31 Aralık 2013 Salı

The Spectacular Now


Hayatımızdaki herkes bir aynalık yapmak için mi gelir?
Bu doğruysa, sanki bazıları diğerlerinden bir parça daha farklı ve daha fazla etki mi bırakıyor?
‘Kendimiz’ olma yolunda bize yol mu gösteriyorlar?

The Spectacular Now filminin adı “Muhteşem Şimdi”...
Lise çağındaki Sutter, çevrenin standartlarına uygun olarak yaşadığı ilişkisi bitince kendini alkole bırakır. Aslında uymadığı bu rolle uğraşırken sıra dışı bir kızla tanışır; Aimee...


    -          Sutter: Seni hikayen nedir?
    -          Aimee: Benim hikayem yok aslında.
    -          Sutter: Herkesin hikayesi vardır.
    -          Aimee: Benim yok galiba
    -          Sutter: Senin olayın ne peki?
    -          Aimee: Olay?
    -          Sutter: Evet herkesin bir olayı vardır... Keştir, zengindir... Senin ki ne?
    -          Aimee: Bilmiyorum...

Aimee kendi gibi olan hikaye veya etiketlemeleri olmayan biridir. Şimdi’de yaşamaktadır ve yaşanan olaylar ne kadar ona karşı ‘haksızlık’ gibi gözükse de onları yargılamadan ve onlara tutunmadan davranmaya devam eder.

Dışarıdan ‘saf’, ‘çaresiz’ veya ‘ezik’ gibi algılanma ihtimaline aldırmayan Aimee, hikayelere takılmaz ve kurban rolünü seçmez.


Sutter da, Aimee de ‘şimdi’de yaşar ancak biri bu algılarıyla uyanık bir halde yapar, diğeri ise alkol gibi, başka bir eğlence gibi ‘yerine’ koyarak ve farkındalığını kapatarak yapar.

Eckhart Tolle’un söylemiyle, önemli olan soru şu:
“Düşüncelerin altında mısınız? Üstün de mi?”
Zihniniz sustuğunda, düşüncelerden özgür hale gelirsiniz. Bu anlamda meditasyon ve uyuşturucu aynı görevi yapar, sizi zihnin köleliğinden kurtarır.
Ancak birinde düşüncelerin üstünde ondan bağımsız, onu gözleyen, gerçek ‘ben’ olursunuz. Diğerinde ise ancak bir bitki kadar özgürsünüzdür.

Bu arada, hem Aimee, hem Sutter’in aileleri ile ilgili sıkıntıları vardır. Aimee annesine karşı kendini ifade edemezken, Sutter ise babası hakkındaki sır perdesini aralamak arzusundadır. Bu yolculukta da birbirlerin yalnız bırakmazlar.


Film, Tim Tharp’ın romanından uyarlanmış... (500) Days of Summer filminin senaristleri senaryoyu yazmış.

Genç ve güzel oyuncu Shailene Woodley’i The Descendants filminden hatırlayabilirsiniz. Sutter rolündeki kahramanımız Miles Teller ise genelde rastladığımız gençlik filmlerindeki yapmacık bir performanstan fazlasını vermiş.

30 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni Yıla Hazır Mısınız?


Yeni yılda yeni bir dünya yaratmak mı?

Bunun için yeni alışkanlıklar, yeni bakış açıları, yeni bir algı mı gerekiyor?

1. Başınıza Gelenlerin Sorumluluğunu Almaya Hazır mısınız?

Herşeyin kaynağı sizsiniz. Dışarda hiçbir gerçek bir bahane ve neden yok. Bu sebeple dışarda olanı siz yaratırken, bunun hayrından faydalanmamayı seçerseniz, benzer olaylar başınıza gelmeye devam edecek.

Her konuda çözümü içimizde aramak nasıl olurdu? Bahaneleriniz olmasaydı kim olurdunuz? Dışarıda bulduğunuz nedenlere tutunmanın değeri nedir?

Zihnimizi içe dönük düşünmeye alıştırmaya ne dersiniz?

2. Gücünüzü Kabul Edip Alır mısınız?

Başınıza gelenleri ve zihninizi gözlemlediğinizde, içe dönüp baktığınızdaki algınız ve dolayısıyla farkındalığınız artacaktır.

Bu da kendi seçimlerinizi yapmanıza ve bu seçimlerin doğrultusunda Dünya’nızı oluşturmanızı sağlayacaktır.

Kimse sizi üzümez, kimse sizi korkutamaz; çünkü artık üzülmeyi veya korkmayı seçmiyorsunuz demektir.

Gücünüzü ve kendi kontrolünüzü ele almaya hazır mısınız?


3. Değişimle Barışmaya Hazır mısınız?

Farkında olmayan bir zihin değişiklikten nefret eder. 
Zihin bedeni hayatta tutmak için tüm gelecekle ilgili kendini güvende hissetmek ister. Bu da değişiklikten kaynaklanabilecek bir belirsizliğe karşı olacağı anlamına geliyor.

Gerçeğe baktığımızda, bilim en katı gibi gözüken maddenin bile titreştiğini ve enerjiden oluştuğunu ve her enerjinin bir şekilde diğer enerjiler ile ilişki halinde olduğunu söylüyor.

Bir insanın tüm hücrelerinin tamamen değişmesi yaklaşık yedi sene sürüyor.  Hayatta kalmak için evrim ve değişim kaçınılmaz!

Gelişim için değişimle yaşamaya hazır mısınız?

Sri Prem Baba’nın dediği gibi değişim döngüsü içinde yıkım pozitif bir şeydir. Yıkımın kolay veya zor olması bu dünyada tutunduğumuz şeylerin miktarına bağlıdır. Ne kadar çok şey tutuyorsak o kadar değişim zordur. Tutunduklarımız bariz ve somut olabileceği gibi, bu bir düşünce kalıbı, temel inanç da olabilir.

Bazen büyük kayıpların ardından müthiş değişimler, gelişmeler veya uyanmalar meydana gelir. Artık ‘kaybedecek bir şey’ kalmadığını gören mağlup zihin veya egodan bağımsız bir ana ulaşırız.

4. Başkalarını Mutlu Etmek mi?

Başkalarını mutlu etmek isteğinin temelinde kendinizle ilgili mükemmel olmalıyım kalıbı yatıyor olabilir.

Vesile olmakla, başkasını mutlu etmeyi karıştırıyor muyuz?

Başka birinin mutlu olması sadece onun kendi seçimi değil midir?
Birinci maddede belirtildiği gibi herkes ancak kendisi için bir seçim yapabilir.

Ayrıca bakalım mutlu olmayı gerçekten seçiyor mu?


5. Korku mu?

Zihnin en büyük korkusu ölüm korkusudur. Bu da varlığının sonu demektir. Var olmak için kendini duygu ve düşünceler ile tanımlamaya çalışır... Kılıfı ne olursa olsun içi aynıdır.

Kendinizi gözlemlediğinizde duygu ve düşüncelerin yerini algı ve farkındalık alır. Korkudan ve diğer bağımlılıklarınızdan özgürleşirsiniz.

Bir şeyden kurtulmaya çalışmak işe yaramaz.
Sadece farketmekle onu algılar, ve artık 
numarası ortaya çıkmış bir sihirbaz vardır karşınızda.

6. Hikayeleri Hepimiz Seviyor muyuz?

Byron Katie’nin dediği gibi kendinizle ilgili herhangi bir hikaye egonuzun gıdasıdır.

Geçmişe takılıp kalmanın, hikayelere, inançlara, düşüncelere tutunmanın değeri nedir?

Başınıza gelenleri algılamak, fark etmek ve öğrenmek için tüm bakış açılarına sahip olmak ister misiniz?

Başınıza gelenler için sebebi dışarıda aramak yerine dönüşmeyi seçmeyi ister misiniz?

Olumlu veya olumsuz yargılardan uzak durmak, Mevlana’nın dergahı gibi sadece olanı alıp kabul etmek demektir...

Gelecek için plan yapmak ama ona tutunmamak demektir...

7. İlk Denemede Vazgeçiyor musunuz?

Hataları fırsat olarak değerlendirmek, yılmamak, tekrar tekrar deneyerek elektriği keşfetmek sanırım en çok duyduğumuz şeyler.

Haydi uygulayın o halde!


8. Kendinizi Yanlız mı Hissediyorsunuz?

Hayatınızda yer alan insanlar, alıştığınız aktiviteler, rutinler birer birer çözünüyor mu?  Sanki ayaklarınızın altından tüm zemin çekilmiş mi? 

Boşlukta mı kaldınız?
Duyguların olmaması sizi donuk mu hissettiriyor?

Sadece devam edin...

9. “Anne-Baba olunca anlarsın” mı?

Biz onların sorumluluğunda, çocuklarımız, eşimiz, kardeşimiz ve hatta bazen çalışanımız, şirketimiz, arkadaşımız bizim sorumluluğumuzda... Kim söyledi bunu?

Çocukların bedenlerine bakıp onların ‘sizin’ olduğunuzu mu düşüyorsunuz?

Mümkünse besleyin, fiziksel olarak barınak sağlayın ve erdemli olmayı anlatın...

10. Hemen Sonuç mu Bekliyorsunuz?

Evrende tek başımıza değiliz...
Her şeyin yerine oturması ve yerleşmesi için bir süreye ihtiyaç var.
Hayalini kurduğumuz noktaya hiç de tahmin etmediğimiz bir yoldan varırız.

Yoldaki sürprizlerin keyfini çıkartmaya ve Alice gibi yolunuza çıkan bilmeceleri çözmek için  seçimler yapmaya gönüllü müsünüz?

23 Aralık 2013 Pazartesi

Don Jon


Son zamanlarda yükselen grafiği ile Joseph Gordon-Levitt, bu sefer hem yazmış, hem yönetmiş hem de oynamış. Kendisini 50/50, 500 Days of Summer, Looper, The Dark Knight Rises ve Inception filmlerinden hatırlayabilirsiniz. Her an, yeni bir Christopher Nolan filminde 'Robin' olarak karşımıza çıkabilir.



Bu filmin iş yapması için her türlü faktörü kullanmış. Kontrast var... Karanlığın içinden çıkan kırmzılı sarışın hatun... Duygu bol miktarda var... Korku var; erkeklerin kimseye açıklamadıkları sırlar... Hızlı bir giriş... Romantik bir son var... Oyuncular özenli seçilmiş...

Don, porno bağımlısı bir çapkındır ve cinselliği tipik bir erkek gib tek taraflı görür. Muhtemelen babasından aldığı maço ‘temel inançlar’ ile kadının sahip olunacak bir şey olarak bakıyor... Ve aşık olduğu kızla bile olan ilişkisi onu porno izlemekten alıkoyamaz.
Her haftasonu gittiği kilisede bile günah çıkarması skor bazlı bir erkeklik ispatı gibidir...



Tüm çapkınlıkları devam ederken karşına çıkan sarışın güzel Barbara, onu elde etmek için onu çıldırtır ve kendi kurallarını yerleştirmeye başlar.
Kadınlar ilişki kurmak için cinselliği kullanır, erkekler ise cinsellik için ilişki kurarlar...
Don, hiç beklemediği biri ile yeni deneyimler keşfetmeye başlar. İçindeki doymayan, daha zengin daha doygun olan gelince çözünür... Yeni öğretmenine hazırdır...

22 Aralık 2013 Pazar

My Name is Khan

 
                  “Benim adım Han, ve ben bir terörist değilim.”
Zihnin en büyük korkusu ölüm korkusudur, yok olmaktan korkar. Bu sebeple de kendini bir şekilde ‘ben’ olarak tanımlamak ister. Ben olabilmesi için ‘başkası’ olmalıdır. Bu da ayrımı ortaya çıkartandır.
Biz ve onlar olduğunda iş kollektif bir boyuta yükselir ve geniş bir kitleye yayılır ve artık kişiler, “onların” içindeki bireyleri de görmez olur. Ayrım her seviyede kendini gösterir.

Erkekler ve kadınlar, Müslümanlar ve Hristiyanlar, Sünniler ve Aleviler, Türkler ve diğerleri, Galatasary ve Fenerliler, Okumuşlar ve Okumamışlar, Beyazlar ve Zenciler, Zenginler ve Fakirler, Çocuklar ve Büyükler vs...

Bu ayrımlar beraber gelen “etiketlemeler”, “varsayımlar”, “yargılar”, “beklentiler” öfkeye, nefrete ve kine dönüşerek bize korkunç bir illüzyon yaratır...


Film, kimin yaptığı bile çok şüpheli olan 9/11 olaylarından sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Müslümanları yaşadıklarını anlatan muazzam bir yapım. Komedi ve dramı bir arada sunan bu filmde, olayları etiketlemeden, yargılamadan tepki veren, asperger sendromlu Han’ın (Khan) hikayesini konu alıyor. Nefret ve kin yerine, sevgiyle kendini ifade etmek için yıllayan Khan herkese ilham olur...

“Resepyonist: Başkanla yemek $500 biliyor musun?
Han: İşte... işte $500.
Resepyonist: Hangi kilisedensin?
Han: Kilise?
Resepyonist: Bu sadece Hristiyanlar için bir etkinlik.
Han: Fakat... burada diyorki, tüm gelir Afrika’ya bağışlanacak
Resepyonist: Sadece Hristiyanlar canım.
Han: Canım, canım parayı sakla. Afrika’da Hristiyan olmayanlar için...”



Mandira Khan:
“Sam... Benim Han sevgisi ve insanlığı ile –benim nefretle yaratamadığım- şeyleri yarattı. Benim öfkem bizi ayırdı. Fakat bugün onun sevgisi seni yeni bir umut olarak hatırlayacağımız şekilde bizi birleştirdi.”

20 Aralık 2013 Cuma

Breathe In


Devamlı fotoğraf çektiririz... Özellikle de arkadaşlarımızla ve ailemizle... Gittiğimiz yerden ziyade kendi fotoğraflarımızı...
Herkes gülümser ve  maymunluklar yapar...
Hadi bir joker gülmseme... Tamam işte!
Fotoğraftaki bedenlerin ruh halleri gözükmez olur... 

Acaba fotoğraflarda bile nasıl hissettiğimizi gören var mı?


Breathe In filminin adı 'Nefes Almak'...
Filmin kahramanı Keith, dışarıdan mutlu görünenbir ailenin müzik öğretmeni olan babasıdır. Eşinin baskınlığına
Asla öğretmen olmak istememesine rağmen para kazandığı işi olarak gördüğü şeyi yapar. Hayali bir orkestrada çello çalmaktır. Keith gerçekten nefes almamaktadır, kendini sınırlandırılmış ve kapana kısılmış hisseder.

                              “Korkunun seni yönetmesine izin verme.”

Altı aylığına İngiltere’den değişim öğrencisi olarak Sophie gelir. Keith’in içindeki boşluğu dolduran, ona aynalık yapan biri olur Sophie...
“Neyi seçtiğinin farkında olmasın. Seçmediğim şeyleri yaptığım bir yerde yaşamak istemiyorum... Babam hiçbir zaman yapmak istediklerini yapamadı” gibi cümleler kurarak Kieth’le yakınlaşan Sophie aileyi şöyle bir sarsar...
Kieth ne seçecektir?..

Genç yönetmen Drake Doremus, kendi yazdığı filmi yönetmiş. Daha önceki keyifli yapımı Like Crazy’de de genç İngiliz oyuncu Felicity Jones ile çalışmış. Birbirine aşina yönetmen ve oyunculardan güzel işler çıkıyor...

                    “Çoğu insan kendisini becerir...” 
Ayaklarınız işe giderken geri geri mi gidiyor? Haftasonu kalktığınızda enerjik, hafta içi de ölü gibi mi oluyorsunuz? Siz neleri seçiyorsunuz? Bahaneler zihininizden mi geliyor, kalbinizden mi?

17 Aralık 2013 Salı

Like Stars on Earth

Ya eğer, eğitim sistemimiz 'tek tip' insan yaratmaya yönelikse?
Ya eğer, insanları kontrol etmek için belli bir zihniyete sahip olunması isteniyorsa?
Ya eğer, kendi yeteneklerimizin farkına varmıyor, bunlar çevreden aldığımız temel inançlar, duygular ve düşünceler ile örtüyor ve bir daha da hatırlamıyorsak?
Ya eğer, bu kalıplara sığamıyorsak?
Ya eğer, bedenimiz bundan dolayı bize devamlı mesaj veriyorsa?
Ya eğer, biz bu mesajları almak yerine, bahanemiz haline getirip, hikayemizin baş tacı yapıyorsak? 
Ya eğer, bu hikayeleri kendimiz zannetmeye başlıyorsak?
Ya eğer, yeniyi keşfetmek eskiyi bırakmaksa?
Ya eğer, sadece eskiyle beslenen zihni bırakıp sadece kabul etmek ve bilmekten geçiyorsa?



Like Stars on Earth filmi, disleksi olan bir çocuğun ailesi tarafından haylaz ve yaramaz değerlendirilmesi ve çocuğun kendini kaybolması ile ilgili...

Einstein, Leonardo Da Vinci, Edison gibi çocukken öğrenemiyor gibi "aptal" olarak etiketlenen çocuklara ne diyeceğiz?

İstisna mı? Bunu diyorsanız bilin ki zihniniz konuşuyor... Siz kaç kişisiniz?

6 Aralık 2013 Cuma

Lovelace

Her saniye yaklaşık $3000 harcanıyor...
Her saniye yaklaşık 30,000 kişi izliyor...
Her 33 dakikada yeni bir içerik oluşturuluyor...
Yıllık ciro $100milyar doların üzerinde...

Hangi sektör bu? Hangi şirket?


Cevap, bir çok ülkenin veya firmanın yaptığı cirodan kat ve kat daha fazla ciroların döndüğü pornografi endüstrisi...

İnsanlar neden kendinin yer almadığı ve büyük bir olasılıkla yer almayacağı bir cinsel birleşmeyi izler?

Bilinçaltımız yargılamaz, sorgulamaz; ne verirseniz onu alır... Hatta orada olduğunu zanneder... Adrenalin artar ve suni bir bir keyif alır zihin...
Eğer kendinizi zihninizle tanımlıyorsanız onun esiri olursunuz. Bu kendini duygu ve düşünceler ile kendini tanımlamaktır. En popüler duygular ise arzu, şehvet, şiddettir...
İçinde sevgi dışında bol bol bu duyguları kullanan bu içerikler, siz farkında olmasanız bile biliçaltınızı tetikleyecektir. Maliyetlerin de fazla olmayan bu sektörden kimler besleniyor?


Lovelace fimi, 1972 senelerinde bu sektörde çok meşhur olmuş, kendisi $1250 kazanırken filmi $600 milyon dolar ciro yapmış gerçek adı Linda Susan Boreman olan kişinin gerçek hikayesini konu alıyor.
Yayınevi kitabı piyasadaya sürmeden önce kendisini yalan testinden bile geçirmiş.

Linda nasıl böyle bir hayatı seçmiş?


Linda 21 yaşına kadar bakire kalmış, son derece baskıcı bir katolik anneye ve evde etkisiz eleman gibi olan babaya sahip bir gençtir.
Linda bir süre sonra tanıştığı Chuck ile evlenir. Chuck onu para için hem satar hem de filmlerde oynamaya zorlar. Onun sahibi olduğunu düşünür ve gerektiğinde ona şiddet uygular.

Bu durumdan kurtulmak için eve dönen Linda, annesi ile konuşur. “Evli bir kadının kocasından ayrı kalması nasıl görünür?” diye onu reddeder. Şiddete maruz kaldığını anlattığında bile kızının bu durumu hakedecek bir şeyler yaptığı varsayımında bulunur. Kızının bir kaç gün bile kalmasına izin vermez. Ona katoliklerin boşanmak gibi bir seçeneği yoktur.


İşin ilginç kısmı annesinin kızına hamile kaldığında evli bile olmamasıdır ve o dönemde çok acılar içerisinde kalmış olduğudur. Sharon Stone’un başarılıyla oynadığı anne bu acılarını, hayata olan küskünlüğünü kızına aksettirmektedir. Kızının aldığı temel inanç 'hayat acı çekmektir' ve 'evlilikler mutlu olamaz'.

Çocuklar ya aileleri gibi (bazen tam tersini) yapar, ya da onlar için yaparlar.
Bilinçaltından anne babalarına onların istediği gibi yaparsam onlara haksız olduklarını göstermiş olurum düşüncesi de bunu destekler.

Chuck’ı suçlamak işin kolay tarafı, tiyatronun görünen tarafı...

Ailesinin tavrı ve bu filme $600m akıtan zihin yapısı, daha kaç tane Linda çıkartacak?

Linda en sonunda Chuck’ı terk eder, evlenir, anne olur, hayatı hakkında bir kitap yazar... 
Kendi olmayı seçer...

5 Aralık 2013 Perşembe

Şükretmek


Dünyanın belli yerlerinde başka dinlerde “Şükran Günü” kutlanır.
Müslüman toplumlarda böyle bir kutlama olmasa da, ‘Çok şükür!” tabiri sıkça kullanılır. Gerçi epey bir şikayet, dedikodu ve sızlanmanın ardından gelen bu iki kelime, anlamını korumak için ne kadar direnebilir ki?

Devamlı iki dudağımız arasındaki bu kelimelerin anlamını gerçekten algılamayı deniyor muyuz? Kelimeler anlatmaya çalıştıkları kavram değillerdir, sadece o kavrama işaret ederler. Onu anlamak ve özümsemek kişiye kalmıştır.

Nedir şükretmek, ne işe yarar? Şükretmek özümüzün Evren’le, Tanrı ile olan bağını güçlendirir mi? Şükrettiğimiz şeye karşı bakış açımız değişir ve adeta bir enerji akışını sağlamış mı oluruz? Derin bir nefes alıp, içten bir minnet duygusundan sonra açığa çıkanı fark etmeye çalıştık mı hiç?


Avusturya’lı psikolog rahip David Steindl-Rast’a göre mutlu olmanın yolu şükretmekten geçiyor. Rast’a göre şükretmek için iki şeye ihtiyacınız var: değerli bir şey ve o şeyin size bir armağan olması... Güneş, doğa, dünya, hayvanlar, bitkiler, yiyecekler, su, yağmur, güneş, sağlık, insanlar, ailemiz, beden, nefes almak, hayatta olmak ve var olmak gibi...

Bundan daha da yaratıcı olabiliriz ve bize armağan değilmiş gibi gözüken şeyler için de şükredebiliriz... Bu şekilde tutunmaktan kurtulup, "sahip olma" kavramının sadece bir illüzyon olduğunu görür müyüz?


Japonya’da Dr. Emoto, suya sevgi ve şükranlık dolu kelimeler söylediğinde, su kristallerinin şeklinin değiştiğini ispatlamış. İnsan vücudundaki suyun böyle bir duygu ile nasıl etkileneceğini tahmin edebilir misiniz? Bilim, insan hücrelerinin olumlu düşünce yapısıyla daha sağlıklı olduğunu da gösteriyor. Bilinçaltımız söylediğimiz, düşündüğümüz her şeyi duyar ve yargılamadan doğru olarak kabul eder. Ne dediğimiz ve ne düşündüğümüz çok önemlidir...

Son yapılan genetik araştırmalarda, kanser geni diye bir şeye rastlanmadı. Epigenetikle ilgili aşağıdaki videoda izleyebileceğiniz gibi düşünceler, inançlarımız, algılarımız hastalıklarımızı yaratıyor. Plasebo ilaçların olumlu yönde işe yaraması inançlarımızın ne kadar mucizevi olduğunun bir ispatı... Plasebonun tersi ise Nocebo etkisi... 
Düşüncelerimiz ve inançlarımız her iki yönde de son derece güçlü!
Şükretmek Nocebo’yu Plaseboya çevirir mi?


Şükrettiğimizde beynimiz farklı bir şekilde titreşir ve daha verimli çalışmaya başlar. Bu bize farklı kapıların açılmasını sağlar. Şu andaki enerji, alan ve bilincimiz geleceğimizi oluşturur...

En fazla gözardı edilen konu ise kendimiz olmakla ilgili şükran duygumuz. Kendimizi çok kolay yargılıyor muyuz? Bedenimizin nasıl göründüğünü, geçmişimizi, seçimlerimizi...
İçimizdeki bir ses devamlı “iyi olmak zorundasın” mı diyor?...
Shakespear’in dediği gibi; “İyi ve kötü yoktur. Sadece düşünce onu isimlendirir.
Kendimizi olduğu haliyle, tüm olanı olduğu gibi kabul etmeye ve şükretmeye hazır mıyız?

Apaçilerin şükran duası bize ilham verebilir:
Güneş, güneş günümüze yeni enerjiler getirsin...  
Ay, yumuşakça geceyle düzeni getirsin...  
Yağmur, endişelerimizi yıkasın götürsün...  
Esinti, varlığımıza yeni güç üflesin...  
Dünyada nazikçe yürü ve onun güzelliğini yaşamının her günü fark et...