26 Şubat 2016 Cuma

Kätilö - Wildeye


Her çocuğun yaşamaya haklı vardır. Annesi ve babasını kim olursa olsun? İlişki ne şekilde olmuş olursa olsun her çocuğun yaşamaya hakkı vardır. Bu onun kaderidir, bu onun bu yaşamda gerçekleştirecekleri için bir imkandır. Kader ve kaderinin ötesinde her şeye bağlıdır, her şey de ona bağlıdır... Bu durum her birey için de geçerlidir. Her bireyin görülmeye ve ait olmaya haklı vardır...

Bunları söylemek veya onaylamak genelde kolaydır... Ama önemli olan bu bakış açısını zor zamanlarda korumaktır. Olayların arkasındakini görebilmek ve kabul etmektir... Özellikle de insanlığın en zor zamanlarında, en kendini unuttuğu zamanlarda. Zihnin ayrımcılığa dayanan düşünce tarzı karşıtlıklar ve anlaşmazlıklar oluşturur. Kalbin sesi duyulmaz olur. Sosyal yapılarda bu dinamik kolektif bir hal alır ve tartışmalar savaşlara dönüşür... İnsanlık tarihinde artarak devam eden savaşların zirvesi olarak değerlendirilen II. Dünya Savaşı bekli de insanlığın dibe vurduğu ve tekrardan kalbinin farkına varmaya başladığı bir dönüm noktasıdır.


Kätilö (Wildeye) filmi Finlandiya’lı bir ebenin yaşadıklarını konu alıyor. Alman askerler ve Finlandiyalı kadınlardan olan çocukların doğumuna yardım eden Helena, bir yandan da bu çocukların öldürülmesine şahitlik eder. Tüm bu duruma ve savaşın şartlarına rağmen Alman bir asker olan Johannes’e aşık olur ve onu takip ederek bir toplama kampına gider. Belki de en acımasız deneylerden birinin yapıldığı bir yerdir burası. Kampın komutanı tüm olanları insanlığın iyiliği için yaptığına inandırmıştır kendini.

Bu sırada Rusların Finlandiya ile yaptığı anlaşma ortalığı karıştırır. Bu karışıklık içerisinde kendilerine bir kulübe bulan Helena ve Johannes’in arasındaki ilişki derinleşmeye başlar.


Tüm bu olayların sonucunda ortaya çıkan acılar, düşman, babası belli olmayan çocuklar dışlanırlar. Artık herkes onları unutmak ister... Dışlanan her birey, daha sonraki nesillerde temsil edilecektir. Konu affetmek veya olaylara sempati ile bakmakla ilgili değildir. Sadece olanları olduğu gibi kabul edip, arkadaki bilinmez ve sonsuz güçlere saygı göstermek... 
İşte geçmişi geçmişte sevgi ile bırakmanın ve özgürleşmenin yolu budur. 

23 Şubat 2016 Salı

Tanrı ile Sohbet


Her ne kadar zihnimiz her şeyi kontrol ederek beden için güvenli, sağlıklı ve mutlu bir hayat sağlamaya çalışsa da, bir çok olayın bizden bağımsız gerçekleştiğini biliriz. Bazen de buna kader veya şans der geçer gideriz. Talihsiz olarak nitelendirdiğimiz olayların da suçlusunu ya dışarıda buluruz ya da kendimizi/kaderimizi suçlarız... Her iki seçenek de, bizi sonunda meseleyi bizi yaratana, evreni yaratana kadar götürür. En iyi ihtimalle ‘Vardır bir hayır’ deriz... Ama daha kötüsü isyan ederiz Tanrı’ya... Adına ne derseniz deyin; Tanrı, Allah, Tao, Evren, Yüce Bilinç... Aslında bizi yaratanı ve bu evreni büyük bir akıl ile yöneteni ima ederiz...

Ancak kelimeler kısıtlıdır; onun ismini anan her bireyin algısı tamamen farklıdır; Taoizm, bu durumu ‘Tao, tao değildir’ diyerek ifade eder. Bulut kelimesi bulutun kendisi değildir mesela. Daha derine indiğinizde bulut diye bir şey bile yoktur. Onu o şekilde tanımlamamızı sağlayan bir grup su buharının yan yana durmasıdır. Dolayısıyla bir çok kelime, gerçekten ifade ettiği şeyden çok uzaktır. Tanrıyı ifade eden kelimelerin ise işi daha zordur.

Bazıları ise ona anlamlar yükleyerek, O’nu diğer insanları yönetmek, kendilerini güçlü bir hale getirmek için kullanır. Bu sistem, zihnin karşıtlıklara dayanan düşünce yapısına uygun bir şekilde ceza ve ödül sistemine dayandırılmıştır. Karşı gelirseniz cezalandırılırsınız söylemi ile bu dünyadaki korku bazlı sistem, öbür dünyaya da genişlemiş olur. Tanrı bizleri cezalandırmak için yaratmış olabilir mi? Bize kendi ruhundan üflemiş olan Tanrı, bizi neden cezalandırsın?


‘Oyun ve eğlence alanı’ diye tasvir edilen Dünya’da neden bu kadar acı, sefalet, savaş var? Bireysel seviyeye inersek, başımıza gelen talihsiz olayların sebebi nedir? Hayat, kader, evren... Ötede zihnimizin kavramasının mümkün olmadığı bir güç, bizler için çalışıyor... Belki de tüm bu başımıza gelenler bizleri uyandırmaya, hatırlatmaya çalışıyor. Tüm o insanlar sizdeki bir duyguyu, bir düşünceyi size geri yansıtıyor...

Tanrı ile Sohbet, aynı adlı kitapların yazarı olan Neale Donald Walsch’un hikayesi... 1942 doğumlu Neale, 45 yaşlarına kadar yayıncılık kuruluşlarında, satış ve pazarlama bölümlerinde çalışmış evli biridir. Daha sonra, yangın, boşanma ve araba kazasında boynunun kırılmasıyla kendi sokakta bulur. Bir dönem evsiz yaşayan Neale, daha sonra bir radyoda işe başlar... Tanrı’nın sesi dediği bir iç ses ona yön göstermeye başlar...
Uyanmak sihirli değnekle olmamıştır, birisi ona bunu hediye etmemiştir. Zorlu yoldan geçmiştir Neale... Her şeyini kaybederek tutunduğu bir şey kalmamış, sonrasında düştüğü ortamda ise içindeki sevgiyi koruyarak mücadele etmiştir. Neale, ölmeden ölmüştür ve uyanmıştır. Ego yok olmuş, ve artık o içindeki sesi duymaya başlamıştır...


“Sizler Tanrıya bir ebeveyn rolü biçtiniz. Tanrıdan ödüllendiren veya cezalandıran bir yargıç yarattınız. Sevginin etrafını korku tabanlı bir gerçekle çevrelediniz. Bu korku tabanlı sevgi gerçeği sevmekle ilgili  tecrübelerinize hükmetmeye başladı. O kadar ki bunu artık kendi yaratıyor. Doğru olanı yapmak için ihtiyaç duyduğun şey bu mu? Korku mu? İyi olmak için tehdit edilmen mi gerekiyor? Hem iyi olmak dediğin nedir ki? Bu konuda son sözü kim söylüyor? Sana şunu söyleyebilirim, kendi kurallarını sen belirlersin; doğruları sen koyarsın. Sevgi her zaman var. Evet, bunu daha önce de duydun. Bunun hayatında bir tampon olmasını bile söyledim ama sorunlu zamanlarda ve dertli günlerde korku ve endişeye kapılıp unutmayı seçtin. Yapman gereken basit bir soruyu cevaplamaktı. Sevgi şimdi neyi değiştirir? Hayatı beklentilere boğulmadan yaşamak, belli sonuçlar almaya ihtiyaç duymamak, özgürlük budur. Unutma, sen sürekli olarak kendini baştan yaratıyorsun. Her anında kim ve ne olduğuna karar veriyorsun. Buna kim ve ne olmak istediğine dair geniş bir seçenek demetinden karar veriyorsun.”

“Acılar olaylarla ilgili değil, kişinin verdiği tepkilerle ilgilidir. Yaşanan her neyse sadece yaşanıyordur. Bizim ne hissettiğimiz ise başka bir konu.”

“İstediğin her şeye sahip olamazsın. Sunduğum fırsatlardan yararlanamadığın için seni cezalandırmam gerekir mi? Bu, Tanrı’yı yargılamadan önce kendine sorman gereken bir soru...”

“Şimdi içindeki Tanrı’ya her zamankinden fazla uzanma zamanı... Bu senin aklını huzura kavuşturacak ve o huzurlu akıldan büyük fikirler üreyecek.”


“Ben senin mutlu olmandan başka bir şey istemiyorum ama sen kendini benden aşağıda görüyorsun. Oysa gerçekte hepimiz biriz. Hiç birimiz farklı değiliz. Ben sadece kendim için istediklerimi istiyorum. Ne az ne çok. Dünyevi başarılarınla da hiç ilgilenmiyorum. Sadece seni düşünüyorum. Hayatını kazanmak senin için bir endişe olmamalı.  Gerçek efendiler yaşamayı kazanmak yerine onu yaşamayı seçmişlerdir. Durma gerçekten ne yapmak istiyorsan onu yap; başka bir şey yapma! Zamanın çok sınırlı. Yapmak istemediğin şeyleri yaparak vakit kaybetmeyi nasıl düşünebilirsin? Bu yaşamak değildir. Bu ölümdür.”

“Yaptığımız her seçim nefret veya sevgi dolu düşüncelerden oluşur. Başka bir seçenek yoktur. Yüreğinizdeki sevgi... Tanrı budur.” 

19 Şubat 2016 Cuma

Grandma


“Zaman geçiyor. Orası kesin.”

O kadar kesin mi? Ne kadar eminiz zamanın var olduğundan? Belki de hepimiz bir rüyadayız ve bu zaman dediğimiz görecelik sadece bu gerçeklikte var... Fizikçilerin teorilerine göre kuantum seviyesinde mekan ve zaman kayboluyor ve geriye sadece ilişkiler kalıyor... İlişkiler de bir çeşit çekim... İnsanların arasında çekimi sağlayan şey ise sevgi...

Bir şey kesin ki, o da bu dünyada bedenimiz, bir anne ve baba sayesinde var oluyor. Ruh bedenine kavuşuyor. Sonuç olarak bu dünyada bir bedenimiz varsa, bir anne ve bir de babamız olması zorunlu...

Filmimizin kahramanı Elle ise kızını diğer bir kadınla yetiştirmeyi uygun görmüş. Lezbiyen ilişkisinden önce evlendiği kişiden ise bir çocuk istememiş. İlk defa hamile kaldığında ise bunu kocasına sormadan kendince halletmiş. Daha sonra evlilik dışı bir bebeği, sevgilisi ile beraber büyütmüş. Kızı Judy'nin, muhtemelen babasız büyümesinden dolayı annesine gizliden gizliye duyduğu öfke ve nefret, onun tam tersi bir karaktere bürünmesini sağlamış... Son derece katı ve sorumluluk sahibi bir erkeksi bir kadın...


Bir kadın, kadın olmayı ancak annesinden öğrenebilir, bu kişi yoksa veya kızı anneye öfkeli ise anneye olan bu sağlıklı bağ, sağlıksız bir dolanıklığa dönüşür: “Senden nefret ediyorum, asla senin gibi olmayacağım.” Aşırı bağlı olmakla, bu durum arasında çok büyük bir fark yoktur; bir paranın iki yüzü gibi... Judy kendisinin alamadığı sevginin yerine işini koymuş gibidir; o da aynı şeyi kendi kızı olan Sage’e yapmaktadır. Sage ise belki de bilinçaltından anneannesini takip etmektedir... Film onun hamile kalıp kürtaj olmak için Elle’ye gelmesi ile başlar. Kürtaj için gereken miktarı toplamak için yola çıkarlar... O gün boyunca bu parayı bulmak için yaptıkları her şey, Elle'nin hayatındaki bir çok konu ile yüzleşmesi sağlar. Üç neslin içinde bir şeyler hareket etmeye başlar...

Elle, kürtaj konusunda torununu uyarmaya çalışır: “Bu muhtemelen ömrünün geri kalanındaki bazı anlarda, her gün düşüneceğin bir şey.” Tüm bireylerin birbirine olan bağını düşünürseniz, bu bir çocuk kaybından başka bir şey değildir. Sorumluluk her iki ebeveyne de aittir. Elle’nin durumunda ise bu konuda fikri bile alınmamış baba, bu olayın etkisini yıllarca üzerinde taşımaktadır...


İlginç diğer bir dinamik ise Sage ve annesi arasında yaşanır. Sage, annesi ile istediği samimiyeti kuramazken, annesi de onu devamlı eleştirir ve onu kontrol etmeye çalışır. Önemli olan aşırı kontrolcü veya aşırı uzak bağlardan kurtulup, ailede sağlıklı bağları kurmaktır. Sağlıklı sevgi akışı ancak böyle sağlanır; bu da herkesi özgür kılar. Özgürlük dilediğini yapmak değil, özdeşleşmeleri bırakmak ve sağlıklı bağlar kurabilmektir. Nasıl ve kim olurlarsa olsunlar, anne ve babamız bize hayat vermiştir. Ne yapmayı biliyorlarsa onu yapmışlardır... Bunun kabul etmek anlayışı doğurur; anlayış da sevgiyi...

Öte yandan, ebeveynler ise çocuklarının mutlak sahipleriymiş gibi davranır bazen. Onlara her şeyi verdiklerini ve onları iyiliği için onları yönlendirdiklerini ve bazen özellikle sert ve aşırı korumacı davrandıklarını söylerler. Eğer sahiplenme varsa gerçek sevgi var olamaz. Her birey aile içindeki rolü ne olursa olsun ayrı bir yaşama sahip olduğunu fark etmeli ve buna saygı göstermelidir. Sağlıklı bağlar bu şekilde kurulur...



Anne ve babamızı beğenmemek, onlardan bir sebepten dolayı nefret etmek kadere karşı isyan etmek değil midir? Kaderin arkasında Yaradan yok mudur? Herkesin arkasındaki kaderi ve evrensel aklı görebilirsek belki anlayışımız değişir: Onların verebildiklerinin en iyisini verdiklerini bilseydik, onların bizim için en iyi anne ve en iyi baba olduğunu bilseydik, hayatımız, davranışlarımız nasıl olurdu?
“Tanrım onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlardı.”

17 Şubat 2016 Çarşamba

The Stanford Prison Experiment


Psikolog Philip Zimbardo, hapishanelerde gardiyan ve mahkumların arasındaki psikolojik etkileri araştırmak adına 24 öğrenci seçerek onlara gardiyan ve mahkum rolleri verir. Stanford üniversitesinin bodrum katına kapatılan mahkumlara kesinlikle fiziksel olarak dokunulmayacaktır. 14 gün sürecek deney, Zimbardo ve ekibi tarafından izlenecektir...

Rollerine süratle adapte olan öğrencilerin bir grubu gerçek bir gardiyan gibi davranırken, diğer gruptakiler ise bu işin gerçek olduğuna ve gerçekten çıkmayacaklarını düşünen mahkumlara dönüşürler. Başta sadece psikolojik olarak mahkumların üzerine giden gardiyanlar, iş çığrından çıkmaya başlayınca fiziksel olarak da temasta bulunmaya başlar.

Müdahale etmekte geç kalan gözlemci ekip de başka bir role soyunmuştur; onların patronu... Olayları daha fazla izlemeye niyetlenirken deney beklenenden çok daha kısa bir sürede sonlandırılır... Deney sadece 6 gün sürer.

Tüm bu senaryonun sadece bir deney olduğunu bilen eğitimli öğrenciler neden bu şekilde davranmıştır?

Dualite
İlk koşullanma zihnimizin ikili, karşıtlıklar üzerine dayalı çalışma sistemidir. Burada çok çarpıcı bir karşıtlık yaratılmıştır: Gardiyanlar ve mahkumlar... Doktorlar ve avukatlar değil; gardiyanlar ve mahkumlar. Mahkumlar olmasaydı gardiyanlar olur muydu? Kolektif bir şekilde biliriz ki, mahkumlar suç işlemiş kişilerdir ve gardiyanlar onlara bir parça sert davranarak yola getirecek kişilerdir.


Statü
Beynimiz farklı fikirleri bir tehdit olarak algılar. Beynin şu ana kadar bildikleri ve inandıkları onu hayatta tutmak için yeterlidir. Yeni bir fikir masum bile olsa bir tehdit yaratabilir. Böyle bir durumda beynimizde açığa çıkan hormonlar, fiziki bir tehlike karşında kaldığımızda ortaya çıkan hormonlar ile aslında aynıdır. Bu kimyasallar beynin mantıklı kısmını ve hafızadan sorumlu limbik sistemi devre dışı bırakıp, sürüngen beyni dediğimiz kısmı sürücü koltuğuna oturtur.

Bu sebeple, her konuda haklı ve üstün olmaya inanılmaz bir istek duyarız. Bu da beyinde testesteron hormonu salgılanmasına sebep olur. Bu hormon bizi daha güçlü hissettirir. Her ne kadar bu durum her iki cinste de gerçekleşiyor olsa da, erkeklerde daha baskındır. Statü, rütbe, güç genellikle erkekler için daha önemlidir. O sebepten üniformalı işlerin çoğunu erkekler yapar ve sever... İkinci koşullanma statünün bize fayda sağlamasına olan inancımızdır.

Dikkat ederseniz üniforması üzerinde olmadığında bir güvenlik görevlisinin duruşu, tavrı bile değişir. Gözlemleyen de onu daha sıska ve kısa gibi görecektir. Benzer bir durum da kadınların bazılarında  topuklu ayakkabı, makyaj, markalı kıyafetler gibi dışsal görünümü etkileyen faktörlerde gözlenir. Kadınlar ilişkilerinde başarının anahtarı olarak anlaşılmayı ve onaylanmayı (haklısın denmesini) ilk sıraya koyuyorlar. Bir çoğumuz ise iş yerindeki unvanı ve statüyü maaş miktarından daha fazla önemsiyoruz...

Takımın Bir Parçası Olmak
Bireysel olarak güçlü olmamız hayatta kalma şansımızı artırırken bir topluluğa bağlı olmak ve beraber mücadele etmek de bu şansı katlıyor. Burada yaratılan iki ekip, bireysel farklılıkları – ki bu farklılıkları filmde fark edebilirsiniz – asgari düzeye indiriyor ve grupla hareket etmek ve özdeşleşmek ön plana çıkıyor. Bulunduğumuz sosyal topluma, gruba uyma ihtiyacı ortaya çıkıyor...


Sonuç
Tüm bu faktörler deneyin 6 günde bitirilmesine sebep olan sürtüşmeleri açıklıyor. Kitlesel savaşlarda bireylerin normal hayatlarına hiç bir zaman yapmayacaklarını üniforma giyerek ordu şemsiyesi altında yapabilmeleri de bu durumun daha büyük ve daha vahim örneği.

En ufak bir tartışmada kendinizi fikrinizi savunurken yakalarsanız, içinizden hemen bir adım geriye çekilip kendinize bakıp şu soruları sorun: Hangi maskeyi takıyorsunuz? Kendi duygu ve düşüncelerinize ne kadar tutunuyorsunuz? Daha önce farklı düşündüğünüz veya hissettiğiniz olmadı mı? 
Sizi hayatta tutmaya çalışan zihninize şunu söyleyin: “Etrafta bir tehlike yok.”

14 Şubat 2016 Pazar

In the Heart of the Sea – Moby Dick

“Bu büyük canavarın ne yılmaz bir yaratık olduğunu çok yakında anlayacaksınız.” [Moby Dick]
Bir çok ünlü hikayenin neden bu kadar ünlü olduğunu anlamak kolay olmuyor. Bu efsane hikayelerin ardında o kadar bariz olmayan başka bir anlam mı yatıyor? Tanrılar Okulu’nun yazarı Stefano D’Anna’ya göre en iyi hikayeler mesajı gizli olarak verenler. Doğrudan söylediğinizde bilinçli zihin mesaja itiraz ediyor. Kendi fikirlerine karşı gelindiğinde kendini tehdit edilmiş hisseden zihin, 'bu mesajın benimle ne ilgisi var' diyerek görmezden gelme eğiliminde oluyor. Yazara göre en iyi hikayelerden biri Pinokyo! Tahtadan yapılmış bir çocuğun gerçek çocuk olma hevesini anlatan hikayenin gerçek mesajı, hemen hemen tüm insanların bize öğretilmiş hayatları birer kukla gibi yaşamamız. Bunu okuduğunuzda içinizde, ‘yok canım ben kukla gibi yaşamıyorum’ diyen ses varsa onu hemen dikkat almamakta fayda var.

In the Heart of the Sea filminde ise dünyanın en meşhur romanlarından biri olan Moby Dick’i yazmak için Herman Melville’e ilham olan olayları anlatıyor. Bir grup denizcinin balina avı gibi gözüken hikayenin arkasında nasıl bir anlam yatıyor?

Aydınlanma Çılgınlığı’nın yazarı Jed McKenna’ya göre Moby Dick’in yazarı Herman Melville, kendi zamanının en önde gelen ruhani öncülerinden biriydi. Moby Dick ise onun çıktığı yolculuğun seyir defteri...

“Gözle görünen her şey, insan, mukavvadan bir maske gibidir. Ama her olan bitende – her canlı eylemde, her kuşku götürmez olayda – bilinmez bir akıl vardır; bu akıl kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. İnsan vuracaksa o maskeye vurmalı! Tutsak duvarı delmeden nasıl kaçabilir zindandan? Benim için beyaz balina, etrafımı kuşatan o duvardır. Bazen bunun ötesinde hiçbir şey olmadığını düşünüyorum. Ama bu da yeter.” [Moby Dick]
Film balina avına çıkan bir denizcinin balina avı sırasında, karşılaştığı devasa ve beyaz bir balina ile yaptığı mücadeleyi konu alıyor. Oldukça basit gibi görünen bir hikayenin güçlü olmasının nedeni verilen gizli mesajında... Hiç bir balinaya benzemeyen Moby Dick, yanılsamalarımızı simgeliyor. Arzularımız, hedeflerimiz, çabalarımız, oluşturduğumuz kişilikler... Onun peşinden giden insan ise ego’nun ta kendisi. Tüm yanılsamaları yaratan ego onun peşinden tüm gemiyi sürüklüyor. Okyanus ise tüm bu içinde olduğumuz bilinç... Evren... Okyanusun bilinmeyen ve kaçınılmaz bir dinamiği var; akıntıları, dalgaları, fırtınaları... Gemi ve kaptanı, ancak onunla uyum içerisinde güvenli yol alabilir ve kısıtlı bir iradeye sahiptirler...
Egonun yani zihnin yarattığı bu balina, bizi engelleyen canavarımızdır. Bu canavarlar uyanmamış, zihinlerinin mahkumu olan kişiler tarafından beslenir ve büyütülürler. Onları fark etmek ve onların etkisinin yok olmasını sağlar...

“İnsanların çılgınlık dediği şey, Tanrı için aklın ta kendisidir. Tüm insan düşüncelerinden sıyrılan akıl, Tanrı düşüncesine ulaşır sonunda; bu düşünce akıldışı ve çılgınca bir şeydir bizim için. Oysa bu düşünceye varan mutluluğun da mutsuzluğun da üstüne çıkar; tıpkı Tanrı gibi umursamacı olur.” 


“Beni güneş küçük düşürürse güneşi vururum. Güneş bana düşmanlık ederse, ben de düşman olurum ona; adil bir oyundur bu; kıskançlık yönetiyor tüm varlıkları. Ama ben bu oyunun da kölesi değilim oğlum. Kimdir benden üstün olan? Gerçeğin sınırları yoktur.”

Ne demek istiyor Kaptan Ahab? Uyanma yolculuğu zorludur; tüm oluşturulan kişiliğin öldürülmesi, tüm yalanların, fikirlerin, inançların, her şeyin bırakılması gerekir; bu da zorlu bir yoldur... Düşman güneş bile olsa vazgeçmemelidir. Öte yandan adalet kavramı zihnin ürünüdür sadece. Ne olursa olursa oyunun adil olduğunu kabul etmemiz, aşılamayacak bir durumun olmadığını anlatıyor. Kıskançlık ise zihnin kıyaslama ve karşılaştırma ile çalıştığını göstermektedir. Etki ve tepki, zıtlıkların dengesi, nedensellik... Tüm bu ikili düşüncelerin kölesi olmayı bırakıyor Ahab. Ego’suna baş kaldıran kaptan, egosunun ondan daha üstün olamayacağını ima ediyor ve meydan okuyor. Gerçeğin ise sınırları yoktur, çünkü sınırları olan her şey, ikili düşünen bu zihne, bu dünyaya aittir. Bu şekilde sınırları kaldırmaya başlayan kişi ise sınırların olmadığı birliğe varacaktır...



“Kalkıştığım bu işi kendim istedim ve istediğimi de yapacağım! Beni deli sanıyorlar, delirmiş deliliğin ta kendisiyim. Bu yabani delilik yalnızca kendisini kavramak için durgunlaşır.”

“Ne beyaz balina, ne de insanlar, ne de şeytanlar yaşlı Ahab’ın öz varlığına bir fiske vurabilirler. Ahab’ın mı kaderi seçtiği, yoksa kaderin mi onu seçtiği, Ahab’ın kendisi tarafından bile tam belirlenememektedir.”

“Ahab, Ahab’ın kendisi mi? Bu kolu kaldıran ben miyim yoksa Tanrı mı? Koca güneş bile kendiliğinden hareket etmiyorsa, o bile göklerin buyruğunda ufacık bir köle ise; tek bir yıldız bile görünmez bir gücün etkisi olmadan dönmüyorsa, bu küçücük yürek nasıl çarpar, bu küçük beyin nasıl düşünür, Tanrı değilse bu yüreği çarptıran, bu düşünceleri bana düşündüren, beni böyle yaşatan.”
Ahab tüm bu yolculuğun sonunda gerçeğe ulaşır, farkındadır artık; özgürdür. Algılama gücü yükselmiştir artık ama eğlenme gücü azalmıştır. Kalıcı bir huzur kaplamıştır gelip geçici eğlencenin yerini... Az da olsa lanetlenmiş gibi hisseder bu dünyada artık kendini...

12 Şubat 2016 Cuma

Mr. Nobody


Bu gerçeklikte bildiğimiz üç boyutta yaşıyoruz ve bu boyutta zaman için de yolculuk ediyoruz. Çoğu zaman bir seçim yaptığımızda geri dönüş olmuyor. Bu sebeple de seçim yapmak bizim zihnimiz için oldukça çelişkili ve zor bir durum haline gelebiliyor. Hayatımıza baktığımızda ise ya onu yapsaydım, ya bunu seçseydik deyip hayaller kuruyoruz. Geçmiş deneyimlerimizle gelecek hakkında tahminlerde bulunmaya ve daha iyi seçimler yapmaya çalışıyoruz.

Ancak geçmişe baktığımızda hayatımızla ilgili ne kadar az şey tahmin edebildiğimizi görürüz. Çok ilginç ayrıntılar bizim hayatımızın rotasını belirlemiştir. Sanki dalgaların üzerinde hareket eder gibiyizdir. Kimisi dalgaların etkisi ile savrulur, kimisi sörf tahtasında keyfini sürer dalgaların... Direnmek kontrol etmek mümkün değildir.


Ya peki kuantum fizikçilerinin teorilerindeki gibi paralel evrenler varsa, her seçimde başka muhtemel yaşamlar yaşanıyorsa... Hem evlendiysek, hem de bekar kalmışsak, hem memleketinde kalıp hem de yurt dışında çalışsaydık... En ilginç olabilecek durum ise geleceği gerçekten görebilmek olurdu. O zaman doğru seçimleri yapabilir miydik?
Mr. Nobody filminin kahramanı Nemo, gelecekten bazı olayları görebilen ilginç bir çocuktur. İlk ciddi seçimini annesi evi terk edip yurt dışına giderken yaşar... Artık 117 yaşına geçmiş Nemo dünyada kalan son ölümlüdür. Onunla röportaj yapmaya gelen gazeteciye geçmişte yaptığı çok boyutlu seçimleri ve muhtemel hayat versiyonlarını anlatır. 
“Ölmekten korkmuyorum. Korkarım, yeteri kadar yaşamadım. Her okulun kara tahtasına yazılmalı: Hayat bir oyun alanıdır – başka bir şey değil

Seçimler
Filmin genel teması seçimlerin hepsinin doğru olacağı, her şey kötü gibi gözükse de, her şeyin sonunda olacağına varması... Hayat bir oyun, hedefi olmayan bir oyun. Sonsuz seçimlerin mümkün olduğu, ebedi güçler tarafından yönlendirilen bir oyun... Seçim endişesi yaşamadan oynanırsa keyif alınacak bir oyun...

Alan Watts’ın seçimlerle ilgili bakış açısı şu şekilde:
“Seçim, bir karara varmadan önce gösterilen tereddüttür. Fikirsel bir sallantı anıdır. Yaptığımız şeyin doğru şekilde mi yapıldığı, doğru şey mi olduğu konusunda sürekli bir şüphe içerisindeyizdir. Kendinden emin olmadığını fark ettiysen, hiç şüphesiz hatalar yaparsın. Kendinden eminsen, yaptığın tamamen yanlış olsa bile bu sana dokunmaz. Kendini bir bulut veya dalga gibi hayal edersen, aslında ne yaparsan yap, asla hata yapamayacağını fark edersin. Bu öz-güvenle, sezgilerine güvenmeyi öğrenirsin. Bu farkındalıkla, seçmediğin yolu telafi etmeye çalışmadan, kendi varlığınla iyi durumda olduğun bir noktaya ulaşacaksın ve kendi cesaretine güveneceksin.”

“Yaşanmış tüm bu hayatlar, doğru hayat... Her yol doğru yol... Her şey farklı şekilde olabilirdi ama taşıdığı anlam yine aynı olurdu.”
Aşk planın bir parçası mıdır?
Aşık olan iki çiftin beyinlerinde belli aktiviteler oluşur; hipotalamus etkili bir endorfin salınımı sağlar. Belki de bu üreyip hayatın devamı için gerekli bir fiziksel katalizör gibidir... Filmde çiftlerin birbirini nasıl seçtiğini sorguluyor; bilinmez bir koku mu, fiziksel özellikler mi, annenin gözlerine benzer gözler mi, mutlu bir anı hatırlatan bir şey mi... Aslında her çift birbirini bir şekilde anlayan kişilerdir. Benzer geçmişleri veya travmaları olan çiftler birbirini çeker... Beraberce bu dönemi aşarlarsa geriye sadece saf sevgi kalacaktır...


Mr. Nobody
Mr. Nobody (Bay Hiç Kimse), ölümden sonra yaşama inanıyor musunuz sorusuna şöyle cevap verir: “Ölümden sonra mı? Nasıl bu kadar var olduğuna emin olabiliyorsun. Biz yokuz.” Her ne kadar filmin bir kurgusu da olsa senarist ve yönetmen Jaco Van Dormael, bu dünyadaki bedenle özdeşleştiğimiz yaşamı sorguluyor. Burada olduğumuzdan, bedenin biz olduğundan, bildiğimiz doğum ve ölümden ne kadar eminiz? Yoksa bir matriks veya matriksilerin içinde bize sunulan oyun veya oyunların içinde roller mi alıyoruz? Yine geldik tek asıl araştırması gerek soruya? “ Gerçekten ben kimim?”

“Büyük patlamanın öncesinde ne vardı? Öncelikle şunu görmek gerekiyor ki, büyük patlamanın öncesi diye bir şey olamaz çünkü ondan önce zaman kavramı yoktu. Zaman evrenin genişlemesinin bir sonucudur. Fakat evrenin genişlemesi durduğu zaman ne olacak?”

9 Şubat 2016 Salı

Buda’nın Beyni: Neden Acı Çekeriz?


Nörobilim ilerledikçe, içinde yaklaşık 100 milyar nöron olan beynimizi incelemeye ve onu anlamaya başlıyoruz. Bilim adamlarının en çok merak ettikleri araştırmaların başında da Budist rahiplerin beyinlerini incelemek yer alıyor. İmkan olsa Buddha’nın (Siddhartha Gautama) beynini analiz etseler neler elde ederlerdi acaba? Ancak temel prensipleri bilmek, şu andaki beyin taramaları ile birleştirilince belli sonuçlar elde edilebiliyor; sonuçta onun da beyni bugünkü insanlardan farklı olmasa gerek...

Buda’nın dört yüce gerçeğinden ilki Dukkha’dır... Yani yaşam acı doludur. Acı farklı şekillerde ortaya çıkabilir; endişe, korku, karmaşıklık, hayal kırıklığı... Acının sebebi nedir? Neden acı çekeriz? Buda’nın gerçeklerine devam etmeden bilimsel olarak bu soruya cevap vermeye çalışalım.

Neden acı çekeriz?
Tüm acılar zihnimizde gerçekleşir... Tüm duygu ve düşünceler zihinde oluşur. Zihin ise beynin ürünüdür, beyin bedenin bir parçasıdır, beden de kültürün ve dünyanın bir parçası... Bu sebeple her ne kadar bireysel zihinsel kalıplarımız olsa da, kolektif bilinç de o kadar etkilemektedir.
Zihnin temel amacı bedeni hayatta tutmaktır! Bu da belli başlı savunma stratejilerini doğurmuştur:

1.      Ayrım
Bir bebek biraz büyümeye başladığında sadece kendi bedenini ısırdığında canının yandığını ama başka bir şeyi ısırdığında ise bir şey hissetmediğini fark eder. Bu zihnin kendini dış dünya ile ayırdığı andır. Kendini korumak için sınırlar koyar...

2.      Sabitlemek
Değişiklik demek belirsizlik demektir. Her belirsizliğin içinde de risk vardır. Risk tehlike içerebilir. Bu sebeple zihin her şeyi kontrol etme ve mümkün mertebe sabitleştirme yanlısıdır.

3.      Tehditlerden Uzak Dur, Ödüllere Saldır
Zihin hayatta kalmak için önce güvende olmak ister. Tehditlerden ve acı yaratacak herhangi bir durumdan uzak durmaya çalışır. Kendini güvende hissettiği anda ise ödüllerin peşinden gider. Bu da arzularımızı doğurur. Ödüller zaman şekil değiştirip, çeşitlenmiştir; bazıları çok belirgin, bazıları da çok belirsiz ve sinsi maskeler yaratırlar çoğu zaman bize.
Tüm acılarımızın sebebi işte bu üç maddede saklıdır. Şimdi zihnin geliştirdiği stratejilere bakarak, gerçekte durum nasıl ona bakalım:

DOLANIKLIK
İster öğretiler ister fizikçiler olsun, artık şunu biliyoruz ki, gerçek anlamda bir ayrım sadece bir illüzyondur. Kuantum fizikçilerinin dolanıklık teorisi ve ayna nöronlarımız sayesinde birbirimize bağlıyızdır. Empati ve sevgi bizi doğal bir yolla bu bağı kuvvetlendirir.


HER ŞEY DEĞİŞİR  
Evrende bulunan her şey ama her şey hareket halindedir. Farklı frekansları olsa da her yapı taşı hareket halindedir. Fizikçiler maddenin derinliklerine indiklerinde mekanın ve zamanın kaybolduğunu görerek dehşete düştüler. Ölçülecek sabit bir şey bulamadılar... Tek kalan ise enerji ve ilişkiler oldu...

Her ilişki bir sistemi oluşturur. Sistemler birleşerek başka bir sistem oluşturur; bu şekilde gidersek tek bir sisteme – Evren – ulaşırız. Bu sistemlerin mekaniğini en iyi anlatan teorilerden biri Kaos Teorisidir.  Bu teoriye göre her şey her an değişir. Hiç bir etkinin sonucu lineer değildir. Yani ben size on lira verdim, siz de bana sonra geri verdiniz gibi basit değildir. Etkinin sonucunun büyüklüğünü, zamanını ve nasıl ortaya çıkacağını bilemeyiz. Bu bir kelebeğin kanat çırpışının dünyanın öte yanında bir kasırgaya sebep olabileceği gibi bir durumdur.

HER ŞEY GEÇİCİDİR
Her şey değiştiğine göre artık bilebiliriz ki, acı veya zevk veren ne varsa geçicidir. Lakin o durum değişecektir. Zevkli bir durum elde edince bunu sabitlemeye çalışırız ama bu durum da geçicidir ve yine acı ile yüz yüze geliriz. Yani arzulanan tüm zevk verici durumlar da eninde sonunda zihin için acı verici olur. Ya o kısa anda o durumun bozulacağı için endişe ederek acı çekeriz veya gerçekten bittiği zaman...

Ödül mü? Tehdit mi?
Bize zevk veren bir ödül kazanınca beynimize dopamin salgısı artar ve kendimizi daha enerjik ve mutlu hissederiz. Ancak tehdit her zaman ödülden baskındır. Tehditten o an kurtulmak zorundayızdır. Ödül için daha sonra da çalışabiliriz, her zaman bir ümidimiz vardır. Ancak önce güvende olmak önemlidir. Bu da zihnin endişe düzeyini artırır. Olumsuz durum ve durumlara daha fazla duyarlı oluruz. Televizyon ve gazetelere bakarsanız bunun ne kadar doğru olduğunu görürsünüz. Dedikodulara, insanların en çok konuştuklarına bakarsanız anlarsınız...

Sonuç olarak bir olumsuz deneyim beş olumlu deneyime bedeldir. Olayın kendisini unutsak bile ona verdiğimiz tepki bilinçaltımıza yerleşir ve otomatik olarak tepkiler veririz. Ve bu durum bir kısır döngüye dönüşür, ta ki biz farkına varıp dur demezsek.


Sanal Gerçeklik
Bunu fark etmek kolay mıdır? Hem evet, hem hayır. Görme eylemini ele alalım. En güçlü duyu organımızdır. Ancak görme işlemi beyin tarafından yapılır ve bir çok illüzyonu göremeyiz. Gözümüzün her ikisinde de kör nokta vardır. Beyin bu noktaları yazılım gibi doldurur ve bize tam bir görüntü ortaya çıkartır. Aniden baktığımızda bazen bir ipliği örümcek gibi algılayabiliriz, ama hiç bir zaman bir örümceği görüp iplik sanmayız. Beynimiz bizi o anda korumak için vardır, neo-korteksi bekleyecek zamanı yoktur. Korteksten çok daha hızlı olan sürüngen beyin devreye girer ve potansiyel bir tehlike olabilecek bir görüntü oluşturur ve tepkisini verir. Az bilgi ile karar vermek durumundadır.

Eğer biz de hep tehlike varmış gibi endişe içerisindeysek, devamlı bu şekilde kararlar verir, kısır döngünün içerisine daha da gireriz. Bu bize görsel değil kavramsal illüzyonlar olarak geri döner:

1.      Gelecek İllüzyonu
Zihindeki düşünceler nasıl oluşur? Geçmiş deneyim ve bilgiler derlenerek gelecek hakkında tahminler yapılır. Bu tahminler de genellikle başarılı değildir. Gelecek ile ilgili endişelerimizin %98’i hiç gerçekleşmez. Gerçekleşenler için de çoğu zaman yapılacak bir şey yoktur, çünkü zaten endişe edip onun engelleyememişizdir. Gerçekten sahip olunan ve yaşanabilecek tek zaman dilimi şu andır. Bu da zihin aracılığı ile yapılamaz. Fotoğraf çektiğimiz anda artık o an geçmiştir ve kaçırmışızdır. Anı dingin ve sessiz bir zihin ile yakalamak mümkün olabilir ve düşünceler olmadığında olabilecek her türlü değişime de açık hale gelebiliriz. Mutluluk aranacak bir şey değil, olunabilecek bir haldir.

2.      Ödülün Olduğundan Daha Değerli Gözükmesi
Bize keyif verecek olay, hedef veya ödül zihin tarafından abartılır. Bu belki de zihnin evrim sürecinde hayatta kalmamız için bedeni motive şeklidir. Ancak bunun farkında olmamak bir düş kırıklığı yaratacaktır. Para kazanmak için bir iş yapılması gerekebilir, ancak bununla kendimizi özdeşleştirdiğimizde başarı yanılsamasının içine düşebiliriz.

3.      İnanç İllüzyonu
Bir şey ya vardır, ya da yoktur. Bir bardak suya bakıp, senin orada olduğuna inanıyorum demeyiz. Su oradadır. Her türlü inanç içinde bir varsayım içerir. Varsayımlar kaynağı da ya zihnimizdir ya da içinde bulunduğumuz toplumdur. İnandığımız ne varsa bu kendimiz deneyimleyerek, sorgulayarak hakikat olup olmadığını keşfedebiliriz. Sorulara ise “Ben Kimim?” ile başlayabiliriz.


ANLAYIŞ ve ŞEFKAT
Zihnin kötü bir niyeti yoktur, o bedenin bir parçası olarak bedeni hayatta tutmaya çalışır. Ben kimim sorusu ile ilk adım olarak zihinle özdeşleşmekten vazgeçebiliriz. Bu da derin bir gözlem, konsantrasyon gerektirir. Bir süre sonra anlayışımız gelişir. Tüm duygu ve düşünceler sakinleştikten sonra geriye sadece saf sevgi ve şefkat kalır...

Bu süreçte size en çok yardımcı olacak şeyler; (i) sizi gerçekten seven birinin yanında olmak veya o kişiyi hatırlamak, (ii) sizin sevgi ve şefkat gösterdiğiniz birini aklınıza getirmek – bu oksitosin hormonun salgılanmasını artıracaktır – (iii) şefkati kendinize göstermek olacaktır.

En çok kendinize karşı acımasız olduğunuzu fark edin ve unutmayın; ne olursa olsun, her şey geçecektir.

7 Şubat 2016 Pazar

Experimenter


Ünlü Stanley Milgram testleri... 
Bir çok psikoloji kitabının referans olarak kullandığı en meşhur deney; insanların diğer bir kişi yanlış cevap verdikçe uyguladıkları elektrik şoku deneyi. Aslında denek elektrik şok almasa da, soruyu soran ve şoku uygulayan bu bilmez. Sadece karşı tarafın acı çektiğini sanması için hazırlanmış ses kaydını dinler ve vicdan azabından ölmeye başlar. Her ne kadar bu bir deney de olsa, ne olursa olsun soru sorana devam etmesi söylenir. Katılanların %65 gibi büyük bir oranı 450 Voltluk seviyeye kadar gider. Onlara ne denmişse yapmışlardır.

Diğer deneylerde ise genellikle insanların topluluğa uyduğu gözlenmiştir. Bu hepimizi bildiği sürü psikolojisi... Bir grup insan yukarı doğru bir şeye bakarsa, bir süre sonra çoğunluk bakmaya devam eder.


Experimenter filmi, Milgram ve testlerini konu alıyor. Test sonuçları ilginç çıkıyor ancak ortada daha ilginç bir konu daha var; insanların test sonuçlarına ve ona karşı tepkisi. Her ne kadar sonuçlar hemen hemen her yerde, her kişide, her cinsiyette aynı çıksa da, bireylere tek tek sorduğunuzda ‘ben öyle yapmazdım’ diyorlar. Ve aynı zamanda Milgram’ı da çeşitli şekillerde etik olmamakla suçluyorlar. Bireysel mantıklı düşündükleri zaman neo-korteksleri ile durumu değerlendiriyorlar ve böyle davranmayacaklarına dair bir sonuç çıkartıyorlar.

Peki neden otoriteye ve topluma uyuyoruz? Duygu ve davranışlarımız dürtülerimiz beynimiz tarafından üretilir ve beynimiz yaklaşık bir milyon yıl önce şu andaki halini almıştır. Mağara dönemindeki yaşama bakarak bir çok davranışı çözümleyebiliriz. Onun için halen hayat bir ölüm-kalım meselesidir. Bilir ki beraberce hayatta kalmak tek başına olmaktan daha kolaydır. Hayatta kalmak için bir topluma uymak gerekir. Hele bir de o toplumda onu yöneten ve sözüm onu koruyan bir otorite varsa... Bu sebeple çoğu koşullarda bireysel olarak bize saçma gelecek bir çok şeyi otomatik bir şekilde yaparız.


Ancak sonuçlara bakıldığında katılanların yaklaşık üçte birinin daha erken safhalarda deneyi bıraktığı ortada... Onlar neden bu kurala uymuyor? İradelerini kullananlar bu otomatik pilottan çıkabiliyor. Zihnin dürtülerine uymak zorunda değilizdir. Onu gözlemlersiniz, dürtüyü fark eder, ama bir şey yapmazsınız. Bu dürtü bir süre sonra söner. Daha sonra karar verirsiniz... Bunun için de bir parça dikkat ve konsantrasyon gerekir.

5 Şubat 2016 Cuma

Yeni Yıl Hedeflerin Mi Var?


Yeni yıla girdik... Belki de çoktan geçen yılı değerlendirdin, yeni yılın hedeflerini koydun ve başladın aksiyona. Belki de unuttun gitti bile. Başladı koşuşturmaca, yoğunluk, her günkü bahaneler ve rutinler.
Bu senin sadece yıldan yıla hatırladığın bir değerlendirme mi? Yoksa yıl içinde de takip ediyor musun ne amaçladığını, kim olduğunu?

1.      İşe Hedeflerinle Başla
Neler hedefliyorsun? Hedeflerini yazdığında bunlar, -meli, -malı takılarını içeriyor mu?
İçeriyorsa, sor kendine, bunların kaynağı nedir? Cevap mutlaka dış kaynaklı çıkacaktır. Bir şeyi içinden gerçekten arzuluyorsan, zorunluluk ekleri yerine arzu ve dilekler kalacaktır. Bunun için kendine dürüst ol! Yok canım ağzımdan öyle çıkmış deme. Kendi kendine gerçek sebebin derinine in...

2.      Sessizliğin Değerini Bil ve Bağlantıya Geç
Sessizlik zihninin gürültüsünden duyamadığın iç sesini duymana yardımcı olacaktır. Yavaşla, dur ve içini dinle. Yarın sabah uyandığında dünyada bir tek sen olsaydın ne yapardın? Veya dünyadaki tüm kaynaklar sana verile ne yapmak isterdin? Ezbere cevap verme! Hemen yaz, ilk beş maddeyi çöpe at ve sonrakilere bak.


3.      Yaralı Ego ve Farkındalık
Yapmalıyım, etmeliyim dediklerinin de sana bir mesajı var. Bu yaralı egonun veya ailenden taşıdığın temel inanç ve yüklerin tespiti için bulunmaz bir fırsattır. Bu şekilde fark ettikleriniz artık bir illüzyon olmaktan çıkacaktır. Hangi kişiler, olaylar canınızı en çok yakıyor? Bunun karşılığında neleri yapma gerekliliği duyuyorsunuz? Kimi memnun etmek veya kimin takdirini almak sizin için önemli? Çok uyanık ve dürüst olmak zorundasınız! Aydınlanmış ego, yaralı egodan çok daha tehlikeli ve gizlidir. Spiritüel maskeler takmış ego her zamankinden daha güçlüdür...

4.      Nefes ve Bağlantı
Derin nefes sizi ana geri getirdiği gibi, kalbinizle olan bağlantınızı da geri kazanmanızı sağlayacaktır. İçinize sorun, “Ruhum bu durumda ne yaratmak, ne deneyimlemek ister?” Tüm sanal hedefleri ve amaçları bıraktığınızda, hayatla beraber akmaya ve ondan gerçekten keyif almaya başlarsınız...

5.      Sadece Dinleyin ve Bırakın
Unutmayın, kontrolün sizde olmadığı bir nehirde, tamamen kendinizi bıraktığınızda kontrol edebileceğiniz bir kanonun içindesiniz... 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Corbo


Kurbanlar ve failler birbirlerine görünmez bir bağ ile bağlanırlar, dolanık veya dolaşık hale gelirler. Bu kuantum fiziğindeki dolanı iki elektron gibidir. Fail kurbana bir şey yapar, bilinçli olarak olmasa bir içten içe kendini suçlu hisseder ve denge bozulur. Fail kendini aşağıda hisseder, kurban da haklı olduğu için yukarıda...

Kurban “seni affetmiyorum” derse, fail artık sonsuza kadar kendini suçlu hisseder ve kurbana bağlı kalır. Kurban “seni affediyorum” derse, kendini daha da üstün hale getirir ve denge iyice bozulur. Bireysel düzeyde olan bu mekanizma, toplum ve ırklar arasında da çalışmaktadır. Özellikle ırkların görülmedik şekilde karıştığı Amerika kıtasından kolonileştirme büyük bir probleme ve karmaşaya dönüştür. Bu konuda, düşünür Fanon’a göre sömürülenler sömürgecilerine bir bağla bağlanır. Sömürgeciler yeni yasalar bile – ki bu yasaları çıkarırken de kendilerini üstün görerek ‘size özgürlük verdik’ derler – çıkarsa, sömürülenler kendilerini aşağı hissetmekten kendini alamazlar. Fanon’a göre tek çare şiddettir!
“Amerika’da köle zenciler isim alma haklarını sahip olduğunda, pek çok köle eski efendisinin ismini seçti. Ve onun hizmetinde kalmaya devam etti.”

Genellikle de ilk başvurulan çare şiddet göstermektir. Ancak şiddet gösterildiğin başka bir problem ortaya çıkar... Bu sefer kurban fail olur ve denge tam ters tarafa doğru değişir ve denge bozulmaya devam ettikçe bu sefer fail kurban olarak şiddet göstermeye başlar; bu da kavga ve savaş demektir...

Corbo, 1960 yıllarında İtalyan göçmeni Kanadalı bir ailenin oğludur. Quebec eyaletinde yaşamaktadır; burada yaşayanların %80’ni Fransızca konuşmaktadır, ancak önemli kademelerde İngilizce konuşanlar bulunur ve bu kısmı devamlı baskılar. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı zamanında Corbo’nun babasını ve dedesini İtalyan kökenli oldukları için hapse atarlar. Tüm bu olanlar Corbo’da derin bir aşağılık hissi yaratır. Tanıştığı grup ise ona tek çözümün şiddet olduğunu empoze etmektedir...

Babası ise geçmişi hiç yaşamamış gibi davranarak onun güzel okullarda okumasını istemektedir. Neredeyse İtalyan kökenini bile yadsımaktadır. Çocuklarını kontrol etme çabasındadır. Corbo ise babasına olan isyanını şöyle dile getirir:
“Köle olmayı öğretiyorlarsa okula gitmenin ne anlamı var?”“Oğulların sen olmadığını reddetmektir asıl hor görmek. Yaşamak istemediğimiz bir hayatı bize yaşatmaya çalışmakla o kadar meşgulsün ki!”

Peki, bu denge olayına çözüm ne olabilir? Bunu duymak çok zor olabilir ama çözüm failin sorumluluğu alması, yaptıklarının farkına vararak içten bir şekilde özür dilemesi ve bu yükle yaşamayı kabul etmesi... Sonuçta her birimiz kendi aile ve atalarımızdan getirdikleri ile istemesek de bazı dinamiklerin bir parçası olarak tarihte yerimizi alıyoruz. Zor da olsa herkes görüldüğünde, sevgi ve saygı ile anıldığında denge, huzur ve barış tekrar sağlanıyor... Geçmişle barış ve özgürleşme geliyor. Haklı olmanın yanında özgür olmanın değerini anlaşıldığında belki kalkanlar biraz daha aşağı iniyor...

Bu toplum düzeyinde de böyle olduğu için, bir toplumun medeniyet seviyesini azınlıklarına gösterdiği değerle ölçebiliriz. Corbo’nun da isyanı nüfusun %80’nin azıklık muamelesi görmesi. Filmin sonunda denge maalesef daha da bozuluyor.
“Yenilenler hiç bir zaman kendi tarihlerini yazamazlar.”