19 Haziran 2026 Cuma

Hot Milk - Sıcak Süt

 


Sıcak Süt, annesi Rose’un yıllardır süren gizemli rahatsızlığı nedeniyle onun bakımını üstlenen genç Sofia’nın hikâyesini anlatan psikolojik bir dramdır. Sofia ve annesi, tedavi umuduyla İspanya’nın Almería kıyılarına gider. Burada sıra dışı yöntemler uygulayan Doktor Gómez’le görüşürler.

Film ilerledikçe asıl odak hastalığın kendisinden çok, anne ve kız arasındaki bağımlı ve gergin ilişkiye kayar. Sofia, hayatını büyük ölçüde annesinin ihtiyaçlarına göre şekillendirmiştir ve kendi kimliğini bulmakta zorlanmaktadır. Almería’da tanıştığı özgür ruhlu Ingrid ise ona farklı bir yaşam ihtimalini gösterir. Ingrid’le kurduğu yakınlık, Sofia’nın hem özgürleşme isteğini hem de annesiyle olan karmaşık bağını sorgulamasına neden olur.

Sofia'nın Kimlik Krizi

Sofia'nın temel çatışması, kendi hayatını yaşamak ile annesine bakmak arasındadır. Uzun yıllar boyunca annesinin bakımını üstlendiği için bireyselliğini geliştirmekte zorlanmıştır. Sofia, annesinden psikolojik olarak ayrılıp bağımsız bir benlik oluşturmak ister; ancak bu süreci tamamlayamamıştır.

Annesinin hastalığı nedeniyle sürekli sorumluluk hisseder. Suçluluk duygusu yaşar. Kendi arzularını bastırır. Kim olduğunu tam olarak bilemez.


Rose'un Hastalığı

Rose'un yürüyememesi filmin en önemli psikolojik sembollerinden biridir. Gerçekten beden mi hasta, yoksa ruh mu? Rose'un rahatsızlığı psikosomatik bir durum mudur?

Rose kontrolü kaybetmekten korkar. Kızını yanında tutmak ister. Kurban rolüne sığınır. Hareket edememesiyle yaşamındaki tıkanmışlığı bedeninde ifade eder. Kurban harekete geçemez. Bunu hastalığına yansıtır.

Bağımlılık

İlk bakışta Rose muhtaç, Sofia ise fedakâr görünür. Ancak film ilerledikçe bunun tersine döndüğünü hissederiz. Aslında Rose fiziksel olarak bağımlıdır ama duygusal olarak güçlüdür. Sofia ise fiziksel olarak özgürdür ama psikolojik olarak bağımlıdır.

Deniz Sembolizmi

Deniz film boyunca tekrar eden önemli bir imgedir. Psikanalitik okumada deniz: Bilinçdışı, Anne rahmi, Dönüşüm, Yeniden doğuş anlamlarına gelebilir. Sofia denize girdikçe annesinin kurduğu psikolojik sınırların dışına çıkmaya başlar.

Sofia’nın denizanası ile çarpışması da annesi  ve içsel problemleri ile ilgili olabilir. Bir yandan anneyle olan görünmez ama acı veren bağı, bir yandan bastırılmış duyguları ve gölgeyi, bir yandan da özgürleşmenin kaçınılmaz bedelini temsil eder.

Hakikat
Rose gerçekten hasta mı? Bir insanın yaşadığı acının "gerçek" olması için mutlaka fiziksel bir nedeni olmak zorunda mı? Rose'un hastalığı açıklanmasa bile çektiği acı gerçektir. Rose’un sakladığı gerçekler sistemi tıkamaktadır.

Sıcak Süt, olay örgüsünden çok karakterlerin iç dünyasına odaklanan bir filmdir. Psikolojik açıdan anne-kız arasındaki bağımlılık, suçluluk ve bireyleşme sürecini; felsefi açıdan ise özgürlük, beden, kimlik ve hakikat sorunlarını ele alır.

Sofia’nın babası 4 yaşında onu ve annesini terk etmiştir. Ülkesi olan Yunanistan’a gidip daha genç bir kadınla evlenip ikinci bir kız sahibi olmuştur. 11 yıl sonra babasını görmek isteyen Sofia, annesinin olumsuz yanıtına kızgın bir şekilde cevap verir. Babasının ona davranışı önemli değildir, nasıl biri olduğunun önemi yoktur. Bu hayatta seçtiği babadır o… Babası ise Rose ile yapamamıştır. Hiç kimse siyah veya beyaz değildir.

Sofia hayatta kalmak için maskeler yaratmıştır: Sorumlu, Sabırlı, Mantıklı, Bakım veren, Kendini geri plana atan… Çevresindeki herkes onu annesine adanmış bir evlat olarak görür. Fakat derinde ciddi bir gerilim vardır. Sofia'nın gölgesinde bastırılmış meseleler:  Öfke, Cinsellik, Bencillik, Bağımsızlık arzusu, Terk etme isteği…

Sofia’nın çekildiği Ingrid ise özgür, korkusuz, tutkulu, bağımsız görünür. Başkalarının beklentilerine göre yaşamayan biri gibi durur. Sofia'nın gölgesinin taşıyıcısıdır. İnsan bastırdığı özellikleri başka birinde görür ve ona güçlü biçimde çekilir. Ingrid, Sofia'nın yaşayamadığı her şeyi yaşar gibi görünür. Oysa Ingrid’in de içinde bastırdığı acıları, suçluluk duygusu vardır.

Rose’un dayandığı maske yarattığı hastalığıdır. Şu mesajı verir: "Ben yardıma muhtaç bir insanım." Bu ona ilgi, koruma, kontrol, yakınlık sağlar. Rose'un gölgesinde manipülasyon, kontrol arzusu, öfke olabilir.

Doktor Gómez, Jung'un arketipleri açısından bakarsak doktor karakteri bir tür bilge figürüne benzer. Sorular sorar, gizli dinamikleri görünür kılar, karakterleri kendileriyle yüzleştirir. Sırlar ortaya çıktıkça sistem rahatlamaya başlar.

Filmin sonunda cevaplardan çok sorular kalır. Bu yüzden film, klasik bir dramdan ziyade izleyiciyi düşündürmeyi amaçlayan varoluşçu ve psikanalitik bir karakter incelemesi olarak görülebilir. Sofia'nın yolculuğu aslında annesinden kaçma değil, kendi benliğine doğru ilerleme çabasıdır.

Seçim yapman gerekiyor anne. Seçimi yap. Dışarı çıkmayı seçmen lazım. Bütün gün bir odada oturup o odanın kokusu üstüne sinmiş halde yavaş yavaş ölmeyi reddetmen lazım. Anlıyor musun? Lütfen, hayatı kucaklaman lazım. Sadece tahammül etmekle olmaz. Duyuyor musun?

24 Mart 2026 Salı

Springsteen: Deliver Me from Nowhere

Rock müzisyeni Bruce Springsteen’in 1982’deki Nebraska albümünü yaratma sürecindeki psikolojik krizi ve içsel yolculuğu konu alan film onun babasıyla sıkıntılarına ve çocukluğuna götürür.

Bruce’un derindeki
meselesi baba ile çatışmadır. Babası alkol problemi olan, donuk, zihinsel sağlık sorunları yaşayan biridir. Annesine olan şiddet eğilimli davranışları, oğluna uzak durması Bruce’da değersizlik hissi, öfke ve kapanma oluşturur.

Bir yandan ciddi bir bağlanma problemi varken bir yandan başarıdan korkan veya çekinen bir yanı vardır. Başarı onda paniğe yol açmaktadır. Ona en büyük destek ise bir müzik eleştirmeni olan Jon’dur. Hem sanatsal hem de kişisel olarak büyük destek veren biridir.

Filmdeki albümlerin oluşturma süreci Springsteen için bir yüzleşme sürecidir. Onun yalnız kaydedilmesi, çocukluk anıları,  başarıya karşı suçluluk hisseleri… Tüm bunların sonucu olarak ortaya çıkan depresyon. Müzik, onun kendini ifade şekli, duygusal düzenleme aracı.


Başarı Kaygısı ve Kimlik Krizi

Springsteen filmde büyük bir başarı eşiğindedir. Ama bu noktada şu korku ortaya çıkar:

  • Başarı kimliğimi değiştirir mi?
  • Gerçek benliğimi kaybeder miyim?

Müzik yapımcılarının beklentilerine göre davranmak yerine, kendi iç hakikatine göre bir yol seçer. Popüler bir albüm yerine: karanlık, minimalist Nebraska albümünü çıkarır. Albümün sade olması (tek gitar, tek ses) önemli bir metafordur. Bu minimalizm: gürültüden kaçış ve içsel hakikate yaklaşma anlamına gelir.

Filmin sonunda Springsteen, terapiye başlar. Babasıyla duygusal bir bağ kurar, özellikle onun kucağına oturduğu sonra son derece duygusal bir andır. İçsel karanlığını kabul eder, bu bir zafer değil, kendini kabul etme sürecidir.


Jung açısından bakılırsa Springsteen’in gölgesi birkaç kaynaktan gelir. 

Baba: Öfkeli, depresif, alkol problemi olan

Springsteen babasına benzemekten korkar ve bu yüzden babasının özelliklerini gölgeye iter. Jung’a göre gölgeyle baş etmenin iki yolu vardır; bastırmak ve yaratıcı şekilde ifade etmek. Springsteen ikinci yolu seçer. Albümün sade kayıt edilmesi, yalnız yapılması, karanlık hikâyeler anlatması onun gölgeyle birebir temas kurduğunu gösterir. Öte yandan Springsteen’in sahnedeki persona’sı; güçlü, karizmatik ve enerjiktir. Ancak Nebraska döneminde ortaya çıkan müzik: kırılgan, yalnız ve karanlık bir ruh halini gösterir.

Bruce tüm bu süreçlerden başarıyla çıksa da ara ara depresyondan kurtulamaz. Şarkı sözlerin arasında bir çok başka kişiye ilham olacak mesajlar vermeye devam eder. Springsteen’in dünyası şunu söyler:

Hayat zor olabilir, ama insan yine de umut etmeye devam eder.

“Thunder Road”

“It’s a town full of losers, I’m pulling out of here to win.”
Bu kasaba kaybedenlerle dolu; başarmak için buradan ayrılıyorum.

“Born to Run”

“Someday girl, I don’t know when, we’re gonna get to that place where we really wanna go.”
Ne zaman olduğunu bilmiyorum ama bir gün gitmek istediğimiz yere gideceğiz.

“The River”

“Is a dream a lie if it don’t come true, or is it something worse?”
Gerçekleşmeyen hayaller bir yalan mı, yoksa daha beter bir şey mi?

“Dancing in the Dark”

“You can’t start a fire without a spark.”
Değişim için önce içsel bir kıvılcım gerekir.

“Streets of Philadelphia”

“Ain’t no angel gonna greet me.”
Hiçbir melek beni karşılamayacak.

“Nebraska”

“I guess there’s just a meanness in this world.”
Dünyanın doğasında zalimlik vardır.

“Land of Hope and Dreams”

“This train carries saints and sinners.”
Herkes aynı yolculukta: iyi ve kötü birlikte.

1 Mart 2026 Pazar

Don Kişot


Don Kişot, şövalye romanlarını o kadar çok okur ki gerçekliği o anlatıların filtresinden görmeye başlar. Yel değirmenlerini dev, hanları şato sanması yalnızca komik değildir; bu bir
gerçeklik yeniden inşasıdır. Özellikle temel seviyede olan bir erkek için hayatta kalmanın bir yoludur: Gerçeklikten Kaçış ve Fantezi Kurmak.

Don Kişot’un psikolojisine bakarsak kendini idealeştirme, gerçeklikten kopuş, kimlik krizi ve kaçışı görürüz.

Don Kişot’un dünyası acı verici derecede sıradandır. Yaşlı, yoksul ve önemsiz bir adamdır. Şövalye kimliği, bu sıradanlığa karşı geliştirilmiş bir fantezi olabilir. Gerçek benlik (zayıf, yaşlanan, sıradan) ile ideal benlik (kahraman, soylu, anlamlı) arasındaki çatışma hikâyenin merkezidir. Temel seviyedeki bir erkeğin, mevcut gerçeklikle kendisini olmak istediği hayali benliğin arasındaki farkın yarattığı gerginliğin ifadesidir Don Kişot’un hikayesi.  

Sancho Panza

Don Kişot ne kadar hayal dünyasındaysa Sancho da bir o kadar bu dünyadadır. Dolayısıyla Jung’un arketipsel açısından bakarsak, Sancho onun gölgesidir. Biri uzun, diğeri kısadır, biri incedir, diğeri şişmandır…

Gerçek dediğimiz şey ortak bir uzlaşma mı, yoksa bireysel bir yorum mu?

Don Kişot için yel değirmeni devdir. Çevresi için değildir. Gerçeklik çoğunluğun mu, bireyin mi? Bilinçdışında bireye gelen kolektif bir mesaj mıdır? Hepimizin içindeki Don Kişot ve Sancho mudur ikisi?

Kahraman Don Kişot

Don Kişot, dünyanın anlamsızlığına karşı anlam yükler. Don Kişot başarısızdır ama vazgeçmez. Saçma dünyada onurlu kalmaya çalışır. Mitolojideki Sisifos ‘u hatırlatır. Sisifos büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır. Tam tepeye yaklaşırken kaya geri yuvarlanır ve yeniden başlar döngü.

Belki de hepimiz biraz Don Kişot’uz. Kimliğimiz hikâyelerle kurarız. Gerçeklik sabit değil, yoruma açıktır, görecelidir. İdealizm ile gerçekçilik arasındaki gerilim hepimizin yaşadığı bir çelişkidir. Bazen “delilik”, dünyanın toplumun normalliğine karşı bir direniştir.

Gölge

Gölge yönümüz kabul etmek istemediğimiz, bastırdığımız taraftır. Don Kişot yüce, asil, kahraman olmak ister. Ama sıradandır, korkar, yaşlanmıştır.

Sancho: Topraksı, Dünyevi, Basit, Maddi

Bu açıdan Sancho, Don Kişot’un gölgesini temsil ediyor olabilir.

·       Don Kişot → Hayal, ideal, anlam arayışı

·       Sancho → Gerçek, beden, hayatta kalma

İkisi birlikteyken dengededirler. Ayrı kaldıklarında eksiktirler. Bu yüzden bazı yorumculara göre Sancho, Don Kişot’un bilinçdışı değil, dengeleyici zihinsel parçasıdır. Sancho zamanla değişir. Roman ilerledikçe:

·       Sancho daha idealistleşir.

·       Don Kişot daha kırılganlaşır.

Bu dönüşüm şunu gösterir; ikisi birbirinin içine sızar. Bu da onların iki ayrı kişi değil, aynı ruhun iki yönü gibi okunmasına yol açar.

8 Ocak 2026 Perşembe

Soul On Fire

Henüz dokuz yaşındaydı... Yüzü hariç her yeri yanmıştı. Abisi ve kardeşi onu ateş çıkarmıştı. Ancak yaşama şansı yüzde bir bile değildi. Bandajların arasından çıkan tek bir soru soruyordu: "Neden Ben?"

Ona ilk destek olan hemşire Roy olacaktı, "Evlat, bir gün yürüyeceksin" diyordu. Aile dışında onu ziyaret eden diğer kişi ise hayranı olduğu beysbol takımının sunucusu Jack Buck. Onu ziyaret eden, ona maç yayınlarından selam söyleyen Jack. 

John en sonunda hayatta kalmıştı, yürüyebiliyordu. Ancak el parmaklarının kesilmesi gerekmişti, bedeninin tamamında yanık lekeleri oluşmuştu. Hastanedeki fiziksel acıların yerini hayata yeniden uyum sağlamanın zorlukları alacaktı. Genç bir adam olduğunda ise kendine oluşturduğu maskelerden biri eğlenceli ve çok içmekle gurur duyan bir parçasıydı.

Her türlü desteğe rağmen bu şekilde yaşamak çok zordu. Kendini güzel bir kızla düşünemiyor, yazı yazmayı bile hayal edemiyordu. Piyano çalmak hayal gibiydi. Bedenini göstermemeye özen gösteriyordu. Derinde özgüveni düşüktü, görülmeyen bir duvar ise zor duygularını kapatmak için geliyordu, koruyordu onu. 

Bir an kendini hapishanedeki mahkumlara konuşma yaparken buldu kendini. Kendi içindeki mahkumla yüzleşiyor hem de başkalarına ilham kaynağı olabileceğini fark ediyordu. Olan biten her şeye şükretmeye başlamıştı. Uzun yıllar sürdü, acılar çekti, kendini kandırdı, sarhoş oldu...
En sonunda hazırdı. Kitap yazmaya, konuşma yapmaya, çok sevdiği aile ile yaşamaya...

Yürüdüğün yolu her zaman seçemezsin, ancak onu nasıl yürüyeceğini seçebilirsin.

Babası artık hastalığından dolayı tekerlekli sandalyedeydi. Bir zamanlar babasını onu sandalyede tur attırmıştı, şimdi sıra John'daydı. O babasına son bir tur attırdı. Babasından miras kalan olumlu bakış açısı ile kaderine "evet" demeyi öğrenmişti.

Kaderine evet diyenler güçleniyordu, hayır diyenler ise zayıflıyor...
Jack Buck ona -hayata evet demeyi- öğretmişti.  

6 Ekim 2025 Pazartesi

The Balloonist

Kimseye güveni kalmamıştı… Tek başına dünyaya getirmesi gerek bir oğlu karnındaydı. Anne ve babasının yanında kalmak istemediği için evi terk etmeye karar vermişti. O sırada babası ödül kazanmış tavuğunu ağaçtan indirmek için merdivene tırmanıyordu. Annesi ise merdini tutarak ona destek oluyordu. Kızının gidişini göre anne kızını engellemek isterken eşini yalnız bırakmış… Baba ağaçtan düşerek hayata veda etmişti.

Her şey yine alt üst olmuştu. Okul çağına gelmiş oğluna bakmak için bir otelde odaları temizliyor, artık konuşamayan annesine bakım veriyordu… Annesi içten içe ona öfkeliydi. Onu yargılıyordu. Açıkça dile gelemeyen ve derinden işleyen bir mesajdı: hem kötü anneydi hem de kötü evlattı.

Bir gün hiç beklenmedik bir şey olmuştu. Tavuk kümeslerinin üstüne balonuyla bir adam düşmüştü. Önceleri birbirleriyle ters düşseler de bir süre sonra bu iki insanın arasında bir çekim oluşur. Başlarda kimseye güvenmediği için anlamı olmayan, gizli tutuşacak bir ilişkidir. Kısa zamanda tüm aile bu yeni ziyaretçiye alışmış, herkes mutluydu. Oğlunun bir babaya ihtiyacı vardı. Oğlu bu yeni gelen adamla yeni kümesin inşaatına girdiğinde annesine gururla şöyle demişti: “Anne, bırak da işimizi yapalım”

Aşkın içine boşuna düşmemişlerdi; yaralı iki kalbin buluştuğu bu çukurdan ancak beraber çıkabilirlerdi. Bu da sabır ve içlerindeki acıyla yüzleşmekle olacaktı… En sonunda botlarını çıkartıp çıplak ayaklarını yere basmıştı, güvenle basıyordu toprağa, hayata…

“Rüzgârdan dolayı baloncu oldum. Hayatın kendisi gibi… Sen bir yere gitmeyi hayal edersin, rüzgâr seni alır ve başka bir yere götürür. Bir şey yapamazsın. Onunla savaş olmaz. Rüzgar hep kazanır, bazen de yüzüne vurur. Ama seni kaldırır, seni öyle yükseklere çıkartır ki kendini cennette değiyor gibi hissedersin.”

2 Şubat 2024 Cuma

Çocuk, Köstebek, Tilki ve At


Hem kitabı hem de filmi olan bu sıcacık hikâye, her yaştan kişiye hitap ediyor. Kaybolmuş çocuğun yolculuğu gibi gözükse de, yazar
Charlie Mackesy’nin belirttiği gibi bu dört karakter aynı kişinin farklı parçalarını yansıtıyor. Hayat boyu bölünen bir kişinin parçaları. Görüldüğü gibi her bir parçanın artı eksileri var, parçalar kendi aralarında anlaşabildikleri kadar zıtlaştıkları durumlar da var…

Çocuk

Öğrenmeye çalışırken hayatın zorlukları karşında yolunu kaybetmiş. İçimizdeki çocuğu yansıtıyor gibi gözüküyor. Doğa hayatı temsil ediyor; zorluklarına rağmen güzel ve keşfedilmeye değer. Çocuk bu yolculuğunda merak içinde sorular soruyor.  Öte yandan kendini suçlama eğilimde. Hepimizin içindeki çocuk gibi.

K (Köstebek): Büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?
Ç (Çocuk): İyi kalpli…

Ç: Başarı sence nedir?
K: Sevmek…

Çocuk bu değerli arkadaşları ile vakit geçirmekten mutluluk duymaktadır. İçimizdeki parçaları yansıttıklarımız en yakınımızdaki kişilerdir. İçsel dostluğu sağlayabilirsek dışarıdaki dostluğu da sağlayabiliriz.

Köstebek

Köstebek ise yemekle kafayı bozmuş; özellikle de pastayla. Öte yandan coşkulu bir yanımızı temsil eden köstebek kimisine göre bilinçdışını da temsil ediyor olabilir.

Ç: Sence en büyük zaman kaybı nedir?
K: Kendini başkalarıyla karşılaştırmak…

Köstebek minicik ve korkak olmasına rağmen bir o kadar da cesur – hayattaki düaliteyi gösterir gibi. Her şeyin karşıtıyla var olduğunu ispatlar gibi…

K: İyilik görmek için bekliyoruz çoğu zaman, oysa kendimize iyi davranmaya hemen başlayabiliriz.

At

At, bilge bir parçayı temsil ediyor olabilir. Kimisine göre ruh veya öz-benlik de olabilir. Yardım istemenin pes etmenin tersi olduğu söylüyor at; çocuğun kendi zayıflıkları ile yüzleşmesinin gerçek cesareti simgelediğini belirtiyor.

A (At): Gözyaşlarının bir nedeni vardır, sana güç verir, zayıflık değildir.
Büyük şeyleri kontrol edemediğini hissettiğinde burnunun dibindeki sevdiğin şeylere odaklan.

Tilki

Tilki, sessiz ve dışlanmış yan gibi… Yazarın belirttiği gibi hayata küskün ve kendini korumak için kimseye kolay kolay güvenmeyen bir parça. Oysa her parça gibi değerli. Tehlikeli anlarda koruyan, kaçan, savaşan, saklanan; daha sonra iyileşmek için bekleyen.

Sonuç

Özgürlük, olaylara nasıl tepki verdiğimizle ilgili… Tepkisel olan parçalarımızı zihnimiz otomatik pilotu olan göreceli olarak daha ilkel bir kısmından besleniyor. Bu derindeki tepkiselliğin ardındaki dinamikleri çözmediğimiz sürece özgür irademizle kararlar veremeyeceğiz. Dinamiklerin çoğu çocukluğumuza, ebeveynlerimizle olan ilişkiye dayanmaktadır. Onların çocuk ve travmatik parçaları, onların ebeveynleri derken anlarız ki köklerimizdeki acı olaylar parçalarımızın yaratıcıdır.

Zihnimiz başkalarının bizi nasıl gördüğü ile kendimizin bizi nasıl gördüğü arasındaki çelişki ile boğuşur – oysa hakikat daha derindedir. Hayatın “mükemmel olmasına” gerek yoktur; hayat hayattır… Hayat zor olsa da, içimizdeki çocuk sevilmeyi hak ediyor – olduğu gibi.

Ç: Acaba öğrendiklerini unutma okulu diye bir şey var mı?

13 Aralık 2023 Çarşamba

Please Give

Annesi ona hiçbir zaman yirmi dolar vermemişti, kendi istediği kıyafetleri de almıyordu, ancak yolda rastladığı bir dilenciye yirmi doları vermekle kalmıyor, manevi olarak da ihtiyacı olan insanlara yardım etmeyi kafaya takmıştı. Onunki basit bir yardımdan öteydi; sanki bir bağımlılık gibi yardımseverdi. Kendi kızına veya eşine değil – yardıma muhtaç olduğunu düşündüğü insanlara.

Anne ve babası komşularının evini almışlardı; oysa dairenin eski sahibi olan huysuz yaşlı anneanne ölmek bilmiyordu sanki. Küçük torunu ile yaşıyor, torunu onun her ihtiyacını karşılıyordu. Mesleği de hemşirelik ve bu mesleği severek yapıyordu. Ablası ise güzellik uzmanı güzel bir kadıncı. Kardeşinin aksine, o anneannesine kötü davranıyor ve fazlaca destekte bulunmak istemiyordu. Öfkesi kişiseldi, annesinin erken ölümün sonra anneanne onlara bakmıştı. Öte yandan o hep aksi biriydi.

Babası ise bu büyük abla ile flörtleşiyordu. Hiç hayatında yapmadığı bir şeydi bu. Buna sebep olan karısının başkalarına düşkünlüğü ve artık arkadaş gibi olmaları olabilir miydi? Bilemiyordu. Tuvalete bile beraber giriyordu anne-babası… Ne olursa olsun babası onu daha çok anlıyordu. Yine de babasının böyle bir ilişki yaşamasını istemezdi.

Onu en çok rahatsız eden durum ise gerçeklerin söylenmiyor oluşuydu. Burnunda korkunç bir sivilce bile çıksa hiç belli olmuyor diyerek sözüm ona moral veriyordu. Kızının kendini şişman hissetmesine aldırmıyor, kıyafet seçimlerinde kızına tam aksi fikirler söylüyordu. Annesinin onu görmesine ve olduğu gibi kabul etmesine ihtiyacı vardı. Oysa annesi ticarette kazandığı paradan bile rahatsız oluyordu. En sonunda kandırdığını düşündüğü bir müşteriye fazladan para bile vermişti.

Annesine kızgındı; ne babasının yanında bir eş, ne de onun için bir anne oluyordu. Sadece dünyadaki aç ve muhtaçlara kafayı takmış bir şekilde onlara yardım etmeye çalışıyordu. Bunun bir dengesi yok muydu? Öncelik sıralaması olması gerekmez miydi? Kendisi, babası, kızı ve sonra muhtaçlar gelebilirdi belki… Ayrıca annesi verdikçe tükenmiyor muydu? O kimden alacaktı? Yoksa tüm bunlarda yanılıyor muydu?    

23 Ağustos 2023 Çarşamba

Yaylada

Ağaçlarla bulutların dans ettiği anda

Birsiz, sıfırsız, ayrımsız…

Ayrımsızlığın da sonlandığı o yaylada...




19 Mayıs 2023 Cuma

19 Mayıs


Tüm umutların sona erdiği bir anda Samsun’a doğru yol alan bir gemi dört sene sürecek bir mücadelenin başlangıcıydı… Dışarıdaki düşmanlara karşı kazanılan bir çabaydı bu. Oysa henüz dört senenin içindeyken bile sadece harici değil dahili düşmanlar da vardı. Savaş sadece dışarıya karşı verilmiyordu. İlk başta bu noktaya nasıl gelinmişti? Tüm büyük medeniyetlerinin çöküşü kendi içsel problemleri ile başlamamış mıydı? On-on beş senede olan bir durum değildi bu. Fakirlik, cehalet, dışlanmışlık Anadolu’nun her yerindeydi.

Zafer sadece dışarıda kazanılmadı, içeride de kazanıldı. Zihniyet değişti, her yana fabrika, okul, ışık yayıldı. Ancak ne oldu? Sen-ben davaları maske değiştirerek devam etti. Işık zihinlerin derinine inemedi. Ötekileştirme kutuplaşmaya sebebiyet veriyor. Kutuplaşma her bireyin bir kale seçmesine ve kalesinin ölümüne savunmasına sebebiyet verir. Dar görüşlülüğe yatkın beynimiz nörolojik olarak iptal edildiği gibi kendi fikirlerinin aksi fikirleri tehdit olarak görmektedir. Öyle asıl savaş insan zihnin içinde verilmelidir.

Bağnaz bir şekilde tutunduğumuz inançlara, fanatizme, düşüncelere bakmalıyız? Kendimizi keşfedersek neden diğerlerini yadsımaya çalıştığımızı, ötekileştirdiğimizi, kısıtlamaya çalıştığımızı, bize benzemelerini istediğimizi anlayabiliriz. Yunus Emre’nin dediği gibi ilim bilmek kendini bilmektir. Aşkı böyle bulu Yunus… Aşkı ancak nefsini öldürdüğünde bulur. Bizi yöneten bu içsel parçalarımızı öldürmedikçe özgürlük söz konusu değildir.

İnsan zihninin tek derdi kendini güvende tutmaktır. İster bu dünyada, ister hayalini kurduğu cennette… Hiç fark etmez. En tehlikeli olan da hiçbir fikri olmadığı öte dünyayla ilgili saçma sapan söylemlere inanarak teslim olur içinde bulunduğu topluluğa. Önemli olan ait hissederek güvende hissetmesidir. Gerisi kolaydır, sahte aşk için yapılan her şey mubahtır…

Ey Türk Gençliği, son ve nihai vazifen, içinde özgürlüğe ulaşıp, çevrene ışık yaymaktır. Ta ki tüm ışıklar bir olana kadar… 

30 Nisan 2023 Pazar

Pieces Of A Woman

Anneannesi annesini savaş zamanı doğurmuştu. Dedesi toplama kampındayken, saklandığı bir köşede annesini doğurmuş, sadece çocuğunun hayatta kalmasına yetecek kadar besin bulabilmişti. Ağlayacak gücü olsa yakalanabilirlerdi. Bir süre geçtikten sonra bebeği doktora gösterdiğinde doktorun bebekten hiç ümidi yoktu. Ölecekti. Anneannesi onu hayatta tutmaya çok istekliydi. Doktor onu havaya kaldırmasını söyledi. Eğer başını dik tutarsa bir şansı vardı. Annesi bebek halinde başına dikleştirmişti. Bir daha da inmemişti başı; hep güçlü bir kadın olmuştu.

Şimdi sıra kendisindeydi; kızı artık doğmak üzereydi. Ne olabilirdi? O da elbette evde doğuracaktı. Kocası da onunla hem fikirdi. Oysa işler hiç de umdukları gibi gitmemişti. Önce her zamanki ebelerinin yerine yeni bir ebe gelmişti. Kızı uzun bir ıkınmadan sonra kucağındaydı ancak hiç beklenmedik bir şekilde bebeklerini kaybetmişlerdi… Ebe, gidişattan endişesini dile getirmişti, oysa kendisi hastaneye gidip evde doğuramamayı başarısızlık olarak görüyordu. İşte bu onu için için parçalayacaktı.


Hiçbir şey aynı değildi artık. Annesi ebeyi mahkemeye vererek adalet istiyordu. Kocası da onun eski halini... Yapamıyordu. Sanki parçalara bölünmüştü ve bazı parçaları da kayıptı. Kızıyla beraber bir yanı ölmüş gibiydi. Herkesin onu anlamaktan ziyade intikam peşinde olmasını da anlayamıyordu. Kocası başka bir kadına sığınmıştı bile, o da kendini biraz eğlenceye atmak istedi ancak yapamadı. Yaşadıkları ile nasıl yüzleşecekti.

Günler geçti, ebe hakkında açılan kamu davasındaydı artık. Bir süre herkesin beklentisini besleyecek şekilde tanıklık ettikten sonra ebenin bir suçu olmadığını, onun elinden geleni yaptığını söyledi. O da biliyordu, kızının dünyayı bu kadar kısa sürede terk etmesinin başka bir sebebi vardı…

Belki bir gün ne olduğu anlayacaktı, artık hayata devam etmek için onunla vedalaşmaya, onun bu kısacık yaşamını onurlandırmaya hazırdı…

4 Kasım 2022 Cuma

Aşıklar Bayramı

Artık o da biliyordu… Son yolculuğuna az kalmış, yıllardır görmediği, arayıp sormadığı oğlunun yanına gitmesi gerektiğini biliyordu. Ona varınca “şöyle bir uğradım” diyecekti.

Oğlu Yusuf, avukat olmuştu. 25 yıldır görmediği babasına kapıyı açtığında şaşkındı. Şaşkınlık bittiğinde gelen duygusu 25 yılın öfkesiydi. Yatılı okuldayken her hafta sonu bir umutla babasını bekleyen oğlu, kısa sürede babasının ölümcül bir hastalığın son evresinde olduğunu anlayacaktı. Ailesinden ayrıldığında belki de kendinden korumak istiyordu. Eski eşi başka biriyle evlenmek zorunda kalmış, oğlu 14 yaşında yatılı okula gitmek zorunda kalmıştı. O da şimdi avukat olarak hayattaki haksızlıklarla mücadele ediyordu. Aldığı davalar ceza davaları, aldığı yük ona gelen mağdurların kaderleriydi.

Oğlu çok öfkeliydi: Neden diyordu, neden beni bırakıp gittin, neden beni arayıp sormadın? Tuhaf olan kendisinin hayaliydi yatılı okulda okumak. Öğretmek olmak. Kendi babası onu okula gönderecekti. Babasının aldığı şapkayla büyük hayaller kurarken elinde babasının verdiği şapka ile kala kaldı. Ölmüştü… İki sene geçmeden annesi… Oysa bu hikâyeler oğlunu hiç mi hiç ilgilendiriyordu. Bu onun davranışlarını haklı çıkarmıyordu. Alamadığını verememişti. Hayat bir şekilde akıp gitmişti. Tek ifade şekli sazı ile türlü söylemekti.

Erkenden kendini yola atmıştı; son hayali Kars'taki Aşıklar Bayramı’nda eski dostlarıyla bir araya gelip onlarla vedalaşmaktı. Oğlu kızgınlığına rağmen ona kıyamamış, yollara düşmüştü. Bu yolculuk onun için babasıyla çıkamadı yaşayamadığı hayatın tek perdelik bir sahnesiydi…

Sordu oğlu ona: “Adalete inanıyor musun?”
Cevap verdi: “Bunca yaşadığım yıllar boyunca bu dünyada adalet olmadığını anladım öbür dünyadan da çok büyük bir ümidim yok”… Kendi yaşadığı adaletsizlikleri kendi oğluna da yaşatmış. Oğlu da derindeki bir hisle avukat olmuş. Oysa içindeki yangın hiç sönmüyordu. Ne yaparsa yapsın kendini kötü hissediyordu. Kimseye bağlanmıyor, bağlanamıyordu.

Yol boyunca ilerlerken, hayatında kalbini kırdığı insanlardan helallik istiyordu. Bu dünyada olmayanlardan nasıl alacaktı? Gidiyordu onlarla buluşmaya… Vakti az kalmış, gözleri kapanmak üzereydi.

Oğlu bir yandan kızgın, bir yandan üzgün… Artık mezarın başında. Tek başına, gözyaşları dökülmektedir. Ağlarken diğer bir Âşık gelir ve teselli etmektedir.

“Baba kelimesi yarım kalmış bir kelimedir, babalar hep yarım kalır.”

30 Temmuz 2022 Cumartesi

Zeytin Ağacı - Aile Ağacı

Çalışıp didinip cerrah olmuştu, şimdi yeni bir hedefi vardı; yurt dışında bir bölüme transfer olmak. Ada’nın tüm başarıların yanı sıra yakın arkadaşlarından birinin kanser olması onu çok üzüyordu. Tüm çabaları onun kurtarmak da olsa arkadaşı Sevgi gözünün önünde kuruyordu. Diğer bir arkadaşları Leyla ise olumlu ve neşeli tavırları ile herkese moral vermeye çalışırken hiçbir şeyi dert etmiyor gibi duruyordu.

Tüm macera Sevgi’in 'Köken Aile Açılımı' isimli çalışmayı denemek istemiyle başlıyordu. Bu çalışma diyordu ki – her hastalığın, olayın ardında yatan bir travma veya atalara dayanan bir trajedi vardır…

Bu doğru olabilir miydi? Atalarımızın öldürülmesi, göç etmesi, sevdiklerine kavuşamamaları, anne babalarına karşı kendini ifade edememeleri, onların sorumluluklarını paylaşmaları, nesiller sonra bizleri nasıl etkilerdi?.. Daha da ilginç olanı bizi hiç tanımayan insanlar bizim atalarımızı ve bizi nasıl temsil ediyordu?

Önce Sevgi denemeye karar verdi; daha henüz çocukken gözleri önünde öldürülen babasının acısıyla yüzleşti, annesinin eşi durumuna düşüp evde bir çocuk için fazla olan yükleri sırtlandığını fark etti. Tedavisini elbette bırakmamıştı… Bir ay içerisinde çok daha sağlıklı gözüküyordu. Hastalık ona bir mesaj veriyordu sanki uyan ve fark et… Ada’ya göre bu geçmiş tedavilerin sonucuydu. Her ne kadar değerler inanılmayacak kadar iyi olsa da bu çalışmanın işe yaradığını kabul etmek istemiyordu.


Her defasında suya girdiğinde boğulacak gibi hisseden Leyla’nın çalışmasında ise anneannesinin Girit’ten göçerken birisi tarafından suya atılıp boğulması ortaya çıktı. Onun hissetleri acıları, korkuları Leyla da hissediyordu. Anneannesini onurlandırdıkça Leyla’nın sudan korkusu bitmişti.

Geçmişteki aile dinamikleri en ilişkilerde kendini gösteriyordu. Kurduğumuz ilişkiler, hayatımıza çektiğimiz olaylar bastırdığımız yanların yansımalardan oluşuyordu. Annemiz, babamız yerine koyduğumuz insanlar. Onların yaşadıklarının aynısını veya tam tersini yaşamak ve tüm bunlar karşında geliştirdiğimiz inatçı parçalar; güçlü, öfkeli, çok çalışkan, eril, aşırı alışveriş veya eğlenceye düşkün… vb.

Olumlu gelişmeler olsa da Ada hala olan bitene inanmak istemiyordu. Ayrıca olumlu gelişmelerin yanı sıra farkındalık kazandıkça olumsuz durumlar da ortaya çıkmıyor değildi. Sevgi, annesinin onun çocuk yerine koymasından bıkmış ve annesine bunu anlatınca araları bozulmuştu. Leyla, eşine verdiği sınırsız toleransı sorgular olmuş ve yapayalnız kalırsa ne olacağında endişe eder hale gelmişti. Kendisinin hayatında da yeniden aldatılıyordu… Ada’nın geçmişinde ise hiç bilmediği olaylar vardı. Anneannesinin ablası genç yaşta trajik olayların sonunda can vermişti. Yaklaşık 100 sene öncenin duyguları hala bugünkü kadar tazeydi – büyük travmaları zaman iyileştirmiyordu.

Olay olayları takip ederken artık biliyordu Ada: Her ne kadar ispat edemese de bu çalışma geçmişi anlamamıza, olan olayları, aile bireylerini oldukları gibi kabul etmemize ve özgürleşmemize fayda sağlıyordu; çalışmaya devam edecekti, zeytin ağaçlarının arasında…

Zeytin ağacının altında nur içinde yat babam…

15 Temmuz 2022 Cuma

Generational Sins

“Ben senin annenin ve ölüyorum. Senin yaşlandığını görmek isterdim. Zamanı geldiyse ben hazırım. Beni daha sonra takip edemeyeceğin bir yere gitmiyorum. Yaşam zordu. Ancak ölmek kolay olacak… Bunu takmanı istiyorum. Buna baktığında benim bulduğum huzuru bul. Geçmişinle yüzleş.”

Annesinin ölmeden önceki son vasiyeti, kardeşini doğduğu eve götürmesidir. Drew için bu imkânsız bir iştir. Yıllar önce onu çocukken döven babasını terk etmiş ve bir daha dönmemiştir. Terk ettiği sadece babası değil, annesi, kardeşi ve kız arkadaşıdır. 20 yıl sonra oraya dönmek onun için kâbus gibidir.

Kardeşi ile çıktıkları bu yolculukta onu tatlı bir sürpriz bekler, öte yandan içindeki öfke, geceleri gördüğü rüyalar sanki zamandan bağımsız bir şekilde uzayın boşluğuna takılı kalmış gibidir. Çocukken yaşadığı şiddet, Tanrı’yı sorgulamasına sebep olur. Neden Tanrı, küçük bir çocuğun dayak yemesine izin vermiştir? Aklı almıyordu.



Yıllarca kaçmış, unutmaya çalışmıştı. Ancak hiçbir faydası olmamıştı. Kendi sözleriyle; kaçtıkça daha da karanlığa bürünmüştü. Öfkesi de onun hayat kalitesini düşürmekteydi. Kardeşinin de ona kırgınlığı vardı; kardeşini yalnız bırakıp gitmişti. 

Tüm hesaplaşmalar bittiğinde, öfke çıktığında artık daha özgür biriydi.
Doğduğu evde o da çocuk büyütecekti… O, biraz farklı yapacaktı.

16 Mayıs 2022 Pazartesi

Uysallar


 
Mimar oldu. Patrona evet dedi, müşteriye evet dedi. Eşine evet dedi. Çocuklarına evet dedi. Ankara’dan İstanbul’a gitti. Bunu alan bunu da aldı misali hayatı şekillenmeye başladı. Maaşı vardı, kredi aldı. Ev aldı. Araba aldı. Onu aldı bunu aldı. Artık aile mezarlığı bakmaya başladı. Yaşı 44’dü…

Kimdi Oktay? Mimar? Baba? Eş? Büyük firmada bir unvan? Akıllı evi, arabası olan başarılı biri miydi? Oysa şimdi bedeni bile bu duruma isyan ediyor onu panikletiyordu. Dışarıdan alkışlanan bir hayat içinde bom boştu.

“Bu hayatta hiçbir şeyi protesto etmedim ben. Hep televizyondan izledim. Sadece bir ara punk dinledim. Şimdi punk Oktay kim? Ben kimim?”

Çocukluğunda da istediklerini söyleyemeyen Oktay bir dönem punkçı olup kendini az da olsa iyi hissetmişti. Babası ona sert davranarak onu okutmuş, kendine göre en iyi babaydı. Çünkü babası kendi küçüklüğünde babasının yüzüne bir bile bakamazdı. Bu nimetler 70’li kuşak için bulunmaz nimetti. Oysa babasının da tonla sırrı vardı.

Oktay’ın eşi Nil de, hayatında çalışmamanın verdiği mutsuzluk, görülmeme ve değersizlik duygusu ile yanıp tutuşmaya ve çalışma hayatına atılıp kendini değerli hissetmek istiyordu. Başvuru yaptığı yerler onu yaşlı bulurken, hayal kırıklıkları arka arkaya gelmekteydi. Bir gün bir yaka kartı ile bir şirkette çalışıyormuş gibi yapmaya ve başka plaza çalışanları ile arkadaş olmaya başladı. Başta bu durumdan çok memnun olsa da, kurumsal hayatın kadınlara yönelik acımasız yanını görmeye başladı.

Oktay’ın rol aldığı son iş, bir hapishane inşası ile ilgiliydi. Hayatta hissettiği hapis olma duygusunun bir devamı gibiydi bu proje. Bu projenin karşı sorumlusu, kendi hayatından kaçmaya çalışan geçinmesi zor olan Beyhudar Bey, Oktay’ın antagonisti gibidir. Onun reddettiği bütün yanlarını aynalamakla kalmaz, Oktay’ın ailesinin birbiri ile yüzleşmesine sebep olmaktadır.

Tüm sırlar ortaya çıktıkça, herkes kendini ifade ettikçe, sistem rahatlama başlar…

23 Nisan 2022 Cumartesi

Tina

 


Fakirlik içinde büyüyordu. Annesi onu terk etti. Ardından babası da onu terk etti. Beklediler. Ancak kimse geri gelmedi. Genç yaşta anne ve babasız kalmıştı. Derken onun hayatına bir kral, bir baba figürü girdi. Müzik grubu olan, kendini kullanmış hisseden güvensiz biri olmasına rağmen onun için beyaz atlı prens gibiydi. Şarkı söylemeye başladı. Hiçbir dans veya şan dersi almamasına rağmen harika bir performans sağlıyordu. Belki babası yerine koyduğu bu adama aşık oldu ve evlendi. Kocasının sahnelerde onun önüne geçmeye başlamıştı. Kocasının savunma mekanizması ise ona şiddet uygulamaktı. Çocuklarının olması da durumu değiştirmiyordu. Ona verdiği sadakat sözü ondan kopmasını engelliyordu. İstediğiyle beraber olan kocasını terk edemiyordu. Derken bir gün canına tak etti ve onu terk etti. Adı Anna Mae Bullock’tu… Kazandığı her şeyi kocasına bıraktı. Ondan ona miras kalan tek şey sahne ismiydi: Tina Turner.

Tüm yaşadığı acılardan geçmesine yardım eden belki de evliyken tanıştığı Budizm’di. Budizm’im felsefesindeki acıların bir sebebinin olması ona vermişti belki de. Acı çeken, şiddet gören, ezilen kadınları temsil etmeye başlamıştı. Derken yeniden meşhur olmuştu. Kırk yaşında bir ergendi. Kitabı çıktı. Kitabın filmi çıktı. Oysa o filmi bile seyretmek istemiyordu. Hayatına devam etmek istiyordu. Dolayısıyla beynine eski anılara takılmaması için elinden geleni yapıyordu. Hatta annesini bile rahat ettirmeye çalışıyordu. Ondan alabildiği kadarıyla yetiniyordu… Hayat arkadaşına da kavuşmuştu. Tüm olumsuzluklara rağmen her şeyin kendinde biteceğini biliyordu sanki.


Herkes ona hayrandı, herkese ilham veriyor ve örnek oluyordu. Artık mutluydu ve mutsuzluk üzerinde durmak istemiyordu…   

“Affetmiyorsan acı çekersin… ve ne için?”

8 Ocak 2022 Cumartesi

I Have Never Been in New York


Hafızan bir anda tamamen silinseydi nasıl olurdu? Kim olurdunuz? Tüm geçmişten getirdiğimiz duygular, düşünceler, inançlar orada olmadığı için kendimizi daha özgür mü hissederdik? Yoksa kendimizi kaybolmuş gibi mi hissederdik? Peki ya atalarımızdan getirdiklerimiz; olumsuz olduklarını bile bile bırakmamak için yemin etmiş yanımızla işbirliği yapmak kolayımıza mı gelirdi?

Geçmişte öfkeli olduğumuz insanlara neden öfkeli olduğumuzu hatırlamamak büyük bir kayıp mı olurdu? New York’a hiç bulunmadım isimli filmin konusu televizyonda program yapan kadının annesinin hafızasını kaybetmesini ve ardından kaza ile çıktıkları gemi yolculuğunu konu alır. Annesi gemiye yanlışlıkla binince kaçak yolcu statüsünde temizlik işleri yapmaya başlar.

Birden bire mesleki kimliğinden de özgürleşen Lisa, umulmadık bir şekilde kızıyla tatile çıkan bir sigortacıyla karşılaşır. Aralarındaki çekişme bir ilişkiye doğru ilerler. Annesinin peşinden bu yolculuğa çıkan Lisa, geçmişi hatırlamayan annesi ile arasındaki ilişkiyi düzeltebilecek midir? Babası hakkındaki gizemi çözebilecek midir? Geçmişin tortusu olmadan annelik yapmaya başlayan bu yaşlı kadında farklı bakacak mı?

16 Aralık 2021 Perşembe

The Hand of God

“Ailem artık toprak oldu. Artık hayatı sevmiyorum. Başka bir hayat; hayal ürünü bir hayat istiyorum. Artık gerçekliği sevmiyorum. Gerçeklik çok boktan… O yüzden filmler yapmak istiyorum.”

The Hand of God, 16 yaşında anne ve babasını kaybeden gencin hikayesini konu alır. 1980’li yılların Napolisi’nde yaşarken Maradona’nın Napoli takımına transfer olmasına sevinirken, diğer yandan ergenlik döneminde ebeveynlerinin kaybı ile sarsılır.

Anne babasının sevgi dolu ilişkisinde, diğer bir kadının ve hatta diğer bir kardeşin varlığı onun ilişkilere bakışını da kökünden değiştirir. Hayran olduğu teyzesinin akıl hastanesine yatışı onun acı çekmesine ve yaşadıkları gerçeklikten kurtulmak istemesi ile sonuçlanır. Anne ve babasının kaybından sonra ağlayamayan Fabio, donmuştur. Acı kaçınılmaz olduğunda devreye giren bu donma tepkisi bizi o anın acısından korur ancak daha sonra içimize attığımız bu acı enerjisi dışarı salınmazsa travma asla iyileşmez, o günkü kadar taze kalır… Elbette yaşanan her trajik olayın bir hediyesi de olur. Hayatta kalan yanlarımız bizi bazı yönlerden bizi geliştirir. Yeter ki içerde hapsolmuş enerjiyi çıkartalım.

Hiç umulmadık deneyimler yaşarken, karşısına çıkan bir tiyatro oyuncusundan etkilenir. Onu takip ederken ilginç bir yönetmen ile tanışır. Belki de film yönetmek ile ilgisi o anda yeşerir. Maradona’nın İngiltere’ye eliyle attığı gol, sanki ezilen Arjantinlilerin  emperyalist dünyaya Tanrı’nın Eliyle attığı goldür. Napoli’de İtalya’nın ezik sayılabilecek bir şehridir. Maradona bu şehre bir futbolcu olarak değil, bir İsa, bir Tanrı olarak gelmiştir. 1990 Dünya Kupası yarı finalinde, Napoli taraftarları İtalya karşısında oynayan Arjantin milli takımını desteklemişlerdir…

Tüm bu dönemi yaşayan Fabio, acılarından kaçmak için şehri terk etmeyi seçer… Onun hediyesi sinemadır.

“Elimden geleni yaptım, fena iş çıkarmadım.” [Maradona]