20 Ağustos 2013 Salı

Night Train to Lisbon

“Kendimizden bir şeyleri arkamızda bırakarız, bir yerden ayrıldığımızda, uzaklaşsak bile, orada kalırız. Ve oraya dönmediğimiz sürece içimizde bulamayacağımız şeyler vardır.
Bir yere gittiğimizde, kendi içimizde seyahat ederiz, hayatımızın anlamını bulmaya çalışırız, ne kadar süre sürdüğü önemli değil. Bir yere gittiğimizde, kendi içimizde seyahat ederiz, hayatımızın anlamını bulmaya çalışırız, ne kadar kısa sürdüğü önemli değildir. 
Ama kendi içimize seyahat ederek, kendimizle karı karşıya geliriz. Ve bütün bu yaptıklarımız aslında, yanlızlık korkusu yüzünden değil mi? Bu yüzden hayatımızın sonuna gelince, pişman olduğumuz şeyleri anmaz mıyız?”
İsveçli Profesör, Raimund Gregorius edebiyat hocasıdır. Tamamen yalnız ve rutin bir hayat sürerken, tesadüfen intihara teşebbüs eden bir bayanı kurtarır. Bayanın unuttuğu ceketin cebinde Portekizli bir doktor ve şairin kitabını bulur. Kitabın adı Kelime Kuyumucusu’dur. Bu kişi, Amadeu, 1932 yılından 1968 yılına kadar Portekiz Cumhuriyeti'nin diktatörü olan Antonio de Oliveira Salazar karşı yapılan direnişte rol almıştır. 


Kitabında arasında Lisbon’a bir bilet vardır; Raimund, hiç düşünmeden sadece içgüdülerine dayanarak kendi dönüşüm sürecini başlatan bir yolculuğa çıkar. Tren Lisbon’a doğru yol alır...

Eski gözlükleri bile Raimund’u bırakmak ister ve yaşadığı minik kaza onu Mariana ile tanışmasına vesile olur. Artık kendini bulma yolunda daha iyi görebilmektedir.
Raimund, Amadeu’nun hikayesini arştırmaya, yakınlarını bulmaya ve onu anlamaya çalışır. Amadeu’nun devrim yılları anıları, profesörün kişisel devrimine yol açar.

Raimund, şairin “Hayatın asıl yöneticisi kazadır, zalimlikle dolu bir yönetici, tutkuyla ve cazibeyle dolu.” Sözlerini şans olarak yorumlamaktadır, ancak olması gereken ancak ancak bir önemli sebepten dolayı olmaktadır...

Amadeu hastanede doktor olarak çalışırken, bir gün Lizbon Kasabı lakaplı Binbaşı yaralı bir şekilde hastaneye getirilir. Amadeu onu iyileştiririr, çevresinden çok tepki alsa da yapılması gerekeni yapar... Ve ironik bir şekilde daha sonra şehirden kız arkadaşını kaçırırken Binbaşının sayesinde sınırdaki kontrolden kurtulurlar.


Daha birçok yan karakteri ile çok keyif alınacak film, Pascal Mercier’ın aynı isimli romanının beyaz perdeye aktarılmış versiyonu... Tecrübeli yönetmen Bille August, harika bir kadro ile çalışmış:
Başroldeki Jeremy Irons ve onun kadar eskilerden Charlotte Rampling ve Christopher Lee için sözlenecek söze gerek yok...

Yenilerden Mélanie Laurent, Jack Huston, ve August Diehl de gayet başarılı bir performans sergilemişler... Filmin müzikleri ise hem hüzünlü, hem de hayat dolu.
“İçimizde yaşamın sadece küçük bir bölümüyse, geri kalanına ne olur?”
“Şu anda burada yaşıyoruz, buradan önceki herşey geçmişte kaldı, çoğunlukla da unutuldu. Önümüzde duran onca zaman boyunca, ne olmalı ve ne olabilir?”
“Açık ve şekilsiz, özgürlüğü hissettiren, ve içerisinde ağır bir şüphe barındıran? Bu bir dilek mi, basit ve nostaljik bir rüya mı, tekrar hayatın dönüm noktasında duruyor, ve tamamen farklı bir yöne sürükleyecek olan, kendimizi biz yapmaktan uzaklaştıracak olan...”

“Diktatörlük bir gerçek olduğunda, devrim bir görevdir.”
“Bu aslında bir insanın, diğerinin yaşam şeklini sorgulama, deneyiminden ibaret olan,diğerlerinin onayını beklemek değil midir? Eğer olay buysa, ölüm korkusu aslında, olmadığımız kişi olma korkusundan ibarettir. Bu konudaki başarısızlık hiçbir zaman başarıya ulaşmayacaksa, bir anda bu hayatın bir parçası olmadan nasıl yaşanabileceği sorusu aklımıza gelir.”
“Hayatın belirleyici anlarında, yön tamamıyle değiştiğinde, duygular her zaman belirgin olmayabilir. Açıkçası, hayatın dramatik anları tecrübe edildiğinde, genellikle bu durumun farkında olmayız. Dervrim ile birlikte hayatımıza, yepyeni bir ışık geldiği zaman, sessiz ve usulca gelir. Ve bu olağanüstü sessizlikte, özel bir endam yatar.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder