31 Aralık 2016 Cumartesi

Hayat


Hayat nehre benzer;
Hiç durmadan akar durur...
Yazılmıştır belki bu dizeler defalarca...

Ancak ne önemi var,
Bilgi zihinden kalbe gitmedikçe.

Nehrin tersine yüzmeyi bırakmadıkça,
Güvenli görünen kayalara tutunmayı bırakmadıkça...

İlk defa kendini bıraktığında,
Alır seni hiç tatmadığın bir korku, bir yalnızlık...

Zamanla görürsün ki,
Yalnız değilsin, en ıssız adada bile...

Sanma ki, her şey güllük ve gülistan,
Yine var, ıstırap ve zevk...

Ancak bu sefer sadece; kabul...
Gelenin kabulü, gidenin kabulü...

30 Aralık 2016 Cuma

Başarının İzafiyeti

Tüm başarıların kullanım ömrü oldukça kısadır. Neyi başarı olarak adlandırdığımızın bir önemi yoktur. Kendi bireysel veya toplumsal bilgi ve tecrübelerimize göre, 'geçmiş' kökenli kriterler oluşturarak, ‘bu başarılı, bu da başarısız’ deriz. 


Oysa ki, tüm başarı hallerinde, yaptığımız işi, sonucunu, ödülü, kendimiz ile özdeşleştiririz. Hatta kendi özdeşleştiğimiz bir topluluğa ait başka birisinin başarısı bile bize övünç kaynağı olur. Kendi milletimizden bir sporcu bir rekor kırarsa biz de seviniriz. Tuttuğumuz takım kazanırsa, ‘kazandık’ deriz. Ancak başka bir millet veya takım için, aynı durum pek geçerli değildir. 
Sonuç olarak, başarı kriterleri hep dış kökenlidir, geçmiş bilgi ve deneyime dayanır. Bu da beraberinde özdeşleşmeyi getirir...
Geçici bir tatmin duygusu kaplar zihnimizi... Tüm duyumlarda olduğu gibi, etki zamana bağlıdır ve bu etki çabucak sönüverir. Yeni bir başarıya, yeni bir tatmine ihtiyaç ortaya çıkar. Kısır döngü sürüp gider...

Bu zamana bağlı bakış açısı, okul çağlarında yerleşmeye başlar. Hayat planı bellidir. Hedefler konur ve tabi ki hedefin ucundaki havuçlar (ödüller)... Havuç havucu kovalar. Okulda başarı ile güdülenmeye alışırken, kendimizi hep diğerleri ile karşılaştırırız. Bu, aynı zamanda zihnin öğrenme şeklidir; kısa yoksa, uzun da yoktur... Zihin, ya geçmiştedir ya da gelecekte... İşte sadece şu anda yaşayabileceğimiz yaşamı, devamlı Zihni'mize mühürlenmiş hedef bazlı düşünmekten dolayı yaşayamayız. İçimizdeki yaratıcı tarafın ortaya çıkmasına engel oluruz... 
Gerçek özgünlük, içtenlikle ortaya çıkar...

Bu aşamada hedefler, hesaplar, bireysel dinamikler yoktur... Kişi, ego erimiş, sadece oluş kalmıştır. Her sene koyduğumuz hedeflerin, gerçekleşse de, gerçekleşmese de, ne kadar geçici, göreceli ve önemsiz olduğunu göremiyor muyuz? Bunu görmek ve anlamak ancak son derece dikkatli ve dingin bir zihinle ortaya çıkar... Geçmiş ve geleceğin olmadığı, sadece salt dikkat olduğu bir anda... 

29 Aralık 2016 Perşembe

Swiss Army Man


Bize verilen hayat planı oldukça standart ve planlıdır. Demir parmaklıklı bir hapishaneyi andıran yatağımızla beraber bir çok konuda yönlendirilmeye başlarız. Derken anne, baba, çevre ve okul ile koşullanma ve kopyalama devam eder. Bu verimli bir şekilde çalışıp, bedeni hayatta tutmayı hedefleyen zihin için kolay adapte olacağı bir durumdur. Beynimiz, otomatikleşmiş her türlü davranışı yeni olanlardan daha az enerji harcayarak yapar. Değişikliğin olmaması onun güven ihtiyacını da karşılamış olur. Ancak içimizde başka bir şey merak içindedir; her şeyi sorgulamak ve içinden gelen, ona haz veren şeyleri yapmak ister... Bu kesinlikle zihin değildir. Oysa ki, sistem hiç bir zaman sorgulamayı sevmez. Bizlerin, belirlenmiş alan içerisinde dolaşmasını ister...

Bu bilgi çağında, gereksiz bilgi ile o kadar gömülmüşüzdür ki, en temel soruları sormayı akıl bile etmeyiz... Her şeyi bildiğimizi düşünürüz. Geçmiş bilgi ve deneyimlere dayalı düşünceler ve duygular hayatımıza hakimdir. Bildiğimizin doğru olduğundan emin olabileceğimiz tek şey vardır; o da var olduğumuzdur.

Swiss Army Man, ıssız bir adada intihar etmek üzere olan bir gencin, kıyıya vuran diğer bir gençle olan karşılaşmasını konu alır. Bu diyaloglarda genelde sorgulanmayan konular vardır. İlk temel soru ise; “Biz kimiz?” dir.
“Bu sensin. Bu da senin bedenin. Burada da beynin var. Burası bir şeyler hatırlayacağın yer. İnsanlar bu duruma gelebilmek için milyonlarca yıl evrimleşti. Tüm bu şeyleri yapıyoruz, bu hayatta kalmamıza yardım ediyor. Yani öyle sayılır...”
Bizlere öğretilen en büyük illüzyonlardan birisi bireyselliktir. Hatıra, yani bellek, yani beyin ile özdeşleşmiş bireyler olarak hep karşılaştırma yolu ile düşünür ve karşıtlıklarla öğreniriz. Olmamız gereken ile olduğumuzu düşündüğümüz şey arasındaki fark zihnin içinde strese yol açar. Bu sebeple olduğumuzu şeyi ne olmadığını keşfetmekten ziyade uyum sağlamaya çalışırız.


Mutluluk
“Gezegende yaşayan 7 milyar insan var. Oraya buraya koşan, göz kırpan, nefes alan ve yemek yiyen insanlar. Sen de onlardan biriydin. Muhtemelen mutluluğu arıyordun. Herkesin yaptığı şey budur. Seni mutlu edecek birini ararsın. Bir arkadaş, bir sevgili ya da bir köpek. Bazen de hayatının geri kalanını geçirmek isteyeceğin o insanla karşılaşacak kadar şanslı olursun. Buna da aşk derler...”
Tüm bu plan rekabete dayalı bir ödül sistemi ile desteklenmektedir. Acıdan kaçınan zihin, arzularının peşinde koşar. Buna da ‘mutluluk’ der... Hep bir mutluluk hikayesi peşindeyizdir. Öte yandan, zamana tabi olan her şey başlar ve biter. Acı da, mutlulukta da... Olumsuz duygular ve yönler ile yüzleşmedikçe, bu kısımları bastırır,sahte yaşamlar peşinde koşarız. Her gıdım mutluluk bir süre sonra etkisini yitirir ve daha fazlası için uğraşmaya başlarız. İşte, kısır döngü böyle çalışır.

Düşünceler

-Beynimde dolaşan bu görüntüler ne?
*Düşünmeyi kes.
-Elimde değil.
*Bu bir düşünce ve bu da bir düşünce. Bu da bir düşünce. Düşünce, düşünce, düşünce. Bunların hepsi düşünce. Bazen düşünceler başka bir düşünceye dönüşüyor. Neden bu düşünce beni çok yalnız hissettiriyor. Bir düşünce hakkında bir düşüncem var. Düşünceleri nasıl saklarsın? Ve neden her şeyi saklamak zorundayız?
-Bu düşüncelerle ne yaparsın?.. ...Belki bu düşünceyi tuhaf bulacaksın, ancak keşke ölü olsaydım... Şimdi de sen ölüyorsun.
*Bunun sorumlusu sen değilsin. Tanrı biliyor ya, bunu denedim. Her defasında bir şey çıktı karşıma. Bazı düşünceler devam etmemi sağlayacak kadar güzeldi. Belki hayatta kalmak beyninin ortaya çıkardığı bir şeydir.


Düşünceler kontrol edilemez. Onlar ya geçmiştedir; olumsuz deneyimlerden yakınır, olumlu olanları da tekrar etmeye çalışır... Ya da gelecektedir; gelecek hakkında endişe duyar veya hayal kurar. Zihin şu anda değildir. Yaşam ise sadece şu anda yaşanabilir... İçimizdeki o yaratıcı güç, sezgiler, sevgi ancak zihin sustuğunda ortaya çıkar. Hedef mutluluk değil, zamana tabi olmayan huzurlu alandır.

Cinsellik
Filmde ele alınan diğer bir konu da cinsellik ve mastürbasyondur. Zihnin tamamen sakinleştiği bu tecrübe ise, genellikle toplum tarafından fazlaca konuşulmaz ve çocuklar doğru düzgün bilgilere ulaşamazlar. Baskılama ne kadar fazla ise, yan etkiler de o kadar fazla olur. Amerika’daki bazı rahiplerin erkek çocuklara uyguladığı cinsel tacizler, bu duruma bir örnek teşkil eder. Hank’in ise bu konudaki deneyimleri onu derinden etkilemiştir..
“Ebeveynler çocuklarına cehenneme gideceklerini ya da kör olacaklarını söylerler. Fakat benim babam derdi ki, “Hank biliyorsun. Eğer onu yaparsan, enerji harcayacaksın. Hem orgazm sırasında, hem de günlük sperm üretimi sırasında. Bu yüzden eğer çok fazla yaparsan bunlar birikir ve ömrünü kısaltır. Bu sebepten dolayı ortalama olarak erkeklerin yaşam süreleri daha kısadır.”

-Sadece aklımdan geçenleri söylüyorum.
*Öyle aklımdan geçen her şeyi söylemezsin. Bu kırıcı olur.


15 Aralık 2016 Perşembe

Altamira


İnsanlık tarihine baktığımızda bir çok keşfin, aşırı tepkilere maruz kaldığını ve inkar edildiğini görebiliriz. Bilimin karşısına çıkanı dogmatik bir inançtır çoğu zaman. En meşhur örneklerden biri ise “Ama yine dönüyor” dediği iddia edilen Galileo’dur. Engizisyon mahkemesinin Galileo üzerindeki ağır baskılarından sonra, Galileo çoğu iddiasında vazgeçmiştir. Ancak kalan hayatını ev hapsinde geçirmekten kurtulamamıştır. Meselelerin arkasında yatan dinamikleri anlamak için derine inmek gerekiyor. Öncelikle bilimin ve inancın mekaniklerine bakmakta fayda var.

Bilim, basit bir şekilde çalışır. Öncelikle “gözlem” yapılır. Bu doğada olabilir veya deneyler sayesinde olabilir. Gözlemlenen olgulara “tahmini açıklamalar” getirilir. Bu açıklamalar ile genelleme yapılarak “öngörü” oluşturulur. Ta ki, başka bir gözlem bu öngörünün hatalı olduğunu ortaya koyana kadar... 

Ay ve güneş dünyanın etrafında hareket ediyor – gözlem –, dünya evrendeki her şeyin merkezidir – tahmini açıklama – , demek ki, her şey dünyanın etrafında dönmelidir – öngörü –.  Sonuç olarak, bilim, elbette önemlidir, ancak yeni bir gözlemi, eski bilgiler ışığında değerlendirir. Yenilikçi ve meraklı olan insanın kendisidir... Bu gözden kaçırılmamalıdır.

Öte yandan dogma ne demektir? Değişmeyecek olan kesin ve tartışılmayacak gerçek. Bir şey hakiki ise, neden tartışılmasından rahatsızlık duyulur? İşin arkasına baktığımızda ise görürüz ki, dogmanın arkasında varsayımlar, güvenlik arayışı ve çıkar ilişkileri vardır. Tüm bunların arkasında zihin yatmaktadır. Bedeni hayatta tutmakla görevli olan zihnimiz, değişiklikleri hiç sevmez. Kendi fikrinin aksine bir fikir, zihin için bir tehdit oluşturur ve beyin rasyonel kısmı devreden çıkartarak savunmaya geçer; kaç veya savaş...


Yeni görüş çok güçlü veya mevcut fikirlere yakınsa, aşırı derecede kolay kabul etme eğilimi de ortaya çıkabilir. Bunun reddetmekten pek bir farkı yoktur. Zihin yine devrededir. Bu sefer körü körüne reddetme yerine, körü körüne destekleme ve inanma vardır. Oysa ki tüm yenilikler, keşifler tamamen açık ve meraklı bir ruh hali ortada olduğu zaman gerçekleşir. Zihin ne karşı çıkar, ne de destekler.

Altamira filminde konu alan keşif, Marcelino Sanz de Sautuola tarafından gerçekleşir. Gerçek hikayeye dayanan filmde, amatör arkeolog Marcelino, küçük kızı ile beraber Altamira mağarasını keşfeder. Bu mağaranın duvarlarında muazzam Bizon resimlerine rastlanır. Eski çağlardaki insanların resim yapamayacak kadar ilkel olduğuna inanan bilim adamları Marcelino’yu küçük düşürecek tüm girişimlerde bulunurlar. Öte yandan, kilise de ona karşı cephe alır; onlara göre bu iddialar, İncil’le çelişmektedir. Durumu Galileo kadar vahim olmasa da, keşfinin onaylanmasını göremeden bu hayata veda eder.

İlk zamanlarda karısının bile ona karşı çıktığı Marcelino, kendisinin tahmininden çok daha eski olduğu, daha sonra anlaşılan bu mağara uğruna tüm itibarı yitirmiş ve dışlanmış... Zihinlerin dirençleri, kişisel hesaplar bu muazzam keşfin önünde engel olmuş... Öte yandan, bu hikayenin de doğru olmadığını iddia edenler var. İddia göre fakir bir çoban olan Modesto Cubillas, Marcelino’ya ait olan topraklarda bu mağarayı keşfediyor... 
Kişisel hesaplar halen devam mı ediyor? Kimin bulduğunun gerçekten bir önemi var mı?..

13 Aralık 2016 Salı

Captain Fantastic


Bazen her şeyi bırakıp çekip gitmek mi istiyorsunuz?
Her şey çok fazla mı geliyor? Her şeyin, rekabetin, şiddetin, sevgisizliğin aşırısını mı yaşıyoruz?
Belki de artık basit ve doğal yaşam daha cazip gözüküyor...
Bazen ailemizi alıp, bazen tek başımıza çekip gidesimiz geliyor.

Captain Fantastic filmi modern hayatı tamamen bırakmış, ormanda tek başlarına yaşayan bol çocuklu bir aileyi konu alıyor. Avlanan, tırmanan, dövüşen... Tüm bu ilkel hayatın içinde, anne ve babaları tarafından eğitim alan çocuklar, anayasayı, klasik müzikleri, filozofları ve tüm ideolojileri öğrenmektedir. 
“Burada, yarattığımız şey belki de tüm insan varoluşu içerisinde eşsiz bir şey. Cumhuriyet dışında bir cennet yarattık. Çocuklarımız filozof kralları olacak. Bu, beni tarif edilmez şekilde mutlu ediyor... Burada iyiyiz. Hareketlerimizle tanımlanırız, sözlerimizle değil.”
Hayat onlar için bu şekilde devam ederken, anne önce hastalanır ve tedavi için ebeveynlerinin yanına gittiğinde intihar ederek bu dünyaya veda eder. Bu olay tüm aileyi derinden sarsar ancak özellikle küçük oğulları bu olaydan dolayı babasını suçlar ve ondan nefret eder...

Annenin cenaze törenine katılmak için aile yola çıkar, artık son bir görev vardır: Annenin isteği üzerine cesedin yakılması... Önlerindeki tek engel ise oldukça zengin büyük babadır...


Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, doğada son derece sağlıklı ve güçlü yetişen çocukların şehirdeki insanları gördükleri sırada verdikleri tepkidir:
“Bu kişiler hasta mı? Hepsi çok şişman...”                                     “Kola ne baba? – Zehirli su...”
Baba çocuklarına şehir hayatına hakim sistemi anlatmaya çalışır. Demokrasi kılıfı altında rekabete ve tüketime dayandırılan kısır döngü mevcuttur.
“Amerikanın işi iştir... Demokrasimiz, insan tarihindeki sosyal adaletin parlak ışıklarından bir tanesi. Yine de birçok vatandaşımız başlıca sosyal etkileşimleri olarak çılgınlar gibi alışveriş yapar...” 
Öte yandan çocuklar diğer insanlarla etkileşime girmeye başladıklarında fark ederler ki, tamamen farklı ve gariptirler. Ailecek dünyayı dışladıkları için, aslında kendileri de dışlanmış durumdadırlar. Anne ve babanın kendilerince verdikleri son derece kaliteli gibi görünen eğitim ise onların bakış açısını içerir. Bütün rejimler, hangisi olursa olsun, ayrımcıdır, çünkü ötekileştirme vardır. İkiliğin olduğu yerde ise çatışma kaçınılmazdır. Anne ve baba, çocuklarına ne verirlerse versinler, bilgi geçmişe dayalıdır. Öğrenmeyi ve kendini keşfi içermemektedir. Kendimizi keşif için en güçlü aletlerden biri ise diğerleri ile olan ilişkilerimizdir. 

Tek Başınalık ve Yalnızlık

Anne ve baba iyi niyetle hareket edip, bir cennet fikri ile başlarlar, ancak vardıkları yer “yalnızlık”tır. Dünya’dan ayrı kalmışlar ve çocukları da buna kurban etmişlerdir. Belki de amaçları “tek başınalık”tır. Tek başına kalabilmek, bambaşka bir durumdur. Dış dünyanın tam içinde olabilir, ancak arzu arayışından kurtulmuş, tüm amaçlardan arınmış bir şekilde tek başınıza olabilirsiniz. Diğer kişiler ile iletişimde olup, onlardan farklı değil de, onlarla derinde bir yerde bütün hissedebilirsiniz. Tüm ilişkiler, bu bağı sağlamlaştırmak için size ipuçları vermektedir. Aksi takdirde fizana da gitseniz veya Mars’a, içindeki boşluk size yalnızlıktan başka bir şey sağlamayacaktır. Her şeyden uzaklaşıp kendini ayırmak ayrımcılığın başka bir boyutudur. Ne olursa olsun, hepimizin ortak yansımasıdır dünya... Eğer bu şekilde bakmazsak, taraf olursak, kutuplaşmayı destekliyor oluruz... 



Filmin sonunda ise, baba artık pes eder ve büyük oğlunu dünyanın başka bir tarafına yolcu eder. Bir baba ve oğul ilişkisi adına güçlü olan bu sahnede, baba oğluna son nasihatlarını verir:
“Her daim doğruyu söyle. Her zaman ana yolu kullan. Her gününü, son gününmüş gibi yaşa. Tadını çıkar. Maceracı ol, cesur ol, fakat tadını çıkar. Sakın ölme. Şimdi git buradan...”

21 Kasım 2016 Pazartesi

Beyaz Tavşanı İzle! - Matrix

“Hiç rüyada olduğundan ya da uyandığından kuşkuya düştüğün oldu mu?”
Yaşadığın hayatı bir rüyaymış gibi hissettiğin oldu mu? Hayatını, sanki otomatik pilota bağlıymış gibi yaşadığın anlar? Yapmayı hiç istemediğin şeyleri yaparken, öte yandan arzu ettiğin şeyleri de bir türlü yapamadığın oldu mu? İçindeki bir ses, ‘Beyaz tavşanı izle’ diyor mu? Tüm bildiklerinin aksine şeyler yapmaya itmiyor mu?

Her ne kadar, başka türlü yorumlayanlar olsa da, Matrix bir uyanış hikayesidir. Bizleri uyandıracak ise doğru soruları sormaktır. Matrix, şu anda yaşadığımız dünyayı temsil etmektedir. Gerçek sandığımız bu sistem; ailemiz, toplum, inançlarımız, kültürümüz ve alışkanlıklarımız üzerine kurulmuştur. Tüm bu etkenler, duygu ve düşüncelerimizi belirler. Bilim adamlarının da ispatladığı gibi çoğu duygu ve düşüncelerimizin üzerinde hiç bir etkimiz yoktur. Bu şekilde yaşarken, özgür irade illüzyondan başka bir şey değildir.
“Kaşığı eğmeye çalışma, bu imkansız. Sadece gerçeği algılamaya çalış... Aslında kaşık yok. O zaman eğilenin kaşık değil, kendin olduğunu anlarsın.”
Kuantum fizikçilerinin buluşları oldukça etkileyicidir... Her maddenin yapı taşını incelediğimizde zaman ve mekan ortadan kalkar... Geriye sadece enerji ve ilişkiler kalır. Kuantum fiziğinin ortaya çıkardıkları, bir çok kişi veya topluluk tarafından halı altına süpürülmüştür. Matrix filminin kahramanlarından Morpheus’un da bahsettiği gibi bu sisteme bağımlı bir çok kişi vardır ve bu sistemi sonuna kadar savunacaklardır.


Diyelim ki, bir an için uykuda olma ihtimalini kabul ettik ve sorgulamaya hazırız. Hem de bilimsel olarak... Buna körü körüne inanmak durumunda değiliz. İnanç, gerçekleri gördüğümüzde gereksiz hale gelecektir, çünkü emin olduğumuz gerçekler hakkında şüphe duymayız... İnanmamıza gerek kalan bir şey yoktur. Öncelikle rüyanın baş kahramanını sorgulayalım. Bu ‘ben’ dediğimiz kişiyi nasıl tanımlarız? Mesleğimiz, memleketimiz, cinsiyetimiz, ırkımız, kültürümüz, tuttuğumuz takım, ailemiz ve ait olduğumuz diğer sosyal topluluklar... Bu kişi gerçek midir? Tüm bu verilere nasıl ulaşıyoruz? Cevap çok basit: Hepsi belleğimizdedir... Yani fiziksel olarak beynimizde kayıtlıdır. Tüm alışkanlıklarımız, duygu ve düşüncelerimiz, beynimizde belleğin depoladığı bilgi ve deneyimlere dayalıdır...
“Gerçek nedir? Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiğin, koklayıp, tadıp, görebildiğin şeylerden söz ediyorsan, ‘gerçek’ beyne iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır.”
Bebekliğimizden itibaren, beynimiz bizim için yararlı olabilecek bilgileri hafızamıza doldurur. Beynin tek bir amacı vardır: Bedeni hayatta tutmak... Acılardan kaçınırken korkuyu kullanır, haz peşinde koşarken ise arzuyu... Hayatta kalmak için en önemli faktörlerden biri de aidiyettir. Ancak topluluk halinde yaşıyorsak hayatta kalırız. Aidiyet ihtiyacı, insanlara evrimsel bir mirastır. Bu sebepten ötürü, aile, toplum, takım, okul, meslek, arkadaşlar grubuna ait olmak son derece kritiktir. Büyüdükçe beden ve belleğimiz ile özdeşleşmek bizim için olağan bir durum haline gelir. Böyle görmüşüzdür, bu kurallar çerçevesinde eğitilmişizdir. Ancak bunlar, çoğunlukla kontrol edemediğimiz, beynimizdeki elektrik sinyallerinden başka bir şey değildir. Başlangıcı ve sonu vardır. Yok olmaya mahkumdur.

Peki tüm durumu gözleyen kimdir? Kimdir bu dinamikleri fark edip, aksi şekilde davranabilen?


Perde ve Kırmızı Hap
“Hayatın boyunca hissettin. Dünyada ters giden bir şeyler var. Ne olduğunu bilmiyorsun ama orada.  Gerçeği görmemen için dünya, bir ‘perde’ gibi önüne çekilmiş sanki... Köle olduğun gerçeği. Herkes gibi bir kalıba doğdun, bir hapise. Aklın için bir hapis. Ne yazık ki, kimseye Matrix’in ne olduğu anlatılamaz. Bunu kendin görmelisin.”
İşte bu noktada Neo, kırmızı hapı yutar... Kendi kendine idrak etmeye başlar. Gerçek, öyle masalsı, destansı bir şey değildir. Katman katman rütbe alınan ulvi bir statü de değildir. Ya uyanıksındır, ya rüya görmeye devam ediyorsundur. Rüyada uyanmak hakkında konuşabilirsin, rüyada iyilik yapmaya, aydınlanmış bir egoya sahip olabilirsin, ancak uyku uykudur...

Kolektif Bilinç
İllüzyon perdesinin aralandığı diğer sahneler, özellikle Kahin ve Mimar ile karşılaşılan sahnelerdir...

Kahin, Neo’ya ‘Vazo konusunda endişelenmene gerek yok’ der. Neo, hangi vazodan bahsettiğini anlamak için arkasına döner ve vazoyu kırar. Buna oldukça şaşıran Neo, Kahin’e bunu nasıl bildiğini sorar. Kahin ise asıl soruyu yöneltir ona: ‘Ben söylemesem, yine de vazoyu kıracak mıydın?’

Bu ikilem, bilimsel olarak ayna nöronlar ve atalardan taşıdığımız genler ile açıklanabilir. Diğerlerinden tamamen bağımsız bir beyne sahip değilizdir. Bilinçaltı kadar kolektif bilinçaltı ve devamlı olarak karşılaştığımız kişiler ile etkileşim halindeyizdir...


Dualite
“İlk Matrix’in, kimsenin acı çekmediği ve mutlu olduğu mükemmel bir dünya için yapıldığını biliyor muydun? Tam bir felaketti. Kimse programı kabul etmedi. Bazıları, mükemmel dünyayı tanımlayacak programlama dilinin olmadığını söyledi. Ancak bana göre bir ırk olarak insanoğlu kendi gerçekliğini, sefalet ve acıyla tanımlıyor. Bu yüzden mükemmel dünya, ilkel beyninizin, uyanmaya çalıştığı bir rüya idi. Bu yüzden Matrix, bu hale dönüştürüldü. Medeniyetinizin zirvesi...”
Matrix’in temsil ettiği dünya (sistem), insanoğlunun esiri olduğu dualite/karşıtlık ile çalışan kolektif zihinden başka bir şey değildir. Ajan Smith’in yukarıda açıkladığı gibi, acı olmadan mutluluk anlamsızdır zihin için... Her şeyin bir karşıtı olmak zorundadır. Acı ve haz, gündüz ve gece, karanlık ve aydınlık...


Agent Smith
Ajan Smith ise Neo’nun karşıtı gibi çıkar sahneye... Neo’nun antagonistidir sanki. Neo, kendini kahraman sanmaya ve dövüşmeye devam ettikçe, Smith de çoğalır ve güçlenir. Bize de en değerli mesajları veren kişiler, bizi en çok rahatsız eden kişilerdir. Filmin sonunda görüleceği gibi, Ajan Smith sayesinde savaş sona ermiştir.
Ajan Smith’in insanların zihinlerine mahkum bir şekilde yaşama şeklini virüslere benzetmesi de ilginçtir:
“Aslında memeli değilsiniz...Bu gezegendeki tüm memeliler etrafındaki çevreyle doğal bir uyuma sahiptir. Siz insanlar değilsiniz. Bir bölgeye taşınır ve çoğalırsınız. Tüm kaynaklar tüketilene dek. Hayatta kalmanızın tek yolu başka bölgelere yayılmaktır. Aynı yayılma prensibini uygulayan bir organizma daha var. Virüsler...”
İnsanlığın sıkıntılarının temelinde, “ben” ve “benim” görüşleri yatar. Kendini diğerlerinden ayrı olarak gören zihin her zaman çatışma halinde olacaktır. Bu durum, onun virüs gibi davranmasına sebebiyet verir, çünkü zihin – ego – hiçbir zaman doymaz...
Hepimizin birbirimize bağlı olduğumuzun farkına vardığımız zaman paylaşım, bencillik ve arzudan uzak bir toplum kurulur... Dünyada hepimize yetecek kadar kaynak mevcuttur.


Perdenin Katmanları
Neo, Matrix’de Süpermen gibi takılırken, Matrix dışında uyanmış ve seçilmiş kişi olarak yaşamaktadır. Zion şehrinin ise Platon’un mağara metaforunu andıran bir durumu vardır. Herkes sözüm ona uyanıktır, ancak aralarında daha ulvi ve rütbeli uyanmışlar vardır.
Filmin en ilginç sahnelerinden biri ise Neo’nun Matrix’in dışında bir sentineli eli ile durdurduğu sahnedir... Matrix’in dışındadır ve nasıl insanüstü bir güce sahip olur? Bu Mimar’ın açıklamaları ile netliğe kavuşur.  
“Yaşamın, Matrix programından kaynaklanan bir denklemin dengesiz sonucundan ibaret. Bütün samimi çabalarıma rağmen kesin matematiksel doğrulun uyumundan yok edemediğim bir anormallik sonucu sen oluştun. Matrix sandığından daha eski. Aslında temel bir anormallikten bir diğeri doğuyor. Bu durumda, bunun altıncı kez olduğunu söyleyebiliriz... Seçilmiş kişinin görevi şimdi kaynağa dönmek. Böylece taşıdığın şifre geçici olarak yayınlanıp ana programa yeniden girecek. Sonra Zion’u yeniden inşa etmek için 16 kadın, 7 erkek seçeceksin...” 

Neo hala uykudadır! Hepsi bir senaryodan ibarettir. Birine veya birilerine taptığımız, birinin bizi kurtarmasını beklediğimiz bir senaryodur bu... Neo gözlerini kaybeder. Bir seviye daha derine iner. Ancak tamamen gerçeği görememiştir...  Mimar ve Kahin hala iş başındadır. İnsanların kendini daha özgür hissedecekleri daha tehlikeli bir senaryonun gelme ihtimali yüksektir...
“Zihnini özgürleştirmeye çalışıyorum, ama sana sadece kapıyı gösterebilirim. Kapıdan geçecek olan sensin.”
Matrix’in orijinal senaryosundan daha sonra çıkartılan bir cümle:
“Hırstan kurtulmayı öğrenmelisin. Hiçbir şeye aldırmamalısın. Zihnini özgür bırakman için kendi içini boşaltmalısın.”

17 Kasım 2016 Perşembe

Canımız Yandığında


Bazen biri canımızı öyle bir yakar ki, bunu ancak biz bilebiliriz. Ne kadar dertleştiğimiz kişi bizimle empati kursa da, benzer olayları yaşasa da, bizimki farklıdır! Aynı olma ihtimali yoktur zaten... O kadar haklıyızdır ki, kelimenin tam anlamı ile biz masumuz, o kişi de suçludur.

Biz ne hissederiz bu durumda? En başta haksızlıktır bu yaşananlar; “neden bizim başımıza gelir tüm bu olanlar?” diye düşünürüz. Öfkeleniriz, hem de çok! Bazen de nefret ve intikam duyguları gelir gider.. Kalmamıştır artık bilgelik, sakinlik... İsyandır bizi besleyen...

Öte yandan tüm bu duyguları bastırmadan ve hatta isimlendirmeden, geliş gidişlerini takip ettiğimizde... Evet, bunu gerçekten yaptığımızda ilginç bir durumla karşılaşırız: Tüm bu duygu ve düşüncelerin kaynağının zihnimiz olduğu gerçeği ile karşı karşıyayızdır. Tüm olan bitenlere tepki vermeye eğitilmiş zihnimiz... Geçmişte biriktirdiği deneyimlere ve bilgilere dayanarak hareket eden zihnimiz... Bir saniyeliğe yaşadığımız her şeyin silindiğini hayal etsek ne olurdu? Hiç bir şey hatırlamadığımızda... Hiç bir tepki oluşmaz; duygu ve düşünceler yok olur. 

Bazen gerçekten olanları unutmayı çok isteriz ve hatta bunun için çeşitli metotlar uygularız, dikkat dağıtıcılara yöneliriz, ancak bunların hiç biri bir işe yaramaz...
Önemli olan zihnin nasıl çalıştığını ve nasıl tepki verdiğini görmektir. Bunu gözlemlediğinizde, sadece ortada bir tepki olduğu gerçeği belirir... Ortada bu tepki ile özdeşleşecek kimse yoktur, lakin beyin, bir kişi değildir.

Neden?
Bu tepkilerden bağımsız olduğumuzda, artık daha sakin, dingin ve huzurlu oluruz. Öte yandan, halen çözülmeyen bir konu vardır: Neden? Neden bunlar başımıza geldi veya gelmeye devam ediyor?


Kader mi? Karma mı? Yaptıklarımızın bedelini mi ödüyoruz? Yoksa sadece “her işte bir hayır vardır” deyip geçecek miyiz? Bu son söz, oldukça derin bir bilgelik içerse de, anlayışımızı geliştirmiyor. Carl Jung’un bahsettiği gibi, kolektif bilinçaltındaki dinamik anlaşılmadıkça, hayatımız da bu dinamikler tarafından yönetilmeye devam ediyor.

Her olayın arkasında, bizim ve ilgili kişinin ardındaki kolektif güçler iş başında! Sadece iki nesilde yaklaşık yetmiş kişinin dahil olduğu bir sistemin parçasıyız. Zihne göre bu fazlasıyla kaotik. Öyle bir sistem ki, bilinçli olarak son derece karmaşık, ancak kendine göre düzeni olan ve daha büyük bir sisteme bağlı bir mekanizma... İşte aile sistemimizi anlamaya başladıkça, Ben’in içindeki Ben’e doğru yolculuk başlıyor...

Öyle bir bakış açısı meydana geliyor ki, ne kurban var, ne de fail...
Her şeyin birbirine sevgi ile bağlı olduğu, ayrılık illüzyonunun kalktığı bir anlayış kaplıyor ortalığı...

9 Kasım 2016 Çarşamba

Complete Unknown


Kişilik dediğimiz şey nedir? Devamlı üzerinde çalıştığımız; kimi zaman geliştirmek, kimi zaman korumak istediğimiz, kimi zaman da hoşlanmadığımız bu kişilik denen şeyin ne olduğunu gerçekten, içtenlik ve ciddiyetle merak ettik mi?

Maske kelimesi, yani ‘mask’;mascara’dan türetilmiş bir kelimedir. Mascara ise ‘persona’ kelimesinden. Persona kişi demektir. ‘Personality’ ise kişilik... Diğer bir deyişle, takıp takıştırdığımız maskeler bizim kişiliğimizi oluşturuyor. Doğduğumuz anda bile tamamen maskesiz değiliz; ailemizden ve atalarımızdan taşıdığımız bazı dinamikler bizi etkiliyor. Kimileri bu durumu genler ile açıklamaya çalışırken, kimileri de kader deyip geçiyor. Carl Jung ise bunu kolektif bilinçaltı kavramı ile açıklıyor.

Bir bebek olarak büyümeye başladıkça, fark etmeye başlıyoruz ki, annemizden ayrı bir bedene sahibiz. Biraz daha büyüdüğümüzde ise, son derece zayıf bir varlık olduğumuzu ve ebeveynlerimiz olmadan hayatta kalamayacağımızı anlıyoruz. Ait olmanın önemi aile içinde bu şekilde başlarken, daha sonraları okul ve çevreye uyum ihtiyacı ile pekişiyor. Hatta, her durum, her koşul için ayrı taktikler geliştiriyoruz... Evde son derece uslu ve efendi olurken, dışarıda daha güçlü ve çılgın bir tavır sergileyebiliyoruz. Bu durum, yetişkin olduğumuzda da pek değişmiyor; evde, işte, özel yaşamda farklı farklı maskeler takabiliyoruz. Bu maskeler, zihnin hayatta kalma taktiği olarak bedeni korusa da, zihnin bu kişilikler ile özdeşleşmesi ve hayatındaki değerleri bunları beslemek üzere kullanması, bizi bu kişilikler hapsinde tutmasına neden oluyor.


Complete Unknown isimli film, iki ana karakterin üzerine kurulmuş; gençken sevgili olan Alice ve Tom... Alice, hiç bir şey söylemeden çeker gider ve on beş sene sonra birden bire başka bir isim ve kimlikle geri gelir. Tom ise tamamen önceden programlanmış olan klasik bir hayatı seçmiştir... Evlenmiştir ve hiç sevmediği bir işi yapmaktadır. Başarısız gibi gözükmemek için bu işi bırakmaz. Eşi ile işleri ve planları hakkında tartışma yaşarlar.

Öte yandan Alice, farklı farklı işler yaparak, farklı hayatlar yaşamıştır. Onun bu yaşantısı, Tom’un aklını karıştırır; onun gerçekte kim olduğunu merak eder... Asıl sıkıntı da bu aşama çıkar. Alice’in tanımlayacağı bir kişiliği yoktur.

Hepimiz kendi kişiliklerimiz ile öylesine özdeş bir halde yaşamaktayız ki, başkalarını da aynı şekilde etiketleme eğilimde oluruz... “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” deriz... Tüm bu kişilik hikayesine inanmışızdır. Belleğimizdeki bilgi ve deneyimler yığınına tutunmayı, belleği “olmamız gereken kişi” olmak adına besler dururuz. Satın almak, sahip olmak da bu stratejiyi destekler. Zihin, tüm bu olup biteni güvenli bulur...

Oysa, zihnin düşünme tarzını şüphe ile sorgularsak, gerçek bir arınma ile her şeyi yapabilecek, neşe dolu, yaratıcı olan özümüze ulaşabiliriz. İşte o zaman, her gün yeni olasılıkların mümkün olduğu bir fırsat haline gelir. Hemen şimdi, hemen şu anda... Belki de kim olduğumuzu kendimize sormanın, gördüğümüz kişiler için de, “Yedisinde gördüğümde şöyleydi, şimdi acaba nasıl?” diye düşünmenin zamanı gelmiştir...

“Portland’a gittim. Portland’da çok farklı biriydim. Yeniden doğmuş gibi hissettim. Ancak bir süre sonra, her şey çok tanıdık gelmeye başladı. Sonra bundan sıyrılabileceğimi fark ettim. Tekrar başlayabileceğimi. Yeteneğim ve gücüm vardı. İstediğim herkes olabilirdim. Ve bunu tekrar tekrar yapabilirdim. Binlerce hayatım olabilirdi. Her seferinde o kişiyi var etmişim gibi geldi. Kendi hikayesi olurdu... İstediğim zaman bırakıyorum, bu beni özgür hissettiriyor. Boş bir sayfadan ibaret olduğun bir an geliyor... Olacaklara sen karar veriyorsun.”

5 Kasım 2016 Cumartesi

Elle

Anne ve babamız, bizim için en doğru anne ve babadır. Biz de onlar için en doğru evladızdır.
Bu görüşle hemfikir olsanız da, olmasanız da, bazen anne ve babamıza isyan edecek kadar öfkeli olabiliriz. Hatta bazen onları tamamen reddedecek duruma geliriz...

Özellikle Elle filmdeki Michèle’in konumundaysanız... Michèle’in babası o daha çocukken, seri cinayetlerden dolayı müebbet hapse mahkum olmuştur. Michèle, babasını hayatından tamamen silmiş, hapis yattığı dönemde onun ziyaretine hiç gitmemiştir. Michèle’in annesi ise çocuk gibidir. Kızından bile genç biri ile evlilik planları yapmaktadır. Michèle, annesini ağır bir şekilde eleştirir ve onu küçük düşürücü davranışlarda bulunur.

Kendisi hırslı, tek başına ayakla kalan bir kadın imajı çizmektedir. Sahibi olduğu video oyunu firmasının sert patronudur. Öte yandan, hayatında ters giden durumlar mevcuttur. Oyunlar, şiddet ve cinsellik içerirken, çalışan erkekler ile bir sürtüşme yaşamaktadır. Derken bir gün evinde bir saldırıya uğrar ve saldırgan ona tecavüz eder. Bu olayı polise haber vermeden, kendi başına çözmeye çalışır.


Anne, hayat demektir, baba ise hayatta bize yön veren kişidir. Annesini reddeden bir kişi, tam olarak kadın olmayı öğrenemez ve annesinin kuzusu bir adam ile evlenme ihtimali yüksek olasılık taşır. Michèle’in durumunda olduğu gibi bazen de, bu evlilik çocuğa rağmen devam etmez... Aynı dinamik oğlunda da devam eder, o da annesi gibi baskın bir kız arkadaş bulur kendine...

Michèle, babasında kabul edemediği şiddetten de kaçamaz. Saldırganı ile arasında, ilginç bir ilişki başlar... Saldırganın hayatı da zıtlıklar üzerine kurulmuştur. O da, Michèle’in babası gibi aşırı kutsal ve ahlaki bir yaşamdan şiddet dolu bir tarafa doğru itilmektedir. Bir yay misali, aşırı bir tarafa doğru ne kadar giderse, tam tersi yöne doğru o kadar sert çekilmektedir...


Sırlar ortaya çıktıkça, ilgili kişilerle yüzleştikçe, Michèle’in hayatındaki olaylar çözülmeye başlar...

1 Kasım 2016 Salı

Julieta


“Kızların ahını alma oğlum” demiş anne oğluna...
Ne kadar da doğru söylemiş. Gerçi aynı durum, oğlanların kalbini kıran kızlar için de geçerlidir. Gerçi ne oğlanlar ne de kızlar, gençken annelerinin öğütlerini fazla takmadıkları için, bu konuda çoğumuzun epey anısı birikmiş olabilir...

Aman ne olacak canım diye düşünüyor olabilirsiniz; olanların hepsi geçmişte kalmıştır. Herkes kendi yoluna gitmiş ve belki de başkalarıyla  mutlu beraberlikler kurulmuştur. Öte yandan sistemde dışlanan – görülmeyen, haksızlığa uğrayan, yok varsayılan – kişiler, her zaman ilerideki nesil tarafından temsil edilir. Özellikle de yeni kuracağınız aileden olma çocuğunuz...

Julieta, trende Xoan ile tanışır. Karısı Ana beş yıldır komadadır. Dedesinin Küba’dan göçmen olarak geldiğinde satın aldığı evde yaşamaktadır. Julieta ile Xoan arasındaki yakınlık, daha sonra Julieta’nın onu ziyaret etmesi ile devam eder. Xoan, karısına rağmen bu ilişkiye başlar, karısının ölümünden sonra da Julieta ile bir kız evlat sahibi olurlar...


Julieta’nın annesi ise oldukça hastadır ve babası, bakıcı ile ilişkiye girmeye başlamıştır. Bir nevi kök ailesindeki dinamik tekrar etmektedir. Xoan ile babası arasında bu açıdan müthiş bir benzerlik yatar. Filmde gizli de kalsa, gerçek dinamik Julieta’nın kızının, babasının ilk eşi ile özdeşleşmesidir. Annesini hayatından çıkartırken, yüzeydeki hikayeler başkadır.

Ailedeki Sırlar
Ailemizde, atalarımızda sır kalan ne varsa, açığa çıkana kadar bir yük olur ve bazı bireyler bu yükleri bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde sırtlanırlar. Belki bize acı verdiğinden, belki korktuğumuzdan, belki de utandığımızdan dolayı bazı olayları sır olarak saklarız.

Julieta ve Xoan’ın tanıştıkları tren seyahatinde ilginç bir olay daha olur. Julieta’nın önüne elli yaşlarında bir yabancı oturur, yabancı onunla konuşmaya çalışır. Ancak biraz tuhaf bulduğu bu adamdan kaçarak yemek bölümüne gider. Bir-iki istasyon sonrasında adam intihar eder... Yıllar boyu bu olaydan dolayı Julieta kendini suçlar. Kimseye bahsetmez ve bir sır olarak kalır bu olay...


Yıllar sonra Julieta’nın bir sevgilisi olur; ondan da kızı dahil tüm geçmişini saklar. Bu sır saklama alışkanlığı, hayatını hep olumsuz etkilemiştir. Kızının da akıbeti annesininkinden farklı değildir... Annesi ve babasına benzer kaderi onun da peşini bırakmaz.

Tüm bu zinciri kırmak için anlayış gerekmektedir. Aile sistemindeki dinamikleri keşfedip, bunlardan özgürleşmek mümkündür. Bu derin anlayış, kişileri suçlamak yerine, olayları oldukları gibi görüp, yaşamın getirdiklerini sevgi ve şefkatle kabul etmeyi sağlayacaktır.
Özgürlük; alamadıklarımızı değil, bize verilmiş olanı görmeye başladığımız an başlar...

30 Ekim 2016 Pazar

Affetmek

Kelimeleri doğru anlıyor ve doğru bir şekilde idrak ediyor muyuz? İçselleştirebiliyor muyuz?
Affetmek kelimesinin sözlük anlamı olan bağışlamak kelimesi tam anlamı veriyor mu? Yoksa daha derin bir anlamı var mıdır?
Affetmek, başımıza gelen olayda sorumluluğun kendimize düşen kısmını almak, ve diğer tarafa da (bazen suçladığımız kişiye de) kendi payını vermektir.
Tüm bunu yaparken geliştirdiğimiz anlayış, bakış açısı ve içtenlik, işin püf noktaları…

Öncelikle kendinizi tamamen haklı görüyorsanız, bunu kabul etmek zor veya imkansız gözükebilir. Her duruma ve olay şöyle bakmak gerekir: Başımıza gelen her durumu biz yaratırız. Evrende her şey sistemlerden oluşur ve bu sistemler birbirine etkiler. Bu iki kavram karşıt veya ilişkisiz gibi dursa da, derin bir seviyede tamamen birbirlerini desteklerler.


Ne kadar uğraşsanız da, herhangi bir durumda kendi payınızı anlamasanız bile, en azından “bu durumdaki payımı kabul ediyorum, senin payını da sana veriyorum” demek sizi rahatlatacak ve o kişi ile olan bağınız sağlıklı bir hale gelecektir; ne fazla sıkı – ne de fazla kopuk… Ve bir de göreceksiniz, bu tip durumlar ve olaylar hayatınızda azalmaya başlamış...

Doğada haklı ve haksız yoktur. Doğa yasaları dediğimiz sistemsel yasalar mevcuttur. Bu bakış açısı bize, olan olayları olduğu gibi, yargılamadan, etiketlemeden, eleştirmeden algılama yetisi verir. Affetme sürecinde bu bakış açısı önemlidir.

Diğer bir anlayış ise, her türlü acının, travmanın bizde bıraktığı pozitif bir yönü olduğunun farkına varmaktır. Eğer bu travmanın üzerinde çalışıp çözümleyebilirseniz, bize kalan bu yön hediyedir. Bu zor şartlarda güçlü olmak veya yaratıcı olmak gibi yönler olabilir. Çok büyük iş adamlarının, sanatçıların veya liderlerin çocukluklarını incelerseniz, bir çok travmatik olay bulursunuz; Steve Jobs, Roosevelt, Aşık Veysel

Son olarak, şunu belirtmekte fayda vardır:
Affetmek zihinle yapılacak bir işlev değildir. Kalple yapılmalıdır. Kalbiniz sızlıyorsa bile, sızlaması geçene kadar tekrar tekrar denenmelidir. “Yaptıklarını görüyorum; kendi payıma düşeni alıyorum. Kendi payımı kendim alıyorum ve yaptıklarım için üzgünüm.”

12 Ekim 2016 Çarşamba

Kör Bir Adamın Vizyonu

“Kör olmak bana, gözlerim açık bir hayat yaşamayı öğretti.” [Isaac Lidsky]
Isaac Lidsky, gözlerinin körleşmeye doğru ilerlediği safhada anlayışını geliştirmeye başlar... Her birey kendi gerçekliğini yaratmaktadır! Beynin yaklaşık %30’u görme işlemi için kullanılır. Gören göz değil, beyindir. Bu durum diğer duyular için de geçerlidir. 

Gördüklerimiz kişisel olarak oluşturulan bir sanal gerçekliktir. Doğal olarak gelen veriler, deneyimleri benzer kişiler tarafından benzer algılanacaktır ancak her veri – yaklaşık saniyede 2 milyar veri – aynı zamanda her kişi tarafından kişisel olarak algılanacaktır. Belki Amerika kıtasına yaklaşan gemileri göremeyen yerlilerin hikayesini duymuşsunuzdur.

Beynin temel fonksiyonu bedeni hayatta tutmaktır. Güvenlik birinci derecede önemlidir. Bundan dolayı, zihnin davranışlarını çok güçlü bir şekilde etkileyen duygu korkudur. Beyin görme işlevini kullanırken, belleğindeki bilgileri, anıları, inançları, düşünüş tarzını referans olarak alır. Bu sayede varsayımlar üreterek hayatta kalmaya çalışır. İş, hayatta kalmak olduğu için genellikle de, kötüyü düşünerek endişeyi artırır. Belirsizlikten ziyade, en kötüsü ile baş etmek onun için daha iyidir.

Hatta Isaac Lidsky’nin videosunun alt yazısı için emek sarf etmiş kişiler bile zihinlerinin oyununa gelmişler. “Virtual reality” kelimesini “Hakiki gerçeklik” diye çevirmişler. Oysa ki, doğrusu “sanal gerçekliktir”.

Zihin belleğini kullanır, bellekte ne varsa geçmiştir... Bilinen ile hareket eder, kendini ve bilineni savunur. Doğal olarak eleştiriye açık değildir, varsayım ve önyargı ile hareket eder. Oysa ki, tüm bunları görmek için, hiç bir şey yapmayın. Zihni kendi haline bırakın. Onun dürtüleri doğrultusunda harekete geçmeden bekleyin... Gözleyin, arkasında hangi inançlar, varsayımlar, düşünce kalıpları var? Anlayış gelişecek ve yanılsamalar gidecektir... Geçmişten özgürleşirken, artık hayata filtresiz gözlerle bakıp, sezgilerimizle hareket edebiliriz...

Isaac Lidsky’nin kısacık, ancak anlam yüklü hikayesini aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.

7 Ekim 2016 Cuma

Somuncu Baba: Aşkın Sırrı


13. Yüzyılda Anadolu...
Bir çok dervişin, aşığın yetiştiği bir dönem. Bu dönem daha sonra yüzyıllara da aktarılıyor. Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Tapduk Emre, Yunus Emre’nin yerini Somuncu Baba, Hacı Bayram Veli ve niceleri...


Yaklaşık 800 sene sonra, artık onların bizlere iletmeye çalıştığı öğretiler her yerde mevcut. Bunca zamandan sonra ya bu bilgilerden habersiz yaşarız, ya da bu bilgilerle donanmışızdır. Bilgilerle yatıp kalkıyoruzdur. Ancak bunları sözcüklerin ötesine götürecek kadar uygulama ve özümseme gerçekleşmiş midir? Yoksa bilgiler bizi sıcak bir şekilde avutuyor mu? Belki de bu aşamada cahil olmak, çok bilip de uygulamamaktan, özümsememekten daha iyidir. Cehaleti çabuk idrak edebiliriz. Bilgiler ise bizi kör edebilir.

“Aşk yolunda en büyük engel nefsinizdir. Önce nefsinizi yenmeniz gerekir. Aşk ki, yanmakla ölçülür, yok olmakla doğrulanır. Zor sevdadır bu, lakin yanmadan olmaz.”

Tüm bu uygulamalar, bizi zihni gözlemlemeye ve nefsi yok etmeye götürür. Bunu gerçekten yapmaya kalktığınızda bunun öyle kolay olmadığını görürüz... Bir kişi olduğumuza inanmışızdır... Onu ayakta tutmak için bir ömür harcamışızdır. Onun çoklu karakterini ve süreksiz oluşunu bile gözden kaçırmışızdır. Bizim sandığımız tüm duygu ve düşünceler, onun dışarıdan aldıklarıdır... Her şeyden tamamen sıyrıldığımızda, evrendeki çekimden başka bir bağ kalmaz; bu bağın adı ise, sevgidir...

Aşk yoluna çıktığınızda ise fark edersiniz ki, uyandıkça, eski rolleri oynamadıkça yalnız kalırsınız. Artık uyuyan, rüya gören Tanrı’ların arasında yalnızsınızdır. Bu, hakiki bir yalnızlık değildir... Belki de araftaki geçici bir durumdur. Tüm geçici durumlar bitene kadardır...

“Yalnızlık aşıkların imtihanıdır.”


Tüm bu imtihan bittiğinde ise, kelimeler, sözcükler suskunluğa bürünür. Mevlana’nın söylediği gibi, bin tane ok yarası vardır kalpte, ancak ortada ne ok vardır, ne de yay...

“Bu öyle bir sırdır ki, gören bilmez, bilen söyleyemez... Maksadın aşkı bulmaksa, yüreğini takip et. İnsan, küçülmüş alem, alem açılmış insandır...”

Öte yandan, bu yolculukta fiziksel olarak izolasyon ve inziva şart değildir. Yargısız ve beklentisiz bir sevgi, açık bir kalp, yanına yoldaş bulabilir...

“Korkma sevmekten. İnsanı sevmeyen Yaradanı da sevemez. İlahi aşka ulaşmanın bir yolu da Dünyevi aşktan geçer. Önemli olan güzeli sevmek değil, sevdiğini güzel görmektir.”

Sonra bakarsın ki, hayatta önümüze konmuş sahte hedefler amaçlar yoktur. Ulvi gibi gözüken ve daha tehlikeli olanlar da dahil. Kimse seçilmiş veya daha üstün değildir. Her insan, tüm insanlığı, Bir’liği temsil eder. Hayatı yaşamaktır, dans etmektir tek amaç... Belki de tek bir görev vardır; uyanmışlığını paylaşmak...
“Asıl büyüklük bizlerde değil, paylaşmayı bilen gönüllerdedir.”

28 Eylül 2016 Çarşamba

Born To Be Blue


Chet: “Kaydımı senin çalış tarzına dayandırdım.”
Babası: “Öyleyse, neden kız gibi okudun?”
Chet: “Aslında o plaktan çok sattım. Sen kaç tane sattın? Ah, tamam. Sen bırakmıştın, değil mi? Ben bırakmadım.”
Babası: “Peki. Ama ben ailemi hiç utandırmadım. Baker ismini yerlerde süründürmedim.”
Chet: “Güle güle, baba.”

Bir erkek, erkek olabilmek için babasına ihtiyacı vardır. İçten içe onun dikkatini çekmek ister. Ya onun gibi yapar, ya da tam tersini... Bağımlılıklarımızın çoğu da babamızla ilgili sorunlara dayanır.

Born To Be Blue, Jazcı Chet Baker’ın hayat hikayesini konu alıyor. Babası gibi müzikle ilgilenen Chet, uyuşturucu bağımlısı ve kadınlara düşkün biri olur. Tam bu sırada uğradığı saldırıda çenesi ve dişleri zarar görür. Doktor, bir daha asla trompet çalamayacağını söyler.

Babasından ilgi göremeyen Chet’in annesi ona daha fazla destek olur. Annesinin oğlu bir hali vardır. Genellikle bu tipte erkekler kadın ruhundan daha iyi anladıkları için biraz çapkın olurlar. Derinlerde annelerine olan özlemi gidermek için kendilerine annelik yapacak birini ararlar. Çapkınlıkları durmasa da böyle anaç bir kadınla ilişkileri daha uzun sürebilir.


Chet’in kız arkadaşı, tam da böyle bir kadındır. Ona her konuda destek olur ve motivasyonunu yüksek tutar. Chet, sabırla pratik yapmaya devam eder. Başlarda trompet çalmakta çok zorlanır, ancak zamanla eski formuna kavuşur. Doktorların imkansız dediğini başarır... Bir çocuğun babasına kendini ispat etmek istemesi, sıra dışı bir müzik performansı ile noktalanır.

Aslında bilinçaltı dinamikleri ve aile bağları, hiç de filmin başlığı gibi değildir. Chet, doğuştan kederli değildir... O, ailesine son derece bağlı, babasını takip eden bir çocuktur.

23 Eylül 2016 Cuma

Woodlawn

“Karanlık karanlığı uzaklaştıramaz; bunu ancak ışık yapabilir. Nefret nefreti uzaklaştıramaz; bunu ancak sevgi yapabilir.” [Martin Luther King Jr.]
İnsan zihni karşıtlık mekanizması ile öğrenir ve çalışır. Bu mekanizma ile ben ile diğerleri  arasında bir ayrım meydana gelir. Kişi kendini diğer her şeyden ayrı tutar. Tek başına hayatta kalmak zor olduğu için diğer bir mekanizma devreye girer: Aidiyet Duygusu. Bir gruba, inanışa, takıma ait olmak hayatta kalmak için elzemdir. Bu şekilde, biz ve diğerleri gelişir.

İnsanlık tarihinde en çarpıcı ve şiddetli ayrımlar milliyetçilik ve ırkçılıkta yaşanmıştır. Özellikle de Amerika’daki Afrika kökenli insanlar ile Avrupa kökenli insanlar arasında... Kutuplaşma artmış ve her iki tarafta şiddete yönelmiştir. Şiddet ise ayrımı derinleştirir... Hangi tarafta olduğunuz önemli değildir; herhangi bir tarafta olmak şiddeti körükler. Çözüm geçmişten özgürleşip, bir olma yolunda adım atmaktan geçer; bunun adı ise sevgidir...

Woodlawn, 1970’lı yıllarda Alabama’da futbol takımının koçu ve siyahi bir oyuncusunun hikayelerini anlatıyor. Futbol, koç veya oyuncunun ötesine geçen bir hikaye... Bir takımın nasıl bir olabildiğini; ayrımlar yerine sevgi yerleştiğinde nasıl değişimler olabildiğini gösteren bir deneyim. Her ne kadar Hristiyanlık ve İsa ön plana çıkartılsa da, bu konuda ayrım yapmamak gerekir. Din kelimesi hepimizin bir olduğunu ve Tanrı’nın bir parçası olduğumuzu söyler... Tanrı’yı veya dinleri başkalaştırmak kibirden başka bir şey değildir. Mevlana, “Fihi Mafih” te bu konuya şöyle değinir:
“-Ben Hakk’ın kuluyum, kölesiyim- diyen biri kendi varlığı, diğeri Tanrı’nın varlığı olmak üzere iki varlık ortaya sürmüş olur. Halbuki -Ben Hakk’ım- diyen, kendi varlığını yok ettiği için Ene’l Hak diyor. Yani ben yokum, hepsi O’dur... Bu sözde alçakgönüllülük daha fazla değil midir?”*

Woodlawn takımında oynayan Tony Nathan isimli siyahi oyuncu, koçu tarafından yedek oynatılmaktadır. Koçun küçük oğlu bir gün babasına onun bir yıldız olduğunu görüp görmediğini sorar. Hem Nathan, hem de Koç Tandy Gerelds, her türlü baskıya rağmen yollarına devam ederler. Onlara inanç aşılayan Hank Erwin, takıma ilham vermektedir.

İlk sezonun sonunda Woodlawn en büyük rakipleri Banks ile oynar. Nathan’a son derece sert davranan Banks oyuncuları maçı kazanmayı başarır. Bunun ardından, Woodlawn hiç görülmemiş bir şeyi gerçekleştirir; Banks takımını Woodlawn ile beraber kamp yapmaya ikna eder. İki takım beraber kamp yaparlar ve birbirine olan sevgi ve saygıları artar. Karşısındakilerin rakip bir takımdan fazlası olduğunu idrak ederler.


Anlamışlardır ki, kimse yalnız değildir ve hayatta herkesin daha derin bir görevi vardır... Nathan, Tandy, Hank ve diğer oyuncular, hepsi görevlerini yapmışlardır. Bu aşamada kendilerini daha büyük bir illüzyona sürüklemişlerdir. Kendini daha üstün, daha ulvi veya şifacı olarak tanımlamış, başkalarına yardım etmek için zıvanadan çıkmamışlardır. Herkeste aynı Tanrısallık bulunur, kimsenin kimseye ihtiyacı yoktur. Başkaları bize ilham verebilir, bir şeye vesile olabilirler... Ancak hepsi bu kadar! Görevin iyisi veya kötüsü yoktur; büyük keşifler yapan bir bilim adamı da birdir, çocuklara müthiş bir sevgi veren onlara örnek olan bir görevli de birdir. Kendinden geçerek yemekler yapan biri ile harika hikayeler ortaya çıkartan yazarın arasında bir fark yoktur. Bir kişi olmadığını bildiği ve bu kişi için bir hedef doğrultusunda bir şeyler yapmadığı sürece...
İşte o zaman kalbinin sesi, ne yapacağını söyleyecektir.

*(Kaynak: İşitin Beni Ey Yarenler – Mustafa Tatcı)

21 Eylül 2016 Çarşamba

Ey Çocuklar


Ey çocuklar, lütfen okulda bir şey öğrenmeyin! Size empoze ettiğimiz rekabetin içine dalmayın. Hayatın bir koşuşturmaca olduğuna inanmayın! Hayat...

Bizlerin ebeveynleri genellikle yokluk içinde, zor şartlarda büyüdü... Tutumlu olmak, okumak, güvenli ve prestijli bir işe girmek önemliydi. Şimdilerde ise artan nüfus, talebin ötesinde artan üretim kapasitesi ve düşen maliyetlerle rekabetin kızışmasıyla, okul ve iş hayatı bir tıkanıklık yaşıyor. Bu da zihinlerde daha fazla endişe yaratıyor. Ebeveynler olarak – çocuklarımız iyiliğini istediğimiz için – onların gelecekleri hakkında planlar yapıp onları teşvik ediyoruz...

Tüm bunları yaparken ise aşağıdakilerin en az iki üç tanesine inanarak yapıyoruz.
-        Ebeveynler çocukları için en doğrusunu bilirler.
-        Çocuklar, onlar için uygun olduğu düşünülen okullara gitmezlerse bir gelecekleri olmaz.
-        Ebeveynler için çocuğun ‘başarılı’ olması gurur vericidir.
-        Ebeveynler, çocukları için prestijli meslekleri tercih eder.
-        Çocuklar için mesleğin ne kadar para kazandıracağı ve ne kadar sağlam olduğu önemlidir.

Tüm bu varsayımlardan daha da tehlikeli olan gizli bir mesele daha vardır. Çocuklar süratle rekabete itilirken, ebeveynler de kendi aralarında rekabet halindedir. “Sizin oğlan hangi okula gidiyor?”, “Sizin kız girebildi mi üniversiteye?” gibi soruların ardında hep bir mukayese vardır... Kendimize karşı dürüst olmalıyız; kendi rekabetimiz için çocuklarımızı kullanıyoruz muyuz?

Tüm bunları yaparken de, o kadar çok yardım ediyor ve karışıyoruz ki, çocuklara verilen açık veya gizli mesaj şu oluyor: “Bunu bizsiz yapamazdın ve bize borçlusun.” Özgüveni olan çocuklarımız, özyeterlilik konusunda fakirlik yaşıyorlar. Kendi başlarına karar alamayan bir genç, özgüveni ne yapacak? O kadar ısmarlama giyilmiş bir palto ki, paltonun altında hiç bir şey yok...

Ebeveynler olarak bizler geçmişiz... Çocuklarımız ise şimdi! Tüm bilgi ve deneyimlerimiz, kendimizin ve atalarımızın yaşadığı travmalarla bezenmiş tarihi bir çorba! Ebeveynleri yokluk içinde büyümüş bir kuşağın yapabileceği tek şey korku tabanlı bir gelecek planı hazırlamak olabilir... “Hayat çok zor!” “Aman kendine güvenli bir geleceğin olsun!”


Hayatın ne olduğunu bildiğimizi zannediyoruz. Kendi yapamadıklarımızı çocuklarımız yapsın istiyoruz. Ne çabuk unuttuk çocuk olmayı? Çocukken kurduğumuz hayalleri... Çocukken yapmaktan keyif aldığımız şeyleri... Sevgiyi, hesap kitap yapmadan başkalarını sevmeyi ve en önemlisi de kendimizi sevmeyi... Hayatı yaşamayı!

Evet, ebeveynler olarak bizler çok iyi biliyoruz. Bizim ebeveynlerimiz de çok iyi biliyorlardı. Onların geçirdikleri acı dolu ve mutsuz yıllar için bahaneler bulup, biz biraz daha iyi yaptık diyoruz belki de. Belki de kendi mutsuzluğumuzun üstünü, ‘çocuklarımızın geleceği’ isimli proje ile örtüyoruz. “Ben en iyisini başaramadım, ancak çocuklarımın başarmasını sağlayacağım” diyoruz...

Peki amaç nedir? Tüm bu çabanın amacı nedir? Para kazanmak mı? Güvenli bir gelecek mi? Prestijli bir meslek mi? Tüm bunlar, ne için gerekli? Hayatta kalmak için mi? Hiç sanmıyorum. Mutlu olmak ve sağlık masraflarını karşılamak için mi? Bunlar, gerçekten mutluluk getiriyor mu? Mutluluk hakkında ne biliyoruz? Hayat hakkında ne biliyoruz?

Çocuklar ise küçükken yarattıkları mutlu ve harika dünyalarından çıkıp bu “ebeveyn oyununu” öğrenmeye zorlanıyorlar. Bu oyunun ismi Alan Watts’ın deyimi ile Güç Oyunu... Rekabet ile yoğrulmuş, devamlı bir sonraki hedefe koşturulan, genelde politik olmak zorunda kalınan, her şeyden önce çalışmanın ve işin geldiği, her dakika bir şeyler yapmak gerekliliğinin hissedildiği bir oyun... Bu oyundaki değerler, önemli olan amaçlar, unvan, statü... Çoktan seçmeli sınavları takip ederek başlar bu oyun ve basamak basamak devam eder. Büyük bir balığı yakalamak gibidir; sıkı çek, biraz bırak, sıkı çek, biraz bırak...

Bu oyunda usta olmak için seneler harcanır, yaklaşık 35-40 yaşlarına geldiğimizde çoğumuz uzman olmuşuzdur. İşte bu aşamada iki ihtimal vardır: Birinci ihtimalde, artık oyunun kurduyuzdur, zihinsel ve fiziksel deformasyonumuzu spor, güzellik ürünleri, eğlence, spritüel ürünler veya bağımlılıklarla telafi etmeye çalışırız... İkinci ihtimal, acı olsa da, daha umut vericidir. Artık bu oyunda gerçek bir ödülün olmadığını anlar, değerlerin yapay olduğunu fark ederiz. Bu oyunda kazandıklarımızın geçici olduğunu, aslında hep fazlasını isteme eğilimde bir zihin yaratıldığını ve kalıcı bir mutluluğunun olmadığını algıladığımızda, kendimizi kandırılmış hissederiz... Anlarız ki hiç bir şey bilmiyoruz.


En başta bahsedilen tüm varsayımları bir yana koyalım. Bu konuda kendimize karşı sert bir tavır sergileyin. “Yok canım, ben böyle yapmıyorum” demeden önce iyice araştırın. Bunu çocuğunuz için yapın. Sadece yeni bakış açıları koyabiliyor muyuz, bunlara beraber bakalım.

-        Hayatı yaşayacağız diye tüm yaşamımızı tüketmiyor muyuz? Eğer bu doğruysa, çocuklara yaşama fırsatı verebilir miyiz?
-        Bizim yaşadığımız kaderi genellikle çocuklar da takip ederler. Buna gerek var mı? Bunun için neler yapabiliriz?
-        Her çocuk, her birimiz Yaradan tarafından benzersiz yaratıldık. Bizim çocuklarımız da öyle... Bilinen, ezberlenen meslekler dışında çocuğunuz, neyi yapmaktan mutlu olurdu? Hangi yetenekleri mevcut?

Ey çocuklar, lütfen okulda bir şey öğrenmeyin! Sevgiyi öğrenin, paylaşmayı öğrenin! Nelere ilgi duyduğunuzu keşfedin! Ruhunuzu keşfedin! Özgürce seçim yapmayı öğrenin! Yaşamayı hiç unutmayın!