26 Kasım 2014 Çarşamba

Ivory Tower


Dünyadaki ilk üniversite milattan önce 700’üncü yıllarda Hindistan’da kurulmuş...
Son 50,000 yıldır konuşabilen, son 5,000 yıldır yazı yazabilen insanlık tarihi için son derece yeni kabul edilebilir bir kurum üniversite...

Son 30 yıldır yaygınlaşan üniversitelerin global sorunu, bu eğitim kurumlarının süratle ticarethaneye dönmesi ve dolayısıyla öğrencilerin müşteriye ve dolayısıyla borçlanan tüketicilere dönüşmesi!

Internetin icadı ile eğitimin bedava veya çok düşük maliyetlerle verilmesi mümkün hale gelirken, internet üzerinden eğitimler henüz genç yaştaki öğrencileri havaya sokma için yeterli olmazken, bir yandan da öğretmen anlatım yeteneği ve bire bir iletişim de kısıtlı.

Peki, işler nasıl bu hale geldi?


Eğitim sisteminin ve toplumun bize en verdiği en temel inanç kalıbı: Rekabet!
En iyi notu alacaksın, sınıf birinci olacaksın, en iyi üniversite, en iyi bölüm vs.
Bu rekabet okulların da ilk sırada tercih edilebilir olma dertlerini körüklüyor. Tercih edilmek için prestijli okul olmak durumundasınız, daha iyi öğretmeneler, daha iyi binalar, en ileri teknoloji, kütüphane, sosyal tesisler, kampüs, sınıf kapasitesi derken bakmışsınız size orta veya hatta büyük ölçekli bir şirket!
Prestij maliyetleri artırıyor, maliyetler okulun ücretlerini...
Amerika’da son 30 senede üniversite ücretleri %1100 artarken ülkemizde durum farklı değil; ilkokuldan başlayarak ücretler yılda ortalama 20,000 TL yi bulurken eğitim kalitesini de sorgulayanlar artıyor.

Öğrenciler müşteriye dönüştükçe, öğrencilere de velilerine de müşteri muamelesi yapılıyor. Günün sonunda iş bulmakta zorlanan bir çok üniversite mezununun yanı sıra eğitim için alınan kredi borçlarını da ayrı bir yük getiriyor. Yine filmde verilen bilgiye göre Amerika’da öğrenci kredi borçları 1 trilyon doların üstünde...


Ivory Tower filmi bu durumu çarpıcı bir şekilde inceleyen bir belgesel...
Bir yanda üniversiteyi ya terk etmiş ya da hiç okumamış başarılı karakterleri (Steve Jobs, Mark Zuckerberg gibi)örnek gösterenler, bir yanda da üniveriste eğitiminin gerekli olduğunu ancak ticaret boyutundan yine de şikayet edenler...
Üniversitelerde çalışan idari personelin öğretmenlere oranın da bile belirli bir artış var, pazarlama yatırımları ve harcamaları da cabası...

Filmden akılda kalan en çarpıcı slogan ise: “Biz müşteri değil, öğrenciyiz!”

20 Kasım 2014 Perşembe

Waking Life

“Kim olduğumuzun kararını her zaman biz veririz.”
Felsefe, basit bir düşünce bilimi değildir, düşünceler sadece zihnimizin ürünü olacağından dolayı kısıtlıdır ve geçmiş tekrar eder durur... Felsefe kelimesinin kökeni antik Yunancaya dayanır ve bilgeliğe olan sevgi anlamını taşır.

Kim olduğumuz, ne olduğumuz, evrenin sırları, zaman, yaşam, ölüm insanoğlunu meşgul eden konuların başında gelir. Bunların cevaplarına düşünmekle değil, sezgilerimizle ulaşabiliriz. Kalp yolu açık kişiler bu sezgilere sahiptirler... İster peygamberler, ister bilim adamları, ister Sufi, ister filozof olsun söyledikleri hep aynıdır...


“Bu gezegene renkli kalem kutusu ile gelmeye benzer. Kutunuz 8’li veya 16’lı olabilir. Ama önemli olan kalemlerle ve size verilen renklerle ne yaptığınız. Çizgilerin içini ya da dışını boyadım diye üzülmeyin. Çizgilerin dışını boyayın derim ben. Sayfanın dışını boyayın. Beni de kutuya koymayın. Biz okyanusa doğru akıp gidiyoruz. Kara ile kuşatılmadık...”
Waking Life, rüya içinde rüya gören bir adamın felsefe dolu 99 dakikalık yolcuğunu ara vererek seyretmekte fayda var... Neredeyse hiç nefes almadan insan, hayat, evren, zaman, kişilik birçok konuda çeşitli karakterlerin yorumları ardı ardına sıralanıyor.


“Bence dil, yalıtılmışlığımızı aşma arzusundan ve bir başkasıyla bir çeşit bağlantı kurma durumundan doğdu. İlginç olanı şu: Yaşadığımız tüm soyut ve kavranmaz şeylerde iletişim kurmak için aynı simgeler sistemini kullanıyoruz. “Aşk” dediğimde ses ağzımdan çıkar sonra diğer kişinin kulağına çarpar, beynin kıvrımlı kanallarında yolculuğunu yapar. Yani sevginin  bulunduğu ya da bulunmadığı anılardan geçerek, dediğimi kaydederler, sonra ‘evet’ derler anlamışlardır. Peki ama anladıklarını nasıl bilebilirim? Çünkü kelimeler boştur. Sadece simgelerdir. Ölüdürler, anlıyor musun? Ve deneyimlerimiz o kadar kavranamazdır ki. Algıladığımız pek çok şey anlatılamaz. Dile getirilemez. Dahası, yani, biz bir başkasıyla iletişim kurduğumuzda, ve biz bağlantı kurduğumuzu hissettiğimizde, anlaşıldığımızı düşündüğümüzde, zannedersem manevi bir birlik hissetmiş oluruz. Ve bu duygu geçici olabilir ama galiba da bunun için yaşıyoruz.”
Film değişik bir animasyon metodu ile çekildiği için seslendirme dışında bir oyunculuktan bahsetmek zor. Before Sunset serisinin yönetmeni Richard Linklater filmi hem yazmış, hem yönetmiş. Zaman zaman tartışılacak bakış açılarına da sahip olsa film insanı sarsan cinsten. Son zamanların felsefe dolu aksiyon ve yüksek bütçeli yapımlarının yanında çok duyulmamış olsa da beş ödül kazanmış bir film...


“İnsanlar kaos ister. Doğrusu buna gereksinimleri de vardır. Durgunluklar, çatışmalar, halk hareketleri, cinayet, hepsi korkunç. Ölüm ve yıkımın yarattığı bu karşı konulmaz durumun içine çekilmişiz neredeyse. Hepsi içimizde. İçinde olmaktan zevk alıyoruz. Tabii ki medya tüm bunlara üzgün bir yüz takınır. Bunu, onları büyük insan trajedileri kılıfına sokarak yapar. Ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz. Dünyadaki kötülükleri yok etmeye çalışmaz. Onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır. İktidarın bizden istediği edilgen gözlemciler olmamızdır. Ve onlar bize başka bir seçenek vermezler. Arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii. Sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin?”
“Çağdaş dünya görüşümüzde, artık bilimin bir biçimde, Tanrının yerini aldığını düşünmek kolay. Ama bazı felsefe sorunları hala sorun olarak varlığını sürdürüyor. Örneğin özgür irade sorunu. Eğer Tanrı önceden yapacaklarımızın hepsini biliyorsa nasıl özgür irademiz olabilir? Artık dünyanın aynı temel fizik yasalarıyla işlediğini biliyoruz, ve bu yasalar dünyadaki her şeyi yönetiyor. Şimdi bu yasalar çok güvenilir olduklarından, teknolojik başarıları da olanaklı kılıyor. Kendine bir bak. Biz de fiziksel bir sistemiz. Davranışlarımız temel fizik yasalarının bir istisnası değil. Bu açıdan da özgür iradeye pek yer kalmıyor. Ama soru yine de karşında. Bireyselliği düşünürsün, örneğin kim olduğunu. Kim olduğun çoğunlukla seni var eden özgür seçimlerdir. Ya da sorumluluklar alırsın. Sadece sorumlu da tutulabilirsin. Özgür iradenle yaptığın şeylerden dolayı suçlu bulunabilir veya saygı duyulabilirsin. Soru hep geri gelir ve biz gerçekte de bunu çözemeyiz. Tüm kararların gerçekten de bir bilmeceye benzemeye başlar. Nasıl olduğunu düşün. Beyninde biraz elektriksel etkinlik vardır. Nöronlar ateş alır. Sinir sistemine sinyal göndermeye başlarlar. Kas liflerine doğru ilerler. Seğirirler. Diyelim kolunu uzatırsın. Sanki senin bir parçan kendiliğinden hareket ediyor gibidir, ama bu sürecin her bölümünün her noktası fizik yasalarıyla yönetilir. Başlangıç koşullarını Büyük Patlama (Big Bang) oluşturmuş gibi gözüküyor. Geri kalan her şey bunun bir reaksiyonu gibi... Özel olduğumuzu düşünüyoruz ama şimdi bu tehlike altında. Bana Kuantum mekaniğini soracaksınız. Gerçekten de Kuantum bir olasılıklar teorisi. Olasılıkları yer var. Daha gevşek. Belirlenimci değil. Ve bizim özgür iradeyi anlamamızı sağlıyor. Ama ayrıntılara bakmak hiç işe yaramaz. Özgürlük bir olasılıklar sorunu mudur? Kaotik bir sistemde yer değiştiren rastlantı mıdır sadece? Bireyselliği anlamaya çalışmak gerekir...”
“Amaç olumsuz olandan kurtulmak. Bu gerçekten de hiçliğe duyduğumuz istektir. Bir kere anlık olana ‘evet’ dendi mi evetleme bulaşıcı olmaya başlar. Sınır tanımayan bir evetleme zinciri boşanır. Anlık olan evet demek tüm bir varoluşa evet demektir.”
“Dünyada iki çeşit acı çeken insan vardır: Yaşama sevinci eksikliği çekenler ve yaşama sevinci fazlalığından muzdarip olanlar. Bunu düşündüğünde neredeyse bütün insan davranış ve eylemleri, temelde hayvan davranışlarından farklı değildir. En ileri teknolojiler ve ustalık bizi en fazla süper şempanze düzeyine getirir. Gerçek bir ruhun, gerçek bir sanatçının, azizin, filozofun krallığı seyrek olarak ulaşılan bir şeydir. Neden bu kadar az? Neden dünya tarihi ve evrimi bir ilerleme öyküsü değildir de, sıfırların sonsuz ve boşuna bir toplamıdır? Daha büyük bir değer hiç oluşmadı. İnsanın en evrensel özelliği  korku mu yoksa tembellik midir?" 
“Dünyanın bizi sınırlandırdığını düşünüyoruz ama onları biz yaratıyoruz.”

12 Kasım 2014 Çarşamba

Interstellar


Kuantum fiziğine göre bir atom gözlemci gözlediği noktadadır, gözleyen ve gözlenen birbirine bağlıdır. Sadece bilinçli varlıklar gözlem yapabildiği için insanlar tüm evrene derinlemesine bağlıdır.

Kur’an başta olmak üzere bir çok kutsal kitapta insanların Tanrı’nın suretinden yaratıldığı belirtilir. Maddeyi derinlemesine incelediğinizde ise karşınıza üç boyutlu madde diyebileceğiniz hiçbir şey kalmaz. Sadece ilişkiler kalır. Mekan ve zaman kalmaz... Bu ilişkiyi sevgi olarak tanımlamak mümkün müdür? Sevgi, zihnin yarattığı diğer tüm duygulardan farklıdır, ve bu mevcut beynimizle açıklanamaz bir duygudur.

Kuantum fiziğinde tüm evren birbirine bağlıdır, bireysellik bir illüzyondur. Bir atom aynı anda farklı bir yerde olabileceği gibi atomlardan oluşan insan da aynı anda farklı bir mekanda ve farklı bir zihin hali ile mevcut olabilir. Mevlana’nın Konya’dan hiç ayrılmadan başka illerde görüşmeler yaptığına dair rivayetler vardır. Yogilerin de buna benzer bildiğimiz Newton fiziğini alt üst eden yetenekleri olduğu bazı ruhsal kitaplarda yazar...

Şimdilerde görebildiğimiz evrenin insanoğlunun hayalinin oluşturduğu bir hologram olduğu teorisi üzerinde duruluyor. Eğer bugüne kadar Kuantum fiziği ile ilgilenmediyseniz size Evrenin Ruhu’nun Kuantum Fizikçisi Fred Alan Wolf, bu konuda okunabilecek ilginç yazarlardan biridir.


Interstellar, belki de yeni Space Odysse... Kubrick ile Nolan’ın tarz farkları Interstellar’ı daha anlaşılır kılıyor. Gerçi 2001: A Space Odyssey filmi çekildiği yıllarda henüz insanoğlu Dünya’yı uzaydan görmemişti ve biraz uçuk olması daha normal karşılanabilir bir durum. 

Interstellar’da birçok filmin aksine dünyayı kurtarmakla ilgili değil, dünyayı terk etmekle ilgili bir film... 

Bir şekilde dünyada hayat şansı kalmamıştır. Bol bol kuantum fiziğinin temellerinin açıklandığı filmde Saturn etrafında açılan bir solucan deliğinden geçip yeni dünyalar keşfetmek için yola çıkılır...

Kurgusu, bakış açısı ile üç saate yakın bir süre koltuğunuzdan kımıldamıyor, kah geriliyor kah duygulanıyor kah merak ediyorsunuz...

Cooper: Eskiden gökyüzüne bakar ve yıldızlar arasındaki yerimizi merak ederdik, şimdi ise sadece önümüze bakıyor ve toz içindeki yerimiz hakkında endişe ediyoruz.”

    “Murph: Baba, bana neden benim ismimi kötü bir olay ile ilgili koydunuz?
    Cooper: Öyle yapmadık.
    Murph: Murphy kuralı?
    Cooper: Murphy kuralı kötü bir şey olacak anlamına gelmez.
    Olabilecek herhangi bir şey varsa bu olur demektir.”

Oyunculardan önce, yazdığı ve yönettiği 9 filmin 7’si IMDB listesinde ilk 250’de olan Christopher Nolan’a ve film müzikleri konusunda bir usta olan Hans Zimmer’e aslan payını vermek lazım. İlk uzun metrajlı film olan Following dahil tüm filmleri sıradışı... Özellikle de Memento, Inception ve Batman Serisi...

Nolan’ın oyuncu seçimleri de harika; bu yılın flaş ismi ve inanılmaz çıkışı ile dikkati çeken Matthew McConaughey baş rolde. Hiç vazgeçemediği Michael Caine, The Dark Knight Rises’da çalıştığı Anne Hathaway filmi sırtlıyorlar...
Brand: Sevgi, zamanın ve uzayın ötesine geçen tek şey.”

11 Kasım 2014 Salı

Dünya Ağlıyor


Biliyorum ağlıyorsun...
Su, hava, toprak, ateş verdin bize,
Biz kalabalıklaştıkça sen duruldun.
Açtın tüm kaynaklarını...

Biz mi ne yaptık?
İçmeye başladık kana kana...
Yüzbinlerce yıldır süregelen kıtlığın
Acısını çıkartırcasına...

Parsellemeye, sahiplenmeye başladık seni,
Yenik düştük hırsımıza,
Savaşlar yaptık senin uğruna...
Kara sevda da değil ki sebebi...

Biliyorum ağlıyorsun...
Sen dört buçuk milyar yaşında,
Bizse yarım milyon...
Bilemedik, unuttuk belki de saygıyı...

Verdin hayatımızdaki her şeyin hammaddesini.
Teknolojinin, barınakların, ulaşım araçlarının...
Küstahlaştık belki de, kaynağı unutup...
Sana uyum sağlamktansa, istedik ki sen bize uyasın.

Ama hiç merak etme!
Sen de farkındasın, uyanışın, yeşeren enerjinin...
Olumsuzun tiyatrosu kapalı gişe de olsa,
Biliyorum artık başladın gülümsemeye...


8 Kasım 2014 Cumartesi

Keşke Herşey Bir Anda Olsa!

Artık her şeyi farklı görüyor, farklı mı algılıyorsunuz? Ne istediğinizi biliyor, sezgilerinize güvenip bu yolda hareket etmeye başladınız mı?

O halde hemen gerçekleşsin bir an önce her şey!
Ne oldu mu? Olmuyor mu hemen her istediğiniz...
Yapmayı dilediklerinizi hemen yapamıyor, kendiniz olma yolunda yavaş mı ilerliyor gelişmeler, arınmalar?


Bazen farkındalığınız, biliş düzeyiniz toleransınızın üzerine mi geçiyor?
Başkalarına karşı? Hele bir de kendinize karşı mı?

İşte o anda durup Thich Nhat Hahn’ı dinlemek gerekiyor: 
“Gülümse, nefes al ve yavaş ilerle.”
Hayat her an hızlanıyor, her dakika daha fazla içerik giriyor hayatımıza, daha fazla mesaj, daha fazla içerik daha hızlı bir gelişim vaad eden biri veya bilgelik. Her dakika cep telefonunuza bakıp bunları takip ederken işin özünü kaçırıyor olabiliriz.
Bazen bazı şeyler zaman alır. İlişkiler, iş hayatınız, aydınlanmak, maskelerinizden kurtulup öz benliğinize ulaşmak...
Yoga, meditasyon, dans etmek, nefes çalışmaları, aile dizimleri, chi-gong enerji çalışmaları, Reiki sizi herhangi bir yolculukda destekleyecektir, ancak bazı konularda acele etmek sizi Mehter Takımı gibi iki adım ileri bir adım geri hareket ettirebilir. Daha kötüsü gelişim göstermiyorum sanarak eski kabul ettiğiniz konfor alanına dönüş yapabiliriz.

İçselleştirme
Önemli olan konulardan biri, öğretilerin özünsenmesi ve davranışlarımızda bir refleks haline gelebilmesi, lakin beynimizde kalan bir hafıza olduktan sonra hiçbir bir bilgeliğin bir faydası yoktur. Bu çevre konferansına tilki kürklerini giyip ciplerle gitmeye benzer.


Beden ve Zihin Hazırlığı
Diğer önemli bir konu ise yıllardır kökleşmiş temel inançlarla bugünlere gelen beden ve zihnimizin yeni düzene uyumlu hale gelmesi. Belli travmaların fiziksel olarak bedenden atıldığını biliyoruz. Ayrıca açık bir ruhsal hali için sağlıklı bir beden ve doğal olarak açık bir zihne sahip olmamız gerekir.

Bedenimizi dinleyip onu daha akışkan daha enerjik hale getirmek için alışkanlıklar elde edebiliriz. Az pişmiş sebze, ortalam miktarda meyve, kök sebzeler olabilir...
Özellikle uzak durulması gerekenler ise şeker, un, kahve ve süt...
Sporu da aceleye getirmeden, bedenimizi hissederek ve zorlamadan yapılan yürüyüşler yorgunluktan ziyade enerji sağlayacaktır.

Zihnimiz ise bize daima direnç gösterecektir; en sevdiği şey onun hayatında hiçbir şeyin değişmemesidir... Bunu bizi güvende tutmak adına yapar.
Biz, zihnin bizim küçük parçamız olduğunu fark edersek onu dinlememize gerek kalmaz.
Bunu nasıl mı yapacağız? 

Önce onu gözlemleyerek. Bir şey gözlemliyebiliyorsak, bu demektir ki, biz ‘O’ değilizdir, ‘O’ ancak bizim bir parçamızdır. Her ne kadar beyin çok güçlü bir organsa da sonuçta bir hesap makinesidir; elinde olan iki kaynak (bilgi vr deneyim) kendi hayatını güvene almak ister; bu da gelecek hakkında varsayımda bulunup her şeyi kontrol etme istediği ile olur, ancak bu bir illüzyondur. Geçmiş bilgilerle ne geleceği tahmin edebilir ne de bir şeyi kontrol edebilir...


Ego Tuzakları
Zihnin bir diğer tuzağı ise bizimle iş birliği yapmasıdır! “Evet, sen oldun, en iyisi, en hızlısı sensin!” diyerek gelişimimizi başkaları ile karşılaştırmaya ve bu konuda saplantılı bir şekilde de çabalamamızı sağlar. O, artık kendine yeni bir kimlik bulmuştur.
Aslında gerçek gelişim çabalayarak değil, kendimiz olarak gelir...
Gelişim veya bir hedefe ulaşmak bir rapor yazmak ve bitirmek gibi değildir. Yaptığınız fiziksel, zihinsel ve ruhsal hazırlıklar toprağa toprak atıp, onu sulamak gibidir; filizlenme için zaman gerekir. Doğal olarak toprağın verimi, kullanılan gübre sonucu bir parça değiştirebilir, hızlandırabilir ama çaba faydasızdır.

Temel inançlarımızı yakalayıp bunların farkında varmak katalizör etkisi yaratacaktır.
Kendimizi ve başımıza gelen olayları gözlemleyip tekrar tekrar yaşadığımız deneyimleri ve size hizmet etmeyen ilişkileri hayatınızdan çıkartabilirsiniz.
Eckhart Tolle’ün dediği gibi, bir durumu ya kabul edersiniz, ya değiştirirsiniz ya da oradan uzaklaşırsınız...


Son olarak bizi yolumuzda hızlandıracak en etkili yöntemlerden biri kendimizi yargılamamaktır. 

Biraz çelişkili gibi gözükse de ne zaman kendimizi hızlı ilerlememekten dolayı eleştirirken yakalarsak, yavaşlayım... Olanları izleyelim. Her seferinde artan farkındalığımız bizi hem yolunuzda tutacak hem de daha hızlı ilerlemiş olacağız.

İçselleştirme tamamlandığında hedeften çok yolun keyfini çıkarmaya, aslında hedef yol olduğunu idrak edeceğiz...

7 Kasım 2014 Cuma

Words and Pictures


“İşimiz güzel sanatlar... Güzel sanatlar, ne demekse.sorun kelimelerde. Kelimelere güvenmeyin. Kelimeler yalan söyler. Kelimeler tuzaktır. Bakacağız, hissedeceğiz, göreceğiz, öğreneceğiz.”

Bir resim bin kelime değerinde midir?
İşte bu film alkol problemi olan bir edebiyat öğretmeni ile fiziksel hastalığı olan ressam öğretmen arasındaki savaşın özündeki sorudur.

Edebiyata aşık olan Jack görüşleri şöyledir:
“Kelimeler bütün birr ülkeyi başlatır, sonra da savaş zamanında korur, sonra da onu daha iyi hayal eder, daha iyi yapar. Kelimeler yapar bunu, resimler değil. Kelimeler...”
Önceleri başlayan çekişmeler savaşa daha sonra da sevgiye dönüşecektir.


Peki, kazanan kimdir? İkisi de değil... Resimler de, kelimeler de insanların kendilerini ifade etmek için kullandıkları yollardır... Ne kadar iyi olursa olsun, her bireyin algılayacağı farklıdır. Bunu dikkatlice düşünelim... Resimlerin hissettirdikleri tartışma götürmeksizin görecelidir, peki ya kelimeler. Herkes kelimelerin ne anlama geldiğini bilmiyor mu? Bir çiçek dediğimizde aklımıza ne geliyor, sevgi, öfke dediğimizde? Kendi deneyim ve bilgilerimizde ne varsa o ve onun versiyonları... Bu da kişiden kişiye yine değişir. Taoizm’de, Tao tao değildir derler... Tanrı manasına gelen Tao  kelimesini kullandığınızda anlatmaya çalıştığınız objeyi kısıtlamış, tanımlamış, etiketlemiş olursunuz...
Bazen ne kelimeler ne de resimler... Sadece sezgilerimizle buluruz, algılarız, fark ederiz ve içimizdekini yazıya, resime dökeriz...
Bu, başkalarının ne anlayacağına veya beğenip beğenmemelerine aldırmadan yapıldığında özgündür...


Bu keyifli filme geri dönecek olursak, harika bir performans sergileyen Clive Owen ve Juliette Binoche çok iyi bir ikili olmuş. Özellikle Clive Owen çok başarılı... 


“Her sanatçı dünyayı kendinin yapar ve bunu yaparken onu yüceltir. Ve bunu yaparken bizi yüceltir, bize daha geniş bir görüş verir. -Sanat dünyanın bildiği en etkileyici bireysellik modudur.- demiş Oscar Wilde... Proust sadece sanat sayesinde kendimizden dışarıya çıkabileceğimizi söylemiştir. Sanatçılar bize bu görüşü verdiler çünkü bize kelimeler ve resimler yoluyla kendilerini verdiler. Ve bütün söyleyecebileceklerimiz... Hissettimiz şey tasvir edilemez. Böyle bir sanatçının değeri de, yetenekleri, enerjileri ve vizyonları sayesinde kendimizi iyi hissetmemizi  sağlarlar. En iyisi olmamızı sağlarlar.”

5 Kasım 2014 Çarşamba

Bilmemek

Önce anladım ki, hiç bir şey bilmiyormuşum. 
Sonra öğrendim, öğrendim, her şeyi bildim. 
Şimdi görüyorum ki, sadece bilmiyorum...