Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2026 Cuma

Hot Milk - Sıcak Süt

 


Sıcak Süt, annesi Rose’un yıllardır süren gizemli rahatsızlığı nedeniyle onun bakımını üstlenen genç Sofia’nın hikâyesini anlatan psikolojik bir dramdır. Sofia ve annesi, tedavi umuduyla İspanya’nın Almería kıyılarına gider. Burada sıra dışı yöntemler uygulayan Doktor Gómez’le görüşürler.

Film ilerledikçe asıl odak hastalığın kendisinden çok, anne ve kız arasındaki bağımlı ve gergin ilişkiye kayar. Sofia, hayatını büyük ölçüde annesinin ihtiyaçlarına göre şekillendirmiştir ve kendi kimliğini bulmakta zorlanmaktadır. Almería’da tanıştığı özgür ruhlu Ingrid ise ona farklı bir yaşam ihtimalini gösterir. Ingrid’le kurduğu yakınlık, Sofia’nın hem özgürleşme isteğini hem de annesiyle olan karmaşık bağını sorgulamasına neden olur.

Sofia'nın Kimlik Krizi

Sofia'nın temel çatışması, kendi hayatını yaşamak ile annesine bakmak arasındadır. Uzun yıllar boyunca annesinin bakımını üstlendiği için bireyselliğini geliştirmekte zorlanmıştır. Sofia, annesinden psikolojik olarak ayrılıp bağımsız bir benlik oluşturmak ister; ancak bu süreci tamamlayamamıştır.

Annesinin hastalığı nedeniyle sürekli sorumluluk hisseder. Suçluluk duygusu yaşar. Kendi arzularını bastırır. Kim olduğunu tam olarak bilemez.


Rose'un Hastalığı

Rose'un yürüyememesi filmin en önemli psikolojik sembollerinden biridir. Gerçekten beden mi hasta, yoksa ruh mu? Rose'un rahatsızlığı psikosomatik bir durum mudur?

Rose kontrolü kaybetmekten korkar. Kızını yanında tutmak ister. Kurban rolüne sığınır. Hareket edememesiyle yaşamındaki tıkanmışlığı bedeninde ifade eder. Kurban harekete geçemez. Bunu hastalığına yansıtır.

Bağımlılık

İlk bakışta Rose muhtaç, Sofia ise fedakâr görünür. Ancak film ilerledikçe bunun tersine döndüğünü hissederiz. Aslında Rose fiziksel olarak bağımlıdır ama duygusal olarak güçlüdür. Sofia ise fiziksel olarak özgürdür ama psikolojik olarak bağımlıdır.

Deniz Sembolizmi

Deniz film boyunca tekrar eden önemli bir imgedir. Psikanalitik okumada deniz: Bilinçdışı, Anne rahmi, Dönüşüm, Yeniden doğuş anlamlarına gelebilir. Sofia denize girdikçe annesinin kurduğu psikolojik sınırların dışına çıkmaya başlar.

Sofia’nın denizanası ile çarpışması da annesi  ve içsel problemleri ile ilgili olabilir. Bir yandan anneyle olan görünmez ama acı veren bağı, bir yandan bastırılmış duyguları ve gölgeyi, bir yandan da özgürleşmenin kaçınılmaz bedelini temsil eder.

Hakikat
Rose gerçekten hasta mı? Bir insanın yaşadığı acının "gerçek" olması için mutlaka fiziksel bir nedeni olmak zorunda mı? Rose'un hastalığı açıklanmasa bile çektiği acı gerçektir. Rose’un sakladığı gerçekler sistemi tıkamaktadır.

Sıcak Süt, olay örgüsünden çok karakterlerin iç dünyasına odaklanan bir filmdir. Psikolojik açıdan anne-kız arasındaki bağımlılık, suçluluk ve bireyleşme sürecini; felsefi açıdan ise özgürlük, beden, kimlik ve hakikat sorunlarını ele alır.

Sofia’nın babası 4 yaşında onu ve annesini terk etmiştir. Ülkesi olan Yunanistan’a gidip daha genç bir kadınla evlenip ikinci bir kız sahibi olmuştur. 11 yıl sonra babasını görmek isteyen Sofia, annesinin olumsuz yanıtına kızgın bir şekilde cevap verir. Babasının ona davranışı önemli değildir, nasıl biri olduğunun önemi yoktur. Bu hayatta seçtiği babadır o… Babası ise Rose ile yapamamıştır. Hiç kimse siyah veya beyaz değildir.

Sofia hayatta kalmak için maskeler yaratmıştır: Sorumlu, Sabırlı, Mantıklı, Bakım veren, Kendini geri plana atan… Çevresindeki herkes onu annesine adanmış bir evlat olarak görür. Fakat derinde ciddi bir gerilim vardır. Sofia'nın gölgesinde bastırılmış meseleler:  Öfke, Cinsellik, Bencillik, Bağımsızlık arzusu, Terk etme isteği…

Sofia’nın çekildiği Ingrid ise özgür, korkusuz, tutkulu, bağımsız görünür. Başkalarının beklentilerine göre yaşamayan biri gibi durur. Sofia'nın gölgesinin taşıyıcısıdır. İnsan bastırdığı özellikleri başka birinde görür ve ona güçlü biçimde çekilir. Ingrid, Sofia'nın yaşayamadığı her şeyi yaşar gibi görünür. Oysa Ingrid’in de içinde bastırdığı acıları, suçluluk duygusu vardır.

Rose’un dayandığı maske yarattığı hastalığıdır. Şu mesajı verir: "Ben yardıma muhtaç bir insanım." Bu ona ilgi, koruma, kontrol, yakınlık sağlar. Rose'un gölgesinde manipülasyon, kontrol arzusu, öfke olabilir.

Doktor Gómez, Jung'un arketipleri açısından bakarsak doktor karakteri bir tür bilge figürüne benzer. Sorular sorar, gizli dinamikleri görünür kılar, karakterleri kendileriyle yüzleştirir. Sırlar ortaya çıktıkça sistem rahatlamaya başlar.

Filmin sonunda cevaplardan çok sorular kalır. Bu yüzden film, klasik bir dramdan ziyade izleyiciyi düşündürmeyi amaçlayan varoluşçu ve psikanalitik bir karakter incelemesi olarak görülebilir. Sofia'nın yolculuğu aslında annesinden kaçma değil, kendi benliğine doğru ilerleme çabasıdır.

“Seçim yapman gerekiyor anne. Seçimi yap. Dışarı çıkmayı seçmen lazım. Bütün gün bir odada oturup o odanın kokusu üstüne sinmiş halde yavaş yavaş ölmeyi reddetmen lazım. Anlıyor musun? Lütfen, hayatı kucaklaman lazım. Sadece tahammül etmekle olmaz. Duyuyor musun?”

24 Mart 2026 Salı

Springsteen: Deliver Me from Nowhere

Rock müzisyeni Bruce Springsteen’in 1982’deki Nebraska albümünü yaratma sürecindeki psikolojik krizi ve içsel yolculuğu konu alan film onun babasıyla sıkıntılarına ve çocukluğuna götürür.

Bruce’un derindeki
meselesi baba ile çatışmadır. Babası alkol problemi olan, donuk, zihinsel sağlık sorunları yaşayan biridir. Annesine olan şiddet eğilimli davranışları, oğluna uzak durması Bruce’da değersizlik hissi, öfke ve kapanma oluşturur.

Bir yandan ciddi bir bağlanma problemi varken bir yandan başarıdan korkan veya çekinen bir yanı vardır. Başarı onda paniğe yol açmaktadır. Ona en büyük destek ise bir müzik eleştirmeni olan Jon’dur. Hem sanatsal hem de kişisel olarak büyük destek veren biridir.

Filmdeki albümlerin oluşturma süreci Springsteen için bir yüzleşme sürecidir. Onun yalnız kaydedilmesi, çocukluk anıları,  başarıya karşı suçluluk hisseleri… Tüm bunların sonucu olarak ortaya çıkan depresyon. Müzik, onun kendini ifade şekli, duygusal düzenleme aracı.


Başarı Kaygısı ve Kimlik Krizi

Springsteen filmde büyük bir başarı eşiğindedir. Ama bu noktada şu korku ortaya çıkar:

  • Başarı kimliğimi değiştirir mi?
  • Gerçek benliğimi kaybeder miyim?

Müzik yapımcılarının beklentilerine göre davranmak yerine, kendi iç hakikatine göre bir yol seçer. Popüler bir albüm yerine: karanlık, minimalist Nebraska albümünü çıkarır. Albümün sade olması (tek gitar, tek ses) önemli bir metafordur. Bu minimalizm: gürültüden kaçış ve içsel hakikate yaklaşma anlamına gelir.

Filmin sonunda Springsteen, terapiye başlar. Babasıyla duygusal bir bağ kurar, özellikle onun kucağına oturduğu sonra son derece duygusal bir andır. İçsel karanlığını kabul eder, bu bir zafer değil, kendini kabul etme sürecidir.


Jung açısından bakılırsa Springsteen’in gölgesi birkaç kaynaktan gelir. 

Baba: Öfkeli, depresif, alkol problemi olan

Springsteen babasına benzemekten korkar ve bu yüzden babasının özelliklerini gölgeye iter. Jung’a göre gölgeyle baş etmenin iki yolu vardır; bastırmak ve yaratıcı şekilde ifade etmek. Springsteen ikinci yolu seçer. Albümün sade kayıt edilmesi, yalnız yapılması, karanlık hikâyeler anlatması onun gölgeyle birebir temas kurduğunu gösterir. Öte yandan Springsteen’in sahnedeki persona’sı; güçlü, karizmatik ve enerjiktir. Ancak Nebraska döneminde ortaya çıkan müzik: kırılgan, yalnız ve karanlık bir ruh halini gösterir.

Bruce tüm bu süreçlerden başarıyla çıksa da ara ara depresyondan kurtulamaz. Şarkı sözlerin arasında bir çok başka kişiye ilham olacak mesajlar vermeye devam eder. Springsteen’in dünyası şunu söyler:

Hayat zor olabilir, ama insan yine de umut etmeye devam eder.

“Thunder Road”

“It’s a town full of losers, I’m pulling out of here to win.”
Bu kasaba kaybedenlerle dolu; başarmak için buradan ayrılıyorum.

“Born to Run”

“Someday girl, I don’t know when, we’re gonna get to that place where we really wanna go.”
Ne zaman olduğunu bilmiyorum ama bir gün gitmek istediğimiz yere gideceğiz.

“The River”

“Is a dream a lie if it don’t come true, or is it something worse?”
Gerçekleşmeyen hayaller bir yalan mı, yoksa daha beter bir şey mi?

“Dancing in the Dark”

“You can’t start a fire without a spark.”
Değişim için önce içsel bir kıvılcım gerekir.

“Streets of Philadelphia”

“Ain’t no angel gonna greet me.”
Hiçbir melek beni karşılamayacak.

“Nebraska”

“I guess there’s just a meanness in this world.”
Dünyanın doğasında zalimlik vardır.

“Land of Hope and Dreams”

“This train carries saints and sinners.”
Herkes aynı yolculukta: iyi ve kötü birlikte.

8 Ocak 2026 Perşembe

Soul On Fire

Henüz dokuz yaşındaydı... Yüzü hariç her yeri yanmıştı. Abisi ve kardeşi onu ateş çıkarmıştı. Ancak yaşama şansı yüzde bir bile değildi. Bandajların arasından çıkan tek bir soru soruyordu: "Neden Ben?"

Ona ilk destek olan hemşire Roy olacaktı, "Evlat, bir gün yürüyeceksin" diyordu. Aile dışında onu ziyaret eden diğer kişi ise hayranı olduğu beysbol takımının sunucusu Jack Buck. Onu ziyaret eden, ona maç yayınlarından selam söyleyen Jack. 

John en sonunda hayatta kalmıştı, yürüyebiliyordu. Ancak el parmaklarının kesilmesi gerekmişti, bedeninin tamamında yanık lekeleri oluşmuştu. Hastanedeki fiziksel acıların yerini hayata yeniden uyum sağlamanın zorlukları alacaktı. Genç bir adam olduğunda ise kendine oluşturduğu maskelerden biri eğlenceli ve çok içmekle gurur duyan bir parçasıydı.

Her türlü desteğe rağmen bu şekilde yaşamak çok zordu. Kendini güzel bir kızla düşünemiyor, yazı yazmayı bile hayal edemiyordu. Piyano çalmak hayal gibiydi. Bedenini göstermemeye özen gösteriyordu. Derinde özgüveni düşüktü, görülmeyen bir duvar ise zor duygularını kapatmak için geliyordu, koruyordu onu. 

Bir an kendini hapishanedeki mahkumlara konuşma yaparken buldu kendini. Kendi içindeki mahkumla yüzleşiyor hem de başkalarına ilham kaynağı olabileceğini fark ediyordu. Olan biten her şeye şükretmeye başlamıştı. Uzun yıllar sürdü, acılar çekti, kendini kandırdı, sarhoş oldu...
En sonunda hazırdı. Kitap yazmaya, konuşma yapmaya, çok sevdiği aile ile yaşamaya...

Yürüdüğün yolu her zaman seçemezsin, ancak onu nasıl yürüyeceğini seçebilirsin.

Babası artık hastalığından dolayı tekerlekli sandalyedeydi. Bir zamanlar babasını onu sandalyede tur attırmıştı, şimdi sıra John'daydı. O babasına son bir tur attırdı. Babasından miras kalan olumlu bakış açısı ile kaderine "evet" demeyi öğrenmişti.

Kaderine evet diyenler güçleniyordu, hayır diyenler ise zayıflıyor...
Jack Buck ona -hayata evet demeyi- öğretmişti.  

6 Ekim 2025 Pazartesi

The Balloonist

Kimseye güveni kalmamıştı… Tek başına dünyaya getirmesi gerek bir oğlu karnındaydı. Anne ve babasının yanında kalmak istemediği için evi terk etmeye karar vermişti. O sırada babası ödül kazanmış tavuğunu ağaçtan indirmek için merdivene tırmanıyordu. Annesi ise merdini tutarak ona destek oluyordu. Kızının gidişini göre anne kızını engellemek isterken eşini yalnız bırakmış… Baba ağaçtan düşerek hayata veda etmişti.

Her şey yine alt üst olmuştu. Okul çağına gelmiş oğluna bakmak için bir otelde odaları temizliyor, artık konuşamayan annesine bakım veriyordu… Annesi içten içe ona öfkeliydi. Onu yargılıyordu. Açıkça dile gelemeyen ve derinden işleyen bir mesajdı: hem kötü anneydi hem de kötü evlattı.

Bir gün hiç beklenmedik bir şey olmuştu. Tavuk kümeslerinin üstüne balonuyla bir adam düşmüştü. Önceleri birbirleriyle ters düşseler de bir süre sonra bu iki insanın arasında bir çekim oluşur. Başlarda kimseye güvenmediği için anlamı olmayan, gizli tutuşacak bir ilişkidir. Kısa zamanda tüm aile bu yeni ziyaretçiye alışmış, herkes mutluydu. Oğlunun bir babaya ihtiyacı vardı. Oğlu bu yeni gelen adamla yeni kümesin inşaatına girdiğinde annesine gururla şöyle demişti: “Anne, bırak da işimizi yapalım”

Aşkın içine boşuna düşmemişlerdi; yaralı iki kalbin buluştuğu bu çukurdan ancak beraber çıkabilirlerdi. Bu da sabır ve içlerindeki acıyla yüzleşmekle olacaktı… En sonunda botlarını çıkartıp çıplak ayaklarını yere basmıştı, güvenle basıyordu toprağa, hayata…

“Rüzgârdan dolayı baloncu oldum. Hayatın kendisi gibi… Sen bir yere gitmeyi hayal edersin, rüzgâr seni alır ve başka bir yere götürür. Bir şey yapamazsın. Onunla savaş olmaz. Rüzgar hep kazanır, bazen de yüzüne vurur. Ama seni kaldırır, seni öyle yükseklere çıkartır ki kendini cennette değiyor gibi hissedersin.”

30 Nisan 2023 Pazar

Pieces Of A Woman

Anneannesi annesini savaş zamanı doğurmuştu. Dedesi toplama kampındayken, saklandığı bir köşede annesini doğurmuş, sadece çocuğunun hayatta kalmasına yetecek kadar besin bulabilmişti. Ağlayacak gücü olsa yakalanabilirlerdi. Bir süre geçtikten sonra bebeği doktora gösterdiğinde doktorun bebekten hiç ümidi yoktu. Ölecekti. Anneannesi onu hayatta tutmaya çok istekliydi. Doktor onu havaya kaldırmasını söyledi. Eğer başını dik tutarsa bir şansı vardı. Annesi bebek halinde başına dikleştirmişti. Bir daha da inmemişti başı; hep güçlü bir kadın olmuştu.

Şimdi sıra kendisindeydi; kızı artık doğmak üzereydi. Ne olabilirdi? O da elbette evde doğuracaktı. Kocası da onunla hem fikirdi. Oysa işler hiç de umdukları gibi gitmemişti. Önce her zamanki ebelerinin yerine yeni bir ebe gelmişti. Kızı uzun bir ıkınmadan sonra kucağındaydı ancak hiç beklenmedik bir şekilde bebeklerini kaybetmişlerdi… Ebe, gidişattan endişesini dile getirmişti, oysa kendisi hastaneye gidip evde doğuramamayı başarısızlık olarak görüyordu. İşte bu onu için için parçalayacaktı.


Hiçbir şey aynı değildi artık. Annesi ebeyi mahkemeye vererek adalet istiyordu. Kocası da onun eski halini... Yapamıyordu. Sanki parçalara bölünmüştü ve bazı parçaları da kayıptı. Kızıyla beraber bir yanı ölmüş gibiydi. Herkesin onu anlamaktan ziyade intikam peşinde olmasını da anlayamıyordu. Kocası başka bir kadına sığınmıştı bile, o da kendini biraz eğlenceye atmak istedi ancak yapamadı. Yaşadıkları ile nasıl yüzleşecekti.

Günler geçti, ebe hakkında açılan kamu davasındaydı artık. Bir süre herkesin beklentisini besleyecek şekilde tanıklık ettikten sonra ebenin bir suçu olmadığını, onun elinden geleni yaptığını söyledi. O da biliyordu, kızının dünyayı bu kadar kısa sürede terk etmesinin başka bir sebebi vardı…

Belki bir gün ne olduğu anlayacaktı, artık hayata devam etmek için onunla vedalaşmaya, onun bu kısacık yaşamını onurlandırmaya hazırdı…

15 Temmuz 2022 Cuma

Generational Sins

“Ben senin annenin ve ölüyorum. Senin yaşlandığını görmek isterdim. Zamanı geldiyse ben hazırım. Beni daha sonra takip edemeyeceğin bir yere gitmiyorum. Yaşam zordu. Ancak ölmek kolay olacak… Bunu takmanı istiyorum. Buna baktığında benim bulduğum huzuru bul. Geçmişinle yüzleş.”

Annesinin ölmeden önceki son vasiyeti, kardeşini doğduğu eve götürmesidir. Drew için bu imkânsız bir iştir. Yıllar önce onu çocukken döven babasını terk etmiş ve bir daha dönmemiştir. Terk ettiği sadece babası değil, annesi, kardeşi ve kız arkadaşıdır. 20 yıl sonra oraya dönmek onun için kâbus gibidir.

Kardeşi ile çıktıkları bu yolculukta onu tatlı bir sürpriz bekler, öte yandan içindeki öfke, geceleri gördüğü rüyalar sanki zamandan bağımsız bir şekilde uzayın boşluğuna takılı kalmış gibidir. Çocukken yaşadığı şiddet, Tanrı’yı sorgulamasına sebep olur. Neden Tanrı, küçük bir çocuğun dayak yemesine izin vermiştir? Aklı almıyordu.



Yıllarca kaçmış, unutmaya çalışmıştı. Ancak hiçbir faydası olmamıştı. Kendi sözleriyle; kaçtıkça daha da karanlığa bürünmüştü. Öfkesi de onun hayat kalitesini düşürmekteydi. Kardeşinin de ona kırgınlığı vardı; kardeşini yalnız bırakıp gitmişti. 

Tüm hesaplaşmalar bittiğinde, öfke çıktığında artık daha özgür biriydi.
Doğduğu evde o da çocuk büyütecekti… O, biraz farklı yapacaktı.

8 Ocak 2022 Cumartesi

I Have Never Been in New York


Hafızan bir anda tamamen silinseydi nasıl olurdu? Kim olurdunuz? Tüm geçmişten getirdiğimiz duygular, düşünceler, inançlar orada olmadığı için kendimizi daha özgür mü hissederdik? Yoksa kendimizi kaybolmuş gibi mi hissederdik? Peki ya atalarımızdan getirdiklerimiz; olumsuz olduklarını bile bile bırakmamak için yemin etmiş yanımızla işbirliği yapmak kolayımıza mı gelirdi?

Geçmişte öfkeli olduğumuz insanlara neden öfkeli olduğumuzu hatırlamamak büyük bir kayıp mı olurdu? New York’a hiç bulunmadım isimli filmin konusu televizyonda program yapan kadının annesinin hafızasını kaybetmesini ve ardından kaza ile çıktıkları gemi yolculuğunu konu alır. Annesi gemiye yanlışlıkla binince kaçak yolcu statüsünde temizlik işleri yapmaya başlar.

Birden bire mesleki kimliğinden de özgürleşen Lisa, umulmadık bir şekilde kızıyla tatile çıkan bir sigortacıyla karşılaşır. Aralarındaki çekişme bir ilişkiye doğru ilerler. Annesinin peşinden bu yolculuğa çıkan Lisa, geçmişi hatırlamayan annesi ile arasındaki ilişkiyi düzeltebilecek midir? Babası hakkındaki gizemi çözebilecek midir? Geçmişin tortusu olmadan annelik yapmaya başlayan bu yaşlı kadında farklı bakacak mı?

16 Aralık 2021 Perşembe

The Hand of God

“Ailem artık toprak oldu. Artık hayatı sevmiyorum. Başka bir hayat; hayal ürünü bir hayat istiyorum. Artık gerçekliği sevmiyorum. Gerçeklik çok boktan… O yüzden filmler yapmak istiyorum.”

The Hand of God, 16 yaşında anne ve babasını kaybeden gencin hikayesini konu alır. 1980’li yılların Napolisi’nde yaşarken Maradona’nın Napoli takımına transfer olmasına sevinirken, diğer yandan ergenlik döneminde ebeveynlerinin kaybı ile sarsılır.

Anne babasının sevgi dolu ilişkisinde, diğer bir kadının ve hatta diğer bir kardeşin varlığı onun ilişkilere bakışını da kökünden değiştirir. Hayran olduğu teyzesinin akıl hastanesine yatışı onun acı çekmesine ve yaşadıkları gerçeklikten kurtulmak istemesi ile sonuçlanır. Anne ve babasının kaybından sonra ağlayamayan Fabio, donmuştur. Acı kaçınılmaz olduğunda devreye giren bu donma tepkisi bizi o anın acısından korur ancak daha sonra içimize attığımız bu acı enerjisi dışarı salınmazsa travma asla iyileşmez, o günkü kadar taze kalır… Elbette yaşanan her trajik olayın bir hediyesi de olur. Hayatta kalan yanlarımız bizi bazı yönlerden bizi geliştirir. Yeter ki içerde hapsolmuş enerjiyi çıkartalım.

Hiç umulmadık deneyimler yaşarken, karşısına çıkan bir tiyatro oyuncusundan etkilenir. Onu takip ederken ilginç bir yönetmen ile tanışır. Belki de film yönetmek ile ilgisi o anda yeşerir. Maradona’nın İngiltere’ye eliyle attığı gol, sanki ezilen Arjantinlilerin  emperyalist dünyaya Tanrı’nın Eliyle attığı goldür. Napoli’de İtalya’nın ezik sayılabilecek bir şehridir. Maradona bu şehre bir futbolcu olarak değil, bir İsa, bir Tanrı olarak gelmiştir. 1990 Dünya Kupası yarı finalinde, Napoli taraftarları İtalya karşısında oynayan Arjantin milli takımını desteklemişlerdir…

Tüm bu dönemi yaşayan Fabio, acılarından kaçmak için şehri terk etmeyi seçer… Onun hediyesi sinemadır.

“Elimden geleni yaptım, fena iş çıkarmadım.” [Maradona]

9 Aralık 2021 Perşembe

A Mouthful of Air

 

‘Yıldız canavarı gökyüzündeki tüm yıldızları toplamıştır. Pinky yıldızları yeninden yerine koymak ister. Elmaslarını sapanla fırlatır yıldızların yerine. Yeteri kadar uzağa gönderememiş. Limonları gökyüzüne gönderir, limonlar geri düşmüş…’

Annesi estetik ameliyatlar ile 10 sene daha genç gözükme peşindedir. Kocasının yaptıklarına rağmen onun geri gelmesini istemektedir. Gelmesi için kızının araya girmesini söyler. Annenin bir yanı büyümemiş bir ergendir. Annesinin bir yetişkin olarak orada olamaması onun ‘annesi için yapması’ ile sonuçlanır… Babasından uğradığı her türlü tacizle çok sevdiği insanlardan gördüğü çocuğun yıldızları bir bir yıldız canavarı tarafından yenmeye başlar. Artık dilek tutabileceği bir yıldızı yoktur. Çocukken çektiği acılardan dolayı kendisi de bir kız evlat dünyaya getirmek istemez. Bunu yüzeyde bilmese bile derinde hisseder. Julie bu konuda donuktur. Küçük bir çocuk olarak donmaktan başka çaresi yoktur bedeninin… Babasının üzgün olması onda bir etki yaratmamaktadır.

Julie zaten ilk erkek çocuğu için devamlı endişe etmektedir. Kendisi de bu dünyada yaşamak istemez. Onun bir düşüncesine göre kendisi olmadan çocuğu daha güvenli bir hayata sahip olacaktır. Kendisini hiçbir zaman yeterli bir anne olarak görmemektedir. İkinci hamilelik, gelen bebeğin kız olması, kullandığı ilaçları bırakması sonun başlangıcı mıdır?..

‘Bazen yıldızlar bulutların arkasındadır, bazen güneş öyle parlar ki yıldızları göremezsin, bazen de ayın arkasına saklanırlar. Ancak görünmeseler bile her zaman yıldızlar oradadır. Tıpkı benim gibi… Beni görmesen bile aşkım hep seninle…’

6 Aralık 2021 Pazartesi

Kimyasal Kalpler

 

“İnsan en çok ergenlik döneminde yaşadığını hisseder. Beyninize hayatınızı upuzun bir hikayeye dönüştürebilecek kimyasallar hücum eder. Cumartesi akşamını tek başına geçirmek sonsuz bir yalnızlık gibidir.”

Ergenlik döneminde tüm kimyasallar ile mücadele etmek zordur. Bir elimiz hala oyuncağımızı tutarken diğer elimiz karşı cinsten birin elini tutmak ister. Anne ve babamızın kollarında değilizdir artık. Bir ayağımız evdeyken, bir ayağımız dışarıdadır. Burası tam bir Araf’tır… Yaşanılan her travma ise bir yetişkinin kaldıracağından daha fazla etkiler bizi. 

Kimyasal Kalpler isimli film, bir kaza sonrası duygusal çöküntü yaşayan bir kızla, iyi bir aileden gelen bir oğlanın ilişkisini konu alır. Grace, geçirdiği kazadan ötürü kendini suçlu hisseder, hayatı ve ergenliği sorgulamaktadır. Bu dönemde henüz tam anlamıyla olgunlaşmamış beyin yapısından ve kararlarımızı etkileyen hormonlardan bahsedilmektedir. Her şey ama her şey çok yoğundur. 

“Ergen olmanın ne demek olduğunu bir düşün. Ailen başarılı olman için baskı yapıyor. Arkadaşların yapmak istemediğin şeyleri yapman için baskı yapıyor. Sosyal medya, vücudundan nefret etmen için baskı yapıyor. Zor bir şey bu, iyi bir aileden gelen uyumlu bir çocuk olsan bile. Şimdi hayal et. Romeo ve Juliet gibi sevdiğin insanla olamıyorsun. Shakespeare gibi birçok yazarın gençler hakkında yazmalarının bir sebebi var: Genç olmak insana acı verir, neredeyse duyumsanamayacak kadar büyük bir acı.. Yaşadığımız her şey konuşulmalı, saklamak daha beter. Ergenlik yılları Araf gibi. Çocuk olmakla yetişkin olmak arasında bir yerdesin ve dünya sana olgun olmanı ve kendini ifade etmeni söylüyor ama bunu yaptığın anda sesini kesmeni emrediyor. Aslında yetişkinler, Araf’tan sağ çıkabilme şansı bulmuş olan yaralı çocuklar.”

“Gökyüzüne bakınca insanların ölü yılların külleri olduğunu hatırlıyorum.  Biz sadece kısa bir süreliğine bir araya gelen atom parçacıklarıyız ve en sonunda ayrışıyoruz. Her şey nihayete erdiğinde ve bizler hiçliğin içine savrulduğumuzda elimizde temiz bir sayfa olacak. Bütün günahlarına sünger çekilmesi gibi…”

Oğlan kızın kurtarıcısıdır, oysa kız kendine gelme sürecinde bu kurban durumundan rahatsız olmaya başlar. Oğlanın anne-babası ise harika görüntülerinin ardında gerçekten oğullarını görmüyor gibilerdir. Kendi aralarındaki ilişki yetişkin ilişkisi midir? Yoksa onlar da ergenliğin belli bir dönemine takılıp kalmışlar mıdır?  Onlar bir ebeveyn olarak çocuklara uygun yetişme ortamı sunamadıklarında çocukları çocuk olmayı, ergen olmayı, genç olmayı pas geçerek erkenden olgunlaşmak durumunda kalıyorlar.

“Ergenlikte beyninizdeki kimyasallar, sizi çocukluğun güvenli ortamından söküp alan ve yetişkinliğin vahşi tabiatına bırakan kararlar vermeye iter. Bir arkadaşım bir defasında yetişkinlerin Araf’tan sağ çıkabilme şansı bulmuş olan yaralı çocuklar olduğunu söylemişti. Sizi dışarı çıkıp dünyaya o prizmadan bakmaya teşvik ediyorum. Ebeveynlerinize, abi, ablalarınıza bakın. Sokaktan geçen yabancılara bakın. Bakın ve onların da hayatlarının bir noktasında bu koridorlarda yürüdüğünü hayal edin. Onlar da dayanılmaz yalnızlığı hissetti, onlar da dayanılmayacak kadar güçsüz hissetti, gençliğin karanlığını hissetti. Yara izlerinin çirkin veya kusurlu olduklarını düşünürüz, saklamak ya da unutmak istediğimiz şeylerdir. Ama o izler asla geçmez. Bunları yazarken, sonunda anladım ki, o izler, kırılanları anımsatan şeyler değildir. Daha ziyade yaratılanları anımsatır.”

Çiftimizin ilişkisi ise bir sarkaç gibidir bir o yana bir bu yana savrulur. Ne zaman yakınlaşsalar, bir tetiklenme Grace’i kaderli meselesine çeker. Henry ne kadar alttan alsa da uzaklaşmayı engelleyemez. Sonra Grace’in ‘hayatta kalan’ parçalarından biri gelir ve her şey düzeliyor gibi olurken döngü kırılmaz…

 “Ergen bir insanın beyninin yetişkin birey beynine erişmeden önce bir gelişim süreci geçirir. Bu gelişim sürecinde biz doğru arayışımızı sürdürürken bağlar ve sinapslar patlıyor. Ya da yanlışı. Sevdiklerimizi, sevmediklerimizi. Kim olmak istediğimizi…” 

12 Temmuz 2021 Pazartesi

2040

2040 yılında Dünya nasıl bir yer olmalı?

Siz hayal etseydiniz nasıl bir 2040 gözünüzün önüne gelirdi?

Bu soruyu şu andaki yetkililere değil, o zaman yetişkin olan çocuklara sorsaydık neler derlerdi?

İşte tüm çocukların verdikleri cevaplar bu harika belgeselde: Daha çok kucaklaşma, eşit gelir dağılımı, eşit fırsatlar, daha çok çiçek, ağaç, daha temiz bir dünya, silahsız bir dünya, temiz bir okyanus, uyumlu bir yaşam, temiz bir suda yüzmek, ışınlanma, elektrikli araba… Daha temiz bir dünya yaratmak için işe yarayacak yeni icatlar.

En önemlisi başka bir çocuktan geliyor:

“Dünyayı temiz tutmanın bir insan içgüdüsü olmasını istiyorum.”

İnsanın doyumsuz bir şekilde dünyayı kendi arzuları doğrultusunda yaşanmaz bir hale getirmesine dair sayısız yayın var. Atmosfer ısınıyor, yeşil alanlar, buzullar azalıyor, hayvan cinsleri yok oluyor. Ümit ederim ki, birçok kişi artık bu gerçekleri biliyor. Ancak sabah kendi yaşamamıza uyandığımızda birey olarak ne yapabiliriz ki deyip, tüketmeye, benzin harcayan arabamızı kullanmaya, bolca deterjanla her dakika çamaşır makinası, bulaşık makinası kullanmaya, rekabetin körüklediği sistemi besleyen devam ediyoruz. Daha çok para kazanmak için daha çok satmak isteyen bir firmanın içerisinde bulunup, kazandıklarımıza birçok ihtiyacımız olmayan her türlü kıyafet, tatil, ev, araba, elektronik cihaz, botoks, yemek vs. Elbette sözümüz meclisten dışarı.


Oysa toplumları oluşturan bireylerdir. İnsanlığı oluşturan en minik yapı taşı bizzat kişilerdir. Biz değişirsek dünya değişir. Hepimiz bir zamanlar çocuktuk. Bugünün çocuklarının bakış açısına bizler de sahiptik. Tek yapmamız gereken şey içimizdeki çocuğu hatırlamak ve rekabet yerine iş birliğini, uyumu yeniden hayatımızın odağına koymak. Bizler kabileler halinde hayatta kalmış sosyal canlılarız. Sosyal bağlar bizleri mutlu ve sağlıklı yapmaktadır. Bireyselliğin ve rekabetin pompalandığı düzen, bizlerin sonunu getirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
2040 isimli filmde, mevcut küresel sıkıntıların yanı sıra somut çözümler sunuluyor. Ayrıca fikir ve çözüm önerilerinizi paylaşabileceğiniz bir web sitesi mevcut: https://whatsyour2040.com/

-Minik güneş enerjisi panelleri takmak ve enerjiyi evden eve paylaşımını sağlayan bir sistem. Bu insanları birbirine bağlayan sıra dışı bir çözüm.

-Çörek şeklinde kendine yetebilen habitatlar kurmak.

-Tarımın yeniden ön plana çıkması.

-Okyanustaki yosunun artışını sağlamak hem karbonu çekmek hem de balıklar için bir habitat yaratmak.

-Sürücüsüz elektrikli arabalar ile araba sahibi olmayı bırakmak. Ortaya çıkan otopark alanlarını yeşillendirmek.

-Eğitimde çevrecilik ve ‘biz’ kavramlarının artırılması.

-Geri dönüşüm ve yeniden kullanmaya ağırlık verilmesi.

-Fosil yakıtlara ayrılan dakikadaki 10,000 USD’lık bütçenin bu sektörde çalışan insanların güneş enerjisi ile çalışılacak işlere uyumu için harcanabilir.

Sonuç mu?

Birey olarak harekete geçmek ve hayat tarzımızın bir parçası olarak yaşadığınız alanları gözetip kollamak. Daha az tüketmek, karbon salınımını azaltacak bir yaşam tarzı. Güneş enerjisini daha fazla kullanmak. Daha paketli gıda ve et yemek…

Diğer bir çocuğun talebi: AZALTMA, YENİDEN KULLANIM ve GERİ DÖNÜŞÜM. Başka neler olabilir? Sizin fikirleriniz neler?

30 Mayıs 2021 Pazar

Robin Williams: Come Inside My Mind

Annesinin de, babasının da ayrı kişilerden birer erkek çocukları vardır. O onların evliliklerinden olan evin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasından kaynaklı çok ciddi bir ortamda sessiz bir çocuk olarak büyümüş; çalışan ebeveynlerinden dolayı genelde evin bakıcısı ile vakit geçirmiş. Ölü Ozanlar Derneği’ndeki gibi sadece erkeklerin olduğu bir okula gitmiş, daha sonra siyaset bilimlerini yarım bırakıp konservatuarda oyunculuk dersleri almış ve tüm dünyayı güldürmek için kolları sıvamış. Oysa yaşlandıkça gülüşünün ardında görünen gizli hüzün ön planı çıkmış ve Parkinson hastalığı başlangıcı ile depresyon onu ele geçirmiş ve kendi hayatına son vermiş. Bu efsanevi oyuncu Robin Williams…

Birçok televizyon şovunun yanı sıra yüzden fazla filmde rol alan Williams, üç kere Oscar ödülüne aday gösterilirken bir kere bu ödülü kazanmış. İnanılmaz karakterlere bürünen ve yepyeni ses tonu ile karakterler çıkartabilen çok hızlı düşünebilen ve konuşabilen Williams kendi hayatında ise çocukluğundaki gibi sessiz ve içine kapanık biri.

Oyunculuk onun için ifade etmenin en harika yolu olmuş. Yarattığı karakter, istediğini söyleyebilen roller, onun sıra dışı yeteneği ile birleşince sadece komedi değil, drama dalında da harika işler çıkarmasına sebep olmuş. Good Morning, Vietnam ile sinema oyuncusu olarak da dikkat çekmiş, sonrasında Dead Poets Society, Awakenings, The Fisher King, Mrs. Doubtfire, Good Will Hunting ve What Dreams May Come gibi yapımlarla dünya çapında bir üne kavuşan Williams’ın en yakın dostu diğer bir oyuncu olan Billy Crystal. Onun ve diğer bir insanın yorumları ile hazırlanan belgesel tarzı yapım Robin Williams’a veda seremonisi tadında: hem güldüren, hem hüzünlendiren…

Teşekkürler üstat. Keşke dünya seni daha iyi anlasaydı…

3 Mayıs 2021 Pazartesi

I love you, Man


Bazı erkek çocuklar daha ilkokulda kızlarla daha iyi anlaşmaya daha fazla dostluk yapmaya başlar. Cinsel olarak da kızlardan hoşlanan bu tipler çok fazla erkek arkadaşa sahip değildir. Buna gerek var mıdır? Ya da bu bir sorun mudur?

Bir erkek bir kadınla daha fazla erkek, bir kadın bir erkekle daha fazla kadındır. Evet bu doğrudur, ancak her iki cinste olan eril ve dişil enerji bir süre sonra karışarak dengeye gelerek her iki cins için sıkıntı çıkarmaya başlar. Kadın daha sosyal olduğu için kadınların olduğu ortamlarda dişi enerjisini kolaylıkla depolar. Erkeğin de benzer şekilde erkek arkadaşlarına ihtiyacı vardır.

Seni seviyorum adamım isimli filmin kahramanı Peter, yeni nişanlanmış bir emlakçıdır. Doğru düzgün bir erkek arkadaşı olmadığı gibi, iş hayatında ve kendini ifade konusunda problemleri vardır. Annesi ile arası da ekstra iyidir. Tüm bunlar tek duruma işaret etmektedir: Babadan eril enerji alamamasıdır. Babası diğer oğlu ile arkadaş gibidir. Tek arkadaşı ise yıllarca aynı şirkette çalıştığı arkadaşıdır.

Peter için tek yol kalır; kendi bir şekilde arkadaş bulacaktır. Bir çok yol dener, başına komik olaylar gelse de, o yılmaz ve sonunda tam ihtiyacı olan kişiyi bulur. Onu testesteron hormonu ile tanıştırır. Gerektiğinde savaşmasını veya kaçmasını, bağırmayı, hakkını aramayı, bazen dayak yemeyi... Daha da önemlisi almayı öğretir... Onun evi Peter için erkekliği keşfettiği bir yer haline gelir.


Başlarda Peter’daki bu değişiklikler nişanlısının hoşuna gider ancak giderek derindeki dinamik sarsılmaya başlar. O alan, Peter veren, o baskın, Peter pasifti. Dolayısıyla onun da kendini yeni duruma adapte etmesi gerekiyordu...

Aşkın içine düşülen çukurdan ancak böyle çıkabilirlerdi...

27 Nisan 2021 Salı

Remember Me



İçindeki öfke bitmiyordu. Bir türlü mutlu olamıyor, haksızlıklara dayanamıyordu. Anne babası boşanmıştı, kız kardeşi annesinin yeni eşiyle yaşıyordu. Babası ise kendini işine vermiş sanki başka hiç bir şeyi umursanıyordu. Asıl büyük olay ise yirmi iki yaşındaki abisinin intiharıydı. Onun hayatını sona erdirmesinden babasını suçlu tutuyordu. Ona göre babası hep zorlayıcı olmuştu. Babasının hayatında her şey derli toplu ve üst sınıftı...

O ise üniversitede okuyor, ev arkadaşının onu canlandırmaya çalışmasıyla ayakta duruyor gibiydi. Bir gün karıştığı bir olayda dayak yediği polis memurunun kızının kendi sınıfında olduğunu fark edince onun kızıyla tanışmaya karar verir. Bu sarışın kızında büyük bir kaybı vardır; on bir yaşında annesi yanında vurulur. Her ikisi de birbirine ilaç gibi gelmiştir. Kız arkadaşını annesiyle ve babasıyla tanıştırır ancak yine babasına karşı öfkesi dinmemektedir. Babasının ilgisizliği onu çileden çıkarmaktadır, kız kardeşine duyduğu sevgi bir abiden ziyade bir babanın sevgisi gibidir.

İşlerin çığrından çıktığı gün kız kardeşini dışlayan diğer sınıf arkadaşlarının onun saçlarını kesmesiyle patlar verir. Kız kardeşini korumak adına okulu dağıtırken, babası nüfuzunu kullanarak kızını önemsediğini gösterir. İlk defa baba oğul gibi hissetmeye başlamıştır. Baba rolünü devrederken başka bir görevi üstlenmektedir. Abisinin öldüğü yaştadır artık: yirmi iki... Sanki abisini takip etmekte; babasına – bunun senin yerine yapıyorum – der gibidir.

Remember aynı zamanda re-member anlamına gelmektedir. Yeniden üye olmak, kedini hatırlayıp herkisin kendi konumuna gelmesidir....

12 Nisan 2021 Pazartesi

Seaspiracy & Cowspiracy

"Bir insana asla güvenmeyin; -balık severim- deyip onu öldürüyor ve yiyor..." 

Her yıl trilyonlarca balığın öldürüldüğü sektörün doğaya, ekosisteme, insanlara yaptığı etki anlatan bir belgesel Seaspiracy... Diğer belgesel ise hayvancılığın doğaya verdiği zarar üzerinden duruyor. 

Mideniz kaldırırsa ve insan olduğunuzdan dolayı utanmazsanız rahat bir şekilde izleyebiliriz. 

Önce denizlerle başlayacak olursak, belgeselde ortaya konan gerçek şu: Suları kirlemekten yüz kat daha zararlı olan balıkları tüketmek. Balık çiftlikleri de bir çözüm değil. Hareket edemeyen ve yemle beslenen balıkların çoğu hastalanıyor, ölüyor ve aynı derecede zararlı... 

Sadece bildiğimiz balıklar değil, nüfuslarının %90'nını kaybeden yunuslar, balinalar, kaplumbağalar ve besin zincirinin en önemli hayvanı olan köpek balıkları... Onların sadece yüzgeçlerinde çorba yapmak için öldüren insanlar... 

Yok ediş ve ekolojik düzenin bozulması denizlerle de bitmiyor. Benzer bir durum karada yaşanıyor. Büyük baş hayvanların otlanması için açılan alanlar için ormanlar ve vahşi hayvanlar yok ediliyor. Hayvancılık sektörü tarafından desteklenen Greenpeace gibi çevre kuruluşları için daha yüzeysel konularda faaliyet gösterirken gerçek resim saklanıyor. İnsanların tüketmesi için beslenen hayvanlar insanlardan onlarca kat daha fazla su ve yiyecek tüketiyor. Yaklaşık 2,2 kg et için 2500 galon su tüketiliyor!


Hayvanlardan elde edilen protein ve bunun gibi besinlerin öz kaynağı ise onların yediği bitkiler. Dolaysıyla protein vegan beslenerek de elde edilebiliyor. Ayrıca inek sütü 29 kilo bir buzağıyı kısa bir bir sürede 180 kg yapmak için üretilmiş bir anne sütü. İnsanlar için gereksiz ve yan etkileri olan bir içecek. Buna peynir de dahil... Peynir Tuzağı isimli kitapta, peynirin sağlıklı bir gıda olmadığını ortaya çıkarıyor ve peynirin gerçekte nasıl üretildiği anlatıyor...

Sonuç olarak ve balık, et ve süt ürünlerin bu hızla tüketmeye devam edersek, dünya insanlar için yaşanmaz bir hale gelecek.  Bitkiler, hayvanlar bizden önce buradaydı. Onlara saygı duymalıyız. Bu şekilde devam edecek olursak köklerimizi kendimiz kurutmuş olacağız. Yapılacak en etkin şey için et ve balık tüketimini azalmak ve vegan beslenmek. Hemen bugün başlamak, başkalarına örnek olmak ve bu davranışı yaymak ve bilinçli olmak.

17 Mart 2021 Çarşamba

Court


Adalet sistemi doğruyu ve yanlışı bir birinden ayırmak için ortaya çıkmış kurallar yığını... Ancak doğru ve yanlış her zaman göreceli olmuş. zamana, ırklara, bakış açılarına, inançlara bağlı olarak değişmiş ve yozlaşmıştır.

Tüm bu zorluklar daha da prosedür ortaya çıkarmış ve karar mekanizması yavaşlamıştır. Tüm bunlara politik görüşler, sınıf ayrımları da eklenince düşünce bile suç olarak kabul edilmiştir. Düşünmek, düşünceleri şarkı sözlerine sıkıştırmak ve bunları söylemek.

Adalet sisteminde çalışan her birey – savcı, avukat, hakim – kendi kişisel dinamiklerini de sisteme karıştırınca iş içinden çıkılmaz bir hale gelmiş... Dünyanın hemen hemen her yerinde insanlar kendilerini benzer sistemlere emanet etmiş durumdalar.

Court isimli film Hindistan’da fakir bir adamın sokaklarda bedava söylediği bir şarkının, o civarda yaşayan bir lağım işçini intihara teşvik etmesi suçuyla tutuklanması ile başlar. Oldukça ağır tempolu bir film davadaki her bireyin kendi kişisel yaşamlarına göz atarak ilerler. Belki de her biri kendi aile veya atalarında bir haksızlığın kurbanı olmuş durumdadır. Onlar için de hayat hiç de adil değildir...

14 Şubat 2021 Pazar

The Map of Tiny Perfect Things


Hayatımız genellikle sıradan günlerle geçer. Hatta bazen hep aynı günleri yaşıyoruz zannederiz. Dolayısıyla zihnimiz ileride farklı olması için bize hayaller kurdurur. Diğer bir yandan da geçmişte yaşanan olumlu deneyimleri yeniden yaşama arzusu, olumsuz yaşanan olaylardan uzak durmak için bir koruma kalkanı oluşturur. Geçmişte veya gelecekte dolaşan bu düşünceler ve inanç yığını olan zihnimiz hayatı dolayısıyla yaşamamıza engel olur.

Groundhog Day gibi The Map of Tiny Perfect Things isim film, aynı günün defalarca yaşanmasını konu alan bir film. En büyük farkı ise salt bir komedi olmaması. Aynı günü yaşayan Mark, bir gün fark eder ki bu kaderde yalnız değildir. Margaret de aynı onun gibi bu günde sıkışıp kalmıştır. Yaşadıkları yaklaşık 16 saatin uzmanı olmuşlar. Çevrelerinde yaşadıkları anların haritasını çıkarmışlardır. Her küçük anı daha iyi nasıl bunun yollarını ararlar.

Yaşadıkları hayatın geçip gitmesine izin verilmediği için her anın küçük mutluluklarını keşfederler. Bu kader onları yakınlaştırmaya başlar. Oysa Margaret’in bir sır vardır. Bu sırdan dolayı yeni günleri de yaşamak istememektedir. Hayatın yeni anlarına hazır değildir. Mark ve Margaret belli bir sebepten dolayı birbirini hayatlarına çekmiştir. Mark küçük anlara ve ona önemsiz gibi gözüken detaylara görmeye başlar, Margaret ise artık devam etme cesaretini gösterecektir. İşte o zaman özgür olacaktır; hayatın amacı dördüncü boyutu çözmek, kansere çözüm bulmak değildir, hayatın amacı sadece yaşamaktır.

29 Aralık 2020 Salı

Bir Başkadır

Bir başkadır benim memleketim. Memleketimiz insanlarına genel bir bakış atan ilginç bir dizi.

Ülkemiz değişik yelpazeleri barından renkli bir toplum olmuşsa da son zamanlarda siyah-beyaz gibi keskin ayrımlar daha fazla görünür hale geldi. Başını örtenler ve örtmeyenler, sadece pozitif bilimlere inananlar ve sadece hacı-hocaya inananlar, okuyamadan kendine bir dünya kuranlar ve fazla okumaktan dünyayla bağ kuramayanlar… 

Tüm bu kutuplaşmalara yer verilen dizinin kahramanlarının ardında psikolojik olaylar yatmakta. İçinden kolay kolay çıkamayacakları üçgenler mevcut: Kurtarıcı-Kurban-Fail üçgeni gibi.

Meryem

Abisi ve yengesinin yanında yaşayan Meryem, ayılmalara bayılmalara başlayınca kendini psikolog Peri’nin yanında bulur. Gayet zeki bir kız olan Meryem, Peri’nin bazı taktiklerini eleştirmekten de kendini alamaz. Tüm bu modern yaşamın sahte kimlik ve iletişiminin yanında içtenlikle iletişim kurmaya çalışan biridir.

Peri

Zengin ve kültürlü bir ailenin kızı Peri, okulların dışında tatillerini yurt dışında geçirerek ülkesinin insanlarından bir parça uzak kalmıştır. Annesinin oldukça baskın olduğu aile yapısında, ilişki kurmakta zorlanır. Can simidi gibi sarıldığı birkaç spritüel araç da ona tam anlamıyla çözüm değildir. Tüm bu durumdan ebeveynlerini sorumlu tutarken, Danışmanı Merve onu zorlamaktadır. Scott Peck’in dediği gibi ‘Her psikolog önce kendi üzerinde çalışmalıdır.’ Peri seanslarına süpervizyon veren meslektaşı Gülbin’e açılır ancak yüzleşmesi gereken konulardan kaçar durur. Onu çileden çıkartan en temel konulardan biri başörtüsüdür.

Gülbin

Peri’ye süpervizörlük yapan Gülbin’in yaşantısı ailesinin tam tersidir. Kürt asıllı aile, doğudan belli bir mal varlığı ile gelmiş dini bütün bir ailedir. O da kendi ailesini reddetmektedir, tamamen sessiz olan babasının yerini sanki ablası almıştır. Her türlü küfür ve eleştiriyi yapan ablası sonrasında Allah’a sığınmaktadır. Gülbin’in özel yaşamı da iyi değildir. Kendi tabiriyle takıldığı erkek arkadaşını başka bir kadınla yakalar: Melisa.

Melisa

Melisa ‘total’i hedefleyen bir dizide oynamaktadır Halkın göreceli olarak daha fakir kısmına hitap eden diziyi eleştirirken, takipçi sayısının artışından ve kendinden fotoğraf isteyen insanlardan içten içe memnundur. Gülbin onu Sinan ile yakaladığında sinirlenmez bile…

Sinan

Sinan cinsellik bağımlısıdır. Spora gider ve her gece bir kadını evine atmak için sistematik bir şekilde çalışır. Oysa onun da ardında bir aile dinamiği yatmaktadır. Babası vefat etmiş olan Sinan’ın annesi, tipik bir şekilde ona sitem ederken hala onu küçük oğlu gibi görür. Babasından alamamış adamlarla annesinden alamamış kadınların dansıdır bu. Sinan’ın tek devamlı ziyaretçisi temizliğe gelen Meryem’dir.

Ruhiye

Ruhiye, Meryem’in yengesidir. Son derece donuk olan Ruhiye’yi hiç konuşmayan oğlu takip eder. Ruhiye kurbandır, kocası ise kurtarıcı. Onu olduğu gibi sahiplenen, gerektiğinde fiziksel gücünü ortaya koyan ancak sabrının son noktasına gelmiş biri.

Oysa Rukiye’nin donup kalmasının ardında bir çocukluk travması vardır. Hesaplaşma olmadığı sürece iyileşmeden bu yara için geçmişe dönmek kaçınılmazdır. Kurbanın fail, failin kurbana döneceği an yakındır… 

Hayrunnisa

Babası hoca efendi, annesi ise sessiz bir ev kadını. Oysa kendisi hiç de bu dünyaya ait değilmiş gibi. Onları seviyor sevmesine ancak ne ailesi ne de mahallesi ona yakın gelmiyor… O da diğerleri gibi atalarından gelen kaderin görünmez etkileri ile oradan oraya yalpalıyor. Onu da bu durumdan kurtarmak isteyen biri var: Meryem’in abisi Yasin.

Yasin

Yasin’in ailesine veya geçmişine dair fazla bir bilgi yok. Ancak kurtarıcı ve koruma rolü ortada. Hem eşinin problemlerine rağmen onu seçmiş hem de kardeşine bakıyor. Eşinin ruhen başka bir yerde olması onun gözünü başkasına kaydırmış gibi. Oysa o hala karısının iyileşmesini, çocuğunun konuşmasını arzuluyor.

Tüm bu çabaları sonuç vermeyince ortaya çıkan duygular ise öfke ve sonunda çaresizlik. Çözümü ise yüceleştirdiği hocada arıyor: Ali Sadi Hoca’da…

Ali Sadi Hoca

Hocanın hayatı Allah ve onun yardımını isteyen müridlerinden ibaret. Her şeye, herkese bir çift sözü, çözümü olan hocanın, kendi hayatının varlığını ancak eşinin vefatı ile idrak ediyor. Kızının da Konya’ya dönme kararı onu derindeki yalnız çocukla baş başa bırakıyor.

İşte bir başkadır bizim insanımız…

Herkes başkalarına kalbinde bir yer açtığında hem dış dünyamızda hem de iç dünyamızda tüm ayrımlar, kutuplaşmalar sona erecek.

“Bir biz var, bizden içeri” diyeceğiz…

26 Aralık 2020 Cumartesi

Where We Belong

Hocaya sormuşlar; ‘Biz evleniyoruz, ancak hangimizin ülkesinde yaşayacağımıza karar veremiyoruz. Bize yardımcı olur musun?’ Hoca demiş ki, ‘Hanginiz ülkesini daha çok seviyorsa öbürünün ülkesinde yaşayın.’ Demek oluyor ki ülkemizle ne kadar barışıksak, dilediğimiz yerde yaşayabiliriz. Ülkemizden ne kadar nefret ediyorsak, ne kadar reddediyorsak, başka bir yerde yaşama şansımızı da o kadar tepiyoruz. Bu durum hayatımızın tüm alanlarında geçerliliğini koruyor. Ailemizi, bir kişiyi, kendimizi, kendimizin bir yanını reddediyorsak o durum hep karşımıza çıkıp duruyor.

Nereye aidiz diye çevirebileceğimiz film Where We Belong’un kahramanı Tayland’lı ergen kızın hayali Finlandiya’ya gitmek için burs kazanmaktır. Babasının erişte dükkanında erişte pişirmekte, diğer bir yandan İngilizce kursuna gitmektedir. Ergenlikle başlayan kimlik arayışında babasıyla yaşadığı iletişimsizlik arkadaşlarıyla da başak bir boyutta ortaya çıkar. Çocukluğumuzda yaşadığımız olaylar bağlanma modellerini belirler. Her iki ebeveynle kurduğumuz farklı ilişki farklı bağlanma modellerini de beraberinde getirebilir. Dolayısıyla içimizde oluşturduğumuz parçalar farklı davranır. Arkadaşlarımıza güvenle bağlanırken, romantik ilişkimizde kaçıngan bir tavır sergileyebiliriz.

Baş roldeki Sue’nun çocukluğuna bakınca neler görüyoruz? Annesinin erken kaybından sonra evin annesi gibi babasına her konuda yardım eden Sue, babasının muhtemel depresyonundan dolayı onunla fazla bir bağ kuramıyor. Dolayısıyla Sue, kaçıngan bir bağlanma modeli gösteriyor. En iyi arkadaşı Belle ile bile belli bir yere kadar yakınlaşabiliyor. Belle ise onun kurtarıcısı gibi; devamlı kendini arkadaşını savunurken ve koşulsuz bir şekilde onu desteklerken bunuluyor.

Sue tüm bunlardan bıkmış ve çözümü Finlandiya’ya gitmekte arıyor. İçindeki yaraların ya farkında değil ya da onlarla yüzleşmek ona çok zor ve acılı geliyor. Çocukluğunda yaşana erozyon ergenlikle kasırgalara yol açıyor. Oysa her zaman bir destek vardır ve destek ona hiç beklemediği bir yerden geliyor...

13 Aralık 2020 Pazar

David Attenborough: A Life on Our Planet


1937’de sadece 2.3 milyar olan insan nüfusu, 2020 yılında 7.8 milyar olurken, havadaki karbon oranı %48 artar ve doğal alanlar %100 düşerek sadece %35’e geriler.

'Matriks' filminde Ajan Smith insanın yayılışını şöyle tarif eder:

“…anladım ki sizler aslında memeliler sınıfına dahil değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler, yaşadıkları çevre ile içgüdüsel olarak bir denge kuruyorlar. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye yerleşiyorsunuz ve çoğalıyorsunuz, tüm doğal kaynakları tüketene kadar çoğalıyorsunuz. Canlı kalabilmenizin tek yolu başka bir bölgeye yayılmak. Bu gezegende bu şekilde yaşamını sürdüren bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musunuz? Virüsler. İnsanlar hastalıktır. Bu gezegenin kanserleri. Sizler vebasınız.”

Kabul etmesi zor ancak insanın, bir memeli olarak yaşadığı dönemler yaklaşık 50,000 yıl önce Tarım Devrimi ile yavaş yavaş sona ermiş. Biriktirmek hayatta kalmanın yerine elimizdeki tutmak ve daha fazlasını elde etmek için çalışan zihinler oluşturdu. Daha fazla güvenlik ve daha fazla üretmek kısır döngü gibi devam ederken, artan güvenlik sayesinde nüfus artışı uçarak tavan yaptı. Sıcak savaşların yerine soğuk savaşlar ve sinsi politikalar alınca iş başkalarını öldürmek yerine başkalarını sömürmeye dönüştü. Gelirin son derece adaletsiz dağılımı tüketimi körüklerken dünyada çevresel sıkıntılar baş göstermeye başladı.


Doğa dostu David Attenborough yaptığı belgeselde hayat boyu edindiği bilgileri paylaşıyor ve durumun vahim olduğunu belirtiyor. Konuşmak, gösteri yapmak yerine bir an önce harekete geçilmesi gerekiyor. Sadece örgütler veya devletlerin değil bireylerin harekete geçmesi şart. Her mum kendini aydınlattığı gibi yakın çevresini de aydınlatabilir. Detaylıca araştırmak belli herkesin harcı değil ancak çok basit üç madde bize büyük nefes aldırır.

1. Tüketmemek: Hiç bir şeyi fazla almamak; özellikle paketli ürünlerden, içeriğinde plastik, ağaç-kağıt, hayvanlar bulunan ürünler. a) Her konuda minimalist yaşamak, daha detaylar için minimalizmle ilgili yazıyı okuyabilirsiniz

2. Fazla Doğurmamak: Her çiftin iki çocuğu olsa teorik olarak dünya nüfusu sabit kalırdı. Demek ki ölüm oranından çok fazla bir şekilde doğum oranı var. Çoğalıp kendi türünü, inancını, hükümdarlığını büyütmeye çalışan zihin, zaten insanlığın sonunu getirecek.

3. Farkındalık: Zihinsel olarak düşülen ikilemin farkına varmak ve her bireyin kendi yapacağı yolculuk ile içsel çatışmalarının farkına varması; iç huzuru dış huzuru getirecek dolayısıyla dışarısı ile uyumlu bir şekilde yaşamaya başlayabileceğiz. Elbette farkındalık bilgiyi de içerir. Çevremize duyarlı olarak ve uyanık olarak yaşamak gereksiz yere kaynak kullanımını ve çevreyi kirletmeyi engelleyecektir.

Bu üç faktör bize az da olsa nefes aldırır; yoksa yok olacak Dünya değil insanlığın kendisidir. Dünya her şart yeni döngülerle kendini dengeye kavuşacaktır. Tüm bunları hala ciddiye almıyorsak veya ‘bana ne’ diyorsak yeni bir Nuh’un gemisi kapıda demektir. İnsan bu konuda bir şeyler yapıp kaderini değiştirecek güce sahip mi?

Yoksa kaderimize razı olup olanları izleyecek mi?