22 Ocak 2016 Cuma

Knight of Cups

“Sana küçükten anlattığım hikayeyi hatırla... Genç bir prens hakkında. Doğunun kralı babası tarafından batıya, Mısır’a bir inciyi bulması için gönderilen bir şövalye. Denizin derinliklerinde olan bir inciyi... Ama prens oraya vardığında halk, ona bir bardak doldurup verdi ve hafızasını kaybetti. Kralın oğlu olduğunu unuttu. İnciyi unuttu. Ve derin bir uykuya daldı. Kral, oğlunu unutmadı. Haberler, elçiler, rehberler göndermeye devam etti. Ama prens uyumaya devam etti...”
Kimiz biz? Neyiz biz? Özellikle ergenlik döneminde başlayan bu soru içimizi kemirir. Bu dönemde çoğunlukla arkadaşlarımıza bakar ve çevremizle en uyum sağlayacak bir kimlik yapısı oluşturur devam ederiz hayatımıza... Ama içimizde bir şey zaman zaman dürter bizi. Bazen hayatımıza çekilen olaylar, kişiler öyle bir sarsar ki bizi; yeniden gelir soru gündeme... Kimiz biz? Hayat bir oyun ve eğlence alanı ise neden bu kadar ciddiye alıyoruz her şeyi?

Belki soru yanlış? Veya sorunun muhatabı... Soru kimsin olduğu sürece, öncelikle bir kişi olduğun varsayımı ile yola çıkıyorsun, ikincisi ise cevabı zihninde arıyorsun. Öyleyse belki de gidiş yolunu değiştirmek gerekiyor... Kim değilsin? Neler hayatında yanlış? Nelere tutunuyorsun? Nelerle kendini tanımlıyorsun? Neler senin için hayatında vaz geçilmez gibi görünüyor? Tüm bu yanlışları bulup, takılan maskeleri düşürdüğümüzde, zihinden kaynaklı tüm illüzyonları kaldırdığımızda her zaman zaten orada olan güneşin ışıklarını görebileceğiz...

Filmin kahramanı Rick’in dediği yıllar boyunca hiç tanımadığı birinin hayatını yaşamıştır. Kardeşi intihar etmiş, babasına öfkeli, para ve kadınlara düşkün biridir Rick. Belki de bize öğretilen kalıplar içerisinde deneyimler üzerine yaşıyordur. Zihin asla anda olamaz; onun hafızasına gidecek iki şey vardır bilgi ve deneyim. Bazen dikkat edin, o anın derinliğinden çok insanlar devamlı fotoğraf çekmekle meşguldürler. Onlar için o anı yaşamaktan ziyade, o anı deneyim haline getirmek vardır. Rick’in sevgililerinden birinin dediği gibi, Rick de aşk değil, bir aşk deneyimi aramaktadır.

Filmin yazarı ve yönetmeni Terrence Malick, filmi bölüm bölüm isimlendirmiş. Ve son birkaç filminde olduğu gibi konuşmalardan ziyade arka ses ile ilerliyor film.
The Moon (Ay)
“Bir zamanlar ruh, mükemmeldi ve kanatları vardı, sadece kanatlı yaratıkların gidebileceği cennete uçarak giderdi. Ama ruh, kanatlarını kaybetti ve dünyaya düştü. Orada da dünyevi bir bedene kavuştu. Ve şimdi, bu bedenin içinde yaşıyorken kanatların ibaresi dıştan gözükmüyor. Ancak kanatların kökleri hala orada. Kanatların yaradılışında maddi bedeni alıp cennete götürmek var. Güzel bir kadın ve erkek gördüğünüzde ruh, önceden cennette bildiği güzelliği hatırlar. Ve kanatlar hareketlenmeye başlar. Ve bu da ruhun uçasını getirir ama henüz uçamaz. Hala çok zayıf. Bu yüzden insan, genç bir kuş gibi gökyüzüne bakmaya devam eder. Dünyaya olan tüm ilgisini kaybetmiştir.” 

 

Adem ile Havva’nın cennetten atılma hikayesi gibi kuantum fizikçi filozoflarının da varsayımlarına göre boşluk dediğimiz aslında bir boşluk değil, ruhun geldiği zaman ve mekanın olmadığı, sınırsız olasılıkların olduğu bir denizdir: Sadece ruh bu dünyada bunu unutmuştur...

“Her şey olabilir, her şey yapabilirsin, baştan başlayabilirsin.”
The Hanged Man (Asılmış Adam)
Bu kısımda intihar ettiğini düşündükleri kardeşi, hayattaki kardeşi, babaya olan öfke konu ediliyor. Kardeş babaya çok öfkeliyken, onu kör, sağır ve tamahkar olarak betimliyorlar. Ancak filmin sonlarına doğru babası ile yüzleşip onun kaderini anlar...


The Hermit (Münzevi Kişi)


“Kaos, açlık, başka bir şey için özlem duymak, ne olduğunu bilmeden...”

Tüm bu koşturmacanın içerisinde bazen yalnız hissederiz kendimizi... Maskelerimizi attıkça uzaklaşırız mevcut sistemden ve insanlardan. Ancak sessizlik içinde ruhumuzun iç sesini duyabiliriz.
“Dünya bir bataklık, uçarak geçmek gerek. Uç. Her şeyin sadece bir zerre olduğu yere yüksel.”
Judgment (Yargı)

Bu bölümde Rick’in eşi Nancy onu eleştirir. Ne onunladır, ne de onsuz... Nancy merhametli bir doktordur. Sanki evliliklerinde de bu kurtarıcı rolü üstlenmiş gibidir...
Tower (Kule)

“İçmek kötüdür, ama duygular daha kötüdür.” Tüm duygu ve düşüncelerin kaynağı zihindir. Onu neyle beslerseniz o onları üretmeye devam eder. Geçmişe takılmak veya gelecek hayalleri kurmak: “Sana hayal mi kurdurayım? Hayaller güzeldir. Ama hayallerle yaşayamazsın.”
Hatırla. İnci. Fısıldıyor. El ediyor. Her erkek, her kadın bir rehber, bir Tanrı... Karanlıktan ışığa!
Ne kadar daha rol yapmak zorundasın? Kimin için? Olmayı hedeflediğin şey nedir? Bırak onu! Hayatta hedef olmaz. Hayatın kendisi zaten amacın kendisidir... Hatırla. Ol. Yaşa...



The Highest Priestess (Yüksek Rahibe)
Kimse gerçeği umursamıyor gibi... Matriksin içinde yaşayıp gitmek ve sürüklenmek... Matriksin içinden çıkıp süper kahraman olmak, spiritüel olmak da seni başka bir illüzyona götürüyor; oldum yanılgısı! Gerçeği görebildiğinde ‘ben’ diyen bir zihin kalmayacak...
“Nefes al, zihnin bir tiyatro. Her şeyi denerim ben. Neden denemeyesin?”
Death (Ölüm)

“Yalnız gibi görünüyorsun. Değilsin. Şu anda bile Tanrı elini tutuyor ve senin bilmediğin bir yolda rehberlik ediyor sana. Mutsuzsan, bunu Tanrı’nın hoşnutsuzluğu olarak algılamamalısın. Tam tersine. Seni sevdiğinin bir işareti de olabilir. Acıdan kaçınmana yardımcı olarak değil, sana acı vererek sevgisini gösteriyor. Seni orada tutarak. Acı; seni senden daha büyük bir şeye bağlasın diye, senin iradenden daha büyük bir şeye. Ötesinde yatanı bulmak için. Seni dünyadan alıyor. Gönderdiği sıkıntılara dayanmamız yetmez, bu sıkıntıları bir hediye olarak görmeliyiz. Çünkü hediyeler, kendimiz için istediğimiz mutluluktan daha değerlidir...”

21 Ocak 2016 Perşembe

The Big Short


Dünyadaki en uzun yapılan araştırma 75 sene süren bir araştırma... Bugün 80 yaşının üzerine gelen kişilerin tüm hayatlarını inceleyen ve onların nasıl ve nelerden mutlu olduğunu inceleyen ve belli aralıklarla kontrol eden bir araştırma. Araştırmanın sonucunu söylemeden önce bu konu ilgili yapılan anketin sonucuna bakalım; hayatta mutlu olmak için hedefiniz nedir? Yüzde 80 kişi ilk sırada zengin olmak derken, yüzde ellisi ise ünlü olmak amacını ilk ikide yer vermiş... Peki neden bu kadar para ve ün önemli?

İnsan zihni referans noktaları ile karşılaştırma yaparak çalışır. Onun için karşıtlıklar, kıyaslamalar olmak zorundadır. Bebeklik çağında keşfi ise ayrı bir fiziksel beden olduğudur. Bunun üzerine geliştirdiği kişilik yan “Ben olmak” için başkalarının olması gerekir ve devamlı kendini onlarla karşılaştırmaya başlar. Ünlü olmak zihnin gözünde var olduğunun en büyük ispatıdır ve doğal olarak diğerlerinden daha iyi veya üstün olduğunu düşünür. Zihnin en temel görevi ise özdeşleştiği bedeni hayatta tutmaktır... Para ise ona sanal bir güvence hissi verir. Diğer taraftan para ünlü olmak için de araç gibi görülür; ev, araba, statü; egonun favori arzuları...
 

Bazen bu arzuları kullanan sistemler ortaya çıkar; bankerler veya saadet zincirleri... Arkasında temeli olmayan finansal zenginleşme araçları. Ama hiç böyle bir durumu Amerikan morgıç sisteminde olma ihtimali olur muydu? Az bir teminatla yüz bin dolarlık ev alınıp, bu ev teminat gösterilerek daha büyük bir kredi çekilmesi ve bu kredileri notlandıran firmaların rekabetten ötürü devamlı iyi notlar verilmesi... Bu da yetmiyormuş gibi iyi ve kötü kredili finansal ürünleri paket yapıp değişik isimler altında pazarlanması... Sonuç 2008’de diğer ülkeleri de etkileyen milyonlarca kişinin işsiz kalmasına sebep olan Amerikan Morgıç Krizi.

Film, tüm bu krizi geldiğini gören bir gözü kör Michael Burry ve onun gibi bu durumu hisseden bir kaç farklı grup insanın girdikleri büyük risk. Bu insanların yaptıkları Amerikan gayrimenkul piyasasına sigorta yaptırmak gibi bir şey... Bankalar böyle bir risk görmedikleri için büyük bir keyifle sigorta primlerini almaya devam ederler, ancak tüm bu felaket patlak verirken bu kişiler de bu durumdan bireysel olarak istifade ederler...
 

Tam derinlerde yatan mekanizma nedir? Bu basit bir finansal kriz değildir. Cevap kolektif olarak daha fazlasını istemek ve egonun arzularının doymaması, kolektif olarak oluşturduğumuz güvenlik illüzyonu  peşinde koşmak mı?..
Filmle ilgisi olmayan araştırmanın sonucunu merak ediyor musunuz? Bu seksen yıllık serüvenin ardından kimler daha huzurlu, mutlu ve sağlıklı olmuşlar? Sevgileri ile beraber daha sıkı bağları olan kişiler... Daha fazla insan değil, sosyal medyada daha fazla arkadaş değil; sevdikleri ile fiziksel anlamda daha kaliteli ve yoğun bağ kuranlar... 

13 Ocak 2016 Çarşamba

Travmalar ve Korkularımız


Hayatımızın tamamını etkileyen en önemli dönem, çocukluk dönemimiz; özellikle de 0-6 yaş arası. Bu dönemde yaşanmış travmalar daha sonraki yaşamımıza damga vuruyor. Konuyu anlamak için öncelikle travmanın tanımını anlamakta fayda var. Travma denince hemen aklımıza çok feci olaylar geliyor. Doğal olarak bizi rahatsız eden veya hayatımızı tehlikeye sokacak olaylar... Çoğu durumda da travmanın arkasında buna benzer şeyler çıkıyor. Ancak önemli olan travmayı oluşturan olay değil, bizim travma yaratacak olaya olan tepkimiz. 

Gerçek bir örnekte bunu görmek mümkün: Bir grup çocuk kaçırıldığında bazı çocuklar donup kalırken, bazı çocuklar kaçmanın yollarını aramışlar. Donup kalan çocuklarda travma sonra etkiler ağır bir şekilde gözlenirken, kaçamaya çalışan çocuklarda bu etkiye rastlanmamış. Sonuç olarak olayın içeriği etkili olsa da, travmanın derecesi olaydan ziyade, kişinin o olaya olan tepkisinde kaynaklanabiliyor. Çocukluğumuzda ise iki çeşit travma karşımıza çıkıyor; biri ani ve şok edici bir olay veya uzun bir süreye yayılmış ve çaresiz bir şekilde kaldığımız kendini tekrarlayan olaylar. İlkine örnek bir kaza olabilir, ikincisine örnek ise devamlı şiddete uğrayan bir çocuk olabilir.


Çocukken göreceli olarak zayıf olduğumuz için iki temel hayatta kalma tepkisini (kaçmak veya savaşmak) kullanamayız ve üçüncü bir tepkiyi devreye sokarız; bu beynin bizi hayatta tutmak için son çaresidir; donuk kalmak ve olaydan kopmak...
Ancak daha sonrasında büyüdüğümüzde, geçmişte yaşadığımız olaylardan hatırlasak ve hatırlamasak da zihnimiz uzak durmak ister ve bu olayı tetikleyen ilgili, ilgisiz her şeyden uzak tutmaya çalışır bizi. Ve nedenini tam anlayamadığımız bir korku sistemi yaratırız; bir çok durumdan korkmaya ve geri durmaya başlarız. Bu da beynimizde belli davranışların tekrarlanması ile nöronlarda bu ileti ağının kodlanmasına sebep olur: 

• Aşırı aktif bir amigdala (korku merkezi), 
• Verimsiz çalışan bir hippokampus (hafıza merkezi) ve 
• Bizim sakinleşmemize imkan vermeyen sempatik sinir sisteminin fazla çalışması...

Bunlar artık bizim alışkanlıklarımız haline gelmiştir. Bir sonra ise artık kişiliğimiz zannettiğimiz özellikler belirir. ‘Ne yapayım, ben böyleyim’ demeye başlarız...


Hakikatte ise korku diye bir şey yoktur. Korku, bir acının tekrar başımıza gelme düşüncesinden başka bir şey değildir. Gelecek ise tamamen bir tahmindir ve bir anlamda fantezi ürünüdür. Elimiz acısa bile, elimiz acıyordur ve bununla ilgili bir şey yapmak gerekir; korkunun bir anlamı yoktur.

Yüzeydeki korkunun arkasında ise derinde yaşanmış travmalarımız, geçmişten atalarımızdan taşınan yükler, kaderler, inanç sistemleri olabilir. Bunların üzerinde çalışıldığında ise güzel bir şekilde kavrulmuş kahve gibi ortaya muazzam bir lezzet çıkacaktır. Bu tip bir çalışmayı bireysel travma çalışmaları ile yapabileceğimiz gibi, Aile Sistemi çalışmaları ile yapabiliriz.

Hayatta başımıza ne gelirse gelsin, bizim için gelmektedir. Bu anlayış ile geçmişimiz üzerinde çalıştığımızda kendimizi bizmiş gibi tanımladığımız bir katman daha gider ve bize verilen hediyeleri özümüz olarak kullanma fırsatı bulabiliriz.

6 Ocak 2016 Çarşamba

The Lobster


Tüm eğitim sistemimiz, toplum, aile ve adına ne derseniz deyin bir çeşit sistem, bize kalıplaşmış bir hayat tarzını öğretmeye çalışır. Tüm bu kalıpların arkasında yatan ise kolektif bilinçaltımızdır. Tüm insanlık tarihinin tüm korkuları birleşmiş ve bizi azami düzeyde güvenli tutacağına inandığı bir hayat sistemini devreye koymuştur. Bir şey olma çabası, beraber yaşama ve kurallar silsilesine uyma...
Her ne kadar bu hiçbir zaman mümkün olmasa da, zihin her şeyi kontrol etme ve kalıplara, kurallara uydurma çabasındadır...

Tüm bu sistem karşıtlı – ikili bakış açısı bir rekabeti doğurur ve bu rekabet halinde bireyler bir şeylere ulaşmak, bir şeyler olmak için kıyasıya mücadele ederken sevgi ve merhamet duyguları ile bağlar zayıflayabilir ve hatta bazen tamamen kaybolur, robotlaşırız. Elde edilen suni ödüller bile artık kısa süreli hazları bile vermez.


The Lobster filminin konusu artık çift olarak kabul edilmeyen bireylerin 45 gün boyunca bir otelde tutulu onlara son bir şans verildiği bir dönemde geçiyor. Eğer çiftini bulamazsan dileğin bir hayvan olarak hayatına devam etmekten başka seçenek kalmaz bu kişilere. Film, evlilik ve çift ilişkileri ile ölesiye dalga geçerken, hayatında ilk defa tek başına kalan kahramanımız David eğer çiftini bulamazsa filme ismini veren hayvana dönüşmek ister; ıstakoz. Istakoz hem uzun ömürlüdür hem de cinsel açıdan güçlüdür;  erkek zihninin çalışma prensibine tam uygundur.


David bazı denemelerine rağmen başarılı olamaz ve otelden kaçar ve tam bu sisteme karşı gelen ikinci bir grup ile karşılaşır. Bu grup da herkes tek olacaktır, ikili yakınlığa, cinselliğe ve hatta flörte dahi izin verilmez. Zihnin ayrımcı ve zıt görüşü bu grubun oluşması ile netleşir; her iki taraf veya düşman sadece savaşı ve birbirlerini körükler ve kazanan olmaz... Kendilerini özgür sanırlar ama bu sefer kendi kendilerini daha beter bir kıskacın içine sokmuşlardır. Nitekim burada aşık olduğu kadın ile de bu iki zıtlığın arasında kalır ve bir çözüm bulamazlar...

Yönetmen Yorgos Lanthimos, bu çözümsüzlüğü filmin sonunda da olduğu gibi seyirciye bırakır...
“Kimse özgür olduğuna inanan birinden daha iyi köle olamaz.” [Goethe]

28 Aralık 2015 Pazartesi

Bridges of Spies


Herkes James Donovan gibi tarafsızca, hiç bir bakış açısı olmadan bakabilseydi, dünya nasıl bir yer olurdu? Temel inançlarımız, taraf tuttuklarımız, tutunduklarımız olmasa sıcak veya soğuk savaş olur muydu? Berlin'e duvar örülür müydü? O en azından fiziksel olarak görülüyordu... İsmi, etiketi ne olursa olsun görülmeyen duvarlar; işte onları fark etmek için yıllar değil belki yüzlerce kez yaşamak gerekir. 

Bu sadece bir casusluk savaşı filmi değil, bu insan zihninde oluşan kalıplaşmış duygu, düşünce, inanışların insanlığı esir edişi, ve bu sebeple ayrılmış zihinlerin arasındaki tel örgülü köprülerin filmidir. Kendini zihni ile bütünleştirmeyen bir avukatın tarafsız bir şekilde müzakere yollarını bulması ile ilgili bir filmdir. Bu sezgileri ile hareket eden Donovan’ın zihinleri nasıl besleyerek ulvi amacına ulaşmasının yoludur. Amerika’da yakalanan Rus casusunu savunmak için başvurduğu yol; Amerikan adalet sistemin muhteşem olduğu ve savunduğu değerler... 


Onun için her insan aynıdır, aynı haklara sahiptir, birdir... CIA ajanı Alman kökenlidir, kendisi İrlanda, Ivanovich İngiliz doğumlu Rus... Kökeninde bunların bir anlamı yoktur. Onun için öğrenci olarak hapiste tutulan kişi ile savaş esiri olan subay arasında bir fark yoktur. Köprünün sonunda teslim edilen Rudolf Ivanovich Abel’in arkasından onun iyi olmadığını görmek için köprüyü terk etmeden bakar...
İşte olunması gereken yer orasıdır; köprünün tam ortası; yargısız, tarafsız, etiketsiz, düşüncelerden bağımsız, ne geçmişte ne gelecekte...
Donovan: Sen hiç endişelenmez misin? 
Rudolf Abel: Bunun yararı olur mu?

12 Aralık 2015 Cumartesi

I Smile Back


İster bedensel hastalıklarımız olsun, ister ruhsal rahatsızlıklar, yapılan tedavi veya terapi bireysel düzeyde kalıyorsa, eksik, yarım veya sadece geçici çözümler sağlayabilir. Bu diğer bireysel çalışmalar için de geçerlidir; danışmanlık, koçluk veya mentorluk kişiyi salt birey olarak alırsa istenilen sonuçların çıkması da zorlaşabilir.

Rahatsızlıklarımızdan kurtulmak veya mevcut durumumuzu değiştirmek için belli tedaviler veya çalışmalara koşabiliriz. Bunlar saman alevi gibi bizi bir dönem idare eder, ama sonra aynı kısır döngüye dönme tehlikesi vardır; bazen bağımlılıklarımız, bazen işkoliklik, bazen de depresyon ve diğer sıkıntılar...


Öte yandan, kuantum fiziğinin de bilimsel olarak ispatladığı gibi, her şey dünyada enerjiden oluşur ve kuantum seviyesinde sadece ilişkiler kalır. Bu ilişkiler sistemleri oluşturur, sistemler de her daim hareket halindedir ve birbirleri ile ilişkilidir... Bir bireyin ise en yakınan etkilendiği sistemi ise aile sistemidir. Bir çok yükü, ailemizden ve onların ailelerinde alırız. Carl Jung’un bahsettiği kolektif bilinçaltı iş başındadır. Bugün ise hemen hemen her psikolog, ana rahminde geçen süre dahil, 0-6 yaş arasındaki ebeveyn ile çocuk arasındaki bağı gelişimde ne kadar etkili olduğunu anlatıyor.  Tüm bunlardan dolayı, her şeyden bağımsız bir birey olarak kendimizi görmemiz illüzyondan başka bir şey değildir... Yapılacak çalışmalar geçmişle yüzleşmek, onu olduğu gibi kabul edip sağlıklı bir bağ kurmaktır...

I Smile Back filminin kahramanı Laney’nin babası onu 8 yaşındayken terk etmiştir ve bu durum onu derinden etkilemektedir. İki çocuğu ve mutlu bir evliliği var gibi gözükse de, Laney ilaç, alkol ve seks bağımlısıdır. Babası ile kuramadığı bağ onu ilişkilerinde de sağlıklı bağ kuramamasına sebep olur. Bir yandan ailesini çok severken bir yandan da onları kaybetme korkusu onu yer bitirir. Bilinçaltından belki de ona yakın olmak için onun gibi davranmaktadır... İşler kontrolden çıktığında ise Laney’i bir rehabilitasyon merkezine yatırırlar, bir süre temizlendikten sonra babasını görmeye gider. Ancak bu karşılaşma onu olduğu kabul etmesine yetmez ve Laney tekrardan eski alışkanlıklarına geri döner...


Her ne kadar ailenin sabrını taşıracak ve böyle davranmaya hiç hakkı yokmuş gibi gözükse de bu insanlara yardım etmenin yolu, olanı kabul etmek ve ailesi üzerinde çalışmaktır... Laney’nin uyanmayı için devam onu uyaran travması onu daha da mı güçlendirecek yoksa onun hayatına mı mal olacak?

7 Aralık 2015 Pazartesi

Ride


Kadın beynindeki ‘hippocampus’ bölgesi fiziksel olarak erkeklere göre daha büyüktür. Bu merkez empati, hafıza ve endişe ile ilgili bölgedir. Bebeğin hayatta kalması için empati ve endişe gereklidir. Ancak çocuğun büyüdükçe hayata atılması ve güvenli sularda tehlike ile yüzleşmesini baba sağlar.

Babanın çocukların yetiştirilmesi ile pek ilgilenmediği durumlarda veya boşanmış çiftlerde annenin korumacılığı tam tersine artabilir. Ve sağlıklı bir ilişki kurmazsa çocuğu kendine amaç edinebilir ve kendi hayatının odak noktası haline getirebilir. Hele bir de bu erkek çocuk ise enerjetik olarak oğul, eş yerine geçebilir. Anne oğlunu kimseyle paylaşmak istemez. Eğer eski eş de anne tarafından sevgi ve saygıyla anılmıyorsa aile sisteminde bir denge bir denge bozukluğu olur. Aile sistemi çalışmasının kurucusu Bert Hellinger, boşanan çiftlere şöyle bir tavsiyede bulunuyor; “Hangi ebeveyn diğerini daha çok seviyor, saygı gösteriyorsa çocuk onda kalmalıdır... Bu da genellikle babadır.” [Çocuğun anneye bağlı bir bebek olmadığı varsayılıyor] Diğer önemli bir konu da, bir erkek çocuğunun erkekliğe adım atması için babasına ihtiyacı vardır.


Ride filminin kahramanı Angelo, annesinin kontrolünden ve baskısından sıkılmıştır. Yazar olması için onu yönlendiren annesi Jackie aynı zamanda oğlunu sık sık eleştirir. Bir karı koca gibi kavga etmektedirler. Angelo ise babasının yanına sörfçü olmak için gider, annesi de peşinden gelir. Angelo erkek kardeşini kaybetmiştir. Ailede erken kaybedilen bir çocuk ailede bir travmaya sebep olabilir ve abisi olmak üzere anne de hem bu çocuğundan peşinden gitme eğilimi gösterirken, diğer çocuğa aşırı düşkünlük sergileyebilir. Hayatta kalan kardeşinde suçluluk duyması sıkça yaşanan bir dinamiktir. Ya ölenle ölürüz ya da onu tamamen unutmaya çalışırız; sonuç tamamen aynıdır... Ruhani olarak dolaşık kalmak. Anne bir türlü hayata geri dönemezken, hayatta olan oğlu için aşırı derece endişelidir. Yapılması gereken, ölümü ve kaderi, olduğu gibi kabul etmek ve sevdiğimiz kişi ile uygun bir şekilde veda etmektir...

Annesi, Angelo’nun peşinden gelir ve onun gibi sörf yapmak için ders almaya başlar. Bu sırada genç sörf hocası ile romantik bir birliktelik de başlamıştır. Uzun süre işe dönmeyen Jackie, işini kaybeder ve oğlu, eski kocasını ailesi ile yüzleşmeye artık hazırdır.

Helen Hunt hem yazmış, hem yönetmiş hem de oynamış. Bu Hunt’ın ilk sinema filmi yönetmenliği. Sanatsal olarak çok başarılı bir film olmasa da konu ve işlenme şekli başarılı. Biraz televizyon filmi gibi de olsa, izlemeye değer...