanrı Sendromu dedikleri bu durum da bazen doktorların karşı karşıya kaldıkları zorlayıcı durumlardan biridir. Vicdan – ahlaki kurallar – yasa – hastane kuralları arasında sıkışabilirler... Aslında kendilerinden çok büyük bir güç devrededir ve siz, o dinamiğin bir parçası oluyorsunuz; bu basit düşünce kalıpları ile çözülebilecek bir mesele olmaktan çok uzaktır...

Bir yandan, bu çok zor meslek dalında çalışan doktorlara minnet duyarken, öte yandan daha bütünsel bir yaklaşımın, bir insanın sadece beden değil; beden ve ruhtan oluştuğunu gören, bireylerin ataları ile ilgili olduğunu kavrayan bir anlayışın yaygınlaşması gerektiği aşikardır. Bu konuda bir çok bilimsel araştırma da, başta psikoloji olmak üzere bir sürü veri sağlamaktadır... Hepimiz en az üç nesilden taşıdıklarımızla hayata gelmekteyiz. Bu dinamikleri anlayan bir tıp, hayatı kavramamızı ve daha dolu yaşamamızı sağlayabilir...

10 Ocak 2017 Salı

The Meddler


Hepimizin bir annesi ve bir babası vardır. Bu herkes için doğrudur. Babamızı veya annemizi hiç tanımasak da, bu gerçek değişmez. Hepimizin anne ve babası elinden gelenin en iyisini yapmışlar, ve görevlerini yerine getirmiş; bize hayat vermişlerdir.

Elbette ki ruhani boyutta, hepimiz aynı kaynaktan gelip, oraya döneceğiz. Ancak, bu boyutta, yaşadığımız Dünya’da bize yaşam enerjisini annemiz verir; bu enerjiye yön veren kişi de babamızdır. Sağlıklı bir bağ ile anne ve babamızdan alabildiğimiz sürece, yaşam bize akar ve bu akışta güven dolu oluruz.

Sağlıklı bağdan anlatılmak istenen nedir? Ebeveyn ve çocuklar arasındaki bağ hiçbir zaman yok olmaz. Bir bebek, bir aileye evlatlık verilse ve bundan haberi olmasa bile, bir sabah gerçek anne ve babasını arama isteği ile uyanabilir. Bu bağ anne veya baba erkenden bu dünyadan gitse bile devam eder. Bu bağı sağlıklı yapan ise mesafedir... İki kişi arasında görünmez bir yay olduğunu hayal edelim. İki kişi birbirine çok yakınsa, yay sıkışmaya ve rahatsız etmeye başlar. Öte yandan, kişiler birbirine uzak duruyorlarsa veya araları bozuksa, yay çok gerilir ve kişileri birbirine doğru çekmeye başlar...


The Meddler (Türkçesi: Her şeye burnunu sokan kişi) filminin kahramanları, kocasını iki yıl önce kaybetmiş Marnie ve kızı Lori’dir. Marnie, tek başına yaşamaya başladıktan sonra kendisine yeni bir hobi bulur; kızı... Onun her şeyine karışmaya, arkadaşları ile buluşmaya, devamlı onunla olmaya başlar. Kızının eski erkek arkadaşı ile aralarını yapmaya bile kalkışır.

Muhtemelen “babasının kızı” olan Lori ise babasını çok özlemektedir. Ancak bir kız çocuğunun ‘kadın’ olabilmesi için annesi ile sağlıklı bağlar içinde olması gerekir. Bu onunla ne çok yakın olmak ne de ondan rahatsız olmaktır. Çok ince bir çizgidir bu... Lori bu sınırı çizmenin zorluğunu yaşar. Doğal olarak başarılı bir ilişki grafiği de yoktur...


Marnie ve Lori birbirlerine içlerini döktükçe aralarındaki ilişki sağlıklı bir hal almaya başlar. Marnie, eşi ile vedalaşır; Lori ise Marnie’nin kızı olduğunu hatırlar...

Hepimizin anne ve babası, kendimiz için en doğru anne ve babadır. Biz de onlar için en doğru evladızdır ve bunun için hiç bir şey yapmamıza gerek yoktur... Ne yaşamış olursak olalım, şu anda buradaysak geçmişte olan olaylar sayesindedir. Her şey olması gerektiği gibi olmuştur. Bundan sonra yaşayacağımız anların keyfi ve huzuru, geçmiş ile ne kadar barışık olduğumuzla ilgilidir. Bu da geçmiş hakkında geliştireceğimiz anlayış ile mümkün olur...