31 Mart 2013 Pazar

Garanti Şartları “Basit” Olur mu?


‘Basitlik’ ve ‘Kompleks’ kavramları çetrefillidir.
İş hayatında, öz ve basit çözümler genellikle tercih edilirken, pazarlamada ‘az kelimeler’ ile vermeye çalıştığınız mesaj uzun olanlar kadar etkili olmayabiliyor. Örneğin, bazı etkili satış argümanları daha açıklayıcı ve uzun olup, kısa olanlardan daha başarılı olabiliyor mu?
FutureNow tarafından yapılan bir test, ‘garanti şartları’ konusunda basit olanın en iyi olduğu kanısına varıyor.

Test bir kısa, bir de uzun argüman kullanılarak yapılıyor:

“Her an iptal edebilirsiniz!” ile aşağıdaki metni karşılaştırın:

“John, memnuniyetiniz tam garanti altında. Eğer, VetFriends’in size uygun olmadığını anlarsanız, dilediğiniz bir zaman iptal etmek için kontağa geçmekten kaçınmayın  – biz, size hizmet etmek için burdayız.”



Kısa olan %14.5 oranında daha fazla müşteriyi o hizmete çevirmiş.
Karar vermeden önce testlerinizi gerçek ‘hedef kitle’niz tarafından değerlendirildiğinden emin olun. 

Diğer bir yandan, en temel Zihinsel Pazarlama prensibini de atlamamak için yazının kolay okunmasını sağlayın. Bu da kısa olmasının yanı sıra, kullanılan karakter ve yazının büyüklüğünü de içeriyor. Uzun yazıda, küçük ve kalın yazılar, zihni rahatsız ederken, dört kelimeli kısa versiyon iptal işleminin hızlı ve basit olduğunu etkili bir şekilde veriyor.

Ne Yapmalı?

Basit garanti şartlarının karşıtı, uzun uzun anlatılan, kompleks metinlerdir. Hangi şartlar altında nelerin kapsam dışında bırakıldığı, hangi senelerde, hangi parça ve hizmetlerin garanti kapsamında olduğu, ne kadar tutarlar arasında garanti verildiği, teslimatın nasıl ve kimin tarafından yapıldığı, vs. Bu tip yazılar genelliklede ‘karınca duası’ gibi olup, dili de yasal olarak olarak üretici firmayı korumaya yönelik olarak ağır bir şekilde yazılır.

Bu tip durumlarda müşteri ne düşünür?
“İnşallah, ürünü severim ve bir problem de çıkmaz. Çünkü bu şartları okumak anlamak kabusa dönüşebilir.”

Eğer ürün veya verdiğiniz hizmet izin veriyorsa, garanti şartlarını ve sloganını mümkün olduğu kadar basit tutun. 
Bizzat Genel Müdürün ıslak imzasının, ayrıca bilinçaltına vereceği mesaj:
Güven ve aidiyet duygusudur...

30 Mart 2013 Cumartesi

Tanrılar Okulu



Hayatta, tesadüf veya şans diye bir şey var mı?..

Hayatımın dönüm noktalarından biri olan ‘baba’ olmamla beraber elime Robin Sharma’nın bir kitabının geçmesidir... Üç ay sonra kendisi ile el sıkıştım! Hem mesleki, hem de kişisel hayatıma büyük bir katkı yaratan ‘Zihinsel Pazarlama’ (Neuromarketing) konusuna ilgi duymaya başladığım dönemdeki okuduğum iki yazar, Dan Ariely ve Martin Lindstorm Türkiye’ye geldiler ve onları dinleme fırsatı buldum... Yerli, yabancı örnekler devam ederken, başucundan hiç ayırmayacağım bir kitap ile tanıştım: Tanrılar Okulu...


Sevgili üstadımız, Yasemin Sungur’un beş senedir düzenlediği ‘Kitap ile Sohbet’ etkinliğinde sıra Tanrılar Okulu’na gelmişti. Diğer kitaplar gibi bir ay değil, çok uzun bir süre ayrılmıştı bu eşsiz esere...
Kah umutlanıyor, kah tokat yiyor, kah şaşıyorduk kitabı okurken...

Tahmin edebileceğiniz gibi Yasemin Hanım’ın katkıları ile kitabın yazarı Profesör Stefano D’Anna, Kitap ile Sohbet’i ziyaret etti ve kendisi ile tanışma imkanı bulurken, kendisinin çok değerli fikirlerini dinledik.


Tanrılar Okulu müthiş bir yapıt, dönem dönem içerisindeki fikirler üzerine bazı yazıları, sitede bulabilirsiniz. Stefano D’Anna’ya göre kitabın ana fikri:
“Dışarıdan bir şey yoktur, hepsi içeridendir. Şunu anlayın ki, düşmanınız sizin için çalışıyor... Kendimiz, en kötü düşmanımızdır..."
İlk adım, kendini gözlemlemekle başlıyor, ve bu gözleme göre tüm değişimleri içten yapmak... Kendiniz değiştirirsen, Dünya da değişecektir. Kitapta bol bol sağlık ve nefes ile kısımlar var; duygularımızla nefesimiz değişir, nefesimizle de duygularımız değişir; bu ilişki çift yönlüdür. 

Profesörün diğer bir önemli yönü, son derece mütevazi oluşu... Kendisi şöyle diyor:
“Yazarın adı, kendisi önemli değildir. Kitap önemlidir. Bu tip evrensel kitaplar genellikle bir kere yazılır, devamı olmaz. Pinokyo’nun yazarının ismini biliyor musunuz?”

Bu arada D'Anna'ya göre, Pinokyo, dünyanın en iyi hikayesidir. Hepimiz aslında birer Pinokyo’yuzdur. Birileri görünmeyen ipler ile hayatımızın kontrolünü elinde tutmaktadır.
Bu arada, Pinokyo’nun memleketi Collodi’ye gitmemize rağmen, yazarın gerçek ismini biz de hatırlayamadık. (Collodi, yazarın lakabı, gerçek ismi değil...)

Hiç hayatınızda bir kitabı farklı dönemlerde iki kere okudunuz mu? Debbie Ford’un “Işığı Arayanların Karanlık Yanı” kitabını kendimi zorlayarak okuduktan iki sene sonra tekrar okuduğumda bambaşka bir keyif aldım. Aynı durum Tanrılar Okulu’nu ikinci defa okurken yaşayabilirsiniz.


D’Anna’ya göre, “Kitap, bizimle değişiyor.”
Dinleyenleri zorlayan diğer bir konu ise kitaptaki “Bilinçli Rol” yapmak.
Maske=mascara=persona=kişi anlamlarına geliyor.
Oynamak, sahtekar olmanın dışında, o anda gereken rolü, sanal olarak oynamaktan geçiyor. İçinizden hoşunuza giden bir durumda, çocuğunuza belli bir tavrı göstermek durumunda kalmak gibi hayal edilebilir durum.

Yazardan, anne-babaları düşündürecek bir cümle daha:
“İki çocuklu bir aile, genellikle çocuklarından birisini diğerine göre daha akıllı olarak görür. Lütfen, aptal olanı bana yollayın! O daha başarılı olacaktır.”

D'Anna, Türkiye’ye çok sık gelen biri, bir keresinde Konya’da Mevlana Türbesini ziyaret etmiş, ve girişteki yazının anlamı sormuş. Yazının çevirisi şöyle:
“Burası aşıkların kabesi, buraya eksik gelen tam çıkar”
İşte hepimizi düşündüren ve hayal kurmamızı sağlayan soru geldi kendisinden: 
“Mevlana Okulu neden yok?”

25 Mart 2013 Pazartesi

Esaretin Bedeli


Belki de gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri "Esaretin Bedeli (Shawshank Redemption)."
7 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, defalarca seyredebileceğiniz ve farklı mesajlar alabileceğiniz muazzam bir film.


Sadece erkeklerin rol aldığı ve bir hapishane geçen bir filmin, beni bu kadar etkileyeceğini düşünmezdim hiçbir zaman. Sanırım filmin en çarpıcı yönü kendimizi de dönem dönem hapsedilmiş veya kısıtlanmış hissetmemizle kurduğu ilişki. Üç kere Oscar’a aday gösterilmiş Frank Darabont’un filme kattığı müthiş atmosfer, müzikler ve akıcılık seyri mükemmel hale getiriyor elbette. Yeşil Yol (The Green Mile) ve Majestik gibi muhteşem filmlere imza atmış Frank Darabont, Stephen King’in kısa hikayesini beyaz perdeye aktarmış.


Başrol oyuncuların da katkılarını unutmamak lazım. 2005 yılında Oscar kazanmış 1958 doğumlu Tim Robbins’I, her ne kadar Top Gun da rol aldıysa da onu1988 yapımı Boğa Durham ve 1990 yapımı Cadillac Man filmleri ile iyi hatırlıyoruz.  Diğer bir Oscar’lı oyuncu Morgan Freeman. Tim Robbins’den bir yıl önce bu ödüle layık olan oyuncu, beş defa defa Oscar’a aday gösterilir ve Driving Miss Daisy’deki rolü ile bu ödüle hak kazanır. Oyuncunun diğer rol aldığı filmler arasında, Se7en, Invictus, Million Dollar Baby, Bruce Almighty ve Batman Begins filmlerini sayabiliriz.

Gelelim filmin hikayesine:
Andy (Tim Robbins) kendisini aldatan eşini ve eşinin sevgilisini öldürmek suçu ile müebbet hapse mahkum olmuştur. Bankacı olan Andy, bu cinayetleri işlemediğine emindir. Ancak bu hakimin fikrini değiştirmemiştir. Shawshank hapishanesinde genç yaşta suç işleyen ve pişmanlık yaşayan Red (Morgan Freeman) ile tanışır.


Red ile yakınlıkları dostluğa doğru ilerler, Red daha ilk zamanlarda bile Andy hakkında şöyle bir yorumda bulunur: 
“Sanki parkta gezinti yapan, üzerinde görünmez bir kalkan olan biri…”
Tüm haksızlıklara ve zor şartlara rağmen kendini bunların dışında tutabilen biridir Andy… İlk iki senesi kabus gibi sıkıntılarla geçer ama Andy, tüm bunlarla mücadele eder, kavga eder, dayak yer ama yıkılmaz. Ta ki bir gün hapishanenin en zorlu gardiyanlarından birinin vergi borçlarına yardım etmeyi teklif eder. Gardiyan onu binadan aşağı atacakken, gardiyanı ikna eder ve karşılığında arkadaşları için kişi başına "üç bira" ister. Kendisi bira içmemesine rağmen bu olay onun yüzünü gülümsetir. Andy kendini özgür ve normal hissetmiştir.

Andy kendini iyi hissetmek için sevdiği arkadaşlarına bir şeyler vermeye çalışır.
Andy gardiyanı ikna ederken önce gardiyanı şaşırttı ve ona “ne kazanacağını” başta söyledikten sonra ona nasıl olacağını anlatır. Andy daha sonra yayılan şöhreti nedeniyle kütüphaneye gönderilir. Buranın durumu vahim olduğundan dolayı, dışarıdan yardım için haftada bir mektup yollamaya başlar. Hiç cevap gelmez ama Andy mektuplara devam eder. Tam altı yıl sonra kutular dolusu kitap ve bir miktar maddi destek gelir ve mektupların kesilmesi istenir.


Bunun üzerine Andy, haftada 2 mektup yazmaya başlar. Ta ki, eyaletin en iyi kütüphanesini kurmaya yetecek kadar yardım toplayana kadar. 
Andy hedeflerinin ve hayallerinin peşinden kararlı bir şekilde koşmaya devam eder ve elde edilen başarılardan sonra yeni hedefler koyarak ilerlemeye devam eder.

Filmin diğer bir ilginç karakteri ise hayatının elli senesi hapishanede geçiren yaşlı Brooks'tur. Ceza süresi bitince kendine öldürmeye kalkar. Çünkü hapishane hayatına o kadar çok alışmış ve benimsemiştir ki, bu hiç bilmediği "özgür hayat"tan korkmaktadır. Brooks, hiç bir şekilde kendini geliştirmeden, mevcut ortam ve koşullara uyum sağladığı için bu hayatın dışına çıkmamıştır, başka bir seçeneği düşünmemiş ve hayal etmemiştir. Mevcut koşullarını hep saklamaya çalışmıştır.

Red, Andy’nin gözündeki ışığı görüp onun için endişelenmeye başlar ve der ki:
 “Umut çok tehlikelidir… insanı çılgınlığa götürebilir.”

Andy'nin görüşüne göre ise, umut iyi bir şeydir, belki de en iyi şey ve iyi olan hiçbir şey yok olmaz...


Andy aksine umudunu hiç kaybetmez. Umut ve hayallerimiz bizi ayakta tutar ve hayatımıza anlar katar. Hayallerimiz için elle tutulur çalışmaları yapar ve sabırlı olursa hayallerinin gerçekleşeceğine inanır ve bunu tam yirmi sene sonra bunu inanılmaz bir şekilde başarır!

21 Mart 2013 Perşembe

A Late Quartet

“Sizin yaşınızdayken büyük Pablo Casals ile tanışmıştım. Çok korkmuştum, zar zor konuşmuştum. Bunu hissetmiş olmalı, çünkü konuşmak yerine benden çalmamı istedi. Odaklandım, derin bir nefes oldum, başladım, notalar akmaya başladı, müzik çalıyordu, ve bu benim yaptığım en kötü müzikti. O kadar kötü çaldım ki, yarısına geldiğimde durmak zorunda kaldım.  
“Bravo,” dedi, “Aferin.” Sonra benden başka bir şey çalmamı istedi. “İkinci bir şans,” diye düşündüm kendi kendime. Daha kötü çalmamıştım. “Harika, mükemmel,” diyerek bana övgüler yağdırdı. Ve ben o gece yarıldıktan sonra, performansım için çok kötü hissediyordum, ama beni rahatsız eden nasıl çaldığım değil, Casals idi. Samimiyetsizliği.  
Yıllar sonra onunla Paris’te karşılaştım, ve o zaman beraber çaldık. Arkadaş olduk, ve bir gece, bir kadeh şaraptan sonra, yıllar sonra o söylediği saçmalıklar hakkında ne düşündüğümü itiraf ettim. Ve sinirlendi. Tavırları değişti, çellosunu aldı, “Dinle,” dedi ve çalmaya başladı. Bana çaldığın güzel kısımları çaldı. Casala iyi şeylerin önemini belirtti, zevk aldığı şeylerin. Destekledi. Ve gerisini, hataları sayanlara gerzeklere bıraktı. 
'Ben minnettar olabilirim, ve sen de olmasın,” dedi, “tek bir geçiş için, ve tek bir an için bile olsa.' "
Christopher Walken, Philip Seymour Hoffman ve  Catherine Keener... Bu oyuncuları, bu film için kim seçmişse kutlamak lazım. Mark Ivanir (The Good Shepherd) ve ilginç güzelliği ve ismi ile Imogen Poots (28 Weeks Later) da eklenince harika bir kadro çıkmış ortaya... Walken filmlerinde gitmeye devam... 



Bir parça ağır bir temposu da olsa, filmi konu alan dört müzisyenin hikayesi oldukça etkileyici. Üyelerden en yaşlısı olan Peter’in hastalığı sebebiyle emekli olmak istemesiyle derinlerdeki sorunlar birden gün ışığına çıkar. Robert ve Daniel arasındaki ego çarpışması, evli olan Robert ve Juliette arasındaki duygusal problemler ve kızlarının onlara olan tepkisi...

Karakterlerin hemem hemen hepsi olaylara kendi çerçevelerinden bakarlar. Ve yıllardır biriken sıkıntılarını erteleyip daha sonra açarlar. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Juliette ve kızı Alexandra arasında geçer:

Juliette: Neden bana bu kadar kızgınsın? Benimle böyle konuşmana ne sebep oluyor?  Seni çok mu şımarttık? Alexandra: Sence ben memnun muydum? Sence iki koro üyesinin çocuğu olarak büyümek eğlenceli bir şey mi? Kim yılın 7 ayında turnede oldu? Ve ben arka koltukta bir keman ve bir viyola ile beraber oturdum. Her zaman. Bu eğlenceli mi? Sana öyle mi gözüküyor?Juliette: Sen her zaman ilk önceliğimizdin. Alexandra: Bu saçmalık! Bu saçmalık! Sadece ağzından çıkan kelimeler bunlar. Hepsi bu.
Bu hislerde olan Alexandra, bilinçli veya bilinçsiz anne ve babasında intikam almak ister ve ekibe zarar vermek ister; bunun sonucu olarak ekipten Daniel ile ilişkiye girer. Bu ilişki hizmetini yerine getirince ise Daniel’e artık gerek kalmamıştır...

19 Mart 2013 Salı

The Brass Teapot


Hiç kendinize şu soruyu sordunuz mu?
“Sonsuz paraya sahip olsam ne yapardım?”
Çok basit gibi gözükse de, bu soruyu ciddi anlamda düşünen, düşünüp de kendine dürüst cevaplara sahip olan kaç kişi var?

Türkçesi 'Pirinç Çaydanlık' olan filmin konusu altın yumurtlayan tavuğu bulan genç bir çifti yaşadıkları.... Alice ve John yeni evlenmiştir. John düşük kazançlı olan telefonla satış işindedir, Alice ise birçok arayışına rağmen, bir türlü iş bulamaz. Dolaysıyla maddi sıkıntı içinde yaşamaktadırlar. Ama tüm bu şartlara rağmen birbirlerine sıkı sıkı bağlıdırlar.
 


Bir gün, karşılarına pirinçten yapılmış bir çaydanlık çıkar; Alice umutsuz durumlarına birazcık çare olacağına inanarak bu çaydanlığı yaşlı bir kadının elinden çalar. Bu çaydanlığın mucizevi bir para makinesi olduğunu tesadüfen öğrenirler.
Ancak çaydanlığın içinden para çıkması için bir şart vardır: 
Birbirlerine veya kendilerine zarar vermeleri gerekir! 
Çeşitli işkence metotları ile parayı çoğaltırlar... John, bunun uzun vadede zararlı bir durum olabileceğini görmektedir; bu sebeple bir milyon dolar gibi bir hedef koyarlar.

Derken para harcamaya ve özendikleri zengin insanlar gibi yaşamaya başlarlar. Gelin görün ki, çaydanlık artık aynı acılara fazla prim vermez. Başkalarının da acı çekmesi ve daha sonra duygusal yıkımlardan beslenmeye başlar... Tanıdık mı geldi?



Eski dostları ile arkadaşlıkları bozulurken, yeni ortamlarında da eskisi gibi keyif almaz olurlar... Ve hikaye böyle devam eder. Sonuna kadar keyifle ve eğlenerek seyredilebilecek bir film.

Baş roldeki oyunculardan Alice rolündeki 1989 doğumlu İngiliz Juno Temple, Mr. Nobody, Atonement ve The Dark Knight Rises gibi önemli filmlerde yan rollerde görülürken, artık baş rolleri hedefler gibi gözüküyor. John rolündeki Michael Angarano ise 1987 Amerika doğumlu. Şu ana kadar Black Irish filmindeki başarısının yanı sıra bu filmde de oldukça samimi ve başarılı bir performans sergilemiş.



Filmde, pirinç çaydanlık insanoğlunun doymak bilmeyen ve hep daha fazlasını talep haz ve arzu peşinde koşan zihnini veya egosunu canlandırmakta... Zihnimizde arzu ve düşüncelerin kaynağı olan beyin bizim kullanacağımız bir organ mı? Yoksa bizi tamamen kendimiz olduğuna inandıran, devamlı arzulayan ve hiç doymayan acı makinesi mi? Gerçek özgürlük onu devamlı beslemekte mi? Yoksa ondan bağımsız olmakta mı? Gözlemleyelim bakalım... 

12 Mart 2013 Salı

Gençleşmek İster misiniz?


Baba olanlar bilir, çocuğunuz olduğundan sonra insana bir enerji geliyor sanki. Daha öncesini hatırladığımda en azından kendim adına şunları hatırlıyorum. Daha kiloluydum, daha çabuk yoruluyordum, daha az neşeliydim ve hiç vaktim yoktu... Ancak iş dışında neler yaptığımı hatırlayamıyorum.

“Çocuklarım beni gençleştiriyor, beni hayata bağlıyor” diyenlere rastlamışsınızdır.
Bunu bilimsel olarak ispatlamak mümkün mü? Arılar ile yapılan deneyler bu adımların ilki olabilir.


Arılar yaşları ilerledikçe görevlerini de değiştirmekteler. Genç olan arılar yeni doğanlara bakma görevinden, kovanın dışında yem arama görevine geçiyorlar. 

Arizona Üniversitesi'nden Gro Amdam, yaptığı araştırmada yaşı ilerlemiş ve görevi dışarıda olan arıları tekrardan kovanın içine koyarak, bebek arılara bakma görevine koymuş. Kısa bir süre sonra yaşlı arılarda bir takım değişiklikler gerçekleşmiş; daha iyi öğrenir, daha iyi performans göstermeye başlamışlar.

Çok büyük bir çoğunluğunun beyninde PRX6 antioksidan maddesindeki artış daha uzun ve sağlıklı yaşamalarını sağlamış. PRX6 maddesi insan beyninde de mevcut ve özellikle zihinsel hastalıklara karşı bizi koruyor. Artık çocuklarla daha çok vakit geçirmek ister misiniz?

11 Mart 2013 Pazartesi

‘O’



Eğitim sisteminde tek yönlü bir mekanizma vardır. Genellikle  öğretmen bize ne öğretti ise onu kabul ederiz. Çok fazla bir sorgulamaya girilmesi pek de takdir edilen bir şey değildir. Sorgulayanlar ya geçiştirilirler ya da en sonunda kendileri vazgeçerler. Eğer İngilizce eğitim verilen bir okula gittiyseniz, dil konusunda itiraz edilecek pek de bir şey yoktur. 

Öte yandan, diğer dilleri öğrenmeye başladığımızda bir çok merak edilecek konu ortaya çıkıyor. Bunlardan biri de İngilizce'deki kişi zamirleri...
 

İngilizce kişi zamirlerinin Türkçe'de karşılıkları şöyledir:
I (Ben), You (sen), She/He (O)
Harika, ancak İngilizcede ‘nesneler’ için kullanılan ‘It’ için de, biz (O) kelimesini kullanıyoruz. ‘O’ dediğimizde bu kişi mi nesne mi? Bu bizim dilimizde çok da net değil...

Gandhi’nin dediği gibi duygu ve düşüncelerimiz kaderimizi belirleyecektir. Olumlu olmak, olumlu düşünmek, olumlu kelimeler kullanmak bizleri olumlu bir hayata sürüklerken, biz ‘O’ kelimesini kullanırken ‘O’ kişiyi, içten içe insan yerine nesnelleştiriyor muyuz?

Bizden bahsedilirken "O" denmesi, bazen canımızı sıkıyor mu? Yoksa hiç aldırmıyor muyuz?

Tüm dillerde böyle bir araştırma ilginç olabilir. Mümkün mertebe kişiler için ‘O’ yerine isim kullanmak bizi daha insancıl yapar mı? Bir garsonu ismi ile andığınızda, ‘O’nu size hizmet zorunda olan bir ‘nesne’ olmaktan çıkartıp, kanlı canlı ve belki de o andan yorgun bir insan olduğunu hissedip hareketlerimiz değişir mi?..

7 Mart 2013 Perşembe

Bilinçaltı ve Müşteriyi Okumak

bilinçaltı

Zihinsel Pazarlamanın işi beyinle, dolayısıyla zihinle. Zihni ise bilinçli ve bilinçsiz, daha doğrusu bilinç ve bilinçaltı oluşturuyor. Bilinçaltı ismi ile görsel araştırdığınızda karşınıza ürpertici görseller çıkabiliyor. Bunun en temel sebebi anlamadığımız, elde tutamadığımız kavramlardan genellikle korkuyoruz.

Psikolog Scott Peck’in tabiri ile zihnimizi toplam bir daire oluşturursa, bilinçaltı bu dairenin %95 veya biraz daha fazlasını temsil etmektedir. Eğer kendinizi anlamak için yeterince uzun zaman ve yeterince çok çalışırsanız şu anda pek de farkında olmadığınız ve hayal edemeyeceğiniz zenginlikler taşıyan zihnimizin bu engin kısmını keşfedebilirsiniz.

bilinçaltı3

Bilinçaltı gerçekte hiç bilmediğimiz, bize uzak bir konu değil. Yürürken, alışveriş yaparken, araba kullanırken bedenimizin otomatik olarak yaptığı her şey, ki buna nefes almak da dahil... Bilinçaltı tarafından yapılıyor. Bir ünlü futbolcunun uzatmalardaki penaltıyı kaçırmaları, bilinçli olarak vuruş yapmalarından kaynaklanıyor! Öğrenme sürecinden geçen bilinçaltımız yargılamadan ne öğrendiyse bilinçli halimizden daha mükemmel yapıyor.

Jung, “Bilinçaltının Bilgeliği” tabirini kullanmaktadır. Freud’a göre ise bilinçaltı bize davranışlarımız vasıtası ile seslenir. Dil sürçmesi ve benzeri yanlışlıkları, Freud’un ‘Gündelik Yaşamın Psikopatolojisi’ adlı kitabında kanıtlamıştır.

Sonuç olarak, bilinçaltımız her konuda daha bilge ve akıllıdır. Jung’un “Kolektif Bilinçaltı” teorisine göre, kendimiz kişisel olarak deneyimlememiş olsak bile, atalarımızın deneyimlerinin oluşturduğu bilgeliği miras alırız. Bu da kültürel ve yöresel farklılıklarımızı da açıklamakta.

Bilinçaltımız bu yüzdendir ki, hayatımızdaki kararların çoğunda etkili olmaktadır. Alışveriş esnasında ‘bilinç’ düzeyinde çok mantıklı ve basit kararlar verirken, aslında daha kompleks ve değişik sebeplerden dolayı ilginç kararlar verebiliyoruz.

Her sene sadece bir kategoride, bir markadan düzinelerce ürün piyasaya sokuluyor. Artık marketler bile raf ayırmakta zorlanıyor ve daha seçici davranmaya çalışıyorlar. Fazla seçeneğin de bilinçaltı tarafından tehlikeli bulunduğunu da hatırlatmakta fayda var.

Bu sebepten dolayı tüketicinin, potansiyel müşteri (çünkü o anda müşteri değil) haline bilinçli cevaplar alınıp bunların gerçek olduğu varsayılıyor. Zihinsel pazarlama teknikleri (EEG ve MRI gibi) cevapları bilinçaltında arıyor, ve çoğu zaman değerli bilgiler sağlanıyor.

Ancak bunların kısıtlı olduğu haller var. Öncellikle kafasında bir çok kablo ile insan tam anlamıyla alışveriş modunda olmayabilir. Ayrıca ürünün dışında çevre de (ki bu konuya ileride daha detaylı eğileceğiz) bilinçaltının fark ettiği ve ürünle hiç ilgisi olmayan faktörler bulunuyor. Kendi mesleki deneyimlerim de göstermiştir ki, bir ürünün sadece yeri değiştirmek veya yığınlar halinde sergilemek veya dokunulabilir bir şekilde sunmak, ‘başka hiçbir faktör değişmeden’ satışları artırabiliyor.


 bilinçaltı4
Bu sebeple ‘Müşteriyi Okumanın’ en iyi yöntemlerinden biri ürünü gerçek ortamında müşterilerin de haberi olmadan test etmek ve gözlemlemek.
*Tüketici müşteri modundadır.

*Çevre oradadır. Olumlu veya olumsuz diğer dikkat çekici/dağıtıcılar gerçek hayattaki gibidir.

*Gerçek satın alma kararı verirler. (Araştırmalardaki gibi geleceğe dair olabilecek hakkında cevap değildir.)

evrelerindeki diğer kişilerden (tanımasalar bile) etkilenirler.


Gerçek testin de eksiklikleri vardır. Bazı durumlarda pahalı olabilir, veya çok büyük bir ürün lansmanı yapılacaksa, marka iletişimi yapılmadığı için reklamın etkisini göremeyebilirsiniz. Ama mümkün mertebe bölgesel veya mağaza bazında canlı test çok en etkili yöntemdir.

Geleneksel araştırmaların zayıf olabilecekleri üç yöne bakalım:
  • Yeniyi Dener miyiz? Her ne kadar bilinçli zihnimiz her türlü yeniliğe açıkmış gibi davransa da, iş para verip denemeye geldiğinde çok daha tutucu olmaktadır. Bir şeyi kaybetmeme güdümüz, bir şeyi kazanma güdümüze göre daha güçlüdür. Test mi?
  • Seçenek A: 240 TL net gelir veya Seçenek B: 1,000 TL kazanma şansı %25, hiçbir şey kazanmama şansı %75
  • Seçenek C: 740 TL net kayıp veya Seçenek D: 1,000 TL kaybetme şansı %75, hiçbir şey kaybetmeme şansı %25
Sonuç: %73 oranında insanlar A ve D seçeneklerini seçiyorlar.
B ve C mantık ve olasılık hesabı olarak daha iyi seçenekler olsa bile B ve C seçenler sadece %3’de kalıyor.


bilinçaltı1

Eski beynimiz bizi korumak istediği için elindekini tutmaya meyilli.
  • Kolaylık
Gerçek alışveriş ortamında kolay ulaştığımız, dokunabildiğimiz, tecrübe edebildiğimiz ürünleri tercih ederiz. Paketlerin üzerindeki renk, şekil, yazı karakterleri bile bunda etkilidir.
  • İlk İzlenim
    Araştırmalar gösteriyor ki, ilk izlenim bizim kararlarımızda önemli.
    Basit bir test; bir bakışta hızlıca tahmin yaparak cevap verin!
    • 1 x 2 x 3 x 4 x 5 x 6 x 7 x 8 = ?
      Hızlı cevap verildiğinde en çok seçilen cevapların ortalaması 512 çıkmış.Peki aynı soru bu şekilde benzer bir gruba sorulmuş.
    • 8 x 7 x 6 x 5 x 4 x 3 x 2 x 1 = ?
Cevapların ortalaması 4 kat artmış;  2250!
Matematiği iyi olanların tahmin ettiği doğru cevap: 40,320.

Önemli olan bilinçaltının ne dediğidir...

6 Mart 2013 Çarşamba

İngilizce Konuşarak mı Çalışıyorsunuz? Aman Dikkat!

Yabancı dilde konuşmak kararlarımızı etkiliyor mu?
Chicago Üniversitesi psikologlarının bu duruma yorumu şöyle: Bir konu ne kadar sizinle ilgili değilse o kadar kendinizden bağımsız hissedip risk almaya elverişli bir şekilde karar verebiliyorsunuz. 

Şöyle bir durum hayal edin; yazı tura atacaksınız. Yazı gelirse 50TL kazanacaksınız, Tura gelirse 40TL kaybedeceksiniz. Çoğunlukla insanlar bu teklifi potansiyel kayıptan dolayı kabul etmiyorlar.  Potansiyel olarak kaybedecekleri tutar (40TL) her zaman potansiyel olarak kazanacakları (50TL) den daha değerli oluyor.


Psychological Science dergisinin Nisan sayısında yayınlanan bir araştırmada İngilizce bilen Koreliler, Japonca bilen İngilizler ve Fransızca bilen İngilizlerden oluşan bir grup kullanılmış. Yukarıdaki anlatılan davranışı gözlemlemişler. Kendi dillerini kullanırken benzer kalıplarda sonuçlar çıkarken, yabancı dilde bu davranış ortadan kalmış ve herkes daha rasyonel davranmış; diğer bir deyişle ‘yazı’ için şanslarını denemişler. 

Yabancı dilde konuşurken, durumu kendinizden daha bağımsız hissettiğimizden dolayı, daha mantıklı ve sistematik olarak düşünebilmekteyiz. Ancak risk almamız da kolaylaşacak.
Diğer bir açıdan bakılırsa, sezgilerimiz de önemli bir sebepten ötürü var: Bizi hayatta tutmak için...

5 Mart 2013 Salı

Aşka 103 Adım


Evet filmler harika, siz de filmlere bayılıyorsunuz... Seyret seyret bitmiyor, bir de üç boyutlar, animasyonlar, teknoloji artık yazarların ve yönetmenlerin hayallerine sınır koymadan tüm kurgu sahneye koyduruyor. Her şekilde ulaşıyoruz filmlere; sinema, DVD, VCD, Bluray, medya kutusu, tablet bilgisayar ve hatta cep telefonu... 



Yine sinema niyetiyle girdik alışveriş merkezine... Ama eski bir refleks veya içgüdü ile tiyatro gişesine yöneldik... Aylar öncesinden takip edilen, biletler alınan tiyatrolara artık üç dakika önce en önden yer bulmak çelişki yaratan duyguları bir anda hissetmenize neden oluyor... Gerçi içeride yer olmasına rağmen oldukça kalabalık bir seansa rast geliyoruz. 

Oyun, hayatını mantık ve toplumsal kurallar üzerine kurmuş bir avukat ve hayal etmeyi, olumlu bakmayı ve de biraz çılgın olmayı ilke edinmiş yeni eşi üzerine kurulmuş. Tabi ki Suna Keskin’in oyuna da, karaktere de hayat verdiği kızın annesini unutmamak gerek. Tipik anne-kız ilişkisi olağanüstü bir şekilde yansıtılmış.



Herkesin kendinden çok şey bulacağı bir oyun Aşka 103 Adım. Evli veya bekar, genç veya yaşlı, erkek veya kadın... Hiç fark etmez. Oyun, çok keyifli bir komedi ve Suna Keskin ustayı yakından izlemek için müthiş bir fırsat; kendisini ayakta alkışladık! Diğer oyuncuların da hakkını yemeyelim; Özge Özberk, Bülent Seyran ve Umran Ertok çok içten ve enerjikler... Özge Özberk ile rol arkadaşı Bülent Seyran oyunda harika bir ikili olmuşlar.


Amerikan tiyatro yazarı Neil Simon'ın yazdığı "Parkta Çıplak Ayak" adıyla bir Hollywood klasiği haline gelen oyunu Türkçeye uyarlayan Nedim Saban. Tavsiye ederiz. Cep telefonlarını kapatıp, ruhumuzu ‘check-in’ yapıp, tiyatroyu yaşayalım; tiyatro bambaşka!..