26 Mayıs 2014 Pazartesi

Nebraska


-Babanız Alzaymır mı?
*Hayır, sadece insanların söylediklerine inanıyor.
-Bu çok kötü...

Ailemizi tanıyor muyuz? Yoksa onları tanıdığımızı mı zannediyoruz? Onları tanımıyorsak, kimi tanıyacağız? Bazen burnumuzun dibinde olanların farkında olmazyız. Buna yakın körlüğü denir. Buna bir de insanların değiştiği gerçeğini katarsak, bazen yıllar sonra aslında hep beraber yaşadıklarımızı tanımadığımız ve onlarla alacağımız keyfi de almadığımızı keşederiz.

Sideways, About Schmid, The Descendants’ın yönetmeni Alexander Payne’den aile hakkında gerçekçi bir film... En iyi film, oyuncu, yönetmen, senaryo dalları dahil olmak üzere 6 dalda Oscar’a aday olan filmde Bruce Dern 78 yaşındaki performansı ile sıra dışı...


David’in babası Woody ise 1 milyon dolar kazandığını sanarak bu ödülü almak için uzun bir yolculuğa çıkmak ister. Bir yandan alkol bağımlılığı olan Woody hayata karşı algılarını kapamıştır. Oğlu David de gençken alkol problemi yaşamıştır, ama Woody “Babanla bir içki iç, bir kişi ol!” der...

David babasını eleştirmektedir. Görünüşte haklıdır. Ama suçlu veya kurban, hangisi haklıdır veya gerçekten var mıdır? Woody de küçükken, anne babasının odasına girdiği zaman dayak yermiş...
Hepimiz kurbanların kubanı mıyız?

David’in annesi ise kendinden başka herkesi eleştiren, sıfatlarla yargılayan biridir. Ailenin donimant karaketeri olması, yemek siparişlerine kadar son kararı veren biri olması, babanın hayattan kopuk olmasına ve alzaymır benzeri bir ruh haline gelmesine sebebiyet vermiştir. Katolik olmaktan gurur duyarken yine bir ayırımcılık vardır. 

Nebraska’ya giderken, baba ve oğlun yolları babanın büyüdüğü memlekete düşer, burada ailesinin geçmişini daha ykından öğrenen David, babası ile bir bağ kurmaya başlar. Daha sonra annesi ve abisinin de katılımıyla aile bir araya gelir.


Bir çok olayın sonunda ailecek bir şeyler yapmanın zevkine varır David. Filmin sonuna doğru, David babasının hayali olan Jipi babasına alarak onu onurlandırır. Bedeni yaşlı olsa da ruhu sonsuz ve özgürdür.

Ailemiz ile olan ilişkimizin farkında olmak bizi özgürleştirebilir; affeder ve onları onurlandırırsak...
David: Annemle nasıl evlendiniz? Woody: Annen istedi. David: Sen istemedin mi? Woody: Ne farkeder diye düşündüm. David: Onunla evlendiğin için hiç üzüldün mü? Woody: Her zaman.

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Enemy


“Bu ne ya!” dedirten filmlerden biri Enemy. Çözümü seyirciye bırakılmış bir bulmaca gibi. Yönetmenin ne yapmaya çalıştığına bakmadan seyircide nasıl bir tat bıraktığını önemseyenlerden olmuşumdur hep... 
Benim ilginç bakış açıma göre film kişinin önündeki en büyük engeli konu alıyor; kişinin kendisi!
Bu da insan zihninin kendini onunla tanımladığında karşısına çıkan en faktör olan korkuyu ortaya çıkartıyor. Korkunun sebeplerinin en önemlisi belirsizlik... Belirsizliği en aza indirmenin tek yolunu “kontrol” olarak gören zihin, kişiyi kontrol delisine çevirmeye çalışıyor: 

“Kontrol... Her tür diktatörün tek takıntısı kontroldür. Eski Roma’da insanları eğlendirerek meşgul etmşler. Başka toplumlar farklı yöntemler denemiş. Eğitim seviyesini düşük tutmuşlar, insanları sınıflara ayırmışlar. Bireyler ifade özgürlüğünü kısmışlar.”



Filmin kahramanı bir öğretmen ve bir gün bir filmde kendisinin aynısı olan başka bir insanla tanışınca esrarengiz olaylar gelişmeye başlar...
Oyuncuların başarılı performansı dışında Prisoners’ın da yönetmeni olan Denis Villeneuve’ün tarzı David Lynch gibi mesajları gizliden vermek. Örümcek metaforu ise zihnimizde bizi bloke eden ve tutan temel inançları simgeliyor. Yönetmen Villeneuve, Jake Gyllenhaal ile çalışmayı seviyor. Prisoners filminde de yer alan aktör Donnie Darko’dan beri epey yol almış gibi gözüküyor.



Birey kendi gerçekliğini kendisi yaratır, bu aile, toplum ve tüm insanlık düzeylerinde farklı seviyelerde devam eder. En çekirdek sistem insanın kendisidir... Kendi yarattığı dünyası diğer sistemlerle ilişkili olduğu için kendi suçu değil ama kendi sorumluluğundadır. Bu sebeple hangi konuyu deşerse, ve bu konuda reaksiyon göstermek yerine bir farkındalık sağlarsa, karşısına çıkan sadece kendinin yansıma’larıdır.

Korkunun karşıtı sevgidir, Sufizm’deki gibi bir teslimiyet anlayışıdır... Kontrolü bırakmaktır...
“Kişi en nihayetinde okyanusun içine dalmaya hazır oluncaya kadar, Yaradan’ın her bir işareti veya “samadhi” anlarıyla, korkunun yeni katmaları çözülür. Bu içinizdeki kontrol eden benliği bırakmak demektir. Bu benlik kişinin ailesinden veya toplumdan onay almak için veya daha da iyisi sevilmek için vardır. Kişi kendi elleriyle adaleti sağlamak ister çünkü kendisini mağdur gibi hisseder. Bu kontrol tam olarak da kişinin okyanusa teslim olmaya direnmek için kullandığı yöntemdir.”    [Sri Prem Baba]

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Güvenmek İster Misiniz?


Piyasalar durgun, insanlar mutsuz, herkes patlamak üzere…

Neden? “Ortamda bir güvensizlik ortamı var.” Onlar haksız biz haklıyız; ben haklıyım, sen haksızsın.
Haklı olduğunda testesteron hormonu salgılayan bir beyin ve belirsizliği sevmediği için her şeyin sabit ve kendi dilediği gibi olmasını isteyen bir zihin…

Güven konusuna detaylı bakalım. Herkesin kendine göre bir adalet sistemi var ve kendini haklı çıkarmak istiyor; bu sebeple bunun aksine bir davranış genellikle bir güvensizliğe sebep veriyor.

Aslında aynı şekilde ama size uymayan bir davranış güvenilir olarak değerlendirilmelidir. Bir kişi hep geç kalıyorsa bu kişi güvenilirdir, çünkü erken gelerek sizin güveninizi yıkmaz. Bu kurumlar için de geçerlidir, her sene enflasyon düzeyinin altın %5 zam veren bir firma sizi hiç şaşırtmaz ve gayet güvenilirdir.


Bu örneklerden açık bir hakikat ortaya çıkar; çelişki, olan olay veya olgunun kendisi değil kişinin kendi bakış açısı ile olayı analiz etmesinden doğar.


Analiz etmenin yerini gözlem ve farkında olmak alırsa; yılanı yargılamak yerine yaklaşınca sokacağını bildiğimiz ve bu şekilde algıladığımız bir hayvan olarak görünür. Gözlemleyenin önemi kalmaz, her gözlemci için durum aynı olur. Gözleyenin yargısı, düşünceleri ki bunlara geçmiş deneyimlere dayalıdır, olan hakkında imge oluşturmadan tarafsız bir şekilde algılama gerçekleşir. Bu olumlu olaylar için de önemlidir.

“Biz onları hoşgörüyoruz, onları oldukları gibi kabul ediyoruz” cümlelerinin altında bir “ayrım” yatar ve bu samimi bir düşünce olmaktan uzaktır. Yılan yılandır. Sadece yanına yaklaşmamak da fayda bulunur. Eleştirmek, hoşgörüde bulunmak onu diğer statüsüne koyacaktır.


Sonuç olarak, analiz yapmadan, salt gözlem yapıldığında, ortada yılana güvenip güvenmeme diye bir konu kalmaz.

Tüm bunların ışığında güven arayışımız sadece bir illüzyondan ibaret midir?
Korkusuz bir şekilde özgür yaşamanın karşıtı mıdır?
Zihnin kendine yaratmak istediği konfor alanın bir aracı, bir aleti midir?

Tüm bu sorular, Eckhart Tolle’ün sözlerini hatırlattı bana:
“Güven arayışı içindeki endişemiz gerekli gibi gözükür ama faydalı bir amaca hizmet etmez.”