12 Şubat 2016 Cuma

Mr. Nobody


Bu gerçeklikte bildiğimiz üç boyutta yaşıyoruz ve bu boyutta zaman için de yolculuk ediyoruz. Çoğu zaman bir seçim yaptığımızda geri dönüş olmuyor. Bu sebeple de seçim yapmak bizim zihnimiz için oldukça çelişkili ve zor bir durum haline gelebiliyor. Hayatımıza baktığımızda ise ya onu yapsaydım, ya bunu seçseydik deyip hayaller kuruyoruz. Geçmiş deneyimlerimizle gelecek hakkında tahminlerde bulunmaya ve daha iyi seçimler yapmaya çalışıyoruz.

Ancak geçmişe baktığımızda hayatımızla ilgili ne kadar az şey tahmin edebildiğimizi görürüz. Çok ilginç ayrıntılar bizim hayatımızın rotasını belirlemiştir. Sanki dalgaların üzerinde hareket eder gibiyizdir. Kimisi dalgaların etkisi ile savrulur, kimisi sörf tahtasında keyfini sürer dalgaların... Direnmek kontrol etmek mümkün değildir.


Ya peki kuantum fizikçilerinin teorilerindeki gibi paralel evrenler varsa, her seçimde başka muhtemel yaşamlar yaşanıyorsa... Hem evlendiysek, hem de bekar kalmışsak, hem memleketinde kalıp hem de yurt dışında çalışsaydık... En ilginç olabilecek durum ise geleceği gerçekten görebilmek olurdu. O zaman doğru seçimleri yapabilir miydik?
Mr. Nobody filminin kahramanı Nemo, gelecekten bazı olayları görebilen ilginç bir çocuktur. İlk ciddi seçimini annesi evi terk edip yurt dışına giderken yaşar... Artık 117 yaşına geçmiş Nemo dünyada kalan son ölümlüdür. Onunla röportaj yapmaya gelen gazeteciye geçmişte yaptığı çok boyutlu seçimleri ve muhtemel hayat versiyonlarını anlatır. 
“Ölmekten korkmuyorum. Korkarım, yeteri kadar yaşamadım. Her okulun kara tahtasına yazılmalı: Hayat bir oyun alanıdır – başka bir şey değil”

Seçimler
Filmin genel teması seçimlerin hepsinin doğru olacağı, her şey kötü gibi gözükse de, her şeyin sonunda olacağına varması... Hayat bir oyun, hedefi olmayan bir oyun. Sonsuz seçimlerin mümkün olduğu, ebedi güçler tarafından yönlendirilen bir oyun... Seçim endişesi yaşamadan oynanırsa keyif alınacak bir oyun...

Alan Watts’ın seçimlerle ilgili bakış açısı şu şekilde:
“Seçim, bir karara varmadan önce gösterilen tereddüttür. Fikirsel bir sallantı anıdır. Yaptığımız şeyin doğru şekilde mi yapıldığı, doğru şey mi olduğu konusunda sürekli bir şüphe içerisindeyizdir. Kendinden emin olmadığını fark ettiysen, hiç şüphesiz hatalar yaparsın. Kendinden eminsen, yaptığın tamamen yanlış olsa bile bu sana dokunmaz. Kendini bir bulut veya dalga gibi hayal edersen, aslında ne yaparsan yap, asla hata yapamayacağını fark edersin. Bu öz-güvenle, sezgilerine güvenmeyi öğrenirsin. Bu farkındalıkla, seçmediğin yolu telafi etmeye çalışmadan, kendi varlığınla iyi durumda olduğun bir noktaya ulaşacaksın ve kendi cesaretine güveneceksin.”

“Yaşanmış tüm bu hayatlar, doğru hayat... Her yol doğru yol... Her şey farklı şekilde olabilirdi ama taşıdığı anlam yine aynı olurdu.”
Aşk planın bir parçası mıdır?
Aşık olan iki çiftin beyinlerinde belli aktiviteler oluşur; hipotalamus etkili bir endorfin salınımı sağlar. Belki de bu üreyip hayatın devamı için gerekli bir fiziksel katalizör gibidir... Filmde çiftlerin birbirini nasıl seçtiğini sorguluyor; bilinmez bir koku mu, fiziksel özellikler mi, annenin gözlerine benzer gözler mi, mutlu bir anı hatırlatan bir şey mi?.. Aslında her çift birbirini bir şekilde anlayan kişilerdir. Benzer geçmişleri veya travmaları olan çiftler birbirini çeker... Beraberce bu dönemi aşarlarsa geriye sadece saf sevgi kalacaktır...

Başımıza gelen olayların gerisine doğru gittiğimizde inanılmaz tesadüflerden oluşan bir olaylar zinciri ile karşı karşıya kalırız. Kendi seçimlerimiz de bunlara dahildir. Ya o gün yağmur yağmasaydı, ya onunla konuşmaya cesaret edemeseydik, ya treni kaçırsaydık... Her olay ve seçim sanki sonsuz olasılıkların oluşmasına imkan sağlayan geçitler gibidir. Nemo, annesi ile yaşayabilir veya babasıyla kalabilirdi... Üç farklı insanla evlenebilirdi. Filmde üç ayrı yaşantı da üç ayrı karakterde gibidir. Hepimiz her türlü şekilde davranabiliriz, özellikle de ilişkide olduğumuz dinamiklere bağlı olarak. Hepimiz birbirimizden etkilenir, insanlığın tüm suretini ihtiva ederiz. İnsanlığın yüz binlerce yıllar genlerle aktardığı tüm mirasa sahibiz... Kısıtlı da olsa özgür irademiz ancak tüm bu sistemi anlamak ve onunla uyumlu olmaktan geçer.


Mr. Nobody
Mr. Nobody (Bay Hiç Kimse), ölümden sonra yaşama inanıyor musunuz sorusuna şöyle cevap verir: “Ölümden sonra mı? Nasıl bu kadar var olduğuna emin olabiliyorsun. Biz yokuz.” Her ne kadar filmin bir kurgusu da olsa senarist ve yönetmen Jaco Van Dormael, bu dünyadaki bedenle özdeşleştiğimiz yaşamı sorguluyor. Burada olduğumuzdan, bedenin biz olduğundan, bildiğimiz doğum ve ölümden ne kadar eminiz? Yoksa bir matriks veya matriksilerin içinde bize sunulan oyun veya oyunların içinde roller mi alıyoruz? Yine geldik tek asıl araştırılması gereken soruya? “ Gerçekten ben kimim?”

“Büyük patlamanın öncesinde ne vardı? Öncelikle şunu görmek gerekiyor ki, büyük patlamanın öncesi diye bir şey olamaz çünkü ondan önce zaman kavramı yoktu. Zaman evrenin genişlemesinin bir sonucudur. Fakat evrenin genişlemesi durduğu zaman ne olacak?”

9 Şubat 2016 Salı

Buda’nın Beyni: Neden Acı Çekeriz?


Nörobilim ilerledikçe, içinde yaklaşık 100 milyar nöron olan beynimizi incelemeye ve onu anlamaya başlıyoruz. Bilim adamlarının en çok merak ettikleri araştırmaların başında da Budist rahiplerin beyinlerini incelemek yer alıyor. İmkan olsa Buddha’nın (Siddhartha Gautama) beynini analiz etseler neler elde ederlerdi acaba? Ancak temel prensipleri bilmek, şu andaki beyin taramaları ile birleştirilince belli sonuçlar elde edilebiliyor; sonuçta onun da beyni bugünkü insanlardan farklı olmasa gerek...

Buda’nın dört yüce gerçeğinden ilki Dukkha’dır... Yani yaşam acı doludur. Acı farklı şekillerde ortaya çıkabilir; endişe, korku, karmaşıklık, hayal kırıklığı... Acının sebebi nedir? Neden acı çekeriz? Buda’nın gerçeklerine devam etmeden bilimsel olarak bu soruya cevap vermeye çalışalım.

Neden acı çekeriz?
Tüm acılar zihnimizde gerçekleşir... Tüm duygu ve düşünceler zihinde oluşur. Zihin ise beynin ürünüdür, beyin bedenin bir parçasıdır, beden de kültürün ve dünyanın bir parçası... Bu sebeple her ne kadar bireysel zihinsel kalıplarımız olsa da, kolektif bilinç de o kadar etkilemektedir.
Zihnin temel amacı bedeni hayatta tutmaktır! Bu da belli başlı savunma stratejilerini doğurmuştur:

1.      Ayrım
Bir bebek biraz büyümeye başladığında sadece kendi bedenini ısırdığında canının yandığını ama başka bir şeyi ısırdığında ise bir şey hissetmediğini fark eder. Bu zihnin kendini dış dünya ile ayırdığı andır. Kendini korumak için sınırlar koyar...

2.      Sabitlemek
Değişiklik demek belirsizlik demektir. Her belirsizliğin içinde de risk vardır. Risk tehlike içerebilir. Bu sebeple zihin her şeyi kontrol etme ve mümkün mertebe sabitleştirme yanlısıdır.

3.      Tehditlerden Uzak Dur, Ödüllere Saldır
Zihin hayatta kalmak için önce güvende olmak ister. Tehditlerden ve acı yaratacak herhangi bir durumdan uzak durmaya çalışır. Kendini güvende hissettiği anda ise ödüllerin peşinden gider. Bu da arzularımızı doğurur. Ödüller zaman şekil değiştirip, çeşitlenmiştir; bazıları çok belirgin, bazıları da çok belirsiz ve sinsi maskeler yaratırlar çoğu zaman bize.
Tüm acılarımızın sebebi işte bu üç maddede saklıdır. Şimdi zihnin geliştirdiği stratejilere bakarak, gerçekte durum nasıl ona bakalım:

DOLANIKLIK
İster öğretiler ister fizikçiler olsun, artık şunu biliyoruz ki, gerçek anlamda bir ayrım sadece bir illüzyondur. Kuantum fizikçilerinin dolanıklık teorisi ve ayna nöronlarımız sayesinde birbirimize bağlıyızdır. Empati ve sevgi bizi doğal bir yolla bu bağı kuvvetlendirir.


HER ŞEY DEĞİŞİR  
Evrende bulunan her şey ama her şey hareket halindedir. Farklı frekansları olsa da her yapı taşı hareket halindedir. Fizikçiler maddenin derinliklerine indiklerinde mekanın ve zamanın kaybolduğunu görerek dehşete düştüler. Ölçülecek sabit bir şey bulamadılar... Tek kalan ise enerji ve ilişkiler oldu...

Her ilişki bir sistemi oluşturur. Sistemler birleşerek başka bir sistem oluşturur; bu şekilde gidersek tek bir sisteme – Evren – ulaşırız. Bu sistemlerin mekaniğini en iyi anlatan teorilerden biri Kaos Teorisidir.  Bu teoriye göre her şey her an değişir. Hiç bir etkinin sonucu lineer değildir. Yani ben size on lira verdim, siz de bana sonra geri verdiniz gibi basit değildir. Etkinin sonucunun büyüklüğünü, zamanını ve nasıl ortaya çıkacağını bilemeyiz. Bu bir kelebeğin kanat çırpışının dünyanın öte yanında bir kasırgaya sebep olabileceği gibi bir durumdur.

HER ŞEY GEÇİCİDİR
Her şey değiştiğine göre artık bilebiliriz ki, acı veya zevk veren ne varsa geçicidir. Lakin o durum değişecektir. Zevkli bir durum elde edince bunu sabitlemeye çalışırız ama bu durum da geçicidir ve yine acı ile yüz yüze geliriz. Yani arzulanan tüm zevk verici durumlar da eninde sonunda zihin için acı verici olur. Ya o kısa anda o durumun bozulacağı için endişe ederek acı çekeriz veya gerçekten bittiği zaman...

Ödül mü? Tehdit mi?
Bize zevk veren bir ödül kazanınca beynimize dopamin salgısı artar ve kendimizi daha enerjik ve mutlu hissederiz. Ancak tehdit her zaman ödülden baskındır. Tehditten o an kurtulmak zorundayızdır. Ödül için daha sonra da çalışabiliriz, her zaman bir ümidimiz vardır. Ancak önce güvende olmak önemlidir. Bu da zihnin endişe düzeyini artırır. Olumsuz durum ve durumlara daha fazla duyarlı oluruz. Televizyon ve gazetelere bakarsanız bunun ne kadar doğru olduğunu görürsünüz. Dedikodulara, insanların en çok konuştuklarına bakarsanız anlarsınız...

Sonuç olarak bir olumsuz deneyim beş olumlu deneyime bedeldir. Olayın kendisini unutsak bile ona verdiğimiz tepki bilinçaltımıza yerleşir ve otomatik olarak tepkiler veririz. Ve bu durum bir kısır döngüye dönüşür, ta ki biz farkına varıp dur demezsek.


Sanal Gerçeklik
Bunu fark etmek kolay mıdır? Hem evet, hem hayır. Görme eylemini ele alalım. En güçlü duyu organımızdır. Ancak görme işlemi beyin tarafından yapılır ve bir çok illüzyonu göremeyiz. Gözümüzün her ikisinde de kör nokta vardır. Beyin bu noktaları yazılım gibi doldurur ve bize tam bir görüntü ortaya çıkartır. Aniden baktığımızda bazen bir ipliği örümcek gibi algılayabiliriz, ama hiç bir zaman bir örümceği görüp iplik sanmayız. Beynimiz bizi o anda korumak için vardır, neo-korteksi bekleyecek zamanı yoktur. Korteksten çok daha hızlı olan sürüngen beyin devreye girer ve potansiyel bir tehlike olabilecek bir görüntü oluşturur ve tepkisini verir. Az bilgi ile karar vermek durumundadır.

Eğer biz de hep tehlike varmış gibi endişe içerisindeysek, devamlı bu şekilde kararlar verir, kısır döngünün içerisine daha da gireriz. Bu bize görsel değil kavramsal illüzyonlar olarak geri döner:

1.      Gelecek İllüzyonu
Zihindeki düşünceler nasıl oluşur? Geçmiş deneyim ve bilgiler derlenerek gelecek hakkında tahminler yapılır. Bu tahminler de genellikle başarılı değildir. Gelecek ile ilgili endişelerimizin %98’i hiç gerçekleşmez. Gerçekleşenler için de çoğu zaman yapılacak bir şey yoktur, çünkü zaten endişe edip onun engelleyememişizdir. Gerçekten sahip olunan ve yaşanabilecek tek zaman dilimi şu andır. Bu da zihin aracılığı ile yapılamaz. Fotoğraf çektiğimiz anda artık o an geçmiştir ve kaçırmışızdır. Anı dingin ve sessiz bir zihin ile yakalamak mümkün olabilir ve düşünceler olmadığında olabilecek her türlü değişime de açık hale gelebiliriz. Mutluluk aranacak bir şey değil, olunabilecek bir haldir.

2.      Ödülün Olduğundan Daha Değerli Gözükmesi
Bize keyif verecek olay, hedef veya ödül zihin tarafından abartılır. Bu belki de zihnin evrim sürecinde hayatta kalmamız için bedeni motive şeklidir. Ancak bunun farkında olmamak bir düş kırıklığı yaratacaktır. Para kazanmak için bir iş yapılması gerekebilir, ancak bununla kendimizi özdeşleştirdiğimizde başarı yanılsamasının içine düşebiliriz.

3.      İnanç İllüzyonu
Bir şey ya vardır, ya da yoktur. Bir bardak suya bakıp, senin orada olduğuna inanıyorum demeyiz. Su oradadır. Her türlü inanç içinde bir varsayım içerir. Varsayımlar kaynağı da ya zihnimizdir ya da içinde bulunduğumuz toplumdur. İnandığımız ne varsa bu kendimiz deneyimleyerek, sorgulayarak hakikat olup olmadığını keşfedebiliriz. Sorulara ise “Ben Kimim?” ile başlayabiliriz.


ANLAYIŞ ve ŞEFKAT
Zihnin kötü bir niyeti yoktur, o bedenin bir parçası olarak bedeni hayatta tutmaya çalışır. Ben kimim sorusu ile ilk adım olarak zihinle özdeşleşmekten vazgeçebiliriz. Bu da derin bir gözlem, konsantrasyon gerektirir. Bir süre sonra anlayışımız gelişir. Tüm duygu ve düşünceler sakinleştikten sonra geriye sadece saf sevgi ve şefkat kalır...

Bu süreçte size en çok yardımcı olacak şeyler; (i) sizi gerçekten seven birinin yanında olmak veya o kişiyi hatırlamak, (ii) sizin sevgi ve şefkat gösterdiğiniz birini aklınıza getirmek – bu oksitosin hormonun salgılanmasını artıracaktır – (iii) şefkati kendinize göstermek olacaktır.

En çok kendinize karşı acımasız olduğunuzu fark edin ve unutmayın; ne olursa olsun, her şey geçecektir.

7 Şubat 2016 Pazar

Experimenter


Ünlü Stanley Milgram testleri... 
Bir çok psikoloji kitabının referans olarak kullandığı en meşhur deney; insanların diğer bir kişi yanlış cevap verdikçe uyguladıkları elektrik şoku deneyi. Aslında denek elektrik şok almasa da, soruyu soran ve şoku uygulayan bu bilmez. Sadece karşı tarafın acı çektiğini sanması için hazırlanmış ses kaydını dinler ve vicdan azabından ölmeye başlar. Her ne kadar bu bir deney de olsa, ne olursa olsun soru sorana devam etmesi söylenir. Katılanların %65 gibi büyük bir oranı 450 Voltluk seviyeye kadar gider. Onlara ne denmişse yapmışlardır.

Diğer deneylerde ise genellikle insanların topluluğa uyduğu gözlenmiştir. Bu hepimizi bildiği sürü psikolojisi... Bir grup insan yukarı doğru bir şeye bakarsa, bir süre sonra çoğunluk bakmaya devam eder.


Experimenter filmi, Milgram ve testlerini konu alıyor. Test sonuçları ilginç çıkıyor ancak ortada daha ilginç bir konu daha var; insanların test sonuçlarına ve ona karşı tepkisi. Her ne kadar sonuçlar hemen hemen her yerde, her kişide, her cinsiyette aynı çıksa da, bireylere tek tek sorduğunuzda ‘ben öyle yapmazdım’ diyorlar. Ve aynı zamanda Milgram’ı da çeşitli şekillerde etik olmamakla suçluyorlar. Bireysel mantıklı düşündükleri zaman neo-korteksleri ile durumu değerlendiriyorlar ve böyle davranmayacaklarına dair bir sonuç çıkartıyorlar.

Peki neden otoriteye ve topluma uyuyoruz? Duygu ve davranışlarımız dürtülerimiz beynimiz tarafından üretilir ve beynimiz yaklaşık bir milyon yıl önce şu andaki halini almıştır. Mağara dönemindeki yaşama bakarak bir çok davranışı çözümleyebiliriz. Onun için halen hayat bir ölüm-kalım meselesidir. Bilir ki beraberce hayatta kalmak tek başına olmaktan daha kolaydır. Hayatta kalmak için bir topluma uymak gerekir. Hele bir de o toplumda onu yöneten ve sözüm onu koruyan bir otorite varsa... Bu sebeple çoğu koşullarda bireysel olarak bize saçma gelecek bir çok şeyi otomatik bir şekilde yaparız.


Ancak sonuçlara bakıldığında katılanların yaklaşık üçte birinin daha erken safhalarda deneyi bıraktığı ortada... Onlar neden bu kurala uymuyor? İradelerini kullananlar bu otomatik pilottan çıkabiliyor. Zihnin dürtülerine uymak zorunda değilizdir. Onu gözlemlersiniz, dürtüyü fark eder, ama bir şey yapmazsınız. Bu dürtü bir süre sonra söner. Daha sonra karar verirsiniz... Bunun için de bir parça dikkat ve konsantrasyon gerekir.

5 Şubat 2016 Cuma

Yeni Yıl Hedeflerin Mi Var?


Yeni yıla girdik... Belki de çoktan geçen yılı değerlendirdin, yeni yılın hedeflerini koydun ve başladın aksiyona. Belki de unuttun gitti bile. Başladı koşuşturmaca, yoğunluk, her günkü bahaneler ve rutinler.
Bu senin sadece yıldan yıla hatırladığın bir değerlendirme mi? Yoksa yıl içinde de takip ediyor musun ne amaçladığını, kim olduğunu?

1.      İşe Hedeflerinle Başla
Neler hedefliyorsun? Hedeflerini yazdığında bunlar, -meli, -malı takılarını içeriyor mu?
İçeriyorsa, sor kendine, bunların kaynağı nedir? Cevap mutlaka dış kaynaklı çıkacaktır. Bir şeyi içinden gerçekten arzuluyorsan, zorunluluk ekleri yerine arzu ve dilekler kalacaktır. Bunun için kendine dürüst ol! Yok canım ağzımdan öyle çıkmış deme. Kendi kendine gerçek sebebin derinine in...

2.      Sessizliğin Değerini Bil ve Bağlantıya Geç
Sessizlik zihninin gürültüsünden duyamadığın iç sesini duymana yardımcı olacaktır. Yavaşla, dur ve içini dinle. Yarın sabah uyandığında dünyada bir tek sen olsaydın ne yapardın? Veya dünyadaki tüm kaynaklar sana verile ne yapmak isterdin? Ezbere cevap verme! Hemen yaz, ilk beş maddeyi çöpe at ve sonrakilere bak.


3.      Yaralı Ego ve Farkındalık
Yapmalıyım, etmeliyim dediklerinin de sana bir mesajı var. Bu yaralı egonun veya ailenden taşıdığın temel inanç ve yüklerin tespiti için bulunmaz bir fırsattır. Bu şekilde fark ettikleriniz artık bir illüzyon olmaktan çıkacaktır. Hangi kişiler, olaylar canınızı en çok yakıyor? Bunun karşılığında neleri yapma gerekliliği duyuyorsunuz? Kimi memnun etmek veya kimin takdirini almak sizin için önemli? Çok uyanık ve dürüst olmak zorundasınız! Aydınlanmış ego, yaralı egodan çok daha tehlikeli ve gizlidir. Spiritüel maskeler takmış ego her zamankinden daha güçlüdür...

4.      Nefes ve Bağlantı
Derin nefes sizi ana geri getirdiği gibi, kalbinizle olan bağlantınızı da geri kazanmanızı sağlayacaktır. İçinize sorun, “Ruhum bu durumda ne yaratmak, ne deneyimlemek ister?” Tüm sanal hedefleri ve amaçları bıraktığınızda, hayatla beraber akmaya ve ondan gerçekten keyif almaya başlarsınız...

5.      Sadece Dinleyin ve Bırakın
Unutmayın, kontrolün sizde olmadığı bir nehirde, tamamen kendinizi bıraktığınızda kontrol edebileceğiniz bir kanonun içindesiniz... 

3 Şubat 2016 Çarşamba

Corbo


Kurbanlar ve failler birbirlerine görünmez bir bağ ile bağlanırlar, dolanık veya dolaşık hale gelirler. Bu kuantum fiziğindeki dolanı iki elektron gibidir. Fail kurbana bir şey yapar, bilinçli olarak olmasa bir içten içe kendini suçlu hisseder ve denge bozulur. Fail kendini aşağıda hisseder, kurban da haklı olduğu için yukarıda...

Kurban “seni affetmiyorum” derse, fail artık sonsuza kadar kendini suçlu hisseder ve kurbana bağlı kalır. Kurban “seni affediyorum” derse, kendini daha da üstün hale getirir ve denge iyice bozulur. Bireysel düzeyde olan bu mekanizma, toplum ve ırklar arasında da çalışmaktadır. Özellikle ırkların görülmedik şekilde karıştığı Amerika kıtasından kolonileştirme büyük bir probleme ve karmaşaya dönüştür. Bu konuda, düşünür Fanon’a göre sömürülenler sömürgecilerine bir bağla bağlanır. Sömürgeciler yeni yasalar bile – ki bu yasaları çıkarırken de kendilerini üstün görerek ‘size özgürlük verdik’ derler – çıkarsa, sömürülenler kendilerini aşağı hissetmekten kendini alamazlar. Fanon’a göre tek çare şiddettir!
“Amerika’da köle zenciler isim alma haklarını sahip olduğunda, pek çok köle eski efendisinin ismini seçti. Ve onun hizmetinde kalmaya devam etti.”

Genellikle de ilk başvurulan çare şiddet göstermektir. Ancak şiddet gösterildiğin başka bir problem ortaya çıkar... Bu sefer kurban fail olur ve denge tam ters tarafa doğru değişir ve denge bozulmaya devam ettikçe bu sefer fail kurban olarak şiddet göstermeye başlar; bu da kavga ve savaş demektir...

Corbo, 1960 yıllarında İtalyan göçmeni Kanadalı bir ailenin oğludur. Quebec eyaletinde yaşamaktadır; burada yaşayanların %80’ni Fransızca konuşmaktadır, ancak önemli kademelerde İngilizce konuşanlar bulunur ve bu kısmı devamlı baskılar. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı zamanında Corbo’nun babasını ve dedesini İtalyan kökenli oldukları için hapse atarlar. Tüm bu olanlar Corbo’da derin bir aşağılık hissi yaratır. Tanıştığı grup ise ona tek çözümün şiddet olduğunu empoze etmektedir...

Babası ise geçmişi hiç yaşamamış gibi davranarak onun güzel okullarda okumasını istemektedir. Neredeyse İtalyan kökenini bile yadsımaktadır. Çocuklarını kontrol etme çabasındadır. Corbo ise babasına olan isyanını şöyle dile getirir:
“Köle olmayı öğretiyorlarsa okula gitmenin ne anlamı var?”“Oğulların sen olmadığını reddetmektir asıl hor görmek. Yaşamak istemediğimiz bir hayatı bize yaşatmaya çalışmakla o kadar meşgulsün ki!”

Peki, bu denge olayına çözüm ne olabilir? Bunu duymak çok zor olabilir ama çözüm failin sorumluluğu alması, yaptıklarının farkına vararak içten bir şekilde özür dilemesi ve bu yükle yaşamayı kabul etmesi... Sonuçta her birimiz kendi aile ve atalarımızdan getirdikleri ile istemesek de bazı dinamiklerin bir parçası olarak tarihte yerimizi alıyoruz. Zor da olsa herkes görüldüğünde, sevgi ve saygı ile anıldığında denge, huzur ve barış tekrar sağlanıyor... Geçmişle barış ve özgürleşme geliyor. Haklı olmanın yanında özgür olmanın değerini anlaşıldığında belki kalkanlar biraz daha aşağı iniyor...

Bu toplum düzeyinde de böyle olduğu için, bir toplumun medeniyet seviyesini azınlıklarına gösterdiği değerle ölçebiliriz. Corbo’nun da isyanı nüfusun %80’nin azıklık muamelesi görmesi. Filmin sonunda denge maalesef daha da bozuluyor.
“Yenilenler hiç bir zaman kendi tarihlerini yazamazlar.”

30 Ocak 2016 Cumartesi

Steve Jobs


Herkesin gittiği yoldan gitmeyen, farklı düşünen ve farklı şekilde bir strateji izleyen, başkalarını da peşinden koşturan sıra dışı başarılar elde etmiş kişilere genel olarak baktığınızda, çocuklarının oldukça travmatik olduğunu görürsünüz. Bu travmalar onları ağır bir şekilde yaralamış olsa da onları tamamen güçlü, farklı, yaratıcı insanlar haline getirmiştir.

Steve Jobs’un hakkında bir çok film, belgesel çekildi ve kitaplar yazıldı. En son Danny Boyle tarafından çekilen en başarılı bakış açısına sahip olanlardan bir tanesi. Bu filmde Jobs’ın hayatının tamamına bakılmasa da, geçmişe dönüş yapan sahneler ile önemli bir dönemi içeriyor. Onu ne ilahi, ne de berbat biri olarak gösteriyor.

Filmde de belirtildiği gibi, Steve Jobs’ın annesi evlilik dışı olan ilişkiden 23 yaşında hamile kalmıştır. Tek başına büyütmek istemediğinden ve tahminen bu durumdan utandığı için oğlumu evlatlık verir. Onu alan aile bir şekilde onun geri verir. Daha sonra Paul ve Clara Jobs çifti onu evlat edinir. Steve henüz bir yaşında öz annesinden ve ilk üvey ailesi tarafından terk edilmiştir. Doğal olarak öz anne ve babadan alamadığı sevgiden dolayı, kendisi de sevgiden yoksundur. Ancak büyük bir ihtimalle derinden onlara büyük bir özlem duymaktadır. Belki de evlilik bir çocuk dünyaya getirmesinin ve uzun yıllar onu inkar etmesinin sebebi de bilinçaltından onlara ne kadar sadık olduğunu göstermektedir. Bu bilinçaltından ‘sizler gibi yaparsam beni seversiniz’ anlamına gelmektedir.


Daha sonra yumuşaması, aile kurması gibi gelişmeler olsa da geçmişi, kaderi onun içindeki derin acı, kırgınlık ve belki de nefreti pankreas kanseri olarak ortaya çıkarmış olabilir. Pankreas rahatsızlıklarının temel sebebi genellikle hayattan tat alamamadır. Her ne kadar onun hayatının tam detaylarını bilemesek de bunlar izlediklerimiz ve okuduklarımızda yapılabilecek çıkarımlardır.

Peki, Steve Jobs’ın sıra dışı yaşamından çıkarımlarım ne olabilir?

Başarısızlıklar
Onun hayatına baktığımızda bir peri masalı görmeyiz. Küçük bir garajda, ortağınızla Apple isimli bir şirket kuruyorsunuz ve bu şirket yarım milyar değerine ulaşıyor ve sonunda şirket sizi başarısız bir ürün lansmanından sonra, sizin işe aldığınız kişi sizi kovuyor. Siz gidip başka bir şirket kuruyorsunuz. Ve uzun bir süre sonra şirkete geri dönüyorsunuz. 


Başarısızlıklardan yılmayıp öğrenmeye ve sevdiğiniz şeyi yapmaya devam ediyorsunuz.
"İşiniz, hayatınızın büyük bir bölümünü dolduracak. Gerçekten tatmin bulmanın tek yolu ise yaptığınız işin harika bir iş olduğuna inanmaktır. Harika bir iş yapmanın tek yoluysa, yaptığınız işi sevmektir. Henüz bulamadıysanız, aramaya devam edin. Yetinmeyin. Kalple ilgili tüm meselelerde olduğu gibi, onu bulduğunuzda bunu fark edeceksiniz. Her harika ilişkide olduğu gibi, yıllar geçtikçe daha iyi bir hale gelecektir. Bu yüzden bulana kadar arama devam edin. Yetinmeyin."
Farklı Düşün
Firmanın da en güzel sloganı ola “farlı düşün” Steve Jobs’ın stratejisini ve yaratıcılığını belirliyor. Ona göre nesneleri birbirine bağlamaktır. Ve belki de onu en başarıl kılan bakış açısı, insanlara ne istediklerini sormamak olmuştur.
“İnsanlar sen ona gösterene dek ne istediklerini bilmiyor.”
Sürekli Yenilikçilik
Son olarak onu ve Apple firmasını farklı kılan devamlı yenilikçi bakış açısıydı. Bilgisayar firması, müzik çalan bir cihaz yaptı ve daha sonra da dünyada sonradan girdiği telefon pazarında tüm kuralları değiştirir...
"Bir şey yaptığınızda iyi bir sonuç alırsanız, bir başka iyi şey daha yapın ve ona çok uzun süre takılıp kalmayın. Bir sonrakinin ne olacağını düşünün."

Apple’dan kovulmayı bile bir fırsata dönüştüren yapısı ile yapılan başarıya tutunmadan yeni başlayan birinin heyecanını içinde hissetmeyi öğrendi belki de...
"Apple'dan kovulmak, hayatımda başıma gelen en iyi şeydi. Başarılı olmanın ağırlığı, yeni başlayanın hafifliğiyle yer değiştirdi. Hayatımın en yaratıcı dönemlerinden birine girmemi sağladı."

28 Ocak 2016 Perşembe

Room


Kaçırılmış ve penceresiz bir odada yaşamak zorunda olan bir kadının oğlu doğar ve çocuk beş yaşına kadar burada yaşar. Tepedeki küçük pencere dışında içeri ışık girecek, dışarıyı görebilecek bir delik bile yoktur.

Her ne kadar durum korkunç gibi gözükse de, çocuk tamamen güven içerisindedir. 24 saat annesinin yanındadır. Onları oraya hapis tutan baba ise her gün yemek getirmektedir. Bir gün daha fazla dayanamayan anne, tehlikeli bir plan yapar ve bir şekilde oradan kurtulurlar. Çocuk ilk defa daha “uzay” diye tanımladığı dış dünyaya çıkar ve bu onun için çok zorlu bir deneyimdir. Bu yeni deneyim onun için korkutucudur.

Bu odanın duvarları, aslında bizlerin kendimize ördüğü duvarları temsil ediyor. Çocuk içeriyi değil, dışarıyı tehlikeli buluyor. Hiç çıkmadığı bir yere gitmek, bir şeyler keşfetmek onun için oldukça tehlikeli. Bu aynen, alıştığımız hayatlardan şikayet etsek de yeni bir şeyler yapmak istemememiz gibi bir durum. Bu sebepten dolayı bazen biliriz yapılması gerekeni, yapmak istediğimizi ama bir türlü adım atmayız... Ne kadar berbat da olsa durum, suya atlamak zor gelir insan...


Zihnin oluşturduğu bu duvarları yıkmak ise cesaret ister. Bu düşük benliğin oluşturduğu inanç, düşünce ve davranış kalıplarını yıkmak bazen acıtır canımızı... Acı yoksa kazanç da yoktur klişesi oldukça doğrudur. Teslim olmuş gibi yapan zihin hemen yeni duvarlar arar; bunlar daha güzel gözüken, içeri olan spiritüel duvarlardır. Ama artık durum daha beterdir; çünkü artık eskiye göre daha rahat bir hapishanenin içerisindesinizdir. Zihin ise bu sinsi mücadelenin galibidir. 

İçeri ışık girer ama halen ışığa ulaşılmamıştır, burada neler olacağını bilemezsiniz, tam birlik ve teslimiyet gerektirir bu... Büyük bir şeyin parçası olurken onunla uyumlu bir halde hareket etmek çok yenidir... Yeni; belirsizdir ve zihni korkutur. Bizi devamlı meşgul etmek ister, bir o yere bir bu yere götürür, asla yalnız kalmayı sevmez. O hedeften bu hedefe bizi oyalar durur. Bu yolculuğa devam etmek gözlem yapmak, uyanık kalmak ve anda yaşamayı gerektirir. Zihin ya geçmiştedir ya da gelecek illüzyonları yaratır...
Odadan çıkmak cesaret ve konsantrasyon ister...

“Dünyada bir çok ‘yer’ var. Az zaman var, çünkü bu yerlere ayrılmış zaman o kadar ince ki, tereyağ gibi. Bu yüzden herkes ‘Hadi acele et! Hadi gidelim! Hızlan! Hemen bitir!’ diyorlar.”