27 Şubat 2012 Pazartesi

Eski Beyin

Tüketim adlı yazıda tüketimin günümüzdeki boyutunu ve satın alma kararlarımızı etkileyen faktörleri incelemeye başlamıştık. İlk faktör “geçmişe bağlı olma” isteğimiz ve bu sebeple küçük yaştaki tüketicilere yapılan pazarlama taktiklerini ve bunların altında yatan nedenleri görmüştük.

Satın alma kararlarımızı etkileyen bir diğer ve en güçlü faktörlerden biri: Korku!
İnsan beyninin en temeli görevi bedeni korumaktır.
Klasik tanımlamadaki sağ ve sol beyin arasındaki farkları duymuşsunuzdur. Sağ beyin sanatı ve yaratıcıkla ilgili düşüncelerin merkezi iken, sol beyin dil, matematik ve mantık gibi düşüncelerin merkezidir.

Beyin farklı hücresel ve işlevsel özellikleri ile üç gruba ayrılabilir:
1. Yeni Beyin; düşünür... Mantık merkezidir.
2. Orta Beyin; hisseder... Hislerin ve duyguların işlendiği kısımdır.
3. Eski Beyin; karar verir... Yeni ve orta beyinden gelen verileri hesaba katar ve kararı verir.

Bu yapılanma süreci insanoğlunun evrimini takip etmektedir. Eski Beynin yaşı 450 milyon yıldır ve beynin diğer kısımlarından yaşlıdır. İnsanoğlu henüz his ve düşünce yeteneklerini geliştirmemişken bile “eski beyin” hayatta kalma görevini üstlenmiştir.

Diğer yandan, sadece 40,000 yıldır konuşma kabiliyetimiz mevcut, sadece 10,000 yıldır yazı yazabiliyoruz... Eski beyin ile konuşarak, yazarak iletişim kurmak zor. Sonuç olarak, patron eski beyin. Eski beyin kendini güvende hissederse, orta ve yeni beyni dinleyebiliyor.

Örnek: Yılana benzer bir cisim aniden görüldüğünde ki, Türkiye’deki geleneksel 1 Nisan şakalarında oldukça mevcuttur bu durum, eski beyin bu cismi yaklaşık 2 ms içerisinde fark edip tepki gösteriyor. Yani birden zıplamamızın suçlusu kesinlikle bizim ödlek olmamız değil, eski beynin detektörleri... Beynin akıllı kısımları ise gözümüz vasıtasıyla gelen sinyalleri işleyen, bu cismin gerçek bir yılan olmadığını anlaması 500 ms de gerçekleşiyor. Yani yarım saniye; yani 250 kat daha geç bir sürede!

Korkulan nesne, durum “neden”in önüne geçiyor. Bundan dolayı “korku” karar vermemizde en önemli faktörlerden biri...

Amerikan halkı terör ve 11 Eylül olayları olmasaydı, tekrar aynı kişiye oy verir miydi?
Gelelim tüketiciler ve markalara: Domuz gribi, SARS, Grip salgını gibi hastalıkla zamanında “aslında” bizi gerçekten korumayacak hijyenik jel ve benzeri ürünlerin oluşturduğu Pazar hızla büyüyor. Korku aynı zamanda toplumları bir araya getiriyor. Bu da ürünün Kulaktan Kulağa (WOM) pazarlamasını hızlandırıyor.

Bu konuda en popüler ürünlerden kondom, diş sağlığı, deterjan, şişelenmiş su ve yiyecek kategorisini sayabiliriz. Bebek arabasını reklama koyan Durex erkeklere gerekli mesajı veriyor. Diş reklamlarında eğer diş bakımına özen gösterilmezse neler olabileceğine dair manzaralar gösterilir. Sigorta firmalarında hep felaket senaryoları çizilir, kredi kartlarında bile sigorta gibi benzer ürün ve hizmetleri korku yaratmak yöntemi ile pazarlanmaktadır.
Güneş kremleri, güneş ışınlarının zararlarından ve kara lekeler kalabileceğinin iletişimini kuruyorlar. Bir başka marka ise 30 Faktör üzere güneş kremlerinin kansere yol açabileceğinden dem vuruyorlar! GDO “organik ürünler” tüketimde yeni öğrendiğimiz bir kavram.

Volvo, pozisyonlanma açısından “güvenliği” sahiplenmiş bir marka olarak, ailemize ve sağlığımıza gelecek her türlü talihsiz durumu vurgulayabiliyor.

Tabii işin içine aile gelince Kadın ve Ebeveyn olma durumu daha ön planı çıkıyor. Genellikle kadınlar erkeklere göre daha hassas. İnsanlığın ilk dönemlerinden kalma miraslar eski beynimizi etkiliyor. Erkek, avlanmak için çeşitli riskler alırken; kadın yuvada kalıp bir yandan bebek ve çocukları korurken, bir yandan diğer kadınlarla işbirliği yaparak hem çok fonksiyonluğunu, hem sosyal olma özelliğini geliştiriyor. Bu da kadınların ve annelerin daha tedbirli ve detaycı olmalarını sağlamakta.

Özellikle yeni anneler, bebek güvenliği ve sağlığı için “korku” tuzaklarına bolca düşüyorlar. “Barbie” alt markalı hijyenik sabunlar, akıtmaya karşı korumalı piller, emniyeti artırılmış bebek arabaları, özel şampuan ve güneş kremleri... Daha neler neler.

Dışlanma korkusu ve bunun karşıtı sayılabilecek ama yine diğerleri tarafından ilgi çekmeyi beklediğimiz farklı olamama korkusu, Pazar payını hedefleyen markalar (Coca-Cola, Colgate, Ariel... gibi) “en çok satan marka” veya “ailenizin kullandığı ürün” şeklinde müşteri toplumdan ayrı bir karar verip korkmalarını engellemekte veya niş markalar (Ferrari, Gucci, Aston Martin, Rolex... gibi) ise kişilere farklı bir statü veren ürünleri toplumda üst bir konuma çıkmalarını sağlıyormuş gibi iletişim kurmaktalar. Bu aktivitelerin her ikisinin derininde toplumdan dışlanma korkusu yatmakta.

Ellenmemiş diye lanse edilen ürünler de insanların kirlilik ve hastalığa olan korkularını kullanarak yapılan pazarlama taktiklerinden biri. Bazı ürünlerin üzerine sadece beyaz şerit konması bile beynimize bu ürünün el değmeden yapıldığını anımsatabiliyor. Aynen otellerde klozetlerin üzerinde beyaz kağıt konması, tuvalet kağıtlarının uçlarının kıvrılması gibi.

Bunların dışındaki “temizlik illüzyonu” bitmiyor... Sebze, Meyve reyonlarında çürümeyi artırabilecek miktarda su serpilmesi, mantı, içecek, turşu gibi ürünlerin buzda sergilenmesi tazelik ve temizlik göstergesi... olabiliyor.

Karatahta kullanıp, tebeşirle yazılan listeler bize listenin “günlük” tutulduğunu, renkli diş macunlarının temizlikte daha güçlü olduğunu, taze meyve resimli nektardan yapılan meyve sularının daha sağlıklı olduğunu ima ediyor.

Markaların korkularımızı olumlu yönde tüketiciye katma değer yönde kullanması dileğiyle...

24 Şubat 2012 Cuma

Tüketim...


Çocuklarıma kalan eski oyuncaklarım var... Bu oyuncaklar yıllara meydan okurken, markalı veya markasız aldığımız her oyuncak kısa zamanda yerine bir başka oyuncağa vermek için yarışır durumda.

Tüketim çılgınlığı insanoğlunun hastalığı mı? Yoksa bu bolluk, bir lütuf mudur? Globalleşme, İnternet, üretimde verimliliğin artması, uzak doğudaki düşük işçilik, organize perakendenin güçlenmesi fiyatları aşağı çekerken, fiyat rekabetinden markaların “makul” kalitede üretim yapmaları da cabası.

Bunun üzerine, bir de teknolojideki hızlı değişim ve modaların çabuk tüketimi, ürünler henüz eskimeden “atıl” duruma gelmesi, tüketimi hızlandırıyor.

İş dışındaki özel hayatımızda daha tüketime hazır bir hal içinde oluyoruz. Bu zamanlarda ağırlıklı olarak İnternette veya dışarıda geziyoruz. Dışarıda dolaşmak için AVM’lere alternatif mekanlar büyük şehirlerde azalmaya başladı, benzin istasyonları da küçük süpermarketleri ve büfeleri imrendirecek durumdalar. İnternette ise alışveriş yapmak çok yaygınlaştı ve kolaylaştı. Buna alışveriş siteleri Grupon, Markafon, Limango ve niceleri eklenince e-posta bombardımanına tutuluyoruz.

Peki bu kadar günden güne artan tüketimi tetikleyen satın alma kararları nedir? Hangi dürtüler tüketimi hızlandırıyor? Nedir satın alma süreçleri?
Ve şu an için son soru: Pazarlama tüketimi nasıl etkiliyor?


Pazarlama ve satışla iç içe geçen 14 yıldan sonra dönüp baktığımda tüketimi etkileyen bir çok faaliyette yer aldığımı görüyorum, bazıları ile gurur duyarken, bazıları hakkında şüpheye düştüm. Acaba gereksiz yere tüketimi artırıyor muyuz? Veya insanların zayıf yanlarını kullanıp onlardaki alma dürtüsünü azdırıyor muyuz?

Martin Lindstrom’un Buy-o-logy sonra yeni piyasaya çıkan kitabı “BrandWash” da belirtilen www.enough.org.uk adlı web sitesinde Anti-Tüketim kampanyaları düzenleniyor. Grup israfın dünyanın fakirleşebileceği ve insanların aşırı tüketim ile yabancılaşmaları konularında endişe duyuyor.

Peki alışverişe “bağımlı mıyız?” Firmalar bu bağımlılığımızı kötü yönde mi kullanıyor?
İlk olarak insanların “bağlanma istekleri” üzerinde duralım. Her ne kadar yeniliklere açık da olsak, ilk soru “Memleket Neresi?” olur... Bağlarımız, geldiğimiz yer önemlidir. Bu bizim beynimizden gelme koruma iç güdüsü ve bağlanma ile ilgilidir.

Bu sebepten dolayı, markaların hem efsane olmuş ürünleri ile çok fazla oynamamaları, hem de ileriye dönük sadık müşteri yakalamak için küçük yaşlarda tüketiciler ile irtibatta olmak.

Efsane ürünlerden bazıları, Ülker Çikolatalı Gofret, Hacı Şakir Sabun, Sana Yağ, Uludağ Gazoz, Vakko Kıyafet, Matchbox ve Majorette Arabalar, Barbi Bebek, Atari Video Oyunu, Adidas, Dido... ve kültürümüzde değişmeyen alışkanlıklar; ince belli bardakta çay, simit, Türk kahvesi gibi...

Çocukların tüketiminden öncesinde de bebeklerle iletişim önemli. Hatta anne adayı ile... Neden mi? Anne karnındaki bebek, anne yolu ile tat alışkanlıklarına ve müzik/melodi zevkine sahip olmaya başlıyor. Annelere dinletilen “jingle” lar bebeğin bilinçaltına yazılıyor.

Koku, anne adaylarını ve çocukları etkileyecek, bilinçaltına satın alma kararı ile ilgili olumlu sinyaller gönderecek önemli bir etken. Bir mekanın kokusu, oradaki deneyimi olumlu yönde etkiler ve o ürün veya mekan hakkında müspet hatıralar oluşur, bu da kişilerin tekrar aynı yere gitmesini sağlamaktadır.

Sadece LEGO, Hotwheels, Barbi, McDonalds gibi ağırlıklı olarak çocukken tüketilecek markalar çocuk tüketicilere yatırım yapmıyor, ileride çok sıklıkla karşılaşacakları markalarda henüz zihinler her türlü yeni bilgi ve markayı emmeye hazır sünger gibiyken bu faaliyetlerde bulunabiliyorlar.

Bunlardan en başarılı olanları, Beyaz eşya markaları Electrolux, Miele gibi minyatür ev aletleri yapan markalar. Annelerini taklit etmek isteyenler kız çocuklar için uygun. Benzin istasyonları Shell ve BP gibi markalar, oyuncak kamyon, minyatür benzin istasyonları, ve sponsor oldukları diğer markaların oyuncak arabalarıyla beraber çocuklarla genç yaşta iletişime geçiyorlar.

Caterpiller iş makinaları, Ferrari, Harley Davison ve daha birçokları...
Yapılan Zihinsel Pazarlama araştırmalarına göre 36 aylık bir çocuğun yaklaşık 100 marka logosunu tanıyabiliyor. Dolayısıyla, markaların onları istismar etmeden iletişime geçmeleri doğru bir strateji olacaktır.

Ne kadar erken bir marka ile tanışırsak o markayı kullanma şansımız o kadar artacaktır, geçmişe bağlanma ihtiyacı temel güdülerimizde sadece bir tanesi.


Ayrıca çocukların aile içindeki satın alma kararlarını etkilendiğini de göz önüne alırsak bu yatırımların gereği belli olacaktır. Bizim oğlana göre tüm Sarı-Kırmızı benzin istasyonları “Bizim istasyonumuz”...

25 Ocak 2012 Çarşamba

Zihince


Beyin… 100 milyar nöron… Nöron başına 10,000 bağlantı… Milyarlarca elektrik dalgası… Hayal edilemeyecek kadar güçlü bir organ…

Ancak, beynimiz de, elimiz, kalbimiz, ciğerimiz gibi bedenimizin bir organı. Biz beynimiz, yani zihnimiz değiliz. Onlar bizim bir parçamız…
Yaratıcılığımız beynimizden değil daha çok Ruhumuzdan geliyor. Dolayısıyla biz demek zihnimiz değil. Bizim Var’lığımız hakkında felsefeye şu anda girmeyeceğim, ancak zihni anlamaya, onun etkilerinin hayatımıza ve pazarlamaya neler olduğunu düşünürken yaratıcılığımızın kalbimizden veya ruhumuzdan geldiğini unutmamak gerekir.
Zihindeki olumsuz düşünceler, geçmişe ve geleceğe takılı kalan bakış açıları insanı ele geçirebiliyor.

Önemli olan zihni bir organ gibi kullanıp hayatımızdaki hedeflerimize ulaşmak için kullanabilmek. “Neuromarketing”, ki buna -Zihinsel Pazarlama- diyeceğim, tüketici davranışlarını beyin taramaları yaparak veya, beynin özelliklerini anlayarak “satın alma” süreçlerinin gizli nedenlerini araştıran bir bilim dalı olma yolunda ilerlemekte.
Zihinsel Pazarlama, birçok sapma ve çarpık sonuçların olabildiği ‘Klasik Pazar Araştırmalarının yerini yüzde yüz almasa da kesinlikle tamamlayacak ve çok değerli bilgiler verecektir. Örneğin bir “Televizyonda en çok ne seyredersiniz?” sorusuna cevabın büyük oranda “belgesel” olması şaşırtıcıdır. Veya çoktan seçmeli soruları verilen cevaplarda bilindik markaları “ilgisi olmasa” bile daha yoğun seçilmesi sizi yanıltır. Bugün yenilikçi ürünleri ile dikkati çeken bazı firmalar pazar araştırması yapmamaktadırlar.
Zihinsel Pazarlama insan zihnini biyolojik, psikolojik ve nörolojik açıdan inceleyerek beynimizdeki doğru cevabı bulmamızı sağlamaya çalışmaktadır.

Geleneksel araştırmalardan çıkan sonuçlara göre “New Coke” (Yeni Coca-Cola) şu anda en çok satan gazlı içecek olmalıydı ama belki çoğunuz o nedir diye soracaksınız; veya Sony Walkman diye bir şey duymamış olmalıydınız çünkü araştırmalara göre kimsenin “Walkman” gibi bir cihaza ihtiyacı olmamıştır diye bir sonuç çıkmış. Ve yine geleneksel tüketici araştırmalarına göre “New Coke” un çok başarılı olacağı sonucu ortaya çıkmıştır. Sony yetkilileri bu riski göze almışlar.

Ancak Coca-Cola o kadar şanslı olmamış, büyük bütçeleri boş yere harcamışlar…
Henry Ford’un söylediği gibi, arabanın icadından önce insanlara “nasıl bir ulaşım aracı isterdiniz?” diye sorsalar, cevap olarak “daha hızlı ve yorulmayan bir at” isterdim derlerdi. Zihinsel Pazarlamanın bir avantajı da bir fikirle veya piyasada olmayan bir ürünle ilgili de etkili bir şekilde öngörü sahibi olabilmek.

Bu sadece geleceği görmemekle ilgili değil, temelde davranışlarımızın %95’inin sebebini bilmiyoruz. Bu sebeple soru sorulduğunda bilinçli zihnimiz mantıklı gözükecek bir cevap buluyor bize.

Tüm bunlara zihnimizi etkileyen kültürel, yaş, cinsiyet gibi faktörler eklenince ortaya sıra dışı bir farkındalık seviyesi yakalanır. Bu faktörler düşünce duygu kalıplarını değiştirir ve benzer beyinlerdeki farklılığı açıklar…

Beynimizi evrimsel olarak incelediğimizde üç ana bölüme ayırabiliriz: iç beyin, orta beyin, dış beyin… Bu kısımları doğru anlamak bize her alanda daha isabetli kararlar almamızı sağlayacak.

Sağ beyin, sol beyin, kadın beyni, anne beyni vs gibi diğer kırılımların da üzerinden keyifle geçeceğiz. Biz farkında olmasak da, beynimiz bir bilgisayar gibi “bizi hayatta tutmaya çalışırken diğer yandan faydayı “maksimize” etmek için belli süreçlerden geçiyor…
Aşağıda belirtilen bu süreçler Zihinsel Pazarlama metotları ile devamlı takip edilebiliyor.

“Fayda/değer Odaklı Karar Verme Süreci”
*Kararın belirmesi
*Farklı seçeneklerde elde edilecek değerlerin belirlenmesi
*Aksiyonda karar verme
*Getirilerin değerlendirilmesi
*Öğrenme

Bunların dışında, beynimizi “olumlu düşüncelerle” yönlendirip, geçmiş ve geleceğe takılmadan “an’a” odaklanarak kullanarak hayatımızı, kendimizi, işimizi, çevremizi nasıl değiştirebileceğimiz üzerinde duracağız.

Son zamanlarda “Evren’in Çekim Yasasına” dair bir çok kitap yazılmaya başlandı. Hayal ettiğimiz veya hedeflediğimiz şeyleri hayatımıza çekmemin en önemli adımlarından biri zihnimizde “vizyonlama” yapmak ve düşünce gücünü kullanmaktır.

Zihnimizdeki nöronlar bir elektrik akımı ve her akım manyetik alan ile çekim gücüne sahiptir… Einstein’ın keşfettiği gibi evrende aklınıza gelebilecek her şey enerjidir. Şimdi’lik çok sevdiğim bir sözü paylaşıyorum:

Gandhi:
Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür…Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür…Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür…Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür…Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür…Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür…”

6 Ocak 2012 Cuma

Sevgi Akışı



Çocukluk hayalim futbolcu olmaktı. 
Sonraları bunun için bir çaba da harcamadım, ancak 40 yaşıma kadar oynadım en azından... Attığım birçok golü hatırlarım ancak hiç unutamadığım, babamın seyrettiği tek maçtaki goldür...

Hatırımda kalan diğer bir sahne de babamın ben ve oğlum ile denizde top oynadığımız sahnedir. Üç neslin bir arada olduğu bir an...
Bizim neslimiz, şu anda yetişen çocuklar kadar ilgi görmedi belki de... Belki bizim ebeveynlerimiz zamanında hayat çok zordu, belki anlayışları çok farklıydı, belki de biz şımarmayalım istediler, bizle çok vakit geçiremediler... Belki de onlar da ilgi ve sevgiyi almakta çok şanslı değillerdi. Belki de hiç bilmediğimiz bir şeyden uzak tutmak veya korumaktı amaçları... Bu açıdan bakıldığında bizlere fazla fazla verdiklerini bile düşünüyor olabilirler. 

Öte yandan sevgilerini gösterirken bile 'kendi bildikleri gibi' yaptılar: Severim ama içimden; okşarım ama çocuklar uyuduğunda... 

Toplumdan aldıklarımız, kendi ailemizden gördüklerimiz, öyle olması gerektiğini düşündüğümüz rollerimiz, ebeveyn olarak veya iş gereği güçlü gözükme arzumuz...
Ne zaman bunlar sevgi akışının önünde bir bariyer oluştursa, bizler bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde, aile sistemimize denge getirmek amaçlı yeterince alamadığımız sevgiyi fazlasıyla başkalarına vermeye çalışır halde buluyoruz kendimizi. Bu da başka bir dengesizliğe sebep olabiliyor.


Anne ve baba rollerimiz tabi ki çok önemli. Anne-baba rollerimizde sevgimizi ve duygularımızı göstermemiz sağlıklı bir sevgi akışını gösterir. Eşler karşılıklı birbirlerini sever ve dengeli bir şekilde alıp verirken, ebeveynler çocuklarına verir ve çocuklar onlardan alırlar... Çocuklar da ileride kendi çocuklarına vererek hayatın devamını sağlar.

Tüm bunların farkına varmak ise bazen bu sevgiyi alamamış kişilerde öfke veya üzüntüye sebep verebilir ancak bilinmelidir ki, ebeveynlerimiz de daha iyisini bilmiyorlardı. Bildiklerinin en iyisini buydu belki de... Bu farkındalık, bizlere onların içlerinde kalmış sevgiyi hissetmemizi sağlar. Artık almaya ve kabul etmeye başladığımızda hayatımızdaki dengeler yerine gelmeye başlar...

Gözlerimizi kapatır, anne ve babamızın önümüzde durduğunu hayal ederiz. Onlara 'evet' deriz... Sırtımızı döner, onlardan akan sevgi ve enerjiyi hissederek, kararlı adımlarla hayat doğru kendimizi bırakırız...

26 Aralık 2011 Pazartesi

2011...den 2012...ye



Hep "an’ı yaşa" deriz kendimize veya çevremizdekilere... Fakat bunu gerçek anlamda uygular mıyız? Uygulamaktan öte anlar mıyız? Ben 2011’e kadar anlamadım sanırım, şimdi uygulayabiliyor muyum? Bunu an’lar belirleyecek.

Konu an’lar yani Şimdi’den açılınca sene kavramı, 2011 değerlendirmesi ve 2012 hedefleri ile çelişiyor sanki. Ancak Şimdi’de yaşamak, geçmişteki an’lardan ders almamayı ve gelecekteki an’larımı planlamamayı, hedefleri belirlememeyi gerektirmiyor.

Buna saat-zamanı diyebiliriz. Ancak geçmişe takılı kalmak, veya devamlı geleceğe bağlı yaşamak, var olmamak demek. 'Ah bir okusaydım, ah başıma bunlar gelmeseydi' gibi... Veya 'ah şu okul bir bitsin, ah ben bir emekli olayım, ah bir terfi alayım, siz beni o zaman görün' gibi serzenişler... Geçmiş veya gelecekte tutuyor bizi.

2011 planlarımı hatırlıyorum, 10,000 sayfa kitap okumak ve iş değiştirmek gibi hedeflerim gerçekleşti. Bunların dışındaki hiç bir gelişmeyi ne tahmin edebildim ne de hayal...
6 yaşımdayken, 'Bu benim okul sorumluluğumun olmadığı en büyük yaşım' dediğimi hatırlıyorum, lise’deyken 'Artık çok olgunlaştım' dedim, budur işte... Üniversite hayatı artık zirve gibiydi, bundan daha iyisi olmazdı... Olan ondan sonra oldu: Uzun süre takıldı hayat, çünkü iş hayatı “gelecek” beklentilerini vermiyordu bir türlü. Bu dönem 2003 yılına kadar devam etti. Yeni bir sistem, evlilik devreye girdi.

Ancak tam taşlar yerine oturmamıştı, iş hayatı, hırslar kendimi kaybederken “baba” olmak bambaşka bir rol daha eklemişti hayata. Bu hayatımın bir dönüm noktasıydı sanki... Ancak baba olmak adına, “kendi’m” olmayı bırakmış mıydım? Öte yandan, hep içimde olan kitap sevgisini fışkırması ile başka bir öğrenme süreci de tetiklenmişti... Derken bir başka muhteşem çocuk geldi ailemize. Artık tam bir kaos içinde gitmek, maskeler takmak, 'Çok şükür Pazartesi geldi' demek... Körleşmek, bakmak ama görememek, görmek ama ifade edememek, ifade etmek ama müdahale edememek, müdahale etmek ama 'tüh ya' demek; korkmak, endişe duymak, vicdan azabı duymak, 'çok şükür' demek ve sabır göstermek.

İşte bu halde 2011’e girerken, bir de üzüntülü haber, doğmak kadar doğal ve hatta belki de hayırlı olan ölümü, sanırım hep acı ile karşılayacak insanoğlu... 2012 başlarken, artık “tamam” demek yok, “olduk” demek yok, sonsuza kadar bir öğrenme süreci, hatta öğrendiklerini unutma, ölmeden önce ölme süreci bu... 

Yaşarken ölmek için gereken farkındalık ve Acı-Öfke-İsyan etme üçlüsü... Bu üçlüyü takip eden kabullenme, affetme, ve özgürleşme...

İşte, bu aşamada Var’lığını, an’ı, zihninin ötesindeki gücü hissedebiliyorsun. 2011... Her an’ında tanrıya şükredebildiğim, Tanrı'nın kullarına “dayanamayacakları acıdan fazlasını vermeyeceğine” inandığım, isyan ettiğim, kabuklarımı kırdığım, nefes aldığım bir sene... 

20 Aralık 2011 Salı

Evren ve Çekim


Çekim yasası... 
50,000 yıllık insanlık tarihinde herkesin içinde yaşadığı ancak kimsenin göremediğini Newton gördü. Dünya elmayı çekiyordu. Herkesin hep gözü önündeydi bu gerçek... Ta ki Newton'a kadar, bu durumu kimse anlayamadı.

Gerçek? Gerçek nedir?
Gerçek beynimizin algıladıkları mıdır?
Biz dünyayı düz algılıyorsak dünya düz müdür?
Metali, kumaşı ellerimizle dokunduğumuzda neye benzediğini biliyoruz.

Ancak hiç eliniz uyuştuğunda metale veya kumaşa bir ellediniz mi? 
Algılarımızla kendi gerçekliğimizi mi yaratıyoruz?
Bu açıdan bakarsak; gerçek diye adlandırdığımız her şeyler -zihnimizin- algıları; kısacası elektrik sinyalleri...

Her maddenin derinine indiğimizde ise atomları görüyoruz. Atomların da ötesinde elektron ve atom çekirdeği... Onlarında da ötede quarkları... Ve en sonunda boşluk ve enerjiden başka bir şey kalmıyor geriye... Bilim insanları için madde kelimesinin eski anlamı yok artık. Bir atomun %99'u boşluktan oluşuyor!

Gökyüzüne baktığımızda asıl olan mesaj yıldızların güzelliği mi? Yoksa her şeyin büyük bir boşluktan oluştuğu mu? Boşlukta kalan küçük parçalar ise titreşiyor ve birbirleri ile çekimle etkileşiyorlar, devamlı bir hareket halindeler.

Biliyoruz ki, Evren genişliyor, ve Büyük Patlama teorisine göre tek bir iğne başı kadar bir top patlayıp genişlemeye devam ediyor. Bu teoriye göre Evren'deki her şey halen birbirleri ile bağlantı halinde...

Bu sebeple biz de birbirimize çekiliyor olabilir miyiz?  Zihnimizde oluşturduğumuz düşünceler bizim kendi gerçekliğimizi mi yaratıyor?.. Tanrı, bu illüzyonla bizi sınıyor mu? Yoksa bu sadece gelip geçici bir hediye mi?

5 Aralık 2011 Pazartesi

Yapraklar ve Sonbahar


Sonbahar... güzelliği anlamak için büyümek mi gerekiyor?
Yazı, baharı ve hatta kışın yağan karı sevmeyen çocuk pek olmaz.
Ama sonbahar, o muamma...


Bu sonbahar, onun ne kadar eşsiz, ne kadar muhteşem olduğu keşfetmek için bazen 40 sene geçmesi gerekiyormuş meğer... 

Yaprakların dallarından kopuşuna tanıklık etmek tarif edilemez... Evrenden gelen bir emir, bir zamanlama sanki. Evet, Yapraklar dökülüyor ancak hüzünlü değil. 
Yenilenmek için, hayatın muhteşem evresini tamamlamak için, bahara tekrardan hazırlanmak için... Vücudu temizlemek, geçmişte yaşanan anlardan özgürleşmek için... Var'lığın yaratıcılığı ispatlamak için...