31 Aralık 2013 Salı

The Spectacular Now


Hayatımızdaki herkes bir aynalık yapmak için mi gelir? Bu doğruysa, sanki bazıları diğerlerinden bir parça daha farklı ve daha fazla etki mi bırakıyor? ‘Kendimiz’ olma yolunda bize yol mu gösteriyorlar?

The Spectacular Now filminin adı “Muhteşem Şimdi”... Lise çağındaki Sutter, çevrenin standartlarına uygun olarak yaşadığı ilişkisi bitince kendini alkole bırakır. Aslında uymadığı bu rolle uğraşırken sıra dışı bir kızla tanışır; Aimee...


    -          Sutter: Seni hikayen nedir?
    -          Aimee: Benim hikayem yok aslında.
    -          Sutter: Herkesin hikayesi vardır.
    -          Aimee: Benim yok galiba
    -          Sutter: Senin olayın ne peki?
    -          Aimee: Olay?
    -          Sutter: Evet herkesin bir olayı vardır... Keştir, zengindir... Senin ki ne?
    -          Aimee: Bilmiyorum...

Aimee kendi gibi olan hikaye veya etiketlemeleri olmayan biridir. Şimdi’de yaşamaktadır ve yaşanan olaylar ne kadar ona karşı ‘haksızlık’ gibi gözükse de onları yargılamadan ve onlara tutunmadan davranmaya devam eder. Dışarıdan ‘saf’, ‘çaresiz’ veya ‘ezik’ gibi algılanma ihtimaline aldırmayan Aimee, hikayelere takılmaz ve kurban rolünü seçmez.


Sutter da, Aimee de ‘şimdi’de yaşar ancak biri bu algılarıyla uyanık bir halde yapar, diğeri ise alkol gibi, başka bir eğlence gibi ‘yerine’ koyarak ve farkındalığını kapatarak yapar.

Eckhart Tolle’un söylemiyle, önemli olan soru şu:
“Düşüncelerin altında mısınız? Üstün de mi?”
Zihniniz sustuğunda, düşüncelerden özgür hale gelirsiniz. Bu anlamda meditasyon ve uyuşturucu aynı görevi yapar, sizi zihnin köleliğinden kurtarır. Ancak birinde düşüncelerin üstünde ondan bağımsız, onu gözleyen, gerçek ‘ben’ olursunuz. Diğerinde ise ancak bir bitki kadar özgürsünüzdür.

Bu arada, hem Aimee, hem Sutter’in aileleri ile ilgili sıkıntıları vardır. Aimee annesine karşı kendini ifade edemezken, Sutter ise babası hakkındaki sır perdesini aralamak arzusundadır. Bu yolculukta da birbirlerin yalnız bırakmazlar.


Film, Tim Tharp’ın romanından uyarlanmış... (500) Days of Summer filminin senaristleri senaryoyu yazmış.

Genç ve güzel oyuncu Shailene Woodley’i The Descendants filminden hatırlayabilirsiniz. Sutter rolündeki kahramanımız Miles Teller ise genelde rastladığımız gençlik filmlerindeki yapmacık bir performanstan fazlasını vermiş.

30 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni Yıla Hazır Mısınız?


Yeni yılda yeni bir dünya yaratmak mı?

Bunun için yeni alışkanlıklar, yeni bakış açıları, yeni bir algı mı gerekiyor?

1. Başınıza Gelenlerin Sorumluluğunu Almaya Hazır mısınız?

Her şeyin kaynağı sizsiniz. Dışarıda hiçbir gerçek bir bahane ve neden yok. Bu sebeple dışarıda olanı siz yaratırken, bunun hayrından faydalanmamayı seçerseniz, benzer olaylar başınıza gelmeye devam edecek.

Her konuda çözümü içimizde aramak nasıl olurdu? Bahaneleriniz olmasaydı kim olurdunuz? Dışarıda bulduğunuz nedenlere tutunmanın değeri nedir?

Zihnimizi içe dönük düşünmeye alıştırmaya ne dersiniz?

2. Gücünüzü Kabul Edip Alır mısınız?

Başınıza gelenleri ve zihninizi gözlemlediğinizde, içe dönüp baktığınızdaki algınız ve dolayısıyla farkındalığınız artacaktır. Bu da kendi seçimlerinizi yapmanıza ve bu seçimlerin doğrultusunda Dünya’nızı oluşturmanızı sağlayacaktır. Kimse sizi üzümez, kimse sizi korkutamaz; çünkü artık üzülmeyi veya korkmayı seçmiyorsunuz demektir.

Gücünüzü ve kendi kontrolünüzü ele almaya hazır mısınız?


3. Değişimle Barışmaya Hazır mısınız?

Farkında olmayan bir zihin değişiklikten nefret eder. Zihin bedeni hayatta tutmak için tüm gelecekle ilgili kendini güvende hissetmek ister. Bu da değişiklikten kaynaklanabilecek bir belirsizliğe karşı olacağı anlamına geliyor.

Gerçeğe baktığımızda, bilim en katı gibi gözüken maddenin bile titreştiğini ve enerjiden oluştuğunu ve her enerjinin bir şekilde diğer enerjiler ile ilişki halinde olduğunu söylüyor. 
Bir insanın tüm hücrelerinin tamamen değişmesi yaklaşık yedi sene sürüyor.  Hayatta kalmak için evrim ve değişim kaçınılmaz!

Gelişim için değişimle yaşamaya hazır mısınız?

Sri Prem Baba’nın dediği gibi değişim döngüsü içinde yıkım pozitif bir şeydir. Yıkımın kolay veya zor olması bu dünyada tutunduğumuz şeylerin miktarına bağlıdır. Ne kadar çok şey tutuyorsak o kadar değişim zordur. Tutunduklarımız bariz ve somut olabileceği gibi, bu bir düşünce kalıbı, temel inanç da olabilir.

Bazen büyük kayıpların ardından müthiş değişimler, gelişmeler veya uyanmalar meydana gelir. Artık ‘kaybedecek bir şey’ kalmadığını gören mağlup zihin veya egodan bağımsız bir ana ulaşırız.

4. Başkalarını Mutlu Etmek mi?

Başkalarını mutlu etmek isteğinin temelinde kendinizle ilgili mükemmel olmalıyım kalıbı yatıyor olabilir. Vesile olmakla, başkasını mutlu etmeyi karıştırıyor muyuz? Başka birinin mutlu olması sadece onun kendi seçimi değil midir? Birinci maddede belirtildiği gibi herkes ancak kendisi için bir seçim yapabilir.

Ayrıca bakalım mutlu olmayı gerçekten seçiyor mu?


5. Korku mu?

Zihnin en büyük korkusu ölüm korkusudur. Bu da varlığının sonu demektir. Var olmak için kendini duygu ve düşünceler ile tanımlamaya çalışır... Kılıfı ne olursa olsun içi aynıdır. 
Kendinizi gözlemlediğinizde duygu ve düşüncelerin yerini algı ve farkındalık alır. Korkudan ve diğer bağımlılıklarınızdan özgürleşirsiniz.

Bir şeyden kurtulmaya çalışmak işe yaramaz.
Sadece fark etmekle onu algılar, ve artık 
numarası ortaya çıkmış bir sihirbaz vardır karşınızda.

6. Hikayeleri Hepimiz Seviyor muyuz?

Byron Katie’nin dediği gibi kendinizle ilgili herhangi bir hikaye egonuzun gıdasıdır. Geçmişe takılıp kalmanın, hikayelere, inançlara, düşüncelere tutunmanın faydası nedir? Başınıza gelenleri algılamak, fark etmek ve öğrenmek için tüm bakış açılarına sahip olmak ister misiniz? Başınıza gelenler için sebebi dışarıda aramak yerine dönüşmeyi seçmeyi ister misiniz?

Olumlu veya olumsuz yargılardan uzak durmak, Mevlana’nın dergahı gibi sadece olanı alıp kabul etmek demektir... Gelecek için plan yapmak ama ona tutunmamak demektir...

7. İlk Denemede Vazgeçiyor musunuz?

Hataları fırsat olarak değerlendirmek, yılmamak, tekrar tekrar deneyerek elektriği keşfetmek sanırım en çok duyduğumuz şeyler. Haydi uygulayın o halde!


8. Kendinizi Yalnız mı Hissediyorsunuz?

Hayatınızda yer alan insanlar, alıştığınız aktiviteler, rutinler birer birer çözünüyor mu? Sanki ayaklarınızın altından tüm zemin çekilmiş mi? Boşlukta mı kaldınız? Duyguların olmaması sizi donuk mu hissettiriyor?

Sadece devam edin...

9. “Anne-Baba olunca anlarsın” mı?

Biz onların sorumluluğunda, çocuklarımız, eşimiz, kardeşimiz ve hatta bazen çalışanımız, şirketimiz, arkadaşımız bizim sorumluluğumuzda... Kim söyledi bunu? Çocukların bedenlerine bakıp onların ‘sizin’ olduğunuzu mu düşüyorsunuz?

Mümkünse besleyin, fiziksel olarak barınak sağlayın ve erdemli olmayı anlatın...

10. Hemen Sonuç mu Bekliyorsunuz?

Evrende tek başımıza değiliz... Her şeyin yerine oturması ve yerleşmesi için bir süreye ihtiyaç var. Hayalini kurduğumuz noktaya hiç de tahmin etmediğimiz bir yoldan varırız.

Yoldaki sürprizlerin keyfini çıkartmaya ve Alice gibi yolunuza çıkan bilmeceleri çözmek için  seçimler yapmaya gönüllü müsünüz?

23 Aralık 2013 Pazartesi

Don Jon


Son zamanlarda yükselen grafiği ile Joseph Gordon-Levitt, bu sefer hem yazmış, hem yönetmiş hem de oynamış. Kendisini 50/50, 500 Days of Summer, Looper, The Dark Knight Rises ve Inception filmlerinden hatırlayabilirsiniz. Her an, yeni bir Christopher Nolan filminde 'Robin' olarak karşımıza çıkabilir.



Bu filmin iş yapması için her türlü faktörü kullanmış. Kontrast var... Karanlığın içinden çıkan kırmızılı sarışın hatun... Duygu bol miktarda var... Korku var; erkeklerin kimseye açıklamadıkları sırlar... Hızlı bir giriş... Romantik bir son var... Oyuncular özenli seçilmiş...

Don, porno bağımlısı bir çapkındır ve cinselliği tipik bir erkek gib tek taraflı görür. Muhtemelen babasından aldığı maço ‘temel inançlar’ ile kadının sahip olunacak bir şey olarak bakıyor... Ve aşık olduğu kızla bile olan ilişkisi onu porno izlemekten alıkoyamaz.
Her hafta sonu gittiği kilisede bile günah çıkarması skor bazlı bir erkeklik ispatı gibidir...



Tüm çapkınlıkları devam ederken karşına çıkan sarışın güzel Barbara, onu elde etmek için onu çıldırtır ve kendi kurallarını yerleştirmeye başlar.
Kadınlar ilişki kurmak için cinselliği kullanır, erkekler ise cinsellik için ilişki kurarlar...
Don, hiç beklemediği biri ile yeni deneyimler keşfetmeye başlar. İçindeki doymayan, daha zengin daha doygun olan gelince çözünür... Yeni öğretmenine hazırdır...

22 Aralık 2013 Pazar

My Name is Khan

 
                  “Benim adım Han, ve ben bir terörist değilim.”
Zihnin en büyük korkusu ölüm korkusudur, yok olmaktan korkar. Bu sebeple de kendini bir şekilde ‘ben’ olarak tanımlamak ister. Ben olabilmesi için ‘başkası’ olmalıdır. Bu da ayrımı ortaya çıkartandır. Biz ve onlar olduğunda iş kolektif bir boyuta yükselir ve geniş bir kitleye yayılır ve artık kişiler, “onların” içindeki bireyleri de görmez olur. Ayrım her seviyede kendini gösterir.


Erkekler ve kadınlar, Müslümanlar ve Hristiyanlar, Sünniler ve Aleviler, Türkler ve diğerleri, Galatasaray ve Fenerliler, Okumuşlar ve Okumamışlar, Beyazlar ve Zenciler, Zenginler ve Fakirler, Çocuklar ve Büyükler vs...

Bu ayrımlar beraber gelen “etiketlemeler”, “varsayımlar”, “yargılar”, “beklentiler” öfkeye, nefrete ve kine dönüşerek bize korkunç bir illüzyon yaratır...


Film, kimin yaptığı bile çok şüpheli olan 9/11 olaylarından sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Müslümanları yaşadıklarını anlatan muazzam bir yapım. Komedi ve dramı bir arada sunan bu filmde, olayları etiketlemeden, yargılamadan tepki veren, asperger sendromlu Han’ın (Khan) hikayesini konu alıyor. Nefret ve kin yerine, sevgiyle kendini ifade etmek için yıllarını harcayan Khan herkese ilham olur...

“Resepyonist: Başkanla yemek $500 biliyor musun?
Han: İşte... işte $500.
Resepyonist: Hangi kilisedensin?
Han: Kilise?
Resepyonist: Bu sadece Hristiyanlar için bir etkinlik.
Han: Fakat... burada diyor ki, tüm gelir Afrika’ya bağışlanacak
Resepyonist: Sadece Hristiyanlar canım.
Han: Canım, canım parayı sakla. Afrika’da Hristiyan olmayanlar için...”


Mandira Khan:
“Sam... Benim Han sevgisi ve insanlığı ile –benim nefretle yaratamadığım- şeyleri yarattı. Benim öfkem bizi ayırdı. Fakat bugün onun sevgisi seni yeni bir umut olarak hatırlayacağımız şekilde bizi birleştirdi.”

20 Aralık 2013 Cuma

Breathe In


Devamlı fotoğraf çektiririz... Özellikle de arkadaşlarımızla ve ailemizle... Gittiğimiz yerden ziyade kendi fotoğraflarımızı... Herkes gülümser ve  maymunluklar yapar... 
Hadi bir joker gülümse... Tamam işte! Fotoğraftaki bedenlerin ruh halleri gözükmez olur... 

Acaba fotoğraflarda bile nasıl hissettiğimizi gören var mı?


Breathe In filminin adı 'Nefes Almak'... Filmin kahramanı Keith, dışarıdan mutlu görünen bir ailenin müzik öğretmeni olan babasıdır. Eşi çok baskındır. Asla öğretmen olmak istememesine rağmen para kazandığı işi olarak gördüğü şeyi yapar. Hayali bir orkestrada çello çalmaktır. Keith gerçekten nefes almamaktadır, kendini sınırlandırılmış ve kapana kısılmış hisseder.

                              “Korkunun seni yönetmesine izin verme.”

Altı aylığına İngiltere’den değişim öğrencisi olarak Sophie gelir. Keith’in içindeki boşluğu dolduran, ona aynalık yapan biri olur Sophie... “Neyi seçtiğinin farkında olmasın. Seçmediğim şeyleri yaptığım bir yerde yaşamak istemiyorum... Babam hiçbir zaman yapmak istediklerini yapmadı” gibi cümleler kurarak Kieth’le yakınlaşan Sophie aileyi şöyle bir sarsar... Kieth ne seçecektir?..

Genç yönetmen Drake Doremus, kendi yazdığı filmi yönetmiş. Daha önceki keyifli yapımı Like Crazy’de de genç İngiliz oyuncu Felicity Jones ile çalışmış. Birbirine aşina yönetmen ve oyunculardan güzel işler çıkıyor...

                    “Çoğu insan kendisini becerir...” 
Ayaklarınız işe giderken geri geri mi gidiyor? Hafta sonu kalktığınızda enerjik, hafta içi de ölü gibi mi oluyorsunuz? Siz neleri seçiyorsunuz? Bahaneler zihninizden mi geliyor, kalbinizden mi?

17 Aralık 2013 Salı

Like Stars on Earth

Ya eğer, eğitim sistemimiz 'tek tip' insan yaratmaya yönelikse?
Ya eğer, insanları kontrol etmek için belli bir zihniyete sahip olunması isteniyorsa?
Ya eğer, kendi yeteneklerimizin farkına varmıyor, bunlar çevreden aldığımız temel inançlar, duygular ve düşünceler ile örtüyor ve bir daha da hatırlamıyorsak?
Ya eğer, bu kalıplara sığamıyorsak?
Ya eğer, bedenimiz bundan dolayı bize devamlı mesaj veriyorsa?
Ya eğer, biz bu mesajları almak yerine, bahanemiz haline getirip, hikayemizin baş tacı yapıyorsak? 
Ya eğer, bu hikayeleri kendimiz zannetmeye başlıyorsak?
Ya eğer, yeniyi keşfetmek eskiyi bırakmaksa?
Ya eğer, sadece eskiyle beslenen zihni bırakıp sadece kabul etmek ve bilmekten geçiyorsa?



Like Stars on Earth filmi, disleksi olan bir çocuğun ailesi tarafından haylaz ve yaramaz değerlendirilmesi ve çocuğun kendini kaybolması ile ilgili... Einstein, Leonardo Da Vinci, Edison gibi çocukken öğrenemiyor gibi "aptal" olarak etiketlenen çocuklara ne diyeceğiz?

İstisna mı? Bunu diyorsanız bilin ki zihniniz konuşuyor... İçinizde konuşan kaç parça var?

6 Aralık 2013 Cuma

Lovelace

Her saniye yaklaşık $3000 harcanıyor...
Her saniye yaklaşık 30,000 kişi izliyor...
Her 33 dakikada yeni bir içerik oluşturuluyor...
Yıllık ciro $100 milyar doların üzerinde...

Hangi sektör bu? Hangi şirket?


Cevap, bir çok ülkenin veya firmanın yaptığı cirodan kat ve kat daha fazla ciroların döndüğü pornografi endüstrisi... İnsanlar neden kendinin yer almadığı ve büyük bir olasılıkla yer almayacağı bir cinsel birleşmeyi izler?

Bilinçaltımız yargılamaz, sorgulamaz; ne verirseniz onu alır... Hatta orada olduğunu zanneder... Adrenalin artar ve suni bir bir keyif alır zihin... Eğer kendinizi zihninizle tanımlıyorsanız onun esiri olursunuz. Bu kendini duygu ve düşünceler ile kendini tanımlamaktır. En popüler duygular ise arzu, şehvet, şiddettir... İçinde sevgi dışında bol bol bu duyguları kullanan bu içerikler, siz farkında olmasanız bile bilinçaltınızı tetikleyecektir. Maliyetlerin de fazla olmayan bu sektörden kimler besleniyor?


Lovelace filmi, 1972 senelerinde bu sektörde çok meşhur olmuş, kendisi $1250 kazanırken filmi $600 milyon dolar ciro yapmış gerçek adı Linda Susan Boreman olan kişinin gerçek hikayesini konu alıyor. Yayın evi kitabı piyasaya sürmeden önce kendisini yalan testinden bile geçirmiş.

Linda nasıl böyle bir hayatı seçmiş?


Linda, 21 yaşına kadar bakire kalmış, son derece baskıcı bir Katolik anneye ve evde etkisiz eleman gibi olan babaya sahip bir gençtir. Linda bir süre sonra tanıştığı Chuck ile evlenir. Chuck onu para için hem satar hem de filmlerde oynamaya zorlar. Onun sahibi olduğunu düşünür ve gerektiğinde ona şiddet uygular.

Bu durumdan kurtulmak için eve dönen Linda, annesi ile konuşur. “Evli bir kadının kocasından ayrı kalması nasıl görünür?” diye onu reddeder. Şiddete maruz kaldığını anlattığında bile kızının bu durumu hak edecek bir şeyler yaptığı varsayımında bulunur. Kızının bir kaç gün bile kalmasına izin vermez. Ona Katoliklerin boşanmak gibi bir seçeneği yoktur.


İşin ilginç kısmı annesinin kızına hamile kaldığında evli bile olmamasıdır ve o dönemde çok acılar içerisinde kalmış olduğudur. Sharon Stone’un başarılıyla oynadığı anne bu acılarını, hayata olan küskünlüğünü kızına aksettirmektedir. Kızının aldığı temel inanç 'hayat acı çekmektir' ve 'evlilikler mutlu olamaz'.

Çocuklar ya aileleri gibi (bazen tam tersini) yapar, ya da onlar için yaparlar.
Bilinçaltından anne babalarına onların istediği gibi yaparsam onlara haksız olduklarını göstermiş olurum düşüncesi de bunu destekler.

Chuck’ı suçlamak işin kolay tarafı, tiyatronun görünen tarafı...

Ailesinin tavrı ve bu filme $600 milyon akıtan zihin yapısı, daha kaç tane Linda çıkartacak? 
Linda en sonunda Chuck’ı terk eder, evlenir, anne olur, hayatı hakkında bir kitap yazar... Kendi olmayı seçer...

5 Aralık 2013 Perşembe

Şükretmek


Dünyanın belli yerlerinde başka dinlerde “Şükran Günü” kutlanır.
Müslüman toplumlarda böyle bir kutlama olmasa da, ‘Çok şükür!” tabiri sıkça kullanılır. Gerçi epey bir şikayet, dedikodu ve sızlanmanın ardından gelen bu iki kelime, anlamını korumak için ne kadar direnebilir ki?

Devamlı iki dudağımız arasındaki bu kelimelerin anlamını gerçekten algılamayı deniyor muyuz? Kelimeler anlatmaya çalıştıkları kavram değillerdir, sadece o kavrama işaret ederler. Onu anlamak ve özümsemek kişiye kalmıştır.

Nedir şükretmek, ne işe yarar? Şükretmek özümüzün Evren’le, Tanrı ile olan bağını güçlendirir mi? Şükrettiğimiz şeye karşı bakış açımız değişir ve adeta bir enerji akışını sağlamış mı oluruz? Derin bir nefes alıp, içten bir minnet duygusundan sonra açığa çıkanı fark etmeye çalıştık mı hiç?


Avusturya’lı psikolog rahip David Steindl-Rast’a göre mutlu olmanın yolu şükretmekten geçiyor. Rast’a göre şükretmek için iki şeye ihtiyacınız var: değerli bir şey ve o şeyin size bir armağan olması... Güneş, doğa, dünya, hayvanlar, bitkiler, yiyecekler, su, yağmur, güneş, sağlık, insanlar, ailemiz, beden, nefes almak, hayatta olmak ve var olmak gibi...

Bundan daha da yaratıcı olabiliriz ve bize armağan değilmiş gibi gözüken şeyler için de şükredebiliriz... Bu şekilde tutunmaktan kurtulup, "sahip olma" kavramının sadece bir illüzyon olduğunu görür müyüz?


Japonya’da Dr. Emoto, suya sevgi ve şükranlık dolu kelimeler söylediğinde, su kristallerinin şeklinin değiştiğini ispatlamış. İnsan vücudundaki suyun böyle bir duygu ile nasıl etkileneceğini tahmin edebilir misiniz? Bilim, insan hücrelerinin olumlu düşünce yapısıyla daha sağlıklı olduğunu da gösteriyor. Bilinçaltımız söylediğimiz, düşündüğümüz her şeyi duyar ve yargılamadan doğru olarak kabul eder. Ne dediğimiz ve ne düşündüğümüz çok önemlidir...

Son yapılan genetik araştırmalarda, kanser geni diye bir şeye rastlanmadı. Epigenetikle ilgili aşağıdaki videoda izleyebileceğiniz gibi düşünceler, inançlarımız, algılarımız hastalıklarımızı yaratıyor. Plasebo ilaçların olumlu yönde işe yaraması inançlarımızın ne kadar mucizevi olduğunun bir ispatı... Plasebonun tersi ise Nocebo etkisi... 
Düşüncelerimiz ve inançlarımız her iki yönde de son derece güçlü!
Şükretmek Nocebo’yu Plaseboya çevirir mi?


Şükrettiğimizde beynimiz farklı bir şekilde titreşir ve daha verimli çalışmaya başlar. Bu bize farklı kapıların açılmasını sağlar. Şu andaki enerji, alan ve bilincimiz geleceğimizi oluşturur...

En fazla gözardı edilen konu ise kendimiz olmakla ilgili şükran duygumuz. Kendimizi çok kolay yargılıyor muyuz? Bedenimizin nasıl göründüğünü, geçmişimizi, seçimlerimizi...
İçimizdeki bir ses devamlı “iyi olmak zorundasın” mı diyor?...
Shakespear’in dediği gibi; “İyi ve kötü yoktur. Sadece düşünce onu isimlendirir.
Kendimizi olduğu haliyle, tüm olanı olduğu gibi kabul etmeye ve şükretmeye hazır mıyız?

Apaçilerin şükran duası bize ilham verebilir:
Güneş, güneş günümüze yeni enerjiler getirsin...  
Ay, yumuşakça geceyle düzeni getirsin...  
Yağmur, endişelerimizi yıkasın götürsün...  
Esinti, varlığımıza yeni güç üflesin...  
Dünyada nazikçe yürü ve onun güzelliğini yaşamının her günü fark et...

30 Kasım 2013 Cumartesi

Frances Ha


Frances Ha, siyah beyaz çekilmiş sıra dışı sahneleri olan bir film. Zihnimizin nostaljiye olan düşkünlüğü müdür bilinmez, sanki film siyah beyaz olunca karakterlere ve konuya daha çok odaklanıyoruz... Film müzikleri film atmosferine uygun seçilmiş; özellikle de David Bowie’in Modern Love parçası...


Franches, New York’da yaşayan dansçı olmak isteyen biridir. Kendini bulma yolculuğunda kendisinin ‘cinselliği bırakmış lezbiyen çiftlerimiz” diye tanımladığı ev arkadaşı Sophie daha fazla onunla beraber olamaz. Genellikle garip ve uçuk bulunan Franches, anda olmanın temizliği ile algıladığı gibi davranır.


“Birisi ile beraberken, onu seversin ve o bunu bilir, ve o da seni sever ve sen bilirsin...
Ama bu bir parti... Ve ikimiz de başka insanlarla konuşuyoruz, ve sen gülüp ışıldıyorsun... Ve bana bakıyorsun ve gözlerimiz birbirini yakalıyor...
Fakat bu sahiplenme değil veya cinsellik değil... Bu hayatındaki insan. 
Ve bu hem komik, hem de üzücü, fakat sadece yaşamın bir biteceği için değil, ve bu gizem dolu dünya tam da burada, kalabalığın içinde, fark edilmeden, bilinmeden duruyor... Dedikleri gibi etrafımızda başka boyutların varlığı ile ilgili sanki, ama bunu algılayacak yeteneğe sahip değiliz. Bu bir ilişkiden istediğim şey. Veya sanırım sadece hayat...”


Franches’i oynayan Greta Gerwig, son dört filminden sonra oldukça büyük bir sıçrama yapıyor bu filmdeki performansıyla... 2005 yılında en iyi senaryo dalında The Squid and the Whale filmi ile Oscar’a aday gösterilen Noah Baumbach’ın diğer yapıtlarını merakla bekliyoruz

29 Kasım 2013 Cuma

Başkaları


Başkalarına benzemek, çevremizdekiler gibi normal olmak kendinden vazgeçmenin, kim olduğumuzu unutmanın bedeli nedir? Gerçekten ne veya kim olduğumuzun farkına varmadan başkalarına benzemeye çalışmak neden? Nedeni basit: Ait olduğumuz topluluğa uyum sağlarsak beden hayatta kalır. Bu belki yetişkin olmadan önce gerçekten fiziksel olarak bir gerekliliktir. Ancak büyüdüğümüzde bu içgüdüsel davranışa ihtiyacımız azalmıştır. Başkalarına benzemek için oluşturduğumuz maske veya kimlikler ile özdeşleşmeden de yaşayabiliriz.

Başkalarına benzemek, topluma göre normal olmak ne demektir?
Bu durum ormandaki bir ağaca benzer. ‘Orman’ sadece bir kavramdır. Birbirine benzemeyen ve her biri farklı ve eşsiz olan ağaçlardan oluşan ağaç topluluğuna orman denir. Tek başına orman diye bir şey yoktur. Orman bir sürü ağacı simgeler... Toplum veya başkaları da böyledir... Dolayısıyla normal olmak da bir kavramdan öte bir şey değildir; varsayımlara ve yargıya dayanır. Her birey birbirinden farklı olduğundan normal olacak bir kurallar silsilesi mümkün değildir.

Normal olmadığımızı düşündüğümüz her an, kendimizle ve bedenimizle ilgili ne kadar yargılarınız varsa, bu yargılar ikilik yaratır. Olmak istediğimiz ile olduğumuzu düşündüğümüz halimiz arasında çelişkide kalırız. Büyük bir ihtimalle ikisi de yanılsamadır, çünkü gerçekten kim olduğumuzu bilsek, başka bir şey olmaya çalışmayız...


Diğer bir görüş ise şöyle der: “Ben başkaları gibi olmayacağım, ben mükemmelin peşindeyim.” Mükemmellik kavramı da bir yargı değil midir? İkilik yaratmaz mı? Normal kavramına benzer bir şekilde, tamamen bir kavramdan başka bir şey olmayıp, tamamen görecelidir. 

Mükemmellik ve normallik ile ilgili kafamızda ne tür inançlar, fikirler var? Bunlar bize mi ait? Yoksa bize ailemizden, okuldan veya çevremizden mi aktarılmış? Tüm bu inançlarımızın arkasında hangi temel inançlar ve düşünce kalıpları yatıyor? Derine indiğimizde, bizi yöneten inançları fark ettiğimizde artık bunların etkisinden bağımsızlaşmak daha kolay olacaktır... 

Kıyaslama bittiğinde, uyum sağlama ihtiyacı kalmadığında, kim olduğumuzu keşfedip, bir şey olma ihtiyacı olmadan yaşayabiliriz. 

26 Kasım 2013 Salı

Doomsday Book


“Nerden geldim, nereye gidiyorum? Ben neyim?” 


Doomsday Book (Kıyamet Günü), dünyanın ve insanların mevcut durumu ve geleceği hakkında üç ayrı hikayeden oluşuyor. Filmde ne ararsanız var; komedi, fantezi, drama ve korku...



İlk hikayede mevcut yozlaşmışlığın içerisinde doğal ve temiz olmayan yöntemlerle masaya gelen et yüzünden insanlar zombiye dönüşür... Kahramanlarımız flört eden bir Kore’li çifttir. Her anı kaydetmek ve fotoğraflamak isteyenleri temsilen şöyle söyler...
“Her anın kaydını tutmak istiyorum. İyi de olsalar kötü de sadece anılar kalıyor elimizde.”
Bu, anlara, hatıralara tutunmak zihnin ürünüdür... 
Bugün tüm anılarınız silinseydi, kim olurdunuz? Tamamen başka bir diyarda uyansanız ve hiçbir hatırlamasaydınız ne yapmak isterdiniz?



Filmin en yavaş ama bir o kadar ilginç kısmı iki hikaye... 
Aydınlanmış bir robottan rahatsız olan insanlığa hatırlatmaya çalışır robot. Asimov'u hatırlatacak kurgu ve çekimler bu filmin ana iskeletini oluşturuyor. Filmin en çarpıcı diyaloglarından biri bu hikayededir.

-Bu dünyada uyanış yaşayan her şeyin Buda olduğunu öğrendim, aramızda buna en çok yaklaşan da sizsiniz... Sizi imha etmek istiyorlar. Algılama yeteneklerinden şüpheliyim.

*Beni ne olarak görüyorsun? 

-Siz Buda’sınız.

*O nedir peki? Algılamak ayırt etmektir. Bilgiye dayanan bir sınıflandırmadır sadece. Tüm varlıklar aynı kaynaktan geldiği halde birine Buda diğerine saat diyen, algılarımızdır. Algılarımızı hiç değişmeyecek bir gerçek zannederiz. Bu sanrıysa acıyı doğurur. Tek başına algı anlamsızdır, algılama süreci de öyle. Ben de bu anlamsızlıktan doğan bir algıysam lütfen beni olduğum gibi gör.
Zihnini boşlukla doldur...”

Buda robot'un insanlara son mesajı şöyle olur:
“İnsanlar neden korkuyorsunuz? Şefkat, arzu, iyi ve kötü niyetler, aydınlanma ve kayıtsızlık, bu robotun basit yaratılışıyla gördüğü dünya çoktan tamamlanmıştı. Aslında hepiniz aydınlanmış halde doğdunuz. Sadece bunu unuttunuz. Bu robotun gördüğü dünya öylesine güzel ki. Siz bu dünyanın çoktan erişmiş olan efendilerisiniz. Derince düşünüp, özgürlüğe kavuşabilmeniz için dua edeceğim.”

Son kısım ise, bir küçük kızın sipariş ettiği bir bilardo topunun (8 numaralı) hikayesidir.
Komedi unsuru en fazla olan bu kısım, özellikle Kore’lileri iyi tanıyanlar için ayrıca bir eğlence kaynağı... Dünyanın sonu yaklaşırken, firmaların hala bu durumu değerlendirip satış yapmaya çalışmaları ironik bir durumdur.

Bu kısmında işlenen konu insanların kendi dünyasını kendi yarattıkları, tüm bu felaket gibi gözüken durumdan sonra yine bir değişim, yeni bir hayat...

21 Kasım 2013 Perşembe

Stuck in Love

Canımı acıttığını hatırlıyorum. Ona bakmak canımı acıtıyor.” [Rusty]
William, eşinden (Erica) boşanmış ünlü bir yazar ve iki çocuk babasıdır. İki çocuğuna da günlükler tutturarak onların yazar olmasına yardım eder. Kızı Samatha’nın ilk kitap denemesinde o kadar çok müdahalede bulunur ki, Samantha başka bir kitap yazar ve bu kitap basıma girer. Kardeşi Rusty ise kardeşinin kitabından dolayı kendini baskı altında hisseder ve hafif dozda uyuşturucu kullanmaktadır. Samantha ise ciddi bir ilişkiye girmekten korkmaktadır...

Ebeveynlerin görevi çocukları için endişelenmektir” temel inancı durumu daha iyiye götürmemektedir...


Erica kendinden genç biriyle beraberdir ve William, eski eşini gözler ve onun geri dönüşünü ummaktadır. William, ayrıca oğlunun günlüğünü gizlece okur, ve oğlunun yeteri kadar deneyim yaşamadığını düşünmektedir. Onu ablası ile karşılaştırır. Bir yazarın deneyimlerden oluştuğunu söyler...

Ancak deneyimler geçmiş bilgilerden oluşur ve şartlanmış ve kısıtlıdır...
Her ne kadar yaşadıklarımıza şükredip kendimizi tanıma yolunda adımlar atmamız önemli de olsa, yenilik, hayal gücü deneyimlerden bağımsız bir şekilde ortaya çıkar.
Filmin ilerleyen bölümlerinde William, yazmakla ilgili şunları paylaşacaktır:
...kalbimin atışını duyabiliyorum. Herkesin kalbinin atışını duyabiliyorum. Orada oturup çıkardığımız insansı sesleri duyabiliyorum. Ve bence yazmak budur. Kalbin atışını dinlemek ve onu duyduğunda yeteneklerimiz doğrultusunda onu yorumlamaktır...
Diğer bir yandan, annesinin evliyken başka bir adamla olmasına tanık olan Samantha annesini affetmez ve onu görmezden gelmektedir... Ebeveynlerinin söylediklerine değil, yaşadıklarına bakarak öğrenen kardeşlerin durumlarını aşık oldukları Kate ve Louise değiştirmeye başlayacaktır...


Hiçbir şeyden zevk almıyorum. Her zaman ilerde ne olacağını bekliyorum. Galiba herkes böyle. İleriye yönelik hayatlarını hızla yaşıyorlar. O anın zevkini çıkarmak için durmuyorlar. Her şeyi aceleye getirmeye çalışmakla çok meşguller. Mükemmel bir açıklıkla gözlerimin önüne geliyor birden. Bir an için duruyorum, düşünüyorum. İşte bu. Bu benim hayatım. Ağırdan alıp zevkini çıkarsam iyi ederim.” [Samantha]
En önemli şeyler, söylemesi en zor şeylerdir.
Bir çocuğun kahramanı anne ve babasıdır. Özellikle dört yaşına kadar onların her yaptığı her söylediği doğrudur... İyisiyle kötüsüyle... Ailemizden aldığımız temel inançlar, yargılar, beklentilere tutunmanın faydası nedir? Onların haksız olduğunu ispatlamak için onlar gibi yapmanın enerjisi bilinçaltında onlara sadık olmaktan geliyor olabilir...

Acı o kadar büyük ve dayanılmaz olabilir ki, o vakit donarız ve kendimizi tüm neşeye ve sevgiye kapatırız... Kendimiz olmak yerine işe yarayan maskeler; iç parçalar geliştiririz. Ya onlar gibi ya da tam tersini yaparız... Ancak ikisi de işe yaramaz. Özgürlük tüm maskelerin bırakılması ve geçmişle barışmakla gelir...

Oysa kızların kadın olmak için annelerine, erkek çocukların da erkek olabilmeleri için babalarına ihtiyaçları vardır. Bu son hareket gerçekleşmediğinde babasının kızı ve anasının oğlu aşamalarında kalan çocuklar sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanırlar. Erkek çocuklar, anneleri gibi kızlar, kız çocuklar da babaları gibi erkekler bulurlar. Dolayısıyla yetişkin rolleri yerine, ebeveyn-çocuk seviyesinde ilişkiler yaşarlar. Hangi tarafın çocuk olduğunun bir önemi yoktur; sıklıkla bu roller yer değiştirirler.

Diğer önemli bir konu ise çocukların gerçek sahipleri olmadığımız gerçeğidir. Onlar bizim vasıtamızla dünyaya gelmiş ruhlardır... Endişe etmek kontrol etme güdüsünü yanında getirir, öte yandan neyi gerçek anlamda kontrol edebiliriz? Şu ana kadar yaşadığımız hayata bakalım, başkalarının hayatına bakalım; ne gerçek anlamda kontrol ettiğimiz gibi gerçekleşmiş?

Tüm bakış açılarımız kendi ebeveynlerimizden ve toplumdan mirastır. Bunları sorgulamadan, derine inmeden kabul etmişizdir. Bize kim olmamızı, nasıl davranmamızı söylemişlerdir. İyi niyetli bir şekilde yapılmışsa bile, bunu kabul edip etmemek bizim sorumluluğumuzdadır.
İlişkiler üzerine ilginç bir film Stuck In Love; Prem Baba'nın şu sözleri ile bitebilirmiş...

Aydınlanmış bir varlık yaşamın akışına karışmayan, saf bir kanaldır.
Kişi sessiz bir şahit haline gelir ve neşeli anlarda da üzüntülü anlarda da aynı kalır, gözlemde. Eğer Yaradan bu kişiyi bir taraftan diğerine alırsa, o, sadece gözlemler.
Ancak, bu mütevazilik güvenden doğar.
Güvenmediğiniz sürece, gurur ve inat var olacaktır.
İçinden bir kısım hep kendi bildiği gibi olayların olmasını isteyecek, rehberliğe güvenmeyecektir. 
Yaradan veya sevginin sizi yaralayacağına inanıyorsunuz, bu yüzden akışa teslim olmanız mümkün değil.”

13 Kasım 2013 Çarşamba

Mud


Acılarımızı bırakmaya hazır mıyız?
Eğer imkanımız olsaydı, tüm ama tüm acılarılarımızı bırakır mıydık?
Bu ne biçim soru böyle? ‘Elbette’ demeden önce soruyu özümsemeliyiz. 
Aniden cevaplandığında bile ‘evet’ demeyen birçok insan çıkabilir...

Cevap, genellikle soruda gizlidir. Acıları yaratan nedir?

Acılara istinaden hayatta tutunduğumuz tüm hikayelerimiz, bize kendi seçimlerimizi yaptırmayan ne varsa bırakmak demektir. Bahaneleri bırakmak... Bunlar olmasaydı, kim olurduk? Dönüp dolaşıp konu, herhangi bir şekle bürünmüş korkuya mı dayanıyor?
Gerçekten korkulacak bir şey var mı?


Matthew McConaughey’in canlandırdığı Mud karakteri, hayatı boyunca tutunduğu bir aşk, ve bunun sonucunda kendini bir adada tek başına saklanırken bulur. Meraklı çocuklar olan Ellis ve arkadaşı Neckbone, Mud’ı bir adada ağaçların üzerinde duran bir teknede yaşarken bulurlar.


Mud, Ellis'in anne ve babası, yaşlı Tom... Hepsinin tutundukları ve saplandıkları hikayeleri vardır... Yaptıkları seçimler onları dönüşüme götürecektir. Kırılma dönüşüm için gereklidir... Ağacın üzerindeki tekne gibi her şey mümkündür ve orada bizi beklemektedir... 

Yapılması gereken zihnin dışında çıkıp farklı bir açıdan mı bakmaktır? Şeffaf olabilip, olan’ı alıp kabul etmek ve ona göre seçimleri yapmak mıdır? Kendimizi olduğu gibi kabul etmek, değişimden korkan zihnin biz olmadığının farkına varmak mı?

Hikayelere tutunmanın, aynı şeyi tekrar tekrar yaparak farklı sonuçlar beklemenin, temel düşünce kalıplarına sarılmanın, çözümü ve suçu başkalarında aramanın faydası nedir?


Filmin kadrosuna gelirsek, Matthew McConaughey, Bernie ve The Lincoln Lawyer filmlerindeki grafiğini sürdürüyor. Reese Witherspoon, Michael Shannon ve Yaşlı Tom’u oynayan Sam Shepard,  kısa rollerine rağmen filme renk katmışlar. Özellikle çocuk kahraman Tye Sheridan, sıradışı bir film olan The Tree of Life’dan sonra bu filmde de ön planı çıkıyor...

İşte filmin fragmanı:

8 Kasım 2013 Cuma

Hepimizin Sakladığı Bir Sırrı Var


Farkındayız veya değiliz... Hepimiz çocukluğumuzdan beri sakladığı bir sırrı var.
Hangi sır mı? Biliyoruz ki, farklıyız, iyi veya kötü değil, sadece farklı...
Belki dünyayı değiştirecek bir özellik var bizde... Bu yanımızı nasıl hatırlarız?

Hepimizin hayalleri büyük, ve bu hayallerin peşinden koşmayı gönülden istiyoruz.
Sevgiye inanıyoruz... Anc
ak kendimize bu konuda ne kadar güveniyoruz? 
En kolay yargılarımız, dışlamamız, eleştirimiz kendimize değil mi?
Olduğumuzun dışında sırtlandığımız fazlalıkları atmak istiyor muyuz?
Fakat kendimizin yanlış olduğumuza mı inandırıldık? Buna inanmamız için çok fazla sebep mi var?



İçimizde, derin bir yerde biliyoruz ki, “biliyoruz”, kendimiz gibi olduğumuzda her şey mümkün hale gelir... Dolaylı bir yaratım gibidir bu; kontrolü bıraktığımızda, kontrolü ele geçirmemiz gibi bir durumdur bu... 

Sevgiye ve sonsuz olasılıklara kapılarımızı açarken, en büyük tehlike, kendimizi mevcut hücremizden daha güzel gözüken kral dairesine hapsetmektir...

Bir şeylere uyanırken, farkında olunması gereken, alıştığımız ve bize empoze edilen değerler yerine başka bir öğretiyi, öğreteni veya uygulamayı koyup onlara tutunma riskidir. Bir maskeyi bırakıp, daha hoş gözüken başka bir maske takmak gibidir bu!..

Tüm öğretilerin söylediği ortak şey, her şeyin birbirine bağlı olduğu ve hali hazırda muazzam olduğumuzdur. Hepimizin ruhunda Tanrı'nın bir parçası mevcuttur.



İster sanatçı, ister astronot, ister bilim insanı olun... Hepimiz eşsiz ve sonsuz varlıklarız.

İçimizdeki fısıltıya kulak verelim, egomuzun konuşmalarını bırakalım; geçip gitsin. Egonun vizyonu bedenle sınırlıdır. O devamlı yeni düşünceler üretir. Ne düşüneceğimize biz karar veremeyiz ancak hangi düşünceyi besleyeceğimiz bizim elimizdedir.

Ne zaman hayat dolu ve neşeli oluyoruz? Neyi yaparken yorulmak bilmeyiz? Zamanının geçtiğini anlamayız? İş o an bizim hayata, evrene ve her şeye bağlandığımız andır. Bireysellik kalmaz ortada; yapan ve yapılan arasında bile bir sınır yoktur sanki. Öte yandan bize öğretilen "bireysellik" bir illüzyondur ve ayırıma sebep olur. Ayrım ise her türlü kargaşaya, özellikle de içimizde bulunan çelişkilere...

Bu çelişkiler ve geçmişten ve hatta atalarımızdan gelen ve tutunduğumuz hayaletler, hayatımızda ne yapacağımızı görmemizi engelleyen bir sis tabakası oluşturur. Bu şartlarda kendinizi anlamakta, içinizdeki cevheri keşfetmekte zorlanırız...



Tutku her şeyin başlangıcı; tohumudur. Tutku, ‘arzu’dan veya 'hırs'tan farklıdır ve kolayca karıştırılabilir. Arzu ve hırs, bizi bir şey sahip olmaya yönlendirir ve ona sahip olduğumuzda, bize yeni bir hedef gösterir ve hiç bir zaman doyuma ulaşılamaz.

Neleri tutku ile, aşk ile yapıyoruz? Neler yaparken içimiz içimize sığmıyor? Çocukluk hayallerimiz nelerdi? Hala geçerli mi? Şimdi ne hayal ediyoruz?  Hayalimizin hangi yönü bizim için en anlamlı? Bu yön, katkımızın can damarı olacaktır. 

Bizim gibi kimler var? Ailemizde, çevremizde, dünyada, tarihte... Bizi en çok etkileyen kişiler, liderler kimler?.. Emin olun ki, onlardaki özellikler bizde de var. Aksi halde onlardan etkilenmez, o özelliklerini göremezdik. Bu kişilerin özelliklerini, onların değerlerini listelemek belli bir farkındalık yaratacaktır. Kendimizi bu kişilerin yerine koyduğumuz, içimiz kıpır kıpır oluyorsa doğru yoldayız demektir.



Güvenli gibi gözüken, zihnimizi çelen çerçevemizden çıkıp kendimizi keşfetmeye ve bunu kabul etmeye hazır mıyız? Bunlara engel olan her türlü inancımız, bize empoze edilmiş duygu, düşünce, yargı, onaylanma isteği ve korkularımızı fark edip, onlardan özgürleşmeye hazır mıyız?