9 Mart 2016 Çarşamba

8 Saniye


Güneş, Samanyolu'nun etrafındaki tam bir turu 255 milyon yılda gerçekleştiriyor. Bir insanın dünyadaki ömrünü 65 yıl olarak kabul edersek, Güneşin Samanyolu'nun etrafında dolaştığı süreye de  bir yıl dersek, insan ömrü sadece 8 saniye sürer. Belki bu yüzden bu kadar kıymetlidir ama aynı zamanda tutunacak bir şey değildir... Güneşin nefes alma-verme süresinde biter bu dünyadaki yaşamımız...

Öte yandan hiç ölmeyecekmişiz gibi otomatiğe bağlamış bir şekilde yaşarız. Ne öğretilir bize? İnsanlar doğar, büyür, okula gider, evlenir, emekli olur ve ölür... İşte bize öğretilen hayat planı bu kadardır! Çoğumuz kaderin ve şansın  hakim olduğuna inandığımız hayatlarda kurban olmayı veya isyankar olmayı seçeriz. Her iki yaklaşım da bir fayda sağlamaz; birinde pasif bir şekilde hareket etmezken, diğerinde ise başımıza gelen her şey ile kavga etmeye başlarız; sonunda da duvara toslarız.
Hayatın kontrolünü almak için kontrolü bırakmak gerekir.

Esra İnal’ın gerçek yaşam öyküsünü konu alan 8 Saniye filminde Esra, hayatta isyanları oynar. Çocukluğundan beri gördüğü rüyalar gerçek çıkarken, bu rüyalarda tanımadığı bir adam da belirir. Değişiktir Esra... Ama toplumun farklı olanlara davranma şekli bellidir: Ya topluma uyum sağlayacaktır, ya da deli muamelesi görecektir. Esra evlendiği gün bile aslında evliliğin bir hata olduğunu hisseder ama bu konuda bir şey yapmaz. Bir süre sonra olaylı bir şekilde boşanır. Rüyaları onu iyice yormaya başlar. Derken çalıştığı yerden kovulur ama bu olayda bir erkek arkadaş edinir. Değişik yollardan para kazanan ve kumar bağımlılığı olan Mo, ona destek olmak ister ama bu ilişki de Esra’ya istediğini vermez...


Esra sonunda deli damgası yer ve intihara teşebbüs etmeye kadar sürüklenir hayatı... Rüyasındaki adam ona yol gösteren bir bilgedir:
“Hayatın bakış açısından ne iyi, ne de kötü vardır. Her şey olduğu haliyle hayatın bir parçasıdır. Bizler sanatçıyız. Hayatımızla ilgili koskoca bir hikaye yaratırız. Hayatından memnun değilsin diye nasıl şikayet edebilirsin ki? Hayatını sen yarattın. Hikayeni de çeşit çeşit karakterlerle donattın. Bu karakterlerden bir şey öğrenebilirsin, hayatında verdiğin tüm kararlar için sorumluluk alabilirsin. Muhteşem bir hikaye yaratmak da, hayatını dramla doldurmak da senin elinde. Kendi bedenini öldürmeye kalkışacak kadar mı nefret ediyorsun bu karakterlerden? Hayatını beğenmiyorsan değiştir onu tatlım. Diğer tüm karakterleri değiştirmeye çalışma. Ana karakteri değiştir ve bir büyü gibi bütün hikaye değişsin. Kendi cennetini işte böyle yaratabilirsin.”

Bu bilge kişi Dört Anlaşma kitabının yazarı Don Miguel Riuz’dir. Yıllardır rüyasına giren bu adamı görmek için Meksika’ya gider Esra... Artık hayatında olan olaylara başka bir şekilde bakar ve önce kendisi ile barışır. Kendi küçüklük haline bakarak ona şöyle söyler: “Sakın unutma Esra, hayatımın aşkı sensin.” Affetmek, önce olanı kabul etmekle başlar. Kendinle başlamak üzere her şeyi olduğu gibi kabul etmek... Bu hiçbir şeyi kişisel almadan, olaylar ve kişilerden öğrenmektir. Bu da minnettarlık içinde yaşamayı sağlar. Bu sayede artık evrenin akışı Esra’ya dilediği hayatı oluşturmada kapıları açmaya başlar.

Bilge ona etrafında oluşan dünyanın zihnin bir yansıması olduğunu söyler. Esra’nın şöyle bir sözü vardır: “İnsanın varoluşunu hatırladığı iki an vardır; biri aşık olduğunda, diğeri ölüm kendini hatırlattığında.” Her iki anda da zihin ölmüştür; birinde artık bizim için sadece öbür kişi vardır, diğerinde ise artık zihin için her şey bitmek üzeredir. Bu durum Yunus Emre’nin ölmeden önce ölmek ile kastettiği kavram ile aynıdır; zihnin ölümü, zihnin oluşturduğu hedef, hırs ve arzuların ölümüdür... Ancak o zaman yaşarız. Zihin her zaman hedef tabanlı çalışır; her hedef gelecektedir ve gelecek hiç bir zaman gelmez!
“İnsanın kaderi kendi çabasına bağlıdır.”
“Cesaret korkusuz olmak değildir, korkuya rağmen bir şeyler yapmak demektir.”

2 yorum:

  1. harika bir yazı, film kadar güzel bir yazı. teşekkür ederim. Sevgilerle, Hümeyra

    YanıtlaSil