20 Eylül 2018 Perşembe

Secret Superstar


Nasıl bir kaderi vardı böyle? Hindistan'ın küçük bir şehrinde Müslüman ailesinin kız çocuğuydu. Küçük erkek kardeşi ve iyice yaşlanmış büyük halası ile küçük bir evde yaşıyorlardı. Yatak odası bile yoktu Insu’nun; salonda yerde uyuyordu. Bazen babası eve geç geldiğinde, bir de bakmış babası televizyon seyrediyor salonda... Öfkeli babası her sebepten annesini dövüyor, kendisine de sevgi vermiyordu. Annesine de kızıyordu. Neden katlanıyordu bu duruma? Boşansaydı ya... Annesine akıllar veriyor, onun arkadaşı ve hatta annesi gibi davranıyordu çoğu zaman. Çok küçük olmasına rağmen erkek kardeşi de ablasını düşünüyordu hep.

Neyse ki bir gitarı vardı. En çok sevdiği şey gitar çalıp şarkı söylemekti. Şu şarkı yarışmalarından birine katılıp meşhur olmayı hayal edip duruyordu. Kendini ve annesini de kurtarabilirdi böylece. Okulda ise hiç ilgilenmediği esmer çocuk Chintan vardı. Devamlı kendisine ilgi gösteriyordu. Başlarda Insu hiç umursama da sonraları onun da hoşuna gitmeye başladı bu durum... Sevgi güzel şeydi.

Tüm umutsuzluklara rağmen, her zaman bir kaynak vardı. Sevgi vardı. Öyle olmasaydı ne yapardı? Hayatta bile olmazdı belki de. Derken annesi tüm imkansızlıklara rağmen kızına bir bilgisayar aldı. Internet sayesinde eve eğlence gelmesinin yanı sıra, Insu kendine bir YouTube kanalı kurdu. Kimliğini belli etmeden şarkı söyle ve çektiği yayını kanalına koydu. Bir süre sonra onun kanalı büyük ilgi odağı olmaya başladı. Derken çaptan düşmüş müzisyenden biri onun kendi şarkısını söylemesi için Mumbai’ye çağırır ve olaylar gelişir...


Gizli şarkıcı için büyük bir fırsat doğar. Chintan yardımları ile Insu bu maceraya atılacak, ancak hiç beklemediği durumlar ile karşılaşacaktır. İşte o sırada gerçek gizli kahramanlar ortaya çıkacaktır... En sonunda iyice anlar ki, her zaman mutlaka bir yerlerde bir sevgi kaynağı vardı. Annesi, onun annesi, o da sadece onun kızıydı. Annesinin yapamadığı ve yaptığı her şey için minnettardı. Anlamak güç de olsa her şeyin bir sebebi ve bir zamanı vardı...

17 Eylül 2018 Pazartesi

The Tale

Birazdan izleyeceğiniz öykü gerçek, bildiğim kadarıyla...
Hatırladığımız her anı, onu her anımsadığımızda, az da olsa değişir. O anda yaşanmış olan duygular bu değişimi etkiler. Özellikle çocukluğumuzdaki yaşanan olay bizi korkutmuş ve çaresiz bırakmışsa... Çocukluk döneminde genellikle savaşacak veya kaçacak durumda olmayız. Bu durumda doğal olan üçüncü bir tepki veririz; donarız. Beyin mantık merkezini kapatır ve yaşananların bir kısmını sağlam bir kasaya kapatır ve biri ona yaklaştığında alarm zilleri çalar. Bizi tetikleyen ve çoğu zaman anlam veremediğimiz durumlar işte böyle oluşur. Özellikle çocukken yaşanan cinsel tacizler bilinenden çok daha fazladır. Olay hiç açığa çıkmaz ya da çocuk anlatsa da kimse inanmaz.

Bizi rahatsız eden kişi, eğer yakın biriyse olaylar daha karmaşık hale gelir. Sevgi ile olan olaylar birbirine karışır. The Tale isimli filmin kahramanı Jennifer, cinsel istismara uğrayan insanların belgeselini çekerken, sürpriz bir gelişme ona kendi hayatını sorgulamasını sağlar. Yaşadığı olayları hatırlamaya çalışırken, o yaşta kalmış içindeki çocukla yüzleşmeye başlar. Çocuk hali, anne ve babasından görmediği ilgiliyi yetişkin bir adamdan gördüğü için ona karşı hayranlık besler.

Araştırmalar gösteriyor ki, çocuğun bir parçası veya bedeni ilgi görmekten, dokunulmaktan zevk alabilir. Bu durum büyük bir suçluluk duygusu yaratabilir. Sevgi arayışının yanında cinsellik de eklenince, işler içinden çıkılmaz bir hal alır. Taciz eden kişi, yakınımızsa veya çocuğa sevgi gösteriyorsa sevgi taciz ile özdeşleşmeye başlar ve kurban ileriki yaşlarda cinsel anlamda umursamaz hale gelebilir. Jennifer da hayatında hiç bir erkeğe bağlanamazken, yabancılarla, evlilerle ve neredeyse önüne gelen herkesle beraber olarak bilinçaltı dinamiğinin etkisinden kurtulamaz.

Çok utangaç bir çocuktum, kendimi görünmez hissediyordum; okulda, evde, o yüzden uyum sağlamayı öğrendim. Kendime bukalemun olma becerisini öğrettim. Böylelikle insanların dünyalarına, çevrelerine uyum sağlayabilecektim. Arkadaş da edinecektim.”
Hayatta kalmak için geliştirdiği stratejiler onu başarılı yapmıştır, entelektüel, bağımsız bir kadın, kimseye ihtiyacı olmayan özgür biridir. Ayrıca işinde de fazlaca cesurdur. Dört yıldır beraber olduğu nişanlısı ile bağlanmak onun için problemdir. Bu ilişkinin baskın tarafı odur. Kendi çocukluğu kurban iken şimdi fail koltuğundadır. Sağlıklı bağlanmak onun için imkansız gibidir.


Çocuk Jennifer ise bambaşka bir hakiye yazmıştır; önemli olan artık bir hikayesi olan bir çocuktur. Artık görülmez değildir. Yetişkin bir sevgilisi vardır. Yetişkin halinin bile onu eleştirmesine kızar. Hayran olduğu bir erkek ve bir kadın tarafından kabul edilmiştir. Bedeli çok ağır olsa da görülmek, değerli hissetmek 13 yaşındaki Jennifer için çok önemlidir. Yetişkin Jennifer onun tarafından yıllar boyu kandırıldığının farkına ancak varabilmiştir.

Jennifer'ın annesi ise çocuğunu koruyamadığı için pişmandır. Onun da hayatta kalan parçası ona iyi bir anne olduğunu söylese de bastırdığı yanı ihmalkarlıktır. Derindeki öfkeyi ve suçlamayı kızına yansıtırken, o da derindeki gölge yanları ile buluşacaktır. Çok geç olsa da kızının yanındadır. Şimdi kızının bu durumun üstesinden gelirken destektir...

9 Eylül 2018 Pazar

Nosso Lar


“Geçmişime baktığımda görünüşün her zaman gerçeği yansıtmadığını fark ettim. Bazen karanlık tarafımız yanlış bir sükunet tarafından gölgelenir. Ancak bir gün hepsi geri gelir ve asla çok geç değildir.”
Sanki hiç bu dünyayı terk etmeyecekmiş gibi yaşayan zihinlere sahibiz. Hayatımız kısır sarmallar içerisinde dönüp durur; günlük koşuşturmaca, geçmişteki acılardan kurtulmak, gelecek kaygıları azalmak ve gelecekle ilgili hayal kurmak... Bir de bakmışız ki, dünyayı bırakıp gitmişiz. En ateist olanımız bile cennet levhasını arayama başlayıp dua etmeye başlar belki de... Aramızda belki de dünyaya yeniden doğmanın ihtimallerini araştıracak olanlar çıkar... Bir kısmımız da dünyevi sıkıntılardan kurtulduğu için mutlu olur. Onlar belki de yaşadıklarında bile hayırlı bir ölümün hayalini kurar. Ölümden sonraki hayat neye benzer? Sevdiklerimizle görüşebilir miyiz? Tanrıyla karşılaşacakmışız?

Nosso Lar isimli film, bu tip sorulara farklı bir bakış açısı sunuyor. Öldükten sonra vardığı gezegende sorularına cevap arayan kahramanımız doktor Andre, kendi ailesine mesaj yollamak ister. Hayatta yaptıklarına kısa bakışlar atılırken, ölüm sonrası derin bir anlayışa kavuşur. Ona göre hastalanarak ölmüştür ancak bu gezegende ona intihar ettiği söylenir:

-“Ne yazık ki sen buraya intihar eden biri olarak geldin.”
*“Ne?! Ben asla böyle bir şey yapmam. Hastalanarak öldüm ben.”
-“Ruhani bedenler maddi alemde yaptıkları her bir şeyin kaydını tutarlar. Hastalığınız yüce bir kanunun sonucudur; etki ve tepki. Ruh hali, insanın kaderi üzerinde çok etkilidir. Öfke, nefret, kıskançlık, bencillik, hoşgörüsüzlük... Tanrının birer parçası... Her türlü aşırılığa kaçtığınız için mide bağırsak kanalınız yok oldu. Uzun yıllar tekrar edilen hareketler sonunda bir anda bir intihara dönüşebilir.”


Sağlıksız beslenerek, devam koşturarak, stres içerisinde devam bir şeyler başarma, elde etme arzusu ile kendi hayatımızı zehirliyor muyuz? Kendimizi korumak için yaşadığımız endişeli bir yaşam tarzı ile zaten zombiye mi dönüşüyoruz?

Bu kısır döngülerden çıkmamamızın sebebini oluşturan tüm duygu ve düşüncelerin kaynağı zihnimiz. Dünyaya ve çevremize uyum sağlamak için kullandığımız beynimiz muazzam bir organ. Sadece bu dünya için geçerli olan doğum ve ölüm kavramları onun için son derece korkutucu. Oysa ruhumuz daimi, değişmeyen, kalıcı olan. Çelişki derin anlayış için her zaman başvurduğumuz zihnimizin bizim yanımızda olamaması. Bu derinlik bambaşka bir boyut; gönül gözünün boyutu...
“Unutmamız gereken bir şey var; geçmiş değiştirilemez. Gizemli yollar kalp ve ruhla izlenebilir...”

Var olan, olmayan her şey birbirine bağlı. Madde, anti-madde, dünya, yıldızlar, doğa, insanlar... Bu bağın ismi sevgi... Şamanların dediği gibi değerimiz sahip olduklarımızla değil, sevgimiz ve paylaşımlarımızla ölçülür...
“Yaptığımız iyilikler sonsuz hayattaki savunucularımızdır...”

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Woman Walks Ahead


Her şeye sahip bir sürü insan. Hiçbir şeye sahip olmaktan farksız. Senin toplumun sana sahip oldukların kadar değer veriyor. Bizimki ise hibe ettiklerin kadar.”
Çocukken seyrettiğimiz kovboy filmlerinde genelde kovboylar yani beyazlar iyi adamlar, Kızılderili olan kabilelerde vahşi ve korkutucudur. İnsanların kafa derilerini yüzer, devamlı ölüm saçarlar. Medya yaygın bir şekilde toplumları farklı yönlerde şartlandırmıştır. Oysa ki gerçek şudur; yüz binlerce yıldır Amerika’da yaşayan insan kavimlerinin topraklarına zorla el koyan Avrupa kökenli beyaz ırk, kendi aralarında da yeteri kadar savaştıktan sonra karma bir millet oluşturur. Azınlıklar dışlanırken, en büyük ayrımcılık yerli halkalara yapılır. Çoğunluğu doğa ile uyumlu yaşayan bu kavimler daha sonra ne yapacaklarını şaşırır. Kesin veriler olmasa da, tarihçiler 300 yılda yaklaşık 300 milyon kişinin öldürüldüğünü tahmin ediyorlar. Bu da toplam nüfusun %97’sini temsil ediyor.

Woman Walks Ahead isimli filmde yerlilerin resimlerini çizmek için yerli bir kabile şefi ile yakınlaşan ressamın hikayesini konu alıyor. Gerçek olaylardan esinlenilmiş filmde asıl hikaye ise Kızılderili ırkların yaşam alanlarının gasp edilmesi ve bu halkın çaresiz bir şekilde kendilerini savunmaya çalışmaları... Catherine Weldon’ın resimleri halen sergilenmektedir.

Şimdilerde ise dışlanan Kızılderili kültürü, öğretileri ile, ruhsallıkları ile, doğa ile uyumları ile kıymet kazanmaya ve temsil edilmeye başlandı. Onlara göre toprağın sahibi yoktur, hayvan öldürseler bile bunu hem yeteri kadar hem de büyük bir saygı ile yaparlar. Daha fazlanın daha az olduğunun farkındadırlar.

“Beyaz adam geldiğinden beri, sabanlarıyla çayırlarımızı mahvetmesinden bu yana toprağımız toza dönüştü. O tozun içinde atalarımızın bedeni var. Ne zaman rüzgar esse kahramanlarımızı vuruyor yüzümüze. Diplomatlarımızı. Doktorlarımızı. Rahiplerimizi. Ölmüş çocuklarımızı. Büyük Ruh toz bulutundan sesleniyor bize; hiçbir toprak parçasını satamazsınız. Çünkü toprak Tanrı’nın malıdır. Bu insanlara evlerine geri dönmelerini ve toprağa artık zarar vermemelerini söylemeliyiz. Yeter! Yeter!”
Tüm şiddete karşı şiddet vermek zorunda kalan halklar, düşmanlarına benzemeye başladı. Bu kısır döngü yıkımlarla sonuçlandır. Düşmanlarıyla savaşa savaşa düşmanları gibi oldular... En sonunda da çoğu alkole merak saldı. Artık onların yeniden su yüzüne çıkma zamanı geldi; bilgelikleriyle, sevgi ve saygı dolu bakış açılarıyla...

20 Ağustos 2018 Pazartesi

3 Generations


“Her doğum günümde aynı dileği dilerim; erkek olmayı... Benim annem büyüttü. Annemin annesi. Annemin annesinin kız arkadaşı. Arkadaşlarım havalı olduğunu düşünürdü. Oysa tek istediğim normal olmaktı.”
Çocuk ruhlu bir anneanne ve onun kadın sevgilisi, onların yanlarında yaşayan ve kızını babasız büyüten bir anne... Ortada bir tane bile erkek olmayan ailede büyüyen genç kız Ray, kendini dört yaşından beri erkek gibi hissetmektedir. Ray artık on altı yaşındadır ve cinsiyetini hormon tedavisi ile değiştirmeyi arzular. Reşit olmadığı için ebeveynlerinin onayına ihtiyacı vardır. Annesi bu konuda kararsız kalırken, yasal olarak veli hiç görmediği babasıdır.

Anneanne oldukça çocukça davranmaktadır ve eşcinssel olması aile sistematiği açısından kendi annesi ile ilişkisinin sıkıntı olması veya ailesinde bir erkek ile özdeşleşmesi olabilir. Kendi kızını da tam anlamıyla kadın olmayı öğretememiş ve onun da başarısız ilişkiler yaşamasına belki de vesile olmuştur. Annenin şu sözleri onun babasız bir evde büyüdüğünün ispatı gibidir:
“Erkekler veya adamlar hakkında hiç bir şey bilmiyorum. Hayatımda örnek alacak kimse olmadı.”
Tüm bu karmaşa içerisinde, Ray artık erkek hormonlarını almak ister ve babası ile yüzleşir. Geçmişteki bir çok olayın iç yüzünü görmeye başladıkça annesine öfkelenir. Geçmişte kalmış sırlar ortaya çıkar, görmezden gelinen kişiler ortaya çıkar. Tüm bunlar ailedeki gerilimi bir parça azaltır.


Belki de bu ilginç dinamik değişmez. Hala Ray, erkek olduğunu iddia eder. Oysa ruhların cinsiyeti var mıdır? Bir kişi yanlış bir bedende dünyaya gelir mi? Bunlar cevapları zor sorulardır. Cevaplar ne olursa olsun, Ray ailede bir erkek ile özdeşleşmiş gibi gözükmektedir. Ailede dışlanan bireyler daha sonraki nesiller tarafından temsil edilirler. Artık bazı sırlar ortaya çıktığına göre, Ray olayların ötesini görebilmektedir. Annesi de kendi annesinin kurbanıdır. O da belki de kendi ebeveynlerinin... Hiç bir şey kişisel değildir. Olanı olduğu gibi gördüğünde ve kabul ettiğinde, yaşam her zamankinden daha berrak akacaktır...

13 Ağustos 2018 Pazartesi

The Death of Stalin


Halkın güveni yoktur, herkesin kaderi sadece tek bir adamın ve onun adamlarının insafına kalmıştır. Ya onlardan olursun ya da başına bir olay gelmesin diye dua edersin. İşte ayrımın zirve yaptığı bir ortam. Sözüm ona ulvi amaçlarla yapılan devrim veya değişiklikler, halk adına yapılan icraatların sonu diktatörlük... Hepimiz eşitiz ancak bazıları daha eşit. 

Yedi yüz yıllık Rus Monarşisi yıkılmış, sosyalist devrimle Lenin başa gelmiş, ardından Stalin yaklaşık otuz sene ülkenin tek hakimi olmuştur. Stalin'in ölümü ile kurmaylar koltuk savaşına girişecek, güvenlikten sorumlu Beria, pasif genel sekreter yardımcısı Malenkov ve daha sonra başa geçecek Khrushchev arasında politik oyunlar başlamıştır. Tüm bu baskıdan ve zorbalıktan onlar da bıkmış ve rejimdeki yumuşamanın ilk tohumları atılacaktır.

Tüm bu devrimin sonucunda ortaya çıkan sahne monarşiden çok da farklı değildir. Stalin’in çocukları kral çocukları gibidir, onlar da her kralın devrilişinden sonra olduğu gibi harcanmıştır. Yaşasın yeni kral dönemi başlamıştır. Oysa tüm bu direniş monarşiye karşı başlamıştır. Sadece Rusya’da değil, tüm dünyada devrimler eninde sonunda yolundan çıkmış ve başarısızlığa uğramıştır. Dışsal ve zorla yapılan değişimler insanların hepsine nüfuz etmez. Kalıcı bir değişim ancak bireysel içsel dünyalarında yaşanabilir. İç dünyamızdaki zıtlık, ayrımcılık bitmedikten sonra dışarıdaki ayrım bitmeyecektir. 


Önce düşman olarak tanımlanana karşı bir zafer sağlanır, sonra kendi içinde ülke ayrılmaya başlar, cinsiyetler arasında, etnik kökenler arasında, dinler, ırklar, politik görüşler, inanışlar, yaşam tarzları derken biz ve diğerleri asla bitmez. Oysa tüm bunların kaynağı kendi içimizdeki çelişkiler ve ayrımlardır. Atalarımızdan taşıdıklarımız, okulda öğrendiklerimiz, toplumun bizden istedikleri ve ruhumuzun istedikleri çarpışır durur. Demek ki devrim her bireyin içinde başlamalı. İçimizdeki çelişkileri, çatışmaları gözlemlemek, algılamak içsel devrimin ilk basamağıdır. Bu yolculuğu her birey kendi içinde yapmalıdır, kimse onunla gelemez; belki sadece yol gösterebilir... Gerçekten kim ve ne olduğumuzu anladığımızda devrim tamamlanacaktır...

5 Ağustos 2018 Pazar

Tully



İlk hamileliği sırasında kendisini hiç de hazır hissetmiyordu. Karnında oluşmaya başlayan yeni bir insan fikri bile ona garip geliyordu. Ona annelik yapabilecek miydi? Bilmiyordu... Şişmeye başlamıştı. Kendini hantal, yorgun ve en kötüsü de itici buluyordu. İlk çocuktan sonra depresyona girmişti. Derken ikinci ve şimdi de üçüncü yoldaydı. İlk çocuğundaki sıkıntılara hiç bir doktor çare bulamıyorken, şimdi de üçüncü çocuk!.. Eşini seviyordu, onunla evlendiğine pişman değildi. Kendince yardım ettiği konular vardı. Ancak her şeyin yolunda olduğunu düşünmesi, her gece oyun oynaması onu çıldırtıyordu. Cinsel hayatları yok gibiydi.

Ve üçüncü bebek de geldi; beğenmediği bedeni daha da kötüleşmişti, ayak numarası büyümüş, yorgunluğu bir kat daha artmış, tahammülü zayıflamıştı. İlk çocuğunu kabul etmeyen okul müdiresi ile kavga etmiş, dayanacak hali kalmamıştı. Giyinmek bile ona zulümdü. Abisinin ona hediye ettiği gece bakıcısına “hayır” diyecek gücü de... Oysa bugüne kadar hep veren taraftı.

Hayatında sanki ilk defa bir desteği kabul etmişti. Tully isimli bu tuhaf bakıcı ile az da olsa nefes almaya başladı. “İnsanların benim için bir şey yapmasına alışkın değilim” demişti Tully’ye. Derin bir uykudan sonra, tüm bu rutinin yanında değerli olanı kaçırdığını fark ediyordu.

“Bebeğini yatmadan önce öp, o yarın başka biri olacak.”
Tully ile kurduğu derin bağdan çok memnun olan Marlo, onu sık sık davet ediyordu. Derin sohbetlerde kimseye konuşmadığı konuları paylaştığı sırada hayatını gözden geçirmeye başladı. İşi, eşi, çocukları vardı... Ama gerçekten yaşıyor muydu? Mutlu muydu? Hiç hayali olmuş muydu? Derin bir iç çekişten sonra şöyle söyledi:
Gerçekleşmeyen bir hayalim olsaydı en azından bunun için dünyaya kızabilirdim. Bunun yerine sadece kendime kızıyorum.
Sadece veren, almayı bilmeyen biri için başkasını değil de, kendini suçlaması doğaldı onun için. Oysa bu da iyi bir şeydi. En azından artık bu durumu değiştirebileceğini biliyordu. Almayı kabul ederse, hayatı her yönüyle paylaşabileceğinin farkına varıyordu. Çocuklarını bile olduğu gibi görmeye, işitmeye başladı. Eşi de uyanmış ve artık destek olmaya karar vermiş görünüyordu. Tully’den sonra Marlo’nun hayatı artık farklı olacaktı...