31 Ocak 2013 Perşembe

Christopher Walken


Türkiye’mizde insanların 50’li yaşlarda, hatta yakın zaman önce 40’lı yaşlarda emekli olduğuna şahit olduk. Yaşlanmadan emekli olmak, tam anlamıyla yaşamadan bekleme haline geçmek...

Bir çok kitapta insanların 35-40 yaşında belli bir farkındalık düzeyine ve dolayısıyla da verimli olmaya başladıklarını okuyoruz. Özellikle Avrupa ve Amerika’da 60-70 yaşlarda birçok aktif iş adamına rastlamak mümkün. Birçok yazar, birçok danışman, konuşmacı o uzun deneyimleri ile insanlara ışık tutmaya çalışıyorlar.

Biz de ise sevgili Müge Cerman’ın 40 yaşından sonra kariyer değiştirmekle ilgili yazısını hem garipseyip hem de alkış tutuyoruz, belki de ‘hadi canım sen de’ diyoruz. Özellikle Hollywood’da yaşlandıkça performansları artan oyuncular dikkatleri çekiyor. Hem ustalık, hem de senede çekilen 3-4 film bunun ispatı...
İşte konunun sinema ile olan ilgisi... Bu sefer yazının bir film ismi değil de oyuncu ismi olmasının sebebi de bu...


Christopher Walken 70 yaşında, Al Pacino 73, Alan Arkin ise 79... Hepsi tam gaz devam ediyorlar. Görebildiğim kadarıyla hiçbirinde bir genç gözükeyim hırsı ve bununla ilgili alametler yok. Her üçü de tam gaz mesleklerine devam etmekteler.


Bu üçlüyü ‘Stand Up Guys’ adlı film bir araya getirmiş. Blue Brothers tadında bir film olmuş; Val 28 sene sonra hapishaneden çıkar ve Doc ve Hirsch ile birlikte son kez eski çete bir araya gelir. Oyuncular harika, film de çok keyifli...


Her ne kadar hepsi birbirinden ünlü de olsa, bu hafta Christopher Walken haftası gibi... Gerçek ismi; Ronald Walken, 1953’de televizyon dizilerinde oynamaya başladığında henüz 10 yaşındadır. Annesi İskoç, babası Alman asıllı olan Walken’in çok ilginç bir karizmaya ve ifadeye sahiptir. Ayrıca mizah yönü yüksek biridir; ‘Saçlarım benden önce meşhur oldu’ diyor Walken. 

Diğer bir sözü ise onun hayat felsefesini anlatıyor:
‘Bir ev yapmayı öğrenmek istiyorsanız, ev yapın. Kimseye sormayın, sadece ev yapın.’


120’ye yakın filmde rol almış Walken, 1978’de The Deer Hunter filmdeki rolü ile Oscar Ödülünü kazanır. Walken’in oynadığı filmlerin gişe hasılatı toplamı 2 milyar dolara yakın. Click, Catch Me If You Can, Pulp Fiction, Last Man Standing, Nick of Time, True Romance gibi filmler ile sinema dünyasına damgasını vuran Walken, Around the Bend filmindeki oyunculuğu çok gerçekli ve dokunaklıdır.


Yine 2012 yapımı ‘Seven Psychopaths’ filminde sıradışı bir filmde müthiş keyif veriyor Walken. Martin McDonagh bu film hem yazmış hem de yönetmiş... Filmde Sam Rockwell ve Woody Harrelson ön plana çıkmışlar. 

İşte Walken’ın oynadığı Hans’ın filmin sonuna doğru olan diyaloğu:

Paulo: Eller yukarı!
Hans: Hayır
Paulo: Ne?
Hans: Hayır dedim.
Paulo: Neden?
Hans: Çünkü yapmak istemiyorum.
Paulo: Ama silahım var...
Hans: Umrumda değil.
Paulo: Bu çok mantıksız!
Hans: Çok kötü!

25 Ocak 2013 Cuma

Karne



Yıl 2013... Yer Şehit Er Ersin İlkokulu, Göztepe Mahallesi, Kavacık...
Öğrenciler okulun önünü hınca hınç doldurmuş, okulun kapısının açılmasını bekliyorlar. Bu sene kare heyecanı bambaşka, okulun tatile girmesine üzülen çocuklarımızın tek tesellisi bu karneler...

Veliler öğrencileri zor tutuyorlar ama bir o kadar da kendileri heyecenlı bu sene, lakin ebeveyn değerlendirmesi de mevcut karnelerde.
Artık karneler değişik, iyi, pekiyi gibi ‘genellemeler’, orta gibi ‘konum’ belirleyen kelimeler tarih olmuşken, 3 – 5 gibi rakamlarla ölçülmüyor ders başlıkları.

Karne artık derslerle ilgili değil, öğrenci ile ilgili!
İşte örnek bir karne:


Batuhan: Eşsiz (Her öğrenci eşsizdir)
Özel yeneteği: Koşmak, zıplamak ve uçmak
Hedefi: Sporcu ve savaşçı olmak
Hareket Planı: Üzerinde çalışıyor
İfade Yeteneği:  Fazla
Mizah yeteneği: Üstün
Özgüven: Yüksek ama çalışılması gereken konular var
Farkındalık: Üzerinde çalışıyor
Aile sevgisi: Gözlerinin içi gülüyor
Arkadaş sevgisi: Hala gözlerinin içi gülüyor
Toplum önünde konuşma: Güzel ama geliştirilebilir
Analitik Düşünme: Başarılı
Sosyal empati: Gayret gösteriyor
Liderlik becerisi: Ön planda
Problem çözme yeteneği: Hızlı
Takım oyuncusu mu? Evet ama geliştirecek kısımlar var
Eleştiri: Kaldırmıyor
Yaratıcılık: Müthiş karakterler hayal ediyor
Etkili zaman kullanımı: zaman kavramı var, planlama üzerinde gayret etmeli
El becerisi: Çok ilgili değil, temel yetenekler üzerine çalışılacak...
...
Anne-Babanın çocukla iletişimi?
Hayata Hazır mı?

Yok artık demeyin, hayal etmekle başlar herşey...

Marka Odağı



Birçok firma markalarını genişleterek marka değerini ve erişimini artırmaya çalışıyor.
Yörsan peynir ve süt çeşitlerinden sonra meyve suyu çıkartıyor, Porche yüksek performansılı spor arabanın yanına cip kategorisine aynı marka ile giriyor, Tat salça ile başlanıp uskumru fileto, ketçap mayonez, hardal, hazır yemek, soslar, harçlar ve haşlanmış ürünler diye gidiyor...


Bazen marka genişlemek mantıklıdır. Domates salçasının yanına biber salçası, ketçap, mayonez olabilir veya sütün yanına yoğurt, peynir olabilir. Bu ürünler birbirini tamamlarken ve satış hacimini artırırken, birim maliyetler azalır ve marka erişimi de artar. Pazarlık gücü ve raf kapma konusunda da fayda sağlar. Hatta bazen bu ürünlersiz olmaz. Bugün kola üretiyorsanız bunun ‘şekersiz’ seçeneğini de üretmenin lazım.

Ancak çoğu zaman marka odağı, o marka için hayati bir başarı unsuru olabilir.
Ve belirgin özelliği ile o klasmanı sahiplenebilir.
Volvo, ‘güvenli’ araba üretir, Volvo’nun hafif bir spor araba üretmesi bu pozisyonunu bozar.
Selpak, peçetedir. Onun gerçek havlu üretirse konumunu değiştirir veya konumsuz kalır.
Nokia, cep telefonudur, onun saç kurutucusu üretmesi bu pozisyonu bozar.
Vefa, bozadır; ayran üretirse ne olur?


Doğal olarak her organizasyon büyür ve belli bir noktada tıkanabilir, daha fazla büyümek için ve benzer bir organizasyonla daha fazla ciro yapmak için en kestirme yollardan biri ürün genişletmedir ama bazen dönüşü imkansız olabilir; bıraktığınız konumu tekrar elde edemeyebilirsiniz.
Bazen de işin doğası gereği iş hacmi küçük olabilir; çok güçlü konumdaki Gillette markasının yıllık cirosu Amerikanın 4. sıradaki araba üreticisinden düşük... Firmanın iş hacmini büyütmesi için iyi stratejilerden biri kardeş marka kullanımıdır, daha maliyetli olsa da çoğu zaman daha etkili ve daha güvenlidir. Bugün birçok farklı zannettiğiniz markanın arkasında aynı şirket vardır.
 Coca-cola, Fanta, Schweppes, Fuse Tea, Cappy, Burn, Powerade, SenSun, Damla...

Bunu iyi yapan firmalardan biri de Apple; Apple TV, Machintosh, ve iPhone markalarının konumlandırılması ve kitleleri birbirinden ayrı...
Önemli olan markanın konumunu korurken, ek markalarının firma içerisindeki genel giderleri ve masrafları artırmadan sinerji yaratması.

Çok büyük ve efsane firmaların birçok ürünleri bir anda iflas ettiğine şahit olduğumuz bir dönemdeyiz. Coğrafi olarak, kategori olarak, hedef kitle (hedef kitlenin tanımlaması çok kritik) olarak kendinize savunması kolay bir köşe kapmanız gerek.

Zihinsel pazarlamaya göre bu pozisyon bir duyguya da hitap ederse daha güçlü olur. iPhone nun en büyük başarılarından biri beyinde ‘sevgi’ ile ilgili nöronları harekete geçirmesidir!

Marka genişletmek gibi önemli bir karar vermeden önce iki konuya dikkarle bakanızda fayda var:
  1. Marka stratejinize uyuyor mu?
  2. Ana mesajınızı zayıflatıyor mu?

24 Ocak 2013 Perşembe

Uzay Müzesi



İstanbul'da sadece bir yerde çocuklar ayın üzerinden selam verebiliyorlar.
Burası Uzay Müzesi, Marmara Forum... 'A Human Adventure'


Her ne kadar tüm o aya gidiş hikayelerini, roketlerini, uzay mekiklerini bilsek de, onları müzede görmek çok farklı duygular yaşatıyor insana. O dönemleri yeniden yaşıyor, o heyecanı tekrar hissediyorsunuz. Dünyayı dışarıdan bakmanın, galaksiler, nebulalar görmenin insanın bakış açısını sonsuza değiştirdiğine inanıyorum.


1960’lı yıllarda, Rusların ve Amerikaların soğuk savaş döneminin belki de tek faydalı tarafı uzay konusundaki rekabetidir. Bunun sonucunda Amerikalı ve Rus maymun ve köpeklerden sonra insanoğlu uzaya çıkıp, daha sonra da Kennedy’in Ay’a gidişi hedeflediklerini açıklayan o müthiş konuşmasından tam 7 yıl sonra insanlar aya bastılar.


İnsanlık olarak, 1969’daki teknoloji ile sınırları nasıl aştığımızı, nasıl bir cesaret gösterdiğimizi daha iyi anlıyorsunuz. Bir konserve kutusuna benzeyen o dönemki roket ve araçlar ve içindeki kablo ve mekanik parçaları görünce insan bir kez daha şaşırıyor.


Şu anda neler oluyor? Mars’da gezen bir aracımız, Evren’in elinden geldiği kadar gözlemleyen Hubble teleskobu ve uzayda 6 mürettebatı ile yörüngede gezen Uzay İstasyonu... Uzay konusunda, ülkeler arası rekabetin azaldığı bu dönemde keşifler ve ilerlemeler azalmıyor...


2001 Space Odeyssey, o seneye yetişmedi ama uzayın o muhteşemliği ve sonsuzluğu ile keşifler devam edecek ve ‘sınırsız’ olan Evren'e açılmaya devam edeceğiz...

23 Ocak 2013 Çarşamba

Why Stop Now



Türkçeye ‘Neden Şimdi Duralım’ diye çevirebileceğiniz film, mütevazi kadrosu ile küçük bütçeli bir komedi...
Pazar sabahı sineması deyip geçebileceğiniz bir film gibi dursa da, bir gencin, bir öğrencinin hayatına güzel bir bakışı var filmde.

Eli, piano çalmaya tutkusu olan bir gençtir. Annesini uyuşturucu bağımlılığından kurtarmak için rehabilitasyon merkezine giderken, bir şekilde uyuşturucu satıcıları tarafından rehin alınırlar ve macera komedi unsurları ile devam eder.


Eli’in babası ortalıkta yoktur, bu sebeple annesine annelik, kız kardeşine babalık etmektedir. Kız kardeşi ise artık duygularını elindeki bir kukla aracılığı ile ifade etmeye başlar ve onu ayrı bir karakter olarak algılar...
Mel Gibson’ın oynadığı ‘Beaver’ filmini hatırlatır bu kısım.

Eli, piano çalarken 'kendi'nin yok eder, sadece pianoya konsantre olur...

İşte o an’da Varlığını hissedebilir!
Uyuşturucu dağıtıcısı olan Sprinkles da gençken 100mt koşunda madalya almış ama sonradan bu hedeften vazgeçmiş biridir. Sprinkles ile Eli arasında bu konu üzerine bu yakınlık oluşur.

Filmde görebileceğimiz gibi bir öğrencinin veya bir gencin yeteneğini bilmesi, çalışması yetmez, onun hayatındaki tüm faktörleri birbirini etkiler. Aile yaşamı, özel yaşamı, sağlığı... Kendi başarısından herkes gibi kendi sorumlu olsa da, herkesin bir ‘yol göstericiye’ ihtiyacı vardır.

Sonunda annesi bu sorumluluğu kabul eder, işler düzelecek bir şekilde raya oturur...


1983 doğumlu Jesse Eisenberg’i The Social Network adlı filmdeki Oscar’a aday olduğu Mark Zuckerberg rolü ile hatırlayabilirsiniz. 2012’de To Rome with Love filminde de o kadar ünlü arasında gayet başarılı bir performans sergilemişti. Kesinlikle takip edilecek bir oyuncu...
Melissa Leo ise The Fighter filmde en iyi yardımcı kadın rölü ile Oscar ödülünü 2010 yılında kazanmış. 1960 doğumlu Melissa’nın oynadığı 100’e yakın film ve TV dizilerinden en ünlüleri 21 Gram ve Righteous Kill...
Sinema yazarı, senatist ve yönetmen Ron Nyswaner,  1993’de Philadelphia en iyi senarist dalında Oscar’a aday gösterilmiş...
Bu film de ustalığını göstermiş...

22 Ocak 2013 Salı

Sosyal Olmak Seni İnce Yapabilir mi?



Sosyal olmak kilo vermenizi sağlar mı? Cevap... belki!
Peki ya sosyal medya?

Son araştırmalara göre, daha çok sosyal ilişkide bulunan fareler, yanlız olan ve daha az yemek yiyen farelere göre daha zayıf kalmışlar.

Bilim adamları sosyal hayat ile meşgul olanlarların tezdüze hayata sahip ola kişilere göre daha zayıf olacağı kanısındalar. Arkadaşları ile bir araya gelenlerin ‘kahverengi yağ’ oranını arttıyor. Bu yağ tipi ısı elde etmek için kullanılan bir tür. Fareler daha fazla beslense de sosyal ortamdan dolayı özellikle karın bölgesinde oluşan yağ oranı 4 haftada %50 oranından daha az oluşuyor.

Artan kahverengi yağ oranı beyindeki ‘beyin kaynaklı nörotrofik faktör’ [BDNF] denilen bir kimyasalın da salgılanmasına katkıda bulunuyor. Bu kimyasal mevcut nöronları koruyor ve öğrenme, hafıza ve nöron gelişiminde faydası bulunuyor.
Burada önemli olan iki mesele var:
Birincisi, deney fareler ile yapılmış. Kemirgenler ve insanların sosyal ortamlardan etkilenmeleri farklı olabilir.

İkincisi, sosyalleşme deneyi bıyık bıyığa (farelerin sosyalleşmesi) yani yüz yüze yapıldı. Bu sebeple internet üzerinden sosyal ortamda bulunmanın gerçekten kontak kurmak ile farklı olacağı aşikar.  Yüz yüze kurulan diyaloglar daha fazla duygu ve beyin yoğunluğu içerecektir. Tweeter veya facebook gibi sosyal mecralardan mesaj atmak veya duvarına yazı yazmak aynı sayılamaz.
Aslında, bazı bilim adamları aşırı bilgisayar kullanımının sosyalleşme ve egzersiz yapmaya engel olduğunu ifade ediyorlar.
Sosyal ortamlarda fırtına gibi esenler, en ilginç fotoğreflarını koyanlar, sosyal ortamlardan çekingen olabiliyorlar. Burada sanal alemde fazla sosyal olup, arkadaşlarına ayırabilecekleri değerli zamandan kısıntı yapılabiliyor. Bu konuda sosyologlar da dikkatli olunması gerektiğini vurguluyorlar.

Sonuç olarak, araştırmanın ilgi çekici olan noktası, sosyal olmanın insalarda da kalori yaktırıyor olma ihtimali... 
 
Bazı kişilerin ince ve zarif oldukları için daha çok arkadaşı olduğunu düşünüyor musunuz?  Belik de tam tersidir, arkadaşlarının varlığı onları formda ve çekici tutuyordur. Ne dersiniz?

20 Ocak 2013 Pazar

Daha İnce Gözükmek İstemez misiniz?



Görsel yanılsamalar her zaman çok ilgi çekici olmuştur. Üstteki şekil tamamen iki boyutlu olmasına rağmen sanki bir derinlik varmış gibi algılarız. Beyin taramaları ve incelemeleri ile görsel ve duygusal olarak hangi konularda nasıl yanılsamalar olduğunu her geçen daha fazla anlamaya başlıyoruz.

Bu konuda yapılan zihinsel araştırmalar sadece sağlık veya pazarlama alanı ile kısıtlı değil. Eğitim, satış, iş yönetimi, davranış bilimleri ve psikoloji derken şimdi de tekstil ve modada bilimsel olarak ispatlanan algı yanılmaları kullanılmaya başlandı. Klasik olan dikey ve yatay çizgilerin ötesine geçen tasarımlar tercih ediliyor.

   Hem de ünlüler tarafından. İşte Victoria Beckam ve Kate Winslet! 

Moda dahil her türlü tasarımdaki küçük farklarla ürünleri daha ince, daha çarpıcı, daha dikkat çekici, daha küçük, daha güvenli vs. yapabilir misiniz?

19 Ocak 2013 Cumartesi

Öğrenmeyi Öğrenmek


Her sene sonunda o yıla kadar öğrendiklerimi ve neleri artık doğru saymadığımı düşünür ve temiz bir liste hazırlarım. Sanırım 2012 senesinin en çarpıcı yanlarından biri öğrendiklerimizi unutup tekrar öğrenme sürecine girebilmek oldu. Bu devamlı bir süreç...
İşte öğrendiklerimin 2012 sonu listesi: 

1. Çok çalışmakla verimli ve odaklı çalışmak aynı değildir.
2. Her sabah 10-15dk egzersiz yapmak (yürüyüş, nefes... vs) güne zinde başlatır.
3. Hergün bir önceki günün üzerine birşey koymuyorsan geri kalırsın.
4. Doğru işe doğru kişileri doğru pozisyonlarda çalışmalı.
5. İşe giderken ayakların geri geri gidiyorsa bir problem vardır.
6. Erteleme için bahane bulmak korkunun kılık değiştirmiş halidir.
7. Korkmamışsan, acı çekmemişsen çok fazla büyümemişsin demektir.
8. Kimse sizin vizyonunuza inanmasına gerek yok, siz inanmaya devam edin. 
9. Önce kendiniz, sonra eşiniz, sonra aile, sonra iş...

10. Ancak iş çok vaktinizi aldığı için onu hayatınızdaki hayallarinizi gerçekleştirmek ve ürentken olmak için harcayın.
11. Şeffaflık, yetki ve takım olma işteki en önemli kavramlar...
12. Disiplinli olmak kuralcı olmak değildir. Disiplin sabırlı bir şekilde tutarlı ve sebatkar olmaktır.
13. Tüm iyi fikirler rahatlamışken gelir, stres halindeyken değil.
14. Evrendeki her şey, her hücremiz, her madde hareket ve değişim halindedir. Değişim olmadan gelişme olmaz.
15. Sürecin tadını çıkarın, süreçte veya yolculukta eğlenin, sonuç bunların sonunda nasılsa gelecektir.
16. Yolculuktaki her küçük adımınızı kutlayın. Burası sizin kontrol noktanı olsun.
17. Yaptığınız işin uzmanı olun.
18. Mızmızlanmayın, şikayet, endişe ve olumsuz düşünce ve konuşmalardan kurtulun. ‘Yapacağım’, ‘Bu harika’, ‘Buradaki fırsat nedir?’ deyin.

19. Paylaşın, paylaştıkça çoğalacak, siz de parlayacaksınız.
20. An’da olun. Geçmişi sadece ders almak, geleceği ise planlayıp, şu an’da harekete geçin.
21. Eğlenin. Kendinizle, eşinizle, ailenizle, arkadaşlarınızla, işinizde...
22. Odaklanın, orada olun. Konuşurken göz teması kurun, gülümseyin. Kibar olun. Takdir edin.
23. Dakik olmak yetmez. Erken gidin, bilgisayarınız veya kitabınızla vakit geçirin.
24. Herşeyi yapmaya kalkarsan hiçbir şey yapamazsın. Bir işi yaparken odaklan.
25. İşe erken gel ve ilk bir saatini verimli çalış, güne hazır başla.
26. Sessizliğe zaman ayır.

27. Hayalden Hedefe, Stratejiye, Çeyreklik, Haftalık ve Günlük hedeflere gidin.
28. Davranışların inançlarının bir göstergesidir, söylediklerinin değil.
29. Her gün bir gün önceye göre kendini geliştirmelisin.
30. Hissederek şükredin.
31. Sizi geliştirecek ve ilham verecek kişiler ile vakit geçirin.
32. Dürüst olun ve koruyun. Bu iskambil kağıdından kule yapmak gibidir. 
33. Koyun olmayın. Herkes kendi seçimlerinden sorumludur.
34. İnsanlar en iyisi için ödeme yapmaya hazırdır.
35. Başımıza gelen her şey bir sebepten dolayı geliyor, bunun sebbini düşünmektense, bunu bir fırsat olarak görüp bir sonraki aşamaya geçersin.
36. Trafiği daha verimli geçirebilirim. Düşünürüm, nefes alır, kitap dinler, hatta film seyredersin.
37. Hayatı sevdiğin oyun alanına dönüştürebilirsin.

18 Ocak 2013 Cuma

Kon-Tiki



En iyi yabancı film dalında Oscar adaylarından biri Kon Tiki...
Film muazzam bir hayat hikayesinden yola çıkılarak yapılmış.
Filmin kahramanı Norveçli antropolog ve kaşifin Thor Heyerdahl hayat hikayesi  çok ilginç.
Kim olduğunu bilen ve hayatını keşifler yapmak için adayan biri Thor.
Oslo Üniversitesi'nde öğrenciyken Pasifik Okyanus'undaki Markiz Adaları'na gider. Polinezyalılar üzerinde yaptığı uzun araştırmalar sonucu adalara ilke gelenlerin deniz yoluyla doğudan (Peru) geldiğini öne sürer. Kimse ona inanmaz, ciddiye almaz ve sponsor bulamaz. Bunların hiç biri Thor’u engelleyemez.

Aynı şekilde bir sal yaparak 1500 yıl önceki seyahatin olabileceğini ispat etmek üzere 1947'de beş arkadaşı ile Peru kıyılarından yola çıkar. Kon-Tiki adı verilen sal ile tam 101 gün süren badireli yolculuktan sonra  8,000 km yol aldıktan sonra Polinezya kıyılarındaki kayalıklara varır. Yolda köpekbalıkları, dev balinalar, uçak balıklar ve tabi fırtınalar ile karşılaşırlar.

        28 Nisan 1947'de başlayan yolculuk 7 Ağustos 1947'de sona erer.


Tekne, adını İnkaların "Güneş ve Fırtına Tanrısı" Tici Viracocha'dan almıştır. "Kon-Tiki" bu tanrının çok daha eskilere uzanan bir başka adıdır. Heyerdahl'ın orijinal salı şimdi Oslo'da bulunan "Kon-Tiki Müzesi"nde sergilenmektedir.

                                             Kon Tiki Müzesi
Thor Heyerdahl'ın dünyaca ünlü kitabı Kon-Tiki bu yolculuğu anlatır.

Bu kitap Türkçe olarak da yayınlanmıştır. Heyerdahl, daha sonra papirüsten yapılmış bir tekneyle Fas'tan yola çıkarak Güney Amerika'ya varmak ister. Teknesi bir süre sonra suya dayanamaz duruma gelince yolculuğunu yarıda kesmek zorunda kalsa da 1970 yılında bunu tekar dener ve bu sefer yolculuğu başarıyla tamamlar.


Thor Heyerdahl, 1950 yılında kendi yönettiği belgeseli ile Oscar ödülünü kazanır. 2002 yılında 88 yaşında bu dünyadan ayrılır.

Yönetmenler Espen Sandberg ve Joachim Rønning’in en önemli filmleri yine bir gerçek hikaye olan Max Manus ve Bandidas.
Başroldeki Pål Sverre Valheim Hagen’i Max Manus’daki yan rollerden hatırlayabilirsiniz. Thor rolü ile kariyerinde önemli bir adım attığını ileride görebiliriz.
Son olarak Thor’un eşinin adaya varınca açılacak olan mektubu çok anlamlıdır. Onu ne kadar çok tanıdığının, inandığının ve sevgidiğinin kanıtı gibidir...

Sevgili Thor,

Başardın. Fatu Hiva’daki gece Tiki’yi anladın.
Yüzme öğrenmene de gerke yok.
Suya düşersen de iradenle yüzersin.
Anlamış olacağın üzere, ben, Tahiti’de seni bekliyorum.
Çünkü bu bizim hayatımız ve kuralları sadece biz koyarız.
Sen kim olduğunu biliyorsun.
Ve hayatının sonuna kadar her an günabatımını kovalayacaksın.
Thor, bu pasifik Okyanusunu keşfetmekle ilgili değil.
Gitmenden önce neden gittiğin önemliydi.
Her şeyi geride bırakamadın ve bilinmeze doğru yol aldın.
Ama bu sensin.
Benim sevgili Thor’um.
Komik olan şu ki ben seni yine de seviyorum.
Ve bizi uzaklaştıran şey de bu.

Liv

17 Ocak 2013 Perşembe

Akıldışı Zihinlere Nasıl Satış Yaparsınız?



Kimmiş onlar demeyin sakın! Çoğu zaman hepimiz akıldışı kararlar vererek satın alıyoruz.
Buna kişisel veya kurumsal alımlar da dahil.
İşte zihinsel araştırmalar sonucunda ortaya çıkan şirketlerde sıkça rastladığımız engeller.


Girişimcilere stratejik pazarlama konusunda danışmanlık yapan Don Metznik’in (www.metznik.com) tekniklerinden bazıları:


1. Bulunabilirlik Hatası: aklına ilk gelen şey ile değerlendirmek.
“Göze çarpan (bulunabilir), duygusal olarak etkili, dramatik  ve görsel olan bilgi soyuttan ziyade somuttur.”
Ne yapmalı? 
Bunu kendinize bir avantaj kullanmalısınız. Hatırlanmak için son sunan olun. (Sunumunuz iddialı ise ilk de olabilir). En çarpıcı satış argümanınızı en sona saklayın. Etkili bir hiyake anlatın. Kağıdınızı yere düşürün. İlginç giyinin. Güçlü görseller kullanın; özellikle metaforlar...

2. Halo etkisi: Eğer bir kişi çarpıcı bir iyi özelliğe sahipse, o kişinin diğer özellikleri de olduğundan daha iyi algılanacaktır.
Ne yapmalı?
En güvendiğiniz özelliğinizin ve özelliğin üzerinde sunum boyunca durun. Eğer rakibinizin böyle bir avantajı varsa, bu özelliğe karşı sağlam dayanaklarla argüman geliştirin.

3. Otoriteye düşünmeden boyun eğme: Grup normları, sistematik eğitimler ve sonuçlar karşında yaptırım uygulamama veya sorumluluk alınmaması sebep olur.
Ne yapmalı? 
Sizin argümanlarınız otoriteye karşı mı çıkıyor? Karşı çıkıyorsa bunlar hakkında soru işareti yaratacak savlarınız mevcut mu?

4. Uyumlu olma isteği: bu çoğunluğa uymama korkusu, reddedilme korkusu, ve aptal gözükme korkusundan kaynaklanır.
Ne yapmalı? 
Korku çok güç bir motivasyon etkenidir ve çalışmalar göstermiştir ki kaybetme korkusu, bir şeyi elde etme isteğinden daha güçlüdür. Bu sebeple güven telkin etmelisiniz; referanslar sunun, analizler, veriler, ve gerçek hikayeler ile savınızı destekleyin.

5. Topluluk Kuralları: Panik, düşmanca duygular ve aldatılmadan kaynaklanır. Öneriniz topluluğa bir tehdit oluşturabilir.
Ne yapmalı?
Böyle bir ihtimal karşısında savınızı farklı bir şekilde ifade edebilir veya daha ılımlı bir seçenekle değiştirebilirsiniz.

6. Seyirci Etkisi: birey olduğundan daha az sorumlu hisseder. Sunum yaptığınız ekip toplum veya seyirciden etkilenir.
Ne yapmalı?
Seyirciyi düşünerek savınızı destekleyecek farklı bir argüman geliştirin. 

7. Basma kalıp fikirler: “öryargılı basma kalıp fikirler yaygındır, güçlüdür ve başetmek zordur.” 
Ne yapmalı?
Gruba en uygun özelliklerinizin üzerinde durup farklılığınızın üzerine gidin. Mutlaka bu fikirlere karşı iseniz, bunu anlatırken verilecek deliller bu fikirlere ters olmayan kısımlarını sunun.

8.  Organizasyon yanılgısı: “bir organizasyonun mantıklı hareket etme varsayımı” Pratik olarak her bölüm ve birey kendi çıkarlarını gözetir ve firma bir bütün olarak hareket edemez."
Ne yapmalı?
Her birimin önceliklerine göre farklı argümanlar geliştirip, tüm kaleleri göz önünde bulundurun.

9. Geleneklere bağlılık: Yenilik ve değişime kadar korkudan kaynaklanır.
Ne yapmalı?
Kendi sunumunuzdaki herhangi bir geleneksel yönü belirtin. Başka uygulamalardan örnek verin. 

10. Hatalı Tutarlılık: gerçeklere rağmen inançlara sabit kalmak.
Ne yapmalı?
Mevcut inanç sistemi ile gerçekleşebilecek risklere odaklanın.

11. Olumsuz tarafların abartılması: olumsuza odaklanmak.
Ne yapmalı?
Olumsuz tarafları yumuşatmaktan ziyade, pozisyonunuzu olumsuzdan ayırmaya çalışın.

12. Stress altında veya duygusal karar vermek: seçenekleri görmezden gelip çarpıtılmış bir karar vermek.
Ne yapmalı?
Hikaye kullanımı, metfor veya görseller ile daha gerçekçi bir dünya çizin.

13. Kendine yontmak: Başarıyı kendine yontanlar, başarısızlığı başkasına... 
Ne yapmalı?
Savınızın risksiz oladuğunu ve başarı şansının yüksek olduğu konulara odaklanın.

14 Ocak 2013 Pazartesi

The Sessions



Mark O'Brien, 31 Temmuz 1949’da doğmuş bir Amerikalı. 1955’de, 6 yaşındayken tüm vücudu felç geçirir ve kalan hayatını demir bir solunum aletine bağlı olarak geçirir. Onun çalışan sadece üç kası vardır: biri boynunda, biri çenesinde ve biri de sağ bacağında. Mark'ın mesleği? O, şair ve yazardır...6 yaşında yazar olma hayalinden vazgeçse de okuldan mezun olunca bir kaç şiir yazar. Ağızdaki çubukla bu hayaline tekrar tutunur ve şiirlerine devam eder.

Mark, tüm şartlara rağmen Tanrı’ya olan inancını yitirmemiştir, filmde de bol bol seyredeceğiniz kilisenin rahibi Brendan ile sık sık duygularını paylaşmaktadır.

Mark 38 yaşına gelir ve kendi kendine bile olsa bir cinsellik deneyimi yaşamamıştır. Bundan dolayı Seks Terapsi almaya karar verir. Seks terapisi için Brendan’dan onay isteyen Mark’a şöyle der: “Öyle hissediyorum ki, Tanrı senin için tek seferlik bir bilet veriyor. Lütfen devam et.”

Halen mesleğini sürdüren, kanseri yenmiş, şu anda 68 yaşında olan seks terapist Cherly Cohen Greene (Helen Hunt), Mark ile tanışınca hayatının değiştiğini söylüyor: “Mark, hayatımda rastladığım en cesur kalbe sahip insan.” diye tanımlıyor Cherly.
Cherly Cohen Greene ise şu aralar bir kitap çıkarma hazırlıklarında...

Helen Hunt... Bu filmdeki rolü ile Oscar ödüllerine adaylar arasında yeralıyor. Yıllar geçtikçe olgunlaşan şarap gibi... Helen Hunt. Mad About You isimli dizi ile yıllarca televizyonda tanınan Helen, As Good as It Gets filmdeki rolü ile Oscar ödülünü kazanmış. 2000 senesindeki Mel Gibson ile oynadığı What Women Want filmindeki performansı ise görülmeye değer.  

Her ne kadar Mark, çok hareketsiz bir karakter de olsa, bu tip rollerin büyük hazırlık ve çaba gerektirir. Bu konuda John Hawkes’ın hakkını yememek lazım. The Sessions’deki Mark rolü ile Hollywood Film Festival’de ödüle hak kazanmış olan Hawkes, Winter’s Bone adlı filmde En İyi Yardımcı Erkek dalında Oscar ödülüne aday gösterilmiş. Hawkes’i, John Cusack ile beraber oynadığı Identity filminde otel müdürü rolü ile hatırlayabilirsiniz.

Yönetmen Ben Lewin 1946’da Polonya’da doğmuş. Ağırlıklı olarak TV dizileri üzerine çalışan Lewin, hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği Paperback Romance, The Favour, the Watch and the Very Big Fish, ve Georgia gibi filmler ile ön plana çıkmış. Mark’ın hikayesi çok etkileyici bulan Lewin bu hikayenin senaryosunu da beyaz perdeye aktarmış.

                             Mark sevgilisi Susan ile birlikte...
Mark 1999’da 49 yaşında bu dünyadan ayrılır.
Cenaze töreninde Brendan şunları söyler:
'Dinamik bir sesti felçli bedeninde. Hayatını dolu dolu yaşadı. Ve her zaman görevini biliyordu aşkı... Duygusal ve fiziksel aşkı ve Mark böyle yaşadı. Nefes alıp verdi sevgiyle... 49 yıl. Sevdi ve sevildi...'
Aşk Şiiri Ama Kimseye Özel Değil
(Love Poem to No One in Particular)
Sana kelimelerimle dokunmama izin ver ellerim yerine,
Kelimelerim saçlarını okşasın
Ve sırtından akıp gitsin.
Ellerim... Işığı olsun uçsun etrafında,
Bir dilek gibi... Arzum olsun
Ve kelimelerim aklını alsın
İşkence gibi olsun,
Ne olursa olsun bunu kabul et
Kibarca beni yaşa.
Mark O’Brien

10 Ocak 2013 Perşembe

Now is Good



Eckhart Tolle der ki, sadece ‘an’ımız var, ne geçmiş var, ne de gelecek...
Geçmiş dediğimiz önceden yaşadığımız an’larımız, gelecek ise gelecekteki an’larımız.
Şu an olmayan hiçbir zaman dilimi yoktur.


Her şeyin cevabı bugün'dedir, şimdi'dedir. Yarın da gelince sonuçta ‘bugün’ olur. Anlarımız tek sahip olduğumuz zaman dilimidir ve bu yüzden kıymetlidir. Diğer bir taraftan gelecek olan ‘an’larınızı güzel yaşamak, hayallerinizi gerçekleştirmek için plan yapıp bu anda hareket etmek gerekir. Bu yazının konusu olan film, insanı bu noktalara götürür nitelikte.
 


Now is Good (Şimdi Güzeldir) filmi lösemiye yakalanmış genç bir kızın tedavisini sonlandırmasının ardından hayatının son döneminde yaşadıklarını konu alıyor. Tessa’nın anne ve babası ayrıdır. Sorumluluk almayan bir annesi, bu sebepten ötürü tamamen kızına anne olmuş ve ona aşırı düşkün bir babası ve bir erkek kardeşi vardır Tessa’nın. Ancak Tessa’ın ihtiyaç duyduğu ikisi de değildir. Tessa, hayatının kalanı için hayalindeki yapmak istediklerini listeler ve bu listeyi tamamlamaya çalışır.

Zaman geçtikçe listedekilerin bazıları önemini yitirir, bazı yeni maddeler gelir. Tessa'nın yapmak istediklerinin başında da biri ile beraber olmak gelmektedir. Ancak bunu tanımadığı biriyle yapmak istemez, derken komşusuna (Adam) aşık olur ve son dönemini onunla beraber geçirir. Komşusu Adam, liseyi bitirmiş ama hiçbir planı olmayan bir gençtir. Tessa, Adam’ım hayallerini düşünmesi ve harekete geçmesi için örnek olur.

Listedeki maddelerin bazıları çılgınca da olsa, denemekten çekinmeyen Tessa, yaşadıklarıyla listesini kontrol edip güncellemektedir. Açık sözlü, hayatına tutunan, cesur bir karakter Tessa...

Aile dinamiği ne olursa olsun, Tessa ailesine ve hayata isyan etmiyor, olanı olduğu gibi kabul ediyor ve kalan anın değerini biliyor. Ne olursa olsun kaderin arkasında çok daha büyük bir gücün olduğunu bilir gibi...



Oyunculara gelince...
Dakota Fanning’i 2009’daki aksiyon filmi Push’dan ve The Twilight Saga’dan hatırlayabilirsiniz. 1994 doğumlu Amerikalı oyuncu, bu filmde harika bir performans sunmuş. Amerikalı olmasına rağmen bu rolü gereği Fanning filmde muazzam bir İngiliz aksanı ile konuşuyor.

Anne rolündeki Olivia Williams, insanı çileden çıkartacak bir karakteri hakkını vererek oynamış. Roman Polanski’nin The Ghost Writer filminde en iyi yardımcı oyuncu ödülü alan Williams, filme değer katmış.
 


Film, Jenny Downham’ın ‘Before I Die’ kitabından uyarlama. Senaristi ve yönetmeni Ol Parker İngiliz ve 1969 doğumlu. Çok ilginç bir konusu olan The Best Exotic Marigold Hotel filminin de senaristi olan Parker, İngilterenin çok güzel doğasını iyi kullanıp müthiş kareler yakalamış. Kendisini takip etmeye devam edebilirsiniz...
 


Her ne kadar hüzünlü gibi gözüken bir hikaye de olsa, yaşamın ancak ölümle var olacağını hatırlatan, ancak bunu anlayınca şükür dolu bir hayatımızın olabileceğini hatırlatan çarpıcı bir film... 
"Hayatlarımız bir seri anlardan oluştur. Hepsinin gitmesine izin ver. Anlar. Hepsi birleşip şu anda birleşir."