30 Kasım 2013 Cumartesi

Frances Ha


Frances Ha, siyah beyaz çekilmiş sıra dışı sahneleri olan bir film. Zihnimizin nostaljiye olan düşkünlüğü müdür bilinmez, sanki film siyah beyaz olunca karakterlere ve konuya daha çok odaklanıyoruz... Film müzikleri film atmosferine uygun seçilmiş; özellikle de David Bowie’in Modern Love parçası...


Franches, New York’da yaşayan dansçı olmak isteyen biridir. Kendini bulma yolculuğunda kendisinin ‘cinselliği bırakmış lezbiyen çiftlerimiz” diye tanımladığı ev arkadaşı Sophie daha fazla onunla beraber olamaz. Genellikle garip ve uçuk bulunan Franches, anda olmanın temizliği ile algıladığı gibi davranır.


“Birisi ile beraberken, onu seversin ve o bunu bilir, ve o da seni sever ve sen bilirsin...
Ama bu bir parti... Ve ikimiz de başka insanlarla konuşuyoruz, ve sen gülüp ışıldıyorsun... Ve bana bakıyorsun ve gözlerimiz birbirini yakalıyor...
Fakat bu sahiplenme değil veya cinsellik değil... Bu hayatındaki insan. 
Ve bu hem komik, hem de üzücü, fakat sadece yaşamın bir biteceği için değil, ve bu gizem dolu dünya tam da burada, kalabalığın içinde, fark edilmeden, bilinmeden duruyor... Dedikleri gibi etrafımızda başka boyutların varlığı ile ilgili sanki, ama bunu algılayacak yeteneğe sahip değiliz. Bu bir ilişkiden istediğim şey. Veya sanırım sadece hayat...”


Franches’i oynayan Greta Gerwig, son dört filminden sonra oldukça büyük bir sıçrama yapıyor bu filmdeki performansıyla... 2005 yılında en iyi senaryo dalında The Squid and the Whale filmi ile Oscar’a aday gösterilen Noah Baumbach’ın diğer yapıtlarını merakla bekliyoruz

29 Kasım 2013 Cuma

Başkaları


Başkalarına benzemek, çevremizdekiler gibi normal olmak kendinden vazgeçmenin, kim olduğumuzu unutmanın bedeli nedir? Gerçekten ne veya kim olduğumuzun farkına varmadan başkalarına benzemeye çalışmak neden? Nedeni basit: Ait olduğumuz topluluğa uyum sağlarsak beden hayatta kalır. Bu belki yetişkin olmadan önce gerçekten fiziksel olarak bir gerekliliktir. Ancak büyüdüğümüzde bu içgüdüsel davranışa ihtiyacımız azalmıştır. Başkalarına benzemek için oluşturduğumuz maske veya kimlikler ile özdeşleşmeden de yaşayabiliriz.

Başkalarına benzemek, topluma göre normal olmak ne demektir?
Bu durum ormandaki bir ağaca benzer. ‘Orman’ sadece bir kavramdır. Birbirine benzemeyen ve her biri farklı ve eşsiz olan ağaçlardan oluşan ağaç topluluğuna orman denir. Tek başına orman diye bir şey yoktur. Orman bir sürü ağacı simgeler... Toplum veya başkaları da böyledir... Dolayısıyla normal olmak da bir kavramdan öte bir şey değildir; varsayımlara ve yargıya dayanır. Her birey birbirinden farklı olduğundan normal olacak bir kurallar silsilesi mümkün değildir.

Normal olmadığımızı düşündüğümüz her an, kendimizle ve bedenimizle ilgili ne kadar yargılarınız varsa, bu yargılar ikilik yaratır. Olmak istediğimiz ile olduğumuzu düşündüğümüz halimiz arasında çelişkide kalırız. Büyük bir ihtimalle ikisi de yanılsamadır, çünkü gerçekten kim olduğumuzu bilsek, başka bir şey olmaya çalışmayız...


Diğer bir görüş ise şöyle der: “Ben başkaları gibi olmayacağım, ben mükemmelin peşindeyim.” Mükemmellik kavramı da bir yargı değil midir? İkilik yaratmaz mı? Normal kavramına benzer bir şekilde, tamamen bir kavramdan başka bir şey olmayıp, tamamen görecelidir. 

Mükemmellik ve normallik ile ilgili kafamızda ne tür inançlar, fikirler var? Bunlar bize mi ait? Yoksa bize ailemizden, okuldan veya çevremizden mi aktarılmış? Tüm bu inançlarımızın arkasında hangi temel inançlar ve düşünce kalıpları yatıyor? Derine indiğimizde, bizi yöneten inançları fark ettiğimizde artık bunların etkisinden bağımsızlaşmak daha kolay olacaktır... 

Kıyaslama bittiğinde, uyum sağlama ihtiyacı kalmadığında, kim olduğumuzu keşfedip, bir şey olma ihtiyacı olmadan yaşayabiliriz. 

26 Kasım 2013 Salı

Doomsday Book


“Nerden geldim, nereye gidiyorum? Ben neyim?” 


Doomsday Book (Kıyamet Günü), dünyanın ve insanların mevcut durumu ve geleceği hakkında üç ayrı hikayeden oluşuyor. Filmde ne ararsanız var; komedi, fantezi, drama ve korku...



İlk hikayede mevcut yozlaşmışlığın içerisinde doğal ve temiz olmayan yöntemlerle masaya gelen et yüzünden insanlar zombiye dönüşür... Kahramanlarımız flört eden bir Kore’li çifttir. Her anı kaydetmek ve fotoğraflamak isteyenleri temsilen şöyle söyler...
“Her anın kaydını tutmak istiyorum. İyi de olsalar kötü de sadece anılar kalıyor elimizde.”
Bu, anlara, hatıralara tutunmak zihnin ürünüdür... 
Bugün tüm anılarınız silinseydi, kim olurdunuz? Tamamen başka bir diyarda uyansanız ve hiçbir hatırlamasaydınız ne yapmak isterdiniz?



Filmin en yavaş ama bir o kadar ilginç kısmı iki hikaye... 
Aydınlanmış bir robottan rahatsız olan insanlığa hatırlatmaya çalışır robot. Asimov'u hatırlatacak kurgu ve çekimler bu filmin ana iskeletini oluşturuyor. Filmin en çarpıcı diyaloglarından biri bu hikayededir.

-Bu dünyada uyanış yaşayan her şeyin Buda olduğunu öğrendim, aramızda buna en çok yaklaşan da sizsiniz... Sizi imha etmek istiyorlar. Algılama yeteneklerinden şüpheliyim.

*Beni ne olarak görüyorsun? 

-Siz Buda’sınız.

*O nedir peki? Algılamak ayırt etmektir. Bilgiye dayanan bir sınıflandırmadır sadece. Tüm varlıklar aynı kaynaktan geldiği halde birine Buda diğerine saat diyen, algılarımızdır. Algılarımızı hiç değişmeyecek bir gerçek zannederiz. Bu sanrıysa acıyı doğurur. Tek başına algı anlamsızdır, algılama süreci de öyle. Ben de bu anlamsızlıktan doğan bir algıysam lütfen beni olduğum gibi gör.
Zihnini boşlukla doldur...”

Buda robot'un insanlara son mesajı şöyle olur:
“İnsanlar neden korkuyorsunuz? Şefkat, arzu, iyi ve kötü niyetler, aydınlanma ve kayıtsızlık, bu robotun basit yaratılışıyla gördüğü dünya çoktan tamamlanmıştı. Aslında hepiniz aydınlanmış halde doğdunuz. Sadece bunu unuttunuz. Bu robotun gördüğü dünya öylesine güzel ki. Siz bu dünyanın çoktan erişmiş olan efendilerisiniz. Derince düşünüp, özgürlüğe kavuşabilmeniz için dua edeceğim.”

Son kısım ise, bir küçük kızın sipariş ettiği bir bilardo topunun (8 numaralı) hikayesidir.
Komedi unsuru en fazla olan bu kısım, özellikle Kore’lileri iyi tanıyanlar için ayrıca bir eğlence kaynağı... Dünyanın sonu yaklaşırken, firmaların hala bu durumu değerlendirip satış yapmaya çalışmaları ironik bir durumdur.

Bu kısmında işlenen konu insanların kendi dünyasını kendi yarattıkları, tüm bu felaket gibi gözüken durumdan sonra yine bir değişim, yeni bir hayat...

21 Kasım 2013 Perşembe

Stuck in Love

Canımı acıttığını hatırlıyorum. Ona bakmak canımı acıtıyor.” [Rusty]
William, eşinden (Erica) boşanmış ünlü bir yazar ve iki çocuk babasıdır. İki çocuğuna da günlükler tutturarak onların yazar olmasına yardım eder. Kızı Samatha’nın ilk kitap denemesinde o kadar çok müdahalede bulunur ki, Samantha başka bir kitap yazar ve bu kitap basıma girer. Kardeşi Rusty ise kardeşinin kitabından dolayı kendini baskı altında hisseder ve hafif dozda uyuşturucu kullanmaktadır. Samantha ise ciddi bir ilişkiye girmekten korkmaktadır...

Ebeveynlerin görevi çocukları için endişelenmektir” temel inancı durumu daha iyiye götürmemektedir...


Erica kendinden genç biriyle beraberdir ve William, eski eşini gözler ve onun geri dönüşünü ummaktadır. William, ayrıca oğlunun günlüğünü gizlece okur, ve oğlunun yeteri kadar deneyim yaşamadığını düşünmektedir. Onu ablası ile karşılaştırır. Bir yazarın deneyimlerden oluştuğunu söyler...

Ancak deneyimler geçmiş bilgilerden oluşur ve şartlanmış ve kısıtlıdır...
Her ne kadar yaşadıklarımıza şükredip kendimizi tanıma yolunda adımlar atmamız önemli de olsa, yenilik, hayal gücü deneyimlerden bağımsız bir şekilde ortaya çıkar.
Filmin ilerleyen bölümlerinde William, yazmakla ilgili şunları paylaşacaktır:
...kalbimin atışını duyabiliyorum. Herkesin kalbinin atışını duyabiliyorum. Orada oturup çıkardığımız insansı sesleri duyabiliyorum. Ve bence yazmak budur. Kalbin atışını dinlemek ve onu duyduğunda yeteneklerimiz doğrultusunda onu yorumlamaktır...
Diğer bir yandan, annesinin evliyken başka bir adamla olmasına tanık olan Samantha annesini affetmez ve onu görmezden gelmektedir... Ebeveynlerinin söylediklerine değil, yaşadıklarına bakarak öğrenen kardeşlerin durumlarını aşık oldukları Kate ve Louise değiştirmeye başlayacaktır...


Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Her zaman ilerde ne olacağını bekliyorum. Galiba herkes böyle. İleriye yönelik hayatlarını hızla yaşıyorlar. O anın zevkini çıkarmak için durmuyorlar. Her şeyi aceleye getirmeye çalışmakla çok meşguller. Mükemmel bir açıklıkla gözlerimin önüne geliyor birden. Bir an için duruyorum, düşünüyorum. İşte bu. Bu benim hayatım. Ağırdan alıp zevkini çıkarsam iyi ederim.” [Samantha]
En önemli şeyler, söylemesi en zor şeylerdir.
Bir çocuğun kahramanı anne ve babasıdır. Özellikle dört yaşına kadar onların her yaptığı her söylediği doğrudur... İyisiyle kötüsüyle... Ailemizden aldığımız temel inançlar, yargılar, beklentilere tutunmanın faydası nedir? Onların haksız olduğunu ispatlamak için onlar gibi yapmanın enerjisi bilinçaltında onlara sadık olmaktan geliyor olabilir...

Acı o kadar büyük ve dayanılmaz olabilir ki, o vakit donarız ve kendimizi tüm neşeye ve sevgiye kapatırız... Kendimiz olmak yerine işe yarayan maskeler; iç parçalar geliştiririz. Ya onlar gibi ya da tam tersini yaparız... Ancak ikisi de işe yaramaz. Özgürlük tüm maskelerin bırakılması ve geçmişle barışmakla gelir...

Oysa kızların kadın olmak için annelerine, erkek çocukların da erkek olabilmeleri için babalarına ihtiyaçları vardır. Bu son hareket gerçekleşmediğinde babasının kızı ve anasının oğlu aşamalarında kalan çocuklar sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanırlar. Erkek çocuklar, anneleri gibi kızlar, kız çocuklar da babaları gibi erkekler bulurlar. Dolayısıyla yetişkin rolleri yerine, ebeveyn-çocuk seviyesinde ilişkiler yaşarlar. Hangi tarafın çocuk olduğunun bir önemi yoktur; sıklıkla bu roller yer değiştirirler.

Diğer önemli bir konu ise çocukların gerçek sahipleri olmadığımız gerçeğidir. Onlar bizim vasıtamızla dünyaya gelmiş ruhlardır... Endişe etmek kontrol etme güdüsünü yanında getirir, öte yandan neyi gerçek anlamda kontrol edebiliriz? Şu ana kadar yaşadığımız hayata bakalım, başkalarının hayatına bakalım; ne gerçek anlamda kontrol ettiğimiz gibi gerçekleşmiş?

Tüm bakış açılarımız kendi ebeveynlerimizden ve toplumdan mirastır. Bunları sorgulamadan, derine inmeden kabul etmişizdir. Bize kim olmamızı, nasıl davranmamızı söylemişlerdir. İyi niyetli bir şekilde yapılmışsa bile, bunu kabul edip etmemek bizim sorumluluğumuzdadır.
İlişkiler üzerine ilginç bir film Stuck In Love; Prem Baba'nın şu sözleri ile bitebilirmiş...

Aydınlanmış bir varlık yaşamın akışına karışmayan, saf bir kanaldır.
Kişi sessiz bir şahit haline gelir ve neşeli anlarda da üzüntülü anlarda da aynı kalır, gözlemde. Eğer Yaradan bu kişiyi bir taraftan diğerine alırsa, o, sadece gözlemler.
Ancak, bu mütevazilik güvenden doğar.
Güvenmediğiniz sürece, gurur ve inat var olacaktır.
İçinden bir kısım hep kendi bildiği gibi olayların olmasını isteyecek, rehberliğe güvenmeyecektir. 
Yaradan veya sevginin sizi yaralayacağına inanıyorsunuz, bu yüzden akışa teslim olmanız mümkün değil.”

13 Kasım 2013 Çarşamba

Mud


Acılarımızı bırakmaya hazır mıyız?
Eğer imkanımız olsaydı, tüm ama tüm acılarılarımızı bırakır mıydık?
Bu ne biçim soru böyle? ‘Elbette’ demeden önce soruyu özümsemeliyiz. 
Aniden cevaplandığında bile ‘evet’ demeyen birçok insan çıkabilir...

Cevap, genellikle soruda gizlidir. Acıları yaratan nedir?

Acılara istinaden hayatta tutunduğumuz tüm hikayelerimiz, bize kendi seçimlerimizi yaptırmayan ne varsa bırakmak demektir. Bahaneleri bırakmak... Bunlar olmasaydı, kim olurduk? Dönüp dolaşıp konu, herhangi bir şekle bürünmüş korkuya mı dayanıyor?
Gerçekten korkulacak bir şey var mı?


Matthew McConaughey’in canlandırdığı Mud karakteri, hayatı boyunca tutunduğu bir aşk, ve bunun sonucunda kendini bir adada tek başına saklanırken bulur. Meraklı çocuklar olan Ellis ve arkadaşı Neckbone, Mud’ı bir adada ağaçların üzerinde duran bir teknede yaşarken bulurlar.


Mud, Ellis'in anne ve babası, yaşlı Tom... Hepsinin tutundukları ve saplandıkları hikayeleri vardır... Yaptıkları seçimler onları dönüşüme götürecektir. Kırılma dönüşüm için gereklidir... Ağacın üzerindeki tekne gibi her şey mümkündür ve orada bizi beklemektedir... 

Yapılması gereken zihnin dışında çıkıp farklı bir açıdan mı bakmaktır? Şeffaf olabilip, olan’ı alıp kabul etmek ve ona göre seçimleri yapmak mıdır? Kendimizi olduğu gibi kabul etmek, değişimden korkan zihnin biz olmadığının farkına varmak mı?

Hikayelere tutunmanın, aynı şeyi tekrar tekrar yaparak farklı sonuçlar beklemenin, temel düşünce kalıplarına sarılmanın, çözümü ve suçu başkalarında aramanın faydası nedir?


Filmin kadrosuna gelirsek, Matthew McConaughey, Bernie ve The Lincoln Lawyer filmlerindeki grafiğini sürdürüyor. Reese Witherspoon, Michael Shannon ve Yaşlı Tom’u oynayan Sam Shepard,  kısa rollerine rağmen filme renk katmışlar. Özellikle çocuk kahraman Tye Sheridan, sıradışı bir film olan The Tree of Life’dan sonra bu filmde de ön planı çıkıyor...

İşte filmin fragmanı:

8 Kasım 2013 Cuma

Hepimizin Sakladığı Bir Sırrı Var


Farkındayız veya değiliz... Hepimiz çocukluğumuzdan beri sakladığı bir sırrı var.
Hangi sır mı? Biliyoruz ki, farklıyız, iyi veya kötü değil, sadece farklı...
Belki dünyayı değiştirecek bir özellik var bizde... Bu yanımızı nasıl hatırlarız?

Hepimizin hayalleri büyük, ve bu hayallerin peşinden koşmayı gönülden istiyoruz.
Sevgiye inanıyoruz... Anc
ak kendimize bu konuda ne kadar güveniyoruz? 
En kolay yargılarımız, dışlamamız, eleştirimiz kendimize değil mi?
Olduğumuzun dışında sırtlandığımız fazlalıkları atmak istiyor muyuz?
Fakat kendimizin yanlış olduğumuza mı inandırıldık? Buna inanmamız için çok fazla sebep mi var?



İçimizde, derin bir yerde biliyoruz ki, “biliyoruz”, kendimiz gibi olduğumuzda her şey mümkün hale gelir... Dolaylı bir yaratım gibidir bu; kontrolü bıraktığımızda, kontrolü ele geçirmemiz gibi bir durumdur bu... 

Sevgiye ve sonsuz olasılıklara kapılarımızı açarken, en büyük tehlike, kendimizi mevcut hücremizden daha güzel gözüken kral dairesine hapsetmektir...

Bir şeylere uyanırken, farkında olunması gereken, alıştığımız ve bize empoze edilen değerler yerine başka bir öğretiyi, öğreteni veya uygulamayı koyup onlara tutunma riskidir. Bir maskeyi bırakıp, daha hoş gözüken başka bir maske takmak gibidir bu!..

Tüm öğretilerin söylediği ortak şey, her şeyin birbirine bağlı olduğu ve hali hazırda muazzam olduğumuzdur. Hepimizin ruhunda Tanrı'nın bir parçası mevcuttur.



İster sanatçı, ister astronot, ister bilim insanı olun... Hepimiz eşsiz ve sonsuz varlıklarız.

İçimizdeki fısıltıya kulak verelim, egomuzun konuşmalarını bırakalım; geçip gitsin. Egonun vizyonu bedenle sınırlıdır. O devamlı yeni düşünceler üretir. Ne düşüneceğimize biz karar veremeyiz ancak hangi düşünceyi besleyeceğimiz bizim elimizdedir.

Ne zaman hayat dolu ve neşeli oluyoruz? Neyi yaparken yorulmak bilmeyiz? Zamanının geçtiğini anlamayız? İş o an bizim hayata, evrene ve her şeye bağlandığımız andır. Bireysellik kalmaz ortada; yapan ve yapılan arasında bile bir sınır yoktur sanki. Öte yandan bize öğretilen "bireysellik" bir illüzyondur ve ayırıma sebep olur. Ayrım ise her türlü kargaşaya, özellikle de içimizde bulunan çelişkilere...

Bu çelişkiler ve geçmişten ve hatta atalarımızdan gelen ve tutunduğumuz hayaletler, hayatımızda ne yapacağımızı görmemizi engelleyen bir sis tabakası oluşturur. Bu şartlarda kendinizi anlamakta, içinizdeki cevheri keşfetmekte zorlanırız...



Tutku her şeyin başlangıcı; tohumudur. Tutku, ‘arzu’dan veya 'hırs'tan farklıdır ve kolayca karıştırılabilir. Arzu ve hırs, bizi bir şey sahip olmaya yönlendirir ve ona sahip olduğumuzda, bize yeni bir hedef gösterir ve hiç bir zaman doyuma ulaşılamaz.

Neleri tutku ile, aşk ile yapıyoruz? Neler yaparken içimiz içimize sığmıyor? Çocukluk hayallerimiz nelerdi? Hala geçerli mi? Şimdi ne hayal ediyoruz?  Hayalimizin hangi yönü bizim için en anlamlı? Bu yön, katkımızın can damarı olacaktır. 

Bizim gibi kimler var? Ailemizde, çevremizde, dünyada, tarihte... Bizi en çok etkileyen kişiler, liderler kimler?.. Emin olun ki, onlardaki özellikler bizde de var. Aksi halde onlardan etkilenmez, o özelliklerini göremezdik. Bu kişilerin özelliklerini, onların değerlerini listelemek belli bir farkındalık yaratacaktır. Kendimizi bu kişilerin yerine koyduğumuz, içimiz kıpır kıpır oluyorsa doğru yoldayız demektir.



Güvenli gibi gözüken, zihnimizi çelen çerçevemizden çıkıp kendimizi keşfetmeye ve bunu kabul etmeye hazır mıyız? Bunlara engel olan her türlü inancımız, bize empoze edilmiş duygu, düşünce, yargı, onaylanma isteği ve korkularımızı fark edip, onlardan özgürleşmeye hazır mıyız?