31 Aralık 2012 Pazartesi

Sevgi...



Sevgi cesarettir...

Kendini şeffaflaşmaktır, bir ırmak gibi,
Yüreğini açmaktır, bir çocuk gibi,
Bilinmeyene açılmaktır, kaşifler gibi...

Sevgi cesarettir...

Her türlü havaya hazır olmaktır, göç eden kuşlar gibi,
Benliğini genişletmektir, evren gibi,
Bağımlı olmadan bağlı olmaktır, narin bir fiyonk gibi...

Sevgi çalışmadır...

Tek tek dizmektir sabırla, domino taşlarını dizer gibi,
Gerçekten dinlemektir; kediler, kuşlar, ağaçlar gibi sessizce,
Yansıtmaktır gerektiğinde, ayna gibi...

Sevgi çalışmadır...

Beraber olup, ayrı olduğunu kabul etmektir, mabedin sütunları gibi,
Sarmalamak ama aynı zamanda yükseltebilmektir, hava gibi,
Duygularını disiplin altında tutmaktır, sporcu gibi...

Sevgi yürek ister, çaba ister...

30 Aralık 2012 Pazar

Gülmek Doğal bir Ağrıkesici mi?



Gülmenin faydalarını bilmeyen var mı?
Bilimsel olarak ispat bekleyenler olabilir, işte kanıtlar!

İlgiltere’de bir araştırmada gülmenin acıya olan dayanıklılığımızın artırdığı bulunmuş.
Gözüken o ki, şirket için de gülmekten kırılırsanız, diğerlerinin de endorfin salgılanmasına sebep oluyor. Endorfin, spor yaparkan salgılanan ve bizi mutlu hissettiren hormon.

Canınız yanıyorsa, gülmek size iyi gelecektir. 
Oxford Üniversitesi Profesörü  Robin Dunbar, devamlı güleryüzlü olmanın, göğüs ve akciğerler için de iyi bir fiziksel egzersiz olduğunu ve acıyı daha az hissettiğimizi söylüyor.

Bununla ilgili bir araştırmada altı değişik deney laboratuar ortamında, bir deney ise Edinburgh Fringe Festivalinde yapılıyor. Bu deneyler küçük gruplarda yapılıyor, çünkü geçmiş deneyimler gösteriyor ki, kitle içinde gülme ihtimaliniz yalnız gülme ihtimalinize göre 30 kat daha yüksek.


Gönüllü adayların bir kısmına "South Park", "Friends", "Mr. Bean" ve "The Simpsons" gibi komedi videoları seyrettirirken, diğer adayalara “Golf Eğitim” filmi ve “Evcil Hayvan Yetiştirmenin Püf Noktaları” gibi belgeseller izlettirilmiş.

Her bireyin kişisel acı dayanıklılığı deneyden önce ve sonra karşılaştırmış. 
Ayrıca her bir bireyin ne kadar süre güldüğü de kaydedilerek, toplum içinde kahaka atamayanları da tespit etmek amaçlanmış.
Sonuç olarak gülenlerin acı toleransları yükselmiş, belgesel izleyenlerin ise ya değişmemiş ya da düşmüş.


Acıyı tolere edebilmek doğrudun endorfin seviyesine bağlıdır.
Endorfin, bağışıklık sistemini (immun sistemi) düzenleyerek çabuk iyileşmenize ve enfeksiyonlara karşı dirençli olmanızı sağlıyor.

Ayrıca bilinçaltımız yargılamaz, sorgulamaz, ne verirseniz onu alır. Bu sebeple ortada gülecek bir şey bulamıyorsanız bile nedensiz de olsa sadece gülmeyi deneyin ve endorfinin keyfini çıkartın.

Şimdi hemen gülümseyin, daha iyi hissetmediniz mi?

29 Aralık 2012 Cumartesi

The Kid – İçimdeki Çocuk



Russ, 40 yaşına gelmiş son derece rasyonel ve duygusuz ama zengin bir imaj danışmanıdır. 
Bir gün karşısına 8 yaşındaki hali, Rusty çıkagelir ve şöyle der:
Demek 40 yaşındayım, evli değilim, pilot olmamışım, bir köpeğim yok... Kaybeden biri olmak için büyümüşüm.
(Russ’ın çocukluk hayali pilot olmaktır.)

Russ ise kendi çocukluğundan utanmaktadır ve ona kötü anılarını hatırlatmaktadır. Russ ile duygusal anlamda ilgilenen Amy ise Rusty’i çok tatlı bulur. Russ yetişkin olduğunda gerçek kimliğini unutmuş, hayallerini, mizah anlayışını bir kenara bırakmış, iş maskesinin arkasına saklanmıştır.



Çocukluğunda başına gelmiş travmayı derinlere gömen Russ, ilişkilere kendini yapamış, içindeki boşluğu maddi metalar ile doldurmuştur. Küçük Rusty ona o olayı hatırlatmak ve farkındalık sağlamak için gelmiştir. Rusty ve Russ o güne döner, tekrar Rusty olayla yüzleşir... Ancak olayın daha derininde asıl sıkıntıların aileden kaynaklandığını öğrenir. 
Rusty’in annesi ölmek üzeredir, babası üzüntüsünden dolayı Rusty’in üzerine fazlaca gider ve Rusty annesinin sorumluluğunu üzerine almıştır... filmin sonu ise izlemeye değer.

İçimizdeki çocuğun, hayalerimizi, yaşama sevincimizi, değerlerimizi dolayısıyla kişiliğimizi nasıl etkilediğine dair ihlam verici bir film...

Bruce Willis, her zamanki gibi harika. Amy rolündeki İngiliz aktris Emily Mortimer, Transsiberian, Hugo, Shutter Island gibi filmlerde başarılı performansı ile dikkat çekiyor. Rusty rolündeki Spencer Breslin de 8 yaşında görevinin üstünden gelmiş.



İşte Russ’ın durumu anlatan güzel bir diyalog:
Deirdre: Neden 8 yaşındaki halin buraya geldi? Belli ki sıkıntıdasın. İşleri yoluna koymanda yardımcı olabilir. 
Russ: Onun mu bana yardımcı olacağını düşünüyorsun?  
Deirdre: Tabii ki! Aksini düşünmemiştin, di mi? Belki sana bir şeyler öğretmek için gelmiştir... Belki de hatırlaman gerekenleri anımsatmak için buradadır, hiç düşündün mü? 
Russ: Hayır.  
Deirdre: Bak, yarın 40 yaşına basacaksın, ve hayatında gerçekten değerli hiçbir şey yok.  
Russ: Hey...  
Deirdre: ...hayır, para sayılmaz. Arkadaşın yok, ailenle neredeyse hiç konuşmuyorsun, ve senin için anlamı olan tek kadını da kaybettin...

28 Aralık 2012 Cuma

Neden Müzik Bizi Harekete Geçiriyor?


Bazı yaygın olarak bilinen gerçeklerin sebeplerini bulup ispat etmek hiç de öyle görüldüğü gibi kolay değil. Müzik seviyoruz ama neden? Hareketlerimizle ilgisi var mı? Beynimiz, müzik ve hareketleri bağdaştırıyor mu?

Hemen linki tıklayıp, James Brown’un müziğini dinleyemeye başlayın... hareket ve duygularınızı hissedin!



Yeni araştırmalara göre öfke, üzüntü ve mutluluk gibi evrensel duygular, tüm kültürlerde hem hareketlerimizle hem de müzik yoluyla benzer şekilde ifade edilmektedir.
Kamboçyalı bir kabile üyelerinden en temel duygularını ifade etmeleri için müziğin hızını, akort seviyesi ve düzenini belirlemesi istenir. Sonuç, tüm kültürlerdekine çok benzer şekildedir.

Dartmouth Üniversitesi nörobilimcisi Thalia Wheatley’in yorumuna göre hem hareketlerimiz hem de müzik yoluyla yapılan duygu ifadeleri benzer dinamiklere sahip.
Bulgular, eski beynin (beynimizin merkezinde yer alan kısım) ses ve hareketlerdeki duyguyu anlama yeteneğinden kaynakladığını destekler nitelikte.
California Üniversitesinde profesör Jonathan Schooler şöyle söylüyor: "Çalışmalar müziğe neden insanlar için önemli olduğunu gösteriyor, müzik bize hareketlerin duygularla olan ilişkisini en temel seviyede anlamamızı sağlıyor.”

Evrensel Duygular

İnsanların neden müziği sevdikleri süregelen bir muamma. Bilimadamları hayvanların da müzikten hoşlandıklarını, fakat insanlara göre farklı tınıları sevdiklerini keşfetmişler. Müzik dinleyen hayvanların beyinlerinin seks, yemek ve sevgi üzerine uyarıldığı gözlenmiş.

Geçmişte yapılan araştırmalarda, hem hareket hem de müzikten kaynaklı duyguları okurken insan beyninin aynı kısımlarında aktivasyon gözlenmiş.

Wheatley ekibi ile birlikte 50 öğrenci ile bir deney yapar. Animasyon top şeklinde ifadesiz bir yüzün duygusunu bilmeleri istenir. Top müzik eşliğinde hareket etmektedir.
Bu öğrencilerin verdiği tepkiler diğer bir 50 öğrenci ile karşılaştırılır.
Hareket ve müziklere verilen tepkiler paralel çıkar.


Kültürel farklalıkları ölçmek için Wheatley ve ekibi Kamboçya’da da benzer deneyleri yaparlar. Hiç daha önce batı müziği duymayan yerel halkın tepkileri çok büyük benzerlikler taşır.

Bu bulgular ispatlıyor ki, müzik insan beyninde hareketlerdeki duyguları anlamak için bir kılavuz görevi görüyor.
Bu da müziğin insanları harekete geçirmekte neden bu kadar güçlü olduğunu açıklıyor.

Bu bulguyu nasıl kullanabilirsiniz?
- Kişisel olarak müzik duygu ve hareketlerinizi motive edebilirsiniz?
- Satış ve Pazarlamada müzik ve hareketler uyum içinde vermek istediğiniz duygu ile bütünleşik olmalıdır.

25 Aralık 2012 Salı

Satınalma Düğmesi ve Nöro-Dürtü



Christophe Morin ve Patrick Renvoise’in ünlü kitabı Neuromarketing ile piyasa çıkan jargon: Satınalma Düğmesi. Zihindeki ’Satınalma Düğmesi’ harika bir metafor. Zihnimiz hem metforu hem de görsel kavramları sever.
Satınalma düğmesi ikisini de içeriyor.
Basitliğin Karanlık Yönü
Satınalma düğmesinin metafor olarak iki mahsuru var.
Öncelikle, nörobilimciler ve diğer kişiler tarafından çok basit algılanma ihtimali var.
Sonuç olarak her ne kadar bilinçaltımız verdiğimiz kararlarda çok etkili de olsa, karar alma süreci bilinç ve bilinçaltının beraber çalıştığı kompleks bir süreç.
İkinci konu ise bu ismin bilinçsiz tüketicileri korkutma ihtimali. Pazarlamacıların Zihinsel Pazarlama ile tüketicilere her istediğini satabilecek zanneden tüketiciler olabilir. Kulağa ne kadar saçma da gelse, Zihinsel Pazarlamanın ve bilinçaltı araştırmalarını ‘şeytan işi’ olarak değerlendirebilecek tüketiciler çıkabilir.



Nöro-Dürtü ye ne derseniz?
Richard Thaler ve Cass Sunstein “Nudge: Improving Decisions About Health, Wealth, and Happiness ” adlı kitabında dürtülerimizin sağlık, mutluluk ve refahımız üzerindeki etkilerden bahsediyor. Bunun detayında ise karar verme ağının davranışlara olan gücü yatıyor. Bu kitap hakkında da daha sonra detaylı bilgiler paylaşılacaktır.


Roger Dodley ise ‘Nöro-Dürtü’ kavramını kullanıyor. 
Dürtü kavramı hem tehditkar değil hem de bir kesinlik ve zorlama içermiyor. Nöro-Dürtü jargonu kar-amacı güdmeyen organizasyonlar, liderlik gibi konular için de daha uygun. Zihinsel pazarlama tekniklerinin hiçbiri vasat bir ürünü veya vasta bir pazarlama planını başarılı kılmaz. Doğru tasarlanmış ve uygun bir pazarlama planını daha iyi hale getirmeye yarar. Bu da tüketicilerin rahat olabileceğini gösteriyor. Konu verilen kararların nasıl verildiği hakkında... 
Porsche hava atmak, statü sahibi olmak veya kendini ödüllendirmek için mi alınıyor?
Yoksa çok hızlı bir ve şık bir araba olduğu için mi?

23 Aralık 2012 Pazar

Üretkenliğinizi Artırmak İster misiniz?



Günlük çalışmanızı etkileyen bir çok gereksiz uğraşınız mı var?
Twitter ve Facebook’da geziniyor, arkadaşlarınızın gönderdiği link’lerimi tıklıyorsunuz. Borsayı takip edip, iddia sonuçlarına mı bakıyorsunuz?
Bunların hiçbiri kötü şeyler değil, ama bunlardan dolayı önemli işleriniz aksıyorsa, üretkenliğinizi öldürüyorsunuz demektir.

Kritik işlerinizin üzerine odaklanabileceğiniz bir bakış açısı var.
Peki, nedir bu üretkenliğinizi artıran sihir? Saat ücretiniz üzerinde düşünmek.
Avukatlar, danışmanlar, koçlar saat başına hizmet verirler.


Neden bu işe yarayacak diye mi soruyorsunuz?

Toronto Üniversitesi araştırmacıları Sanford DeVoe ve Julian House, deneklerin boş zamanlarındaki aktivitelerini ve sabır derecelerini ölçmüş. Hem normal durumda, hem de saat ücretinin farkındalığı olduğu durumda. İşte sonuçlar:

…bir kişinin saat ücreti hakkında düşünmeye başlaması, o kişinin internet üzerinde gezinmesi ile elde ettiği mutluluğu azaltmakta...

Zamanı parasal bir değer olarak düşünmek, insanların ödeme almadıkları zaman aralığındaki sabırsızlığı  artmasına ve dolayısıyla insanları boş zamanlarını harcama deneyimlerini etkilemesine sebep oluyor.


Bu araştırmaya göre ücretlerini düşündükten sonra güzel bir müzik dinleyenler, artık eskisi kadar zevk almamış ve çabuk bitirme eğiliminde olmuşlar. Benzer bir şekilde internetteki komik bir kedi videosuna daha az ilginç bulmuşlar.
Burada kaçırılmaması gereken nokta, deneklerin boş zamanlarında ücret almıyor olması.
Bir başka deneyde, deneklere boş zamanlarında bir bedel önerilmiş.
Bu sefer sabırsızlık azalmış.
Serbest meslekle uğraşanlar ve saatli ücret alanlar, bu metotla sabırsızlıklarını ortaya koyuyorlar ama maaşlı bir çalışan için etki net değil. İddia oynarken veya maçların pozisyonlarını seyrederken hala maaş alıyorlar.
Öte yandan, bu aktivitelerin onların iş faaliyetlerinin arasında olmadığını biliyorlar, saatlik aldıkları ücreti bilmek, bunun fardında olmak onlarda sorumluluk duygusunu artıracak ve bir dereceye kadar ellerini çabuk tutacaklardır.
Üretkenliğe doğru…
Bu bulguların ışığında, üretken olmak için şu iki adımı takip edebilirsiniz:
1.  Saat ücretinizi hesaplayın; yıllık geliriniz (maaş+prim... vs)
Bu 12 ay / 22 gün / 9 saate bölün... çok kabaca olabilir.
2.  Bu değeri bir kağıda yazın ve görebileceğiniz bir yere asın!

21 Aralık 2012 Cuma

Olumlu İsimlerin Gücü



Çoğumuz tükettiğimiz yiyeceklerin isimlerine çok önem vermeyiz.
Özellikle de kategori isimlerine.
Salata salatadır... Kek kektir... Çorba çorbadır...

Acaba bilinçaltımız bu konuda ne düşünüyor?
Bazı restoranlar hali hazırda bazı bilgileri öğrenmiş olabilir mi? 

Zihinsel Pazarlama teknikleri isimlerin tüketimde etki yaptığını ortaya çıkarmış durumda.
Genellikle sağlıksız ürün kategorilerindeki ürünler sakınmaya çalışırız.
Makarna-et-tavuk-salata karışımı yerine ‘Şef’İn Salatası’, kek yerine ‘muffin’ veya ‘cupcake’, patates cipsi yerine ‘pringles’  gibi... Ülkemizde bazı kelimelerin ingilizcesini kullandığımızda hem daha havalı, hem de ana kategorinin ağırlığını hafifletiyor.


Journal of Consumer Research dergisinin bir araştırmasına göre diet yapan veya sağlıklı beslenmeye çalışan bireyler yiyeceklerin isimlerinden kurtulmanın yollarını bulmuş.
Bonfile yemiyorlar ama içinde kırmızı et ve sos olan bir salata yiyebiliyorlar.
Yine bu araştırmada içinde sebze, makarna, et ve peynir olan bir salatanın sadece bir makarna yemeğinden daha sağlıklı bulunduğunu göstermiş.
Diğer sektörlerde de benzer isim mutasyonlarına rastlanıyor.
Örnek: Sıvı sabun – duş jeli gibi...

Satışlarınız yavaşlamışsa kutunun dışında düşünmeye ve ürünün ismini kategorisinden çıkarma vakti gelmiş olabilir. 
Yağlı, şekerli bir isimse daha sempatik isim ve paketlendirme üzerinde çalışabilirsiniz.
Bilinçaltı karar veriyor, işin püf noktası bilince bu kararı destekleyecek bir bahane şansı verin.
Ancak bu yaparken tüketiciyi de aldatmamak gerekiyor.

19 Aralık 2012 Çarşamba

Markalı mı? Markasız mı?



Yılbaşı öncesi, en hareketli alışveriş dönemindeyiz ve bir çoğumuz mağazalara gidip hediyeler satın alıyoruz.
Seçimlerimizden en önemli olanlarından biri tanınmış bir marka mı almak, daha hesaplı bir ürün mü almak?
Ürünlerin Üzerindeki Logolar
Bazıları logolar kullanımını fazlaca gösterişli veya uygunsuz bulabilirken, bir çok itibarlı marka büyük logolarıyla reyonlarda bizi karşılamaktalar.Hollandalı araştırmacılar elde ettiği sonuçlara göre görünür bir şekilde logosu olan ürünler, tüketiciler tarafından olumlu karşılanıyor ve o ürünü kullanan kişileri farklı değerlendiriyorlar.
Denekler kişileri hem logosu, hem de logosuz ürünlerle görüyorlar. Logolu ürünleri olan kişiler daha yüksek statüde ve daha zengin olarak algılanıyor. Bu da beklenen bir sonuç. Her ne olursa olsun denekler bilinçli ve bilinçsiz markanın logosu dikkatlerini çekiyor.
Başka bir deneyde, bir ‘iş görüşmesi’ inceleniyor. Görünür logolu adaylar posizyona hem daha uygun olarak algılanıyor hem de %9 oranında daha fazla maaş teklifi yapılıyor. Bir pozisyon için dar bir maaş bandı olacağını düşünürseniz %9 önemli bir oran.


Daha ilginç bir araştırma bir alışveriş merkezinde yapılıyor.
Anketör kılığında biri içeride gezen kişilerden anket için izin istiyor.
Logosuz bir kazak giyildiğinde sadece %13, benzer bir kazağın markalısı giyildiğinde ise %52 oranında insanlar anket doldurmuşlar. Fark inanılmaz!
Bu etki doğal olarak bölgesel, kültürel ve sosyo-ekonomik şartlara göre değişecektir.
Ama kesinlikle kıyafetinizdeki küçük 'timsahı' farketmeyeceklerini zannetmeyin.
Gizli Markalandırma
Ancak bazılarımız bu logolardan rahatsız olur ve kaçınırlar. Bu tip insanlara markasız bir ürün mü almak gerekiyor?
Genellikle hediye vermek, hem alanla hem de verenle ilgilidir. Lüks ve özel bir ürün, hediyeyi verenin zevkini ve o kişiye verdiği önemi gösterir. Çok ters biri değilse, en azından küçük logolu bir markalı hediye alabilirsiniz.
Araştırma sonuçlarına göre kendi davranış biçimimiz ne giydiğimizle ilgili olarak değişebiliyor. Bir kızla tanışmak isteyen bir genç markalı kıyafetleri ile kendine daha güvenli hissedecektir.
Logo görünür olmasa bile o kıyafetin ve ürünün değerli ve eşsiz olduğunu bilmek psikolojik olarak iyi hissettirecektir.
Tabii ki markalı ürünler gerçekten daha kaliteli olabilir, ancak zihinsel araştırmalar logonun etkisinin yanında bunun önemsiz olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak, ürünler arasında fark olsa da, olmasa da, prestijli markaların logoları hem algıları olumlu yönde etkiliyor, hem de kendimizi iyi hissediyoruz.
Yılbaşı arifesinde, sizin için özel insanlara biraz daha fazla harcamak durumunda kalabilirsiniz. “Hiç gerek yoktu!” dediklerinde ise zihinsel araştırmalara güvenin!

17 Aralık 2012 Pazartesi

Güç Duruşu – John Harricharan



Okul yıllarında sınav öncesinde çalıştığınız zamanları hatırlıyor musunuz?

Konsantre olmak, kendinizi okuduğunuz konu vermek, en büyük çabalarımızdan biriydi.
Benim bu konuda yaptığım şuydu: Hemen her şeyi bırakıp başımı ellerimin arasına koyup masaya yaslanırdım. Gözlerimi kapatıp, en huzurlu olduğum sahneyi hayal ederdim. Bu sahne genelde iki yaşımdan beri her yaz gittiğim Sarıkum pilajında sıcak kumların üzerinde yatıp dalga sesleri ile hafif hafif uyuduğum sahnedir. Güneş güzel bir şekilde ısıtırken, rüzgar da serinletecek şekilde eser... 


Bu hayal, beni olduğum ruh halinden her zaman çıkarmakta başarılı olmuştur.
Ve önümdeki ‘gerçek’le 
tekrar yüzleştiğimde ise bu sorunların öyle ya da böyle geçip yazın tekrar tatile çıkacağımı düşününce artık zihnim daha temiz, okumak daha kolaylaşıyor, sınavlar da güzel bitiyordu.


Yıllar sonra okuduğum bir kitapta başka bir kitap refere ediliyor, diğeri bir başkasını...
En sonuda ulaştığım kitap ise Güç Duruşu – John Harricharan; kısa ama çok etkili bir kitap ve ismini verdiği çalışma tekniği.
Bilmediğim uyguladığım taktiğe benzettim ve her alanda uygulanabilir bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

John Harricharan bir iş adamı, konuşmacı ve ödüllü bir yazar. Güney Amerika’nın Guyana’da doğmuş ve sonradan Amerikan vatandaşı olmuş. Orijini Hintli olan yazar batı ve doğu kültürlerini beraber yaşamış. Deepak Chopra, Elisabeth Kubler-Ross gibi ünlü konuşmacılarla birlikte seminerler veren Harricharan'ın verdiği dönüşüm mesajları, kendi kişisel gelişim deneyimlerine dayanmakta.


Kitap özetle, Güç Duruşu denilen bir egzersizden bahsediyor.
Diğer mesajlar ise şöyle:
Doğa ve Tanrıyla ne kadar uyum içinde olursak, hayatımız o kadar sadeleşip ve güzelleşecektir.
Hayatı nasıl karşılarsak öyle olacaktır. Korkularımıza etkin bir şekilde meydan okuyabilmeli ve endişelerimizle yüzleşebilmeli ve yazarın çalışmasını yaparak kendi hayatımızı yaratabiliriz.
Bunun işe yaraması için ödemen gereken bedel zaman, içten bir çaba ve açık fikirliliktir.
İnsana stres yaratan şey sorunun kendisi değil, sorun hakkında ne düşündüğündür.
Bir sorunu düşünmeyi bırakmak için, sadece dikkatini hoş bir anıya yönlendir böylece o sorun düşüncende artık bir yer kaplamayacaktır.

Kitapta ayrıca çok güzel olumlama örnekleri yeralıyor:
“Biliyorum ki, korku düşüncelerimin karanlık tarafından başka bir şey değildir. Kalbime inancın ve güvenin ışığını yansıttıkça korku barınamaz ve hiçliğe gömülür.”
“Ben evrenin bir çocuğuyum. Bu sıfatla mutlu olmak ve kendimi gerçekleştirmek benim doğuştan hakkımdır. Bu hakkımı şükran ve keyifle talep ediyorum.”
John Harricharan: “Hayatında deneyimliyor olduğun şeylerden memnun değil misin? Hayata bakış açını değiştir. İnançlarını değiştir ve gecenin sabaha kavuşacağından emin olduğum gibi eminim ki deneyimlerin de değişecek.”

İşte Güç Duruşu:

1.Adım: Odağını Değiştir
Huzur bulduğunuz ve mutlu olduğunuz bir deneyimi, bir yeri hayal edin. Orda olduğunuzdaki  huzuru hissedin, ortamın sesini, kokusunu duyun.

2.Adım: Vizyonla
Sorununuzun çözülmüş olduğunu görün. İstediğinizi elde ettiğinizi görün, hayal edin, o duyguyu hissedin. Kendinizi sorunu çözmüş, istediğini elde etmiş halde görün. Bunu yaparken karnınızdan yavaş ama derin nefes alın ve verin. Vücudunuzda bu duyguyu hissedin.


3.Adım: Şükret
Vizyonladığınızda elde ettikleriniz için ve hali hazırda elinizde olanlar için şükredin. Şükrederken olumlu cümle ve kelimeler kullanmaya dikkat edin.

Ve hayatın yapacaklarınızı bu ruh hali ve kaleyi fethetmiş ama bir mağrur komutan edası ile yapın, içtenlikle ve anlayarak bol bol şükredin... Ve gerisini hayatın akışına bırakın...

16 Aralık 2012 Pazar

The Hobbit: An Unexpected Journey



Bilbo Baggins: “Ben... Ben hayatımda hiç bir zaman bir kılıç kullanmadım.”
Gandalf: “Umarım hiç kullanmazsın. Ama eğer kullanırsan, unutma: gerçek cesaret ne zaman bir can alacağını bilmek değil, ne zaman birinin canını kurtaracağını bilmektir.”


Ne zaman sivri şapkalı bir büyücü görsem, yüzüme bir gülümse, içime bir huzur, yüreğime umut doluyor. İnsanlığın ve evrenin bilgeliğini, iyiliğini ve gücünü simgeliyor sanki. Bu büyücü hepimizin bildiği Gandalf’dan başkası değil ...  

Peter Jackson yine yapacağını yapmış. Her zamanki gibi Aralık ayında müthiş bir yeni yıl hediyesi hazırlamış, şimdiden önümüzdeki iki yılın hediyesi hazır. Serinin ikinci ve üçüncü filmleri 2013 ve 2014 yıllarının Aralık ayında vizyona girecek.


J.R.R. Tokien’in “The Hobbit” adlı kitabından olağanüstü katkılarla bir üçleme, Lord of or Rings’den 60 yıl öncesini konu alıyor. Gandafl dışındaki büyücülerin varlığını, Bilbo’nun Gollum’la tanışması ve yüzükle buluşmasını, Cücelerin neden Elf’lerden hoşlaşmadığını  görüyoruz.
Orta dünyanın haritasını bilmeyen kalmamıştır, Bilbo ve Frodo’nun memleketi Shire'ı, Elf’lerin şehir Rivendell'i ve yeni yerleri de görme fırsatınınz var; filmin müziğine ismini veren Yanlız Dağ (Lonely Mountain) gibi...
Cüceler, (gerçi Hobitlerin yanında pek cüce gibi durmuyorlar...) kralları Thorin’in liderliğinde bir maceraya çıkarlar. Yanlarında da Gandalf ve Bilbo ile beraber...
Filmin devamı üç boyutlu olarak sinemalarda.


Yönetmen Peter Jackson’ın kariyeri Lord of the Rings ile 40 yaşında parladı. Serinin son film 11 Oscar ödülü alırken, kendisi en iyi yönetmen de dahil olmak üzere 3 Oscar ödülünün sahibi oldu.
Bu filmde de geçişler, kamera açıları, dönüşler, detaylar, müzikler, karakterler olağanüstü... Tempoda zaman zaman dursa da, bir anda tekrar hareket kazanan film 2 saat, 49 dakikadan sonra bile, insana ‘bu kadar mı?’ dedirttiriyor.


Oyuncu kadrosu ise çok uzun ve yazmakla bitmez...
Ancak Cate Blanchett, Galadriel rolü ile sahneye çıktığında koltuğunuzda sarsılıyorsunuz resmen.
Gandalf rolü ile hep ön planda olan 73 yaşındaki Ian McKellen müthiş bir performans sergiliyor.


Ayrıca filmde birçok yeni karakterler ve dolayısıyla yeni ve genç oyuncular var. Thorin rolündeki Richard Armitage, televizyon yapımlarından sinemaya geçiş yolunda çok önemli bir adım atmış oldu.
Ağırlıklı olarak komedi filmlerinde gördüğümüz İngiliz aktör Martin Freeman, Bilbo rolüne çok uymuş. 

Evet, filmin devamı için 2013 Aralık’a kadar bekleyeceğiz artık...

15 Aralık 2012 Cumartesi

Logonuzun Kokusu Var mı?



Herkes logonun ne olduğunu bilir. Kısaca logo, bir markanın görsel sembolüdür. 
Apple, Starbucks ve Nike logoları o kadar güçlüdür ki, markanın ismi olmadan bile sadece logolarını kullanabiliyorlar. Ve bu logolar tüketici davranışlarını etkiliyor.
Bu dev markalar, logoları için büyük yatırımlar yapmaktalar.
Dünyanın önemli bir bölümünde bu markaları bilmeyen yok gibi...

Peki, küçük ve orta ölçekli firmalar ne yapabilirler?
Ortalama bir kişi, günde ortalama 5,000 reklama maruz kalıyor.
Bu trafik arasında nasıl hatırlanabilirsiniz?
Bunun cevabı ilginç bir şekilde 'koku duyusu'nda yatıyor.
Koku duyusu sadece beynimizin duygu, hatıra ve öğrenme ile direkt ilgili beş duyumuzdan biri değil. Zihinsel Pazarlama kanıtlarına göre, “kokusunu aldığımız” bir nesneyi, gördükleriniz, duyduklarınız ve dokunduğunuz nesnelere göre 100 kat daha fazla hatırlamaktayız.

Bilgili pazarlamacılar, logolar tasarlarken koklama duygusunu ile olacak ilgisini gözardı etmiyorlar. 
“Olfactory logo”, “Scent branding” gibi terminolojilerle yabancı kaynaklarda karşılaşabilirsiniz. 
Logonun kokusu, markanın kendine has kimliğinde özel bir kokunun da ihtiva etmesini kapsıyor. Grafik logo gibi, logonun kokusu da marka nerde ise yoğunlaşmalıdır.
Aynı kokuyu devamlı uygularsanız, müşteriler farkına varmasa da bu kokuyu markanızla özdeştirmeye başlayacaklardır.

Kokunun markanızın vermek istediği duygulara ve imajına uygun olması gerekir.
Bunun için markanızın kişiliğini düşünün.
Güvenilir ve sağlam mı? Genç ve eğlenceli mi? Rahatlatıcı mı? Enerji verici mi?
Ayrıca hedef kitlenizin profilini de kullanabilirsiniz; yaş, cinsiyet, yaşam tarzlarına uygun kokular hedef kitlenizi etkileyecektir.

Özellikle kendi markanızın mağazaları veya dükkanları var ise kontrolünüz daha fazla olacaktır. Özellikle Mudo Concept mağazalarında muhteşem bir koku karşılıyor sizi...
Bir ekmek veya pasta fırınının veya taze bir ekmeğin sizde bıraktığı izlenimi hatırlayın. Oteller, Alışveriş Merkezleri, Spa Merkezleri gibi kapalı alanlar bu metodu sık sık uygulama başladı bile...
Bir kere kokunuzu belirlerseniz, bunu her türlü ortam ve mecrada kullanmaya çalışın. Ürünlerin paketlerinde bile bu kokuların kullanımı mümkün. Ancak paketin dışı veya içinde olsun, bu tarz uygulamalarda, paketlerin saklanacakları ortam, saklanma süreleri, ortalama raf ömrü ve zaman içindeki kokunun değişimini iyice analiz etmek gerekir.
Lakin koku süreyle kaybolabilir, en kötüsü de, kokunuz hiç istenmeyen bir şekle dönüşebilir. Logonuzun kokusunu müşterilerinize basılı malzemelerle iletişim kurarken de kullanılabilirsiniz.

Markanız daha fazla hatırlandıkça, o koku, size başarınızın kokusu gibi gelecektir!

14 Aralık 2012 Cuma

Love Me If You Dare



Julien: “Gözlükler arkadaş gibidir; önce ilginç şeyler gösterir, sonra yorarlar. Ama bazen gerçekten harika gözlükler de bulabilirsiniz. Benim... Sophie’m vardı.”

Filmin muhteşem müziklerinden La vie en rose, Louise Armstrong versiyonu...



Çocukluk arkadaşları Julien ve Sophie, yetişkin olduklarında da çocukken oynadıkları garip oyuna devam ederler; bir teneke oyuncağın sembolize ettiği oyun; korkusuz bir şekilde diğerinin meydan okuduğu şey üzerine yapılan yarış... 

Julien’in çocuk dünyası ve hayal gücü, bu hayal gücünün sahneye aktarılması çok etkileyici... Julien küçük yaşta annesini kaybeder ve empati gücü zayıf olan babası ile yaşamak zorunda kalır. Sophie ise Polonya göçmeni olmanın zorluklarını geçen bir kızdır, hayat onları birbirine çekmiştir.


Her ne kadar genellikle birbirlerine huzur verseler de, bu oyun onların birleşmelerini engellemeye başlar... Birbirlerine olan sevgiyi doğru düzgün ifade edip aksiyon alamazlar ve bir türlü bir araya gelemezler ama sonunda...
Seyredip görmek lazım.

Guillaume Canet, Fransa’nın en popüler aktörlerinden biri... Daha İyi Bir Hayat (Une vie meilleure), Hunting and Gathering ve Last Night gibi filmlerde başarılı performansının yanısıra aynı zaman yönetmenlik, senaryo yazarlığı da yapmakta; Whatever You Say filminin hem senaryosunu yazmış, hem yönetmiş, hem de güzel eşi Diana Kruger ile beraber oynamış.


Marion Cotillard'a ise son yıllarda çok popüler olan filmlerde sık sık rastlıyoruz: Contagion, Inception, The Dark Knight Rises ve Big Fish bunlardan bazıları... Bu filmlerin bazılarında Tim Burton ve Christopher Nolan gibi yönetmenler ile çalışmış. Marion 2007’deki La vie en rose filminde Edith Piaf rolü ile Oscar ödülü kazandı. Edith Piaf’ın fransız aksanına rağmen, 
Louise Amstrong’un bu şarkıyı yorumlaması olağanüstü...

Love Me If You Dare, Yann Samuell’in en iyi filmlerinden biri...
Kendisi filme bir ‘sonuç’ koymayı sevmeyen bir yönetmen; kararı seyirciye bırakmayı tercih ediyor...
Bu filmin sonu da size kalmış...

13 Aralık 2012 Perşembe

Beynimizin Sadece %10’unu mu Kullanıyoruz?


İşte Size Bir Soru: Hangi Efsane Doğrudur?

1. Beynimizin ancak %10’unu kullanıyoruz.

2. Okul öncesi çocukların zekaları zengin görsel uyarıcılı ortamlarda daha hızlı gelişir.

3. Bireyler kendi tercih ettikleri öğrenme stilleri ile daha iyi öğrenirler;
görerek, duyarak veya dokunurak (kinestetik yolla)...



Birinci seçeneği seçtiyseniz, bu yanlış cevap. 
Yaygın olan bilinen “beynimizin az bir bölümünü kullandığımız” kanısı yanlıştır. Tam tersine, beynimizde kullanılmayan nöronlar ölüyor, kullanılmayan ağlar körleşiyor. Beyin taramalarında gözüken beynin sadece belli bölgelerindeki aktiviteler size bu efsanenin doğru olduğu söyler gibi dursa da, parlak bölgelerdeki aktivite seyisinin yüksek olması veya ön planda olduğu anlamına geliyor, aslında karanlık bölgeler de daha düşük seviyede kullanılmakta.

Peki, doğru cevap hangisi, cevap: ‘Hiçbiri’.

İkinci maddedeki yanlış inanç, fare ile yapılan deneylerin sonuçlarını hemen bire bir insanlarda da aynıdır varsayımından kaynaklanıyor. Tekerlekli ve tünelli ortamda yetişen fareler, diğerlerine göre daha hızlı beyin faaliyetlerini geliştiriyorlar.

Ancak diğer farelere tamamen dış dünyadan kopuk bırakılıyorlar. Bir insan bebeğini de kapalı bir odada büyütürseniz zihni yavaş gelişecektir. Etrafında zengin görsel malzemeden çok çocukların zengin ve “kaliteli iletişim” içinde oldukları zaman zekalarının daha hızlı geliştiği ortaya konmuştur.


İngiltere’de yapılan araştırmaya göre öğretmenlerin % 94’ü üçüncü maddenin doğruluğuna inanıyor. Gerçekte ise öğrencilerin belli tercihleri olsa da bu stillerin hiçbiri öğrenme seviyesine etki etmiyor.

Psikolog Daniel Willingham bu durumu "Why Don't Students Like School?" isimli kitabında şöyle açıklıyor: “Araştırmacılar çocukların öğrenme stillerine uysun uymasın bazı dersler veriyorlar. Örneğin, bir çalışmada, öğrencilerden gelişi güzel objeleri ezberlemeleri isteniyor, sesli ve görsel olarak... Sonuçta görsel objeler daha rahat ezberleniyor ancak çocukların tercihleri farklı bile olsa bunun performansları ile ilgili olarak değiştirmiyor. Benzer çalışmalar hep aynı sonucu veriyor.”

Tabi ki, deneyimli eğitmenler öğrencinin belirli bir dalda problem yaşaması durumunda öğrenciye farklı eğitim metotları ile destek vermekteler. Ancak tüm araştırmaların sonucunda bu öğrencinin stiline göre değil, problemli kısmı çözmek için olması gerekiyor. Biz insanoğlu olarak bunun yanlış olmasına inanmak istemiyoruz çünkü bu işimize geliyor.


Bu bilgilerin doğru olarak kabul görmesinde, sorgulanmamasında efsanelerin gerçeklerden daha ilginç olması da yatıyor olabilir. %10’unu kullandığımız beynin bir de %100’ünü kullandığımızı hayal edersek hepimiz bir Jedi Şövalyesi gibi zihin oyunları yapar, cisimleri düşünce gücüyle kaldırabilirdik. Diğer bir yandan bunları değişmemek için bahane olarak da görebiliyoruz. ‘Einstein beyinin daha fazla bir yüzdesi çalışıyor, Allah vergisi işte!’ Veya ‘Bu eğitim sistemi benim tarzıma göre değildi.’ gibi...

Zihnin ötesinde güçlerimiz olabilir, ama zihinle ilgili araştırmaların sonuçlar şimdilik böyle...

11 Aralık 2012 Salı

Fiyatlar Nasıl Ucuzlar?



Belirlediğiniz fiyat, yüksek mi yoksa düşük mü gözüküyor?
Daha önceki yazıları takip ettiyseniz ‘para birimi’ logosunun ($, €, TL) olumsuz bir etki bıraktığını biliyorsunuz. Ayrıca yeni araştırmalar gösteriyor ki noktalama işaretlerinin de fiyatların algılanmasında etkisi büyük...
Hele bir de ‘,’ den sonra boşuna ‘00’ kullanmamak gerekiyor.  TL 19,90 yerine 19 deyin...
Bu etki daha çok fiyat etiketini gördüğümüzde önemli oluyor, konuşulduğunda değil.
Journal of Consumer Psychology dergisinde yayınlanan araştırmaya göre fiyatları okurken veya duyduğunda daha çok hece olması ürünün fiyatının daha yüksek olduğu kanısı veriyor.

Bir, iki, üç, beş, on, yüz, bin... kısa kelimeler.
Dört, altı, yedi, sekiz, dokuz... ise uzun kelimeler.

Bu etki fiyat telaffuz edildiğinde önemli: “Bin dört yüz doksandokuz” yerine “Bin beş yüz” demek zihne daha problemsiz bir alışveriş mesajı verecektir.
Fiyatlandırma Protokolü
Eğer tüketicilerin fiyatları düşük algılamalarını istiyorsanız, bunu bir protokol haline getirin:
Nokta kullanmayın, noktadan sonra sıfır veya başka basamaklar koymayın, görselden çok satıcı tarafından iletişim kurulacaksa kısa rakamlar kullanın. Zorunlu değilseniz para birimini kullanmayın.
Hece Ameliyatı
Ancak unutmayın ki, sadece bu kurallara uyarak algıları yerle bir yapamazsınız; beş yüz liralık bir ürünün, sadece fiyatının kısa okunduğu için dört yüz yetmiş beş liralık bir üründen çok daha fazla satmasını bekleyemezsiniz. 
Rekabet analizini ve majlarınızı göz önünde bulundurun.
Ancak her ne olursa olsun, yapabiliyorsanız sözlü iletişimde heceleri kırpın; radyo-televizyon reklamlarında ve satıcılar ürünün fiyatını telaffuz ederken fiyatın kısa olması zihindeki algıyı olumlu etkileyecektir. 

10 Aralık 2012 Pazartesi

The Kite Runner




Bazen film biter... Yazıları akmaya bşlar ama yazıları bile seyredersiniz sizde bıraktıklarını hazmetmek için, filmden çıkamazsınız bir süre... ama anlat dediğine yoktur fazla birşey, yazmaya kalsan, 'neydi beni bu kadar etkileyen?' diye sorarsın kendi kendine...

The Kite Runner da böyle oldu benim için...
Bu film herkesi farklı etkiler diye düşünüyorum, çünkü özellikle çocukluğunuza ve kendinize bir yolculuk yapıyorsunuz seyrederken; işte filmi seyretmeden önce okunabilecek bilgiler...


Uçurtma Avcısı olarak dilimize çevrilen film, Afganistan’da bir ağanın oğlu Amir ve o evin hizmetkarının oğlu Hasan ile yaşadığı arkadaşlığı konu alır. 
1970’li yılların Kabil’inde çocukluklarını yaşayamayan çocukların verdikleri mücadele. Yaptıkları uçurtma yarışmaları; sanki uçurtma ile semalarda başka bir boyuta giden çocuklar, özgürlüklerinin ve casaretlerinin simgesi uçurtmalar. Uçurtma ile yapılan kapışmalar çok ilginç, sahneler de bir o kadar muhteşem çekilmiş.



The Kite Runner filmi müzikleri ile Oscar’a aday gösterilmiş çok güzel bir film. Khaled Hosseini'nin aynı adlı romanından bir uyarlama. Hikaye, dürüstlük, cesaret ve kendini muhakeme etmesi üzerine bir film. 

Amir’in babasının bazı gerçekleri saklaması, Amir kendi korkaklığını bastırıp hıncını başkasından çıkarması Amir’in hayat boyu üzerinde taşıyacağı izlerdir.

Rusya’nın Afganistan’ı 1979’da işgalinin ardından Amerika’ya kaçan Amir, babasının öz disiplini, özsaygısı ve çalışkanlığı sayesinde hayatlarını onurlu bir şekilde sürdürürler. 
Amir’in çocukken yazdığı yazıları okuyan ve onu teşvik eden Rahim Khan,
Amir’in hayatında önemli bir yer teşkil eder ve ilk kitabını ona hitaf eder. 


Filmde en etkileyici sözler genelde babadan çıkmaktadır:
“Bir tek günah vardır; bir tek. Ve o hırsızlıktır. Diğer tüm günahlar onun bir değişik halidir... Bir insanın canını aldığında, bir hayat çalarsın. Bir adamın karısını elinden alırsanız, o adamın çocuklarını çalmış olursun. Yalan söylediğinde, bir insanın gerçeğe olan hakkını çalarsın. Birini kandırırsan, adalete olan hakkı çalmış olursun...”



Filmin yönetmeni Marc Foster çok popüler olmuş bir çok filmin de yönetmiş; 
Quantum of Solace, Machine Gun Preacher, Stay, Finding Neverland ve
Monster's Ball...

Özellikle Finding Neverland tam bir sinema şaheseri... Başka bir süpriz filmi ise yolda...

8 Aralık 2012 Cumartesi

Alice Herz Sommer


1903 yılında doğdu. 39 yaşında yetenekli bir müzisyen oldu. 1943’de Naziler anne ve babasını öldürdü. Küçük çocuğu ile Nazi kampında idamlara şahit oldu. Dondurucu soğukta, çoğu zaman yiyecekleri olmadı...

Kendinisi her zaman “optimistik” birisi olarak tanımlıyor ve hayata hep gülümsemiş...
Nazilerden hiçbir zaman nefret etmemiş!..
“Herkes, herşey bazen iyi, bazen kötü olur, ama ben iyi olana baktım.” diyor Alice.


Alice, hatalardan öğrenebileceğini, kötü olmadan da hata olamayacağını düşünüyor.



Annesine minnettar; ona hayat boyu öğrenmeyi aşıladığı ve müteşekkir olmayı öğrettiği için...

Ona göre: “Herşey bir hediyedir, her şey bir nimettir.”
Annesi ayrıca: “Her gün zihnine bir şeyler ekle” dermiş.
O kendini doğuştan optmistik olarak görüyor, doğuştan gelen bazı özelliklerimiz olabilir ancak hayat kim olduğumuzu değiştiren bizim seçimlerimiz ve bilgeliğimiz. Alice annesinden aldığı bilgiyi uygulamış... bu da bilgeliktir.



Alice, 103 yaşında “A Garden of Eden in Hell” adındaki kitabını yazmış...

107 yaşında günde üç kez piano egzersizi yapıyor. Halen özdisipline ve hayat sevgisine sahip. (Videosu Türkçe altyazılı...)



Kendisi de dahil her türlü olaya, etkene, kişiye karşı şikayetçi olanlar muazzam bir hayat hikayesi...
Alice çocuğu olmak üzere diğerlerine de ilham ve neşe kaynağı olmuş.

"Bulaşıcı Hoşnutsuzluk"
(http://tuvaletkagidinanotlar.blogspot.com/2012/06/bulasc-hosnutsuzluk.html)
yazısını hatırlatmakta fayda var...

“Mutluluğun sırrı özgürlüktür ve özgürlüğün sırrı cesarettir.”
[Tukidisis, MÖ471-400]