29 Ocak 2014 Çarşamba

The Secret Life of Walter Mitty


"Dünyayı, zor gelen şeyleri görmek, duvarların arkasını görmek, yakınlaşmak, birbirini bulmak ve hissetmek... Bu hayatın amacı.”

Walter Mitty’nin çalıştığı LIFE dergisinin sloganıdır bu! 

Gündüz düşleri kuran Mitty, hep yapmayı arzuladıklarını bu kısa düşlerde görür, gerçek hayatında ise pasif, sessiz ve rutin bir hayat sürmektedir.

Belki de bu durumun değişmesi  için gereken kıvılcım, çalıştığı derginin kapatılması olacaktır!
Geleneksel fizik bize der ki, bir objeyi harekete geçirmek için gereken güç, o objenin harekete geçtikten sonra aynı hızda gitmesi için gereken güçten fazladır. Bu demektir ki, bir kere bir şeyin hareket etmesini sağlarsanız, o şeyi daha rahat itebilirsiniz...
Bir çok öğreti ise hareketin getireceği enerjiden bahseder; yarım bırakılan işlerin de yükünden.


Öyleyse neden harekete geçmeyiz?
Bu gerçekten çok mu zor?

Harekete geçmek zihnimize göre gelecekte olacak bir eylemdir. Ve genellikle bu konfor alanının bırakılması ve bir bilinmeze doğru bir hamledir. Zihin belirsizlikleri sevmez. Kendine ördüğü bir ‘imaj’a sahip çıkar ve ona tutunur. Bu imajdan memnun olup olmamasına bakmaz zihin; onun için gereken bir tanımlamadan ötesi değildir...
Dolayısıyla harekete geçmenin önünde 'korku' yatar... 

İşin ilginç tarafı ise genellikle eylemin kendisinden değil, eylemi gerçekleştirme fikrinden korkarız.
Uçaktan atlayanların deneyimleri gibi, atladıktan sonra korku kalmaz; tüm korku atlamadan öncedir.
Gelecek illüzyonu ile ilgili endişe etmemenin ve harekete geçmenin bir koşulu da şimdiki An’a odaklanmaktır. An’da korku ve endişe kalmaz. Ancak odaklanmak acele ile yapılmaz, sakin, dingin ve bedeninizin kapladığı mekanda mevcut olarak yapılabilir.

Filmde, Sean Pean’in canlandırldığı fotoğrafçı karakter Sean O’Connell çok nadir yakalanan bir ‘hayalet kedi’yi görür ve şöyle söyler:

“Bazen fotoğrafı çekmiyorum. Eğer o anı seversen, kendim için, kişisel olarak, fotoğraf makinesinin o anı bozmasını tercih etmem. Sadece buranın, oranın içinde kalırım.”
Sean için çekilen kareden çok, o anın içinde olmak daha önemlidir. Paylaşmaktan çok yaşamaktır...
Derginin son sayısında yer alacak bir fotoğrafın kaybolması Mitty’i harekete geçerir...
Ve yaşamaya başlar...


Walter Mitty’in yaratıcısı James Thurber; 1939’da yazdığı kısa hikayesinin ikinci kere sinema aktarılmış. Bu film bir kaç kere seyredilip, her seferinde farklı etki bırakabilecek türden.
Mitty rolündeki komedyen yönü ile tanınan Ben Stiller’in 1996’da The Cable Guy’ın yönetmenliğini yaptığı biliyor muydunuz?
Güzel şeyler, dikkat çekmek istemezler...

23 Ocak 2014 Perşembe

Zihinsel Zayıflamak mı?


Bedeninizin kilosundan memnun musunuz?
Bunun için neler yaptınız? Diyet, spor, irade?..
Kaçında bu denemelerin sonucunda sürekli olarak başarı sağladınız?
Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar mı beklediniz?
Tüm bunlar olurken, çevrenizde sinirinize dokunan kişiler oldu mu? Dilediği zaman yemek yiyen, ne yediğine bakmayan ve bir o kadar sağlıklı ve enerjik insanlar?
Bir tarafta “Ne yesem kilo almayanlar”, bir tarafta “Suyu bile en değerli besin kaynağına çevirenler”...
Kuantum ve daha bir çok öğreti ve yazar bize ne düşünürsek başımıza onun geleceği söylüyor. Bilim bize herşeyin enerji olduğunu ve bu sebeple bir etkileşim ve çekimden bahsediyorlar.
Peki, tüm bunların kilolarımızla ne ilgisi olabilir?
Beynimiz, sorumlu olabilir mi?
Tipik bir şekilde genç kızlığında kilolarını dert etmeye başlayan Nörobilimci Sandra Aamodt bu konuyu araştırmış.
İşte sonuç:
“Her canım istediğinde yemek yedim ve yaklaşık 5 kilo verdim!”

Aamodt’un TED’deki konuşmasında da belirttiği gibi beynimizde kilomuzu kontrol eden ‘Hypothalamus’ adlı bir bölge var. Bu bölge bizim hayatta güvenle kalmamız için gereken bir seviyeyi ‘referans’ olarak alıyor ve bir termostat gibi geretiğinde kilo alma, gerektiğinde kilo vermek gibi bir vazifeye hizmet ediyor.
İnsanın evrim tarihine bakıldığında ise, ‘kıtlık’ çok uzun süreden beri bir tehlike iken, ‘obezite’ yakın zaman sorunlarımız listesinde kendine yer bulmaya başlamış.
Bu sebeple, referans noktasında, biz belli bir süre fazla kiloda kalınca bir yükselme oluyor. Yani zihin 65kiloyu normal görürken, artık 70 kiloyu normal görmeye başlıyor.
Özellikle diyet, zorlayarak çok az yemek, kıtlık alarmı verdiği çin beynimiz hızla tekrar yemek yeme dürtüsü ile ‘kıtlıktan çıkmış gibi’ yememize ve belki eski sınırı aşmamıza sebep oluyor.
Aamodt’un konuşmasından ilginç bir veri:
Diet ile kilo verenlerin %90’ı verdikleri kiloları geri alıyor, ve daha vahimi bu kişilerin yarıya yakını eski kilolarından da fazla şişmanlıyorlar. 

Sezgisel olarak yemek yiyenler daha mutlu daha sağlıklı oldukları gibi diet, spor gibi devamlı kontrollü yemek yiyenlere göre reklamlar veya aşırı yemek dürtüsünden daha az etkileniyorlar.
Yemek konusunda hassas olmadıkları için dış faktörler onların yarasına parmak basmıyor.
Aamodt çözümü, sezgisel yemek olan ‘Bilinçli Yemekte (Mindful Eating)’ bulmuş.
Bu, tüm yediklerinize, uyku saatinize dikkat etmek ya da bedeninizin yağ, kolestrol, kan değeri gibi gereksiz bilgilere sahip olmak demek değil.
Farkında olarak yemek, bedeninizi dinleyerek, çabalamadan, direnç göstermeden yemek...
Aç Hissettiğinizde Yiyin
Size ne iyi geliyorsa öyle yapın. Yapabiliyorsanız bedeninize sorun. Ne yemek istersin. Aklınıza bir cevap gelirse, dikkat edin; kuş gibi hafif mi hissediyorsunuz yoksa ağır mı? Ağır hissediyorsanız başka bir şey yiyin.
Doyduğunuzun Farkına Varın
Genellikle açlık hissi çok kuvvetlidir ve bizler yemeğe saldırırız. Midemizin ortalama büyüklüğü 900ml, buna içtiğimiz bir bardak suyu da dahil ederseniz her öğün avucumuzun için kadar yemek yememiz gerektiği ortaya çıkar. 

Yediğimiz yemekleri öğütebilmek için besinlerden aldığımız enerjinin %60 ila %90’ını kullanırız. Bu da aslında fazla yemek yemenin verimsizliğini ve boşuna olduğunu ortaya koyuyor.
Dikkat Dağıtıcıların Farkında Olun
Hiç çocuklarına oyun oynarken yemek yediren anneler gördünüz mü? Çocuk ne yediğinin farkında olmadığından yemeğe devam eder. Çocukluk döneminde de çok yedirmeyi meslek haline getirmek, gençlik dönemlerinde kiloları konusunda baskı kurmak onlara yük olacak temel inançlardır.
Yavaş Yemek Yiyin
Tat alma zihinsel bir işlemdir. Eğer yediğinize odaklanırsanız, hem lezzet hem keyif alırsınız ve doyduğunuzu hissedersiniz. Bir çikolatayı ağzınızda eriterek yavaş yavaş yemeyi deneyin, kahveyi koklayarak yudum yudum içtiğinizi hayal edin. 


İnanmadınız mı? Sorun değil, inanırsanız işe yarar gibi bir şart yok. Aynı şeyleri yapmaktansa yeni bir şeyler denemeye hazır mısınız?

14 Ocak 2014 Salı

Rush


Hayatınızda nefret ettiğiniz kişiler oluyor mu?
Sizinle anlamsız bir rekabete giren?
Size hiç mi hiç benzemeyen?

Bazen yıllar sonra böyle insanlara ve olaylara bakıp, sizin hayatınızda olumlu sonuçlara ön ayak olduğunu fark ettiğiniz oldu mu?

Hayatımıza çektiğimiz kişi ve durumlardan azami faydayı sağlamak ve dönüşmek bizim elimizde... Yoksa benzer olayları yaşamaya devam ederiz...


F1’in efsane pilotu Niki Lauda ve James Hunt’ın nefretle başlayan rekabeti ikisine de Dünya Şampiyonluğu getirmiş. Biri Ying , biri Yang gibi zıt karakterlerin rekabetinde, dönem dönem çirkinleşen ve hırsa dönüşen bir ilişkileri de olsa, sonunda ikisi de birbirine saygı duyar ve birbirlerine katkı olurlar. Bu kadar farklı olmalarına karşın Niki Lauda, James Hunt için ‘hayatında imrendiğim tek insan oldu’ diyerek tanımlar onu.

James Hunt, 'Bay Ego' diyebileceğiniz bir çapkın ve sapkın karakterken, Niki Lauda da bir o kadar sağduyulu ve disiplinli bir karakterdir. Rekabetin kızıştığı bir yarıştan ağır bir şekilde yanarak çıkar. Buna rağmen hastaneden çıkar çıkmaz yarışlara geri döner Lauda...
Senede ölüm oranının %20’lerde olan zamanların yarışlarında, çok tehlikeli bulduğu yarışların iptal edilmesini talep eden ve hatta yarışı terk etme cesaretini gösteren, kimsenin ne dediğine aldırmayan biridir Niki Lauda.


2 kere şampiyon olduktan sonra F1’e ara verir ve tekrar döndüğünde yine şampiyon olmayı başarır Niki Lauda. Bir havayolları firması kurar ve onun başına geçer. James Hunt ise bir kere şampiyon olduktan iki sene sonra yarışmayı bırakır, eğlence sektörüne girer. 45 yaşında kalp krizinden bu hayata veda eder.

Filmin oyuncularına gelince, Niki Lauda rolündeki Alman oyuncu Daniel Brühl’ü Good Bye Lenin filminden hatırlayabilirsiniz. Her ne kadar Thor olarak ünlenen Chris Hemsworth’un gölgesinde kalmış gibi gözükse de filmi sürekleyen Daniel...
Yönetmen Ron Howard ise A Beautiful Mind’dan beri ses getiren bir filmi yönetmemişti ama Rush filminin sahneleri, efektleri müthiş, Ron Howard seyirciyi yormadan F1’in heyecanını hissettirmeyi başarmış.

Niki Lauda: “Akıllı bir adamın düşmanlarından öğreneceği, aptal bir adamın dostlarından öğreneceğinden fazladır.”
James Hunt: “Ölüme ne kadar yakınsa, o kadar canlı hissedersin kendini. Bu yaşamak için harika bir yoldur. Bu sürmek için tek yoldur.”

7 Ocak 2014 Salı

Saving Mr. Banks


Doğarken anne ve babamızı seçtiğimiz söylenir, derler ki bizi en az zorlayacak, bize ışık tutacak kişiler olumuş bunlar.

Peki, neden bir devamlı uğraşırız veya bizim tabirimizle onlar bizle uğraşır durur? Onlarla olan hesapları biz mi kapamıyoruz? Yoksa onlar bu hesaba durmadan para mı yatırıyorlar?
Onlarla ilgili oluşturduğumuz temel inanaçlara tutunmanın değeri nedir?
Örneğin; ‘Baba hem sever, hem de döver’ inancı ile büyüdüğümüzde bize kötü davranan insanların bizi sevdiğine inanıyoruz... Bu ne kadar besleyici ve geliştirici?

Bir çok kişi anne ve babası ile ilgili tutundukları konuyu bırakmazlar ve yerine başka bir şey koyarlar; bu anne ve babalarına benzer insanlarla evlenmek, onların yerine işlerini koymak veya yazdıkları kitaplar, kurdukları şirketler olabilir...


Saving Mr. Banks filminde olduğu gibi Mary Poppins’in yazarı kendi içindeki kahramanı dışarıya hayali olarak yansıtmış ve kendini de herkese kapatmıştır. Babasını ismini alacak kadar sevmekte ve unutmamaktadır. Annesine hiç affetmemiş, erkeksi görünüm ve hal tavırlarını şık giyinerek kapatmaktadır. Walt Disney de ailevi problemlerini babasıyla yaşamıştır. Bundan kaynaklı olacak P.L. Travis ile ilginç bir bağ kurar...


Filmim yönetmeni, A Perfect World filmini senaristi olan John Lee Hanckok. Oyuncular hakkında çok konuşmaya gerek olmayana Tom Hanks ve Emma Watson... Ginty’nin babası rolündeki Colin Farrell de filme renk katmış. Ancak filmin öne çıkan yıldızı Emma Thompson, kariyerinin en iyi performanslarından birini sergilemiş.


Travers Ralph’in özürlü kızına bir liste uzatır:
Ralph: "Albert Einstein, Van Gogh, Roosevelt, Frida Kahlo" – Bu nedir?
Travers: Hepsinin zorlukları vardı. Jane başkalarının yapabileceği herşeyi yapabilir, anladın mı? Arkana bak.
Ralph: [arkasına döner] "Walt Disney."
Travers: Konsantrasyon eksikliği ve hiperaktif davranışlar... Bu herşeyi açıklıyor!


Harika bir film ancak unutmayın ki, bu bir çocuk filmi değil...