15 Aralık 2016 Perşembe

Altamira


İnsanlık tarihine baktığımızda bir çok keşfin, aşırı tepkilere maruz kaldığını ve inkar edildiğini görebiliriz. Bilimin karşısına çıkanı dogmatik bir inançtır çoğu zaman. En meşhur örneklerden biri ise “Ama yine dönüyor” dediği iddia edilen Galileo’dur. Engizisyon mahkemesinin Galileo üzerindeki ağır baskılarından sonra, Galileo çoğu iddiasında vazgeçmiştir. Ancak kalan hayatını ev hapsinde geçirmekten kurtulamamıştır. Meselelerin arkasında yatan dinamikleri anlamak için derine inmek gerekiyor. Öncelikle bilimin ve inancın mekaniklerine bakmakta fayda var.

Bilim, basit bir şekilde çalışır. Öncelikle “gözlem” yapılır. Bu doğada olabilir veya deneyler sayesinde olabilir. Gözlemlenen olgulara “tahmini açıklamalar” getirilir. Bu açıklamalar ile genelleme yapılarak “öngörü” oluşturulur. Ta ki, başka bir gözlem bu öngörünün hatalı olduğunu ortaya koyana kadar... 

Ay ve güneş dünyanın etrafında hareket ediyor – gözlem –, dünya evrendeki her şeyin merkezidir – tahmini açıklama – , demek ki, her şey dünyanın etrafında dönmelidir – öngörü –.  Sonuç olarak, bilim, elbette önemlidir, ancak yeni bir gözlemi, eski bilgiler ışığında değerlendirir. Yenilikçi ve meraklı olan insanın kendisidir... Bu gözden kaçırılmamalıdır.

Öte yandan dogma ne demektir? Değişmeyecek olan kesin ve tartışılmayacak gerçek. Bir şey hakiki ise, neden tartışılmasından rahatsızlık duyulur? İşin arkasına baktığımızda ise görürüz ki, dogmanın arkasında varsayımlar, güvenlik arayışı ve çıkar ilişkileri vardır. Tüm bunların arkasında zihin yatmaktadır. Bedeni hayatta tutmakla görevli olan zihnimiz, değişiklikleri hiç sevmez. Kendi fikrinin aksine bir fikir, zihin için bir tehdit oluşturur ve beyin rasyonel kısmı devreden çıkartarak savunmaya geçer; kaç veya savaş...


Yeni görüş çok güçlü veya mevcut fikirlere yakınsa, aşırı derecede kolay kabul etme eğilimi de ortaya çıkabilir. Bunun reddetmekten pek bir farkı yoktur. Zihin yine devrededir. Bu sefer körü körüne reddetme yerine, körü körüne destekleme ve inanma vardır. Oysa ki tüm yenilikler, keşifler tamamen açık ve meraklı bir ruh hali ortada olduğu zaman gerçekleşir. Zihin ne karşı çıkar, ne de destekler.

Altamira filminde konu alan keşif, Marcelino Sanz de Sautuola tarafından gerçekleşir. Gerçek hikayeye dayanan filmde, amatör arkeolog Marcelino, küçük kızı ile beraber Altamira mağarasını keşfeder. Bu mağaranın duvarlarında muazzam Bizon resimlerine rastlanır. Eski çağlardaki insanların resim yapamayacak kadar ilkel olduğuna inanan bilim adamları Marcelino’yu küçük düşürecek tüm girişimlerde bulunurlar. Öte yandan, kilise de ona karşı cephe alır; onlara göre bu iddialar, İncil’le çelişmektedir. Durumu Galileo kadar vahim olmasa da, keşfinin onaylanmasını göremeden bu hayata veda eder.

İlk zamanlarda karısının bile ona karşı çıktığı Marcelino, kendisinin tahmininden çok daha eski olduğu, daha sonra anlaşılan bu mağara uğruna tüm itibarı yitirmiş ve dışlanmış... Zihinlerin dirençleri, kişisel hesaplar bu muazzam keşfin önünde engel olmuş... Öte yandan, bu hikayenin de doğru olmadığını iddia edenler var. İddia göre fakir bir çoban olan Modesto Cubillas, Marcelino’ya ait olan topraklarda bu mağarayı keşfediyor... 
Kişisel hesaplar halen devam mı ediyor? Kimin bulduğunun gerçekten bir önemi var mı?..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder