10 Aralık 2012 Pazartesi

The Kite Runner




Bazen film biter... Yazıları akmaya bşlar ama yazıları bile seyredersiniz sizde bıraktıklarını hazmetmek için, filmden çıkamazsınız bir süre... ama anlat dediğine yoktur fazla birşey, yazmaya kalsan, 'neydi beni bu kadar etkileyen?' diye sorarsın kendi kendine...

The Kite Runner da böyle oldu benim için...
Bu film herkesi farklı etkiler diye düşünüyorum, çünkü özellikle çocukluğunuza ve kendinize bir yolculuk yapıyorsunuz seyrederken; işte filmi seyretmeden önce okunabilecek bilgiler...


Uçurtma Avcısı olarak dilimize çevrilen film, Afganistan’da bir ağanın oğlu Amir ve o evin hizmetkarının oğlu Hasan ile yaşadığı arkadaşlığı konu alır. 
1970’li yılların Kabil’inde çocukluklarını yaşayamayan çocukların verdikleri mücadele. Yaptıkları uçurtma yarışmaları; sanki uçurtma ile semalarda başka bir boyuta giden çocuklar, özgürlüklerinin ve casaretlerinin simgesi uçurtmalar. Uçurtma ile yapılan kapışmalar çok ilginç, sahneler de bir o kadar muhteşem çekilmiş.



The Kite Runner filmi müzikleri ile Oscar’a aday gösterilmiş çok güzel bir film. Khaled Hosseini'nin aynı adlı romanından bir uyarlama. Hikaye, dürüstlük, cesaret ve kendini muhakeme etmesi üzerine bir film. 

Amir’in babasının bazı gerçekleri saklaması, Amir kendi korkaklığını bastırıp hıncını başkasından çıkarması Amir’in hayat boyu üzerinde taşıyacağı izlerdir.

Rusya’nın Afganistan’ı 1979’da işgalinin ardından Amerika’ya kaçan Amir, babasının öz disiplini, özsaygısı ve çalışkanlığı sayesinde hayatlarını onurlu bir şekilde sürdürürler. 
Amir’in çocukken yazdığı yazıları okuyan ve onu teşvik eden Rahim Khan,
Amir’in hayatında önemli bir yer teşkil eder ve ilk kitabını ona hitaf eder. 


Filmde en etkileyici sözler genelde babadan çıkmaktadır:
“Bir tek günah vardır; bir tek. Ve o hırsızlıktır. Diğer tüm günahlar onun bir değişik halidir... Bir insanın canını aldığında, bir hayat çalarsın. Bir adamın karısını elinden alırsanız, o adamın çocuklarını çalmış olursun. Yalan söylediğinde, bir insanın gerçeğe olan hakkını çalarsın. Birini kandırırsan, adalete olan hakkı çalmış olursun...”



Filmin yönetmeni Marc Foster çok popüler olmuş bir çok filmin de yönetmiş; 
Quantum of Solace, Machine Gun Preacher, Stay, Finding Neverland ve
Monster's Ball...

Özellikle Finding Neverland tam bir sinema şaheseri... Başka bir süpriz filmi ise yolda...

8 Aralık 2012 Cumartesi

Alice Herz Sommer


1903 yılında doğdu. 39 yaşında yetenekli bir müzisyen oldu. 1943’de Naziler anne ve babasını öldürdü. Küçük çocuğu ile Nazi kampında idamlara şahit oldu. Dondurucu soğukta, çoğu zaman yiyecekleri olmadı...

Kendinisi her zaman “optimistik” birisi olarak tanımlıyor ve hayata hep gülümsemiş...
Nazilerden hiçbir zaman nefret etmemiş!..
“Herkes, herşey bazen iyi, bazen kötü olur, ama ben iyi olana baktım.” diyor Alice.


Alice, hatalardan öğrenebileceğini, kötü olmadan da hata olamayacağını düşünüyor.



Annesine minnettar; ona hayat boyu öğrenmeyi aşıladığı ve müteşekkir olmayı öğrettiği için...

Ona göre: “Herşey bir hediyedir, her şey bir nimettir.”
Annesi ayrıca: “Her gün zihnine bir şeyler ekle” dermiş.
O kendini doğuştan optmistik olarak görüyor, doğuştan gelen bazı özelliklerimiz olabilir ancak hayat kim olduğumuzu değiştiren bizim seçimlerimiz ve bilgeliğimiz. Alice annesinden aldığı bilgiyi uygulamış... bu da bilgeliktir.



Alice, 103 yaşında “A Garden of Eden in Hell” adındaki kitabını yazmış...

107 yaşında günde üç kez piano egzersizi yapıyor. Halen özdisipline ve hayat sevgisine sahip. (Videosu Türkçe altyazılı...)



Kendisi de dahil her türlü olaya, etkene, kişiye karşı şikayetçi olanlar muazzam bir hayat hikayesi...
Alice çocuğu olmak üzere diğerlerine de ilham ve neşe kaynağı olmuş.

"Bulaşıcı Hoşnutsuzluk"
(http://tuvaletkagidinanotlar.blogspot.com/2012/06/bulasc-hosnutsuzluk.html)
yazısını hatırlatmakta fayda var...

“Mutluluğun sırrı özgürlüktür ve özgürlüğün sırrı cesarettir.”
[Tukidisis, MÖ471-400]

6 Aralık 2012 Perşembe

Trafik


Dünyada yaşadığımız herhangi bir günde sadece yirmi dört saat var. Normal çalışma saatlerinde çıkabiliyorsanız, yaklaşık günde dokuz saat işte ve yaklaşık yedi saat uykuda çekiyor. Kahvaltı, yemek, banyo, giyinmek, hazırlanmak gibi aktiviteler de iki saat sürse, kalan süre altı saat. Net altı saat...

Eğer İstanbul gibi trafiği hallice bir şehirde yaşıyorsanız ve bu altı saatin üç-dört saati trafikte geçiyorsa, kendiniz, eşiniz ve çocuklarınız için ayıracağınız ‘kaliteli zamanınız’ yarı düşüyor ve bu sırada trafikte yitireceğiniz motivasyon da işin cabası.


Trafik sadece İstanbul’da değil, tüm dünyanın temel konularından biri haline geldi. İsveç’in başkenti Stockholm’deki trafik problemini çözmek için 2006’da ilginç bir uygulama getirmişler. Bu uygulamaya göre trafiğin yoğun olduğu saatlerde trafiğe çıkanlardan €2 ücret alınmaya başlanmış. Gelir seviyesini düşünürseniz ülkemizde 2 TL gibi hayal edebilirsiniz. Önceleri çok tepki olmasına rağmen, trafikte belirgin ölçüde (%20’den fazla) azalma ve rahatlama gözlenmiş ve yıllar içerisinde bu uygulamaya karşı olanlar beğenir olmaya başlamışlar. İşte TED’deki video (Sadece İngilizce mevcut)...


İşin derinine inmek isteyen araştırmacılar, kimlerin trafikten kaçtığını soruşturmuşlar ve kimseyi bulamamışlar. Kimse böyle bir davranışta olduğunun farkında değilmiş. Daha sonra anlaşılmış ki, insanlar hayat tarzlarını kendileri bile fark etmeden yoğun trafik saatlerine kalmayacak şekilde ayarladıkları ortaya çıkmış. Bu uygulama halen devam ediyor...


İstanbul’da bu uygulama yapılabilir mi bilmem, ancak çok fazla konuşup da enerjimizi düşürmenin de anlamı yok... Peki neler yapabiliriz? Sürücü olalım veya olmayalım bu durumu daha olumluya çevirebiliriz:
  • Sesli Kitap dinleyebilirsiniz
  • Uzun zamandır aramadığınız arkadaşlarınızı arayabilirsiniz, sürücü iseniz kulaklık kullanarak...
  • Trafik tamamen durmuşsa ve kontağı kapattıysanız, kitap okuyabilir ve film seyredebilirsiniz.
  • Sessizlikle veya hafif bir müzikle kendinizle yalnız kalabilirsiniz.
    • Zihninizin sessizleşmesi için fırsat verebilirsiniz
    • Hayatınızı değerlendirip, planlarınızı gözden geçirebilirsiniz
  • Etrafınızı gözlemleyip hiç dikkat etmediğiniz şeyler keşfedebilirsiniz
  • Karın nefesi çalışabilirsiniz, dik durmanızda enerji ve sağlınız açısından önemli
    • Yatık koltuk veya omuz üzerinden yola bakmak size zarar verebilir.
  • Ayrıca trafik durumuna göre toplantı saatlerinizi ayarlayabilirsiniz.
  • Eğer imkan varsa çalışma saatlerini de bu şekilde ayarlamak size zaman kazandıracaktır.
  • Gideceğiniz yere erken çıkarsanız, yolda panik yapmazsınız.
  • Mevcut bir toplu taşıt aracını tercih ederseniz kitap okumak için güzel bir fırsat yakalamış olursunuz.
  • Gün ışığı ile birlikte güne başlamak... Emin olun o saatlerde trafik olmuyor.

Not: Bu önerilerin herhangi birisi kanunen yasaksa, kanunları göz önünde bulundurun.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Ayna Nöronlar



Hepsimiz Felix Baumgartner adını, o müthiş atlamasıyla öğrendik.
Kendisi 39,000 metre yükseklikten, yani uzaydan serbest atlayış yaparak rekor kırdı. 
Video seyretmediyseniz, sınırları zorlayan bu sıra dışı insanı seyretmenizi şiddetle öneririm:


Sizde de benzer bir duygu hakim olmuştur.
Nörologlar bu davranış biçimini beyinde neye bağlıyorlar?
İnsanların sosyal bir varlık olabilmelerindeki en önemli faktörlerden biri olan empati kurmayı sağlayan “ayna nöronlar”dır. Bu keşfi yapan araştırmacı Rizzolatti ayna nöronların beynin iki bölgesinde olduğu kanıtlamış.

Empati kuracağımız şey bir kişi olmak zorunda değil, bu bir poster veya cansız bir manken de olabilir. Çok havalı giydirilmiş bir mankeni vitrinde gören bir bayanın beyni, “Bak bunları giyersen, sen de böyle havalı, böyle ince gözükeceksin.” olacaktır. Aslında satın aldığı bir kıyafet değil; ince olma durumu ve imajdır...
Markalar için görev o ilk yaygınlığı sağlamaktır.
Bu ana gelebilmek için ürünün bize vereceği dokunulamaz faydaları hissetmesi gerekiyor.

Felix'in videosunu seyredenlerin büyük bir kısmı büyük bir heyecan duymuştur. 
Ben sanki oradaymışım gibi ayaklarımı zemine sağlam basma ihtiyacı hissettim.
Buna benzer şekilde, maçı seyredenler, İngiliz futbolcu Michael Owen basit bir vuruşu yapamayıp golü kaçırınca, hep beraber aynı hareketle üzüntü ve şaşkınlıklarını ifade ederler.
Bebeklere gülümserseniz o da size gülecek, dilinizi çıkartırsanız büyük bir ihtimal size aynalık yapacaktır. Devamlı esnerseniz bir süre sonra herkes sizinle beraber esnemeye başlar.
Yürüyen merdivenlerden aşağı doğru düşen bir bebeği görünce herkes, özellikle de bayanlar bir çığlık atar ve bebeğe bir şey olmadığını anlasalar bile kendilerine gelemezler.
Kırık tuğla veya tırnaklarınızla kara tahtaya sürtün ve sesini hayal edin, veya ekşi limon ısırdığınızı düşünün... Bu yazıyı okurken bile içiniz bir tuhaf olmuş olabilir.
Dolayısıyla etki sadece görsel veya sesli değil, okurken de mümkün.

Buna basitçe empati, toplum psikolojisi veya birbirimizi taklit etme içgüdüsü diyebilirsiniz.
Bu etkiye ismini veren Giacomo Rizzolatti “Ayna Nöron Etkisini” bir deneyinde keşfediyor. Maymunlarla başlatılan deneyler, insanlarda devam ettiriliyor. Bu deneylerde sosyal bir hayvan olan maymunlardaki taklit ve empati bulgularını beyinlerinde buna sebep verecek bölgeleri bulan Rizzolatti, insanlarda daha yoğun olan bu bölgeleri tespit etmeyi başarıyor.
Özetle, Ayna Nöronlar biz farkında olmadan başkalarını taklit etmemizi, empati kurmamızı ve başkalarının yaptığı eylemleri sanki kendimiz yapıyormuş gibi bir tepki göstermemizi sağlarlar.

Peki, Ayna Nöron Alışverişte Davranışlarımızı etkiliyor mu?

Tahmin edebileceğiniz gibi cevap: Evet!
Ayna nöronlar bilinçsiz de olsa başkaları ne yaparsa, bize aynısı yapma konusunda bizi tetiklerler. 
İlk defa piyasaya çıktığında yadırganan bazı ürünler, daha sonra herkesde görülmeye başladıktan sonra satışlar artacak, ürüne ve hizmete daha sıcak bakılacaktır.
Crocs terlikler gibi... 

Yaygınlık, deneyim aktiviteleri ile kazandırılabilir. Bir yetişkinin spor bir arabanın koltuğuna oturtturulması, bir ev sinema sisteminin karşısına yerleştirilmesi, bir oyun simülatörünün başına geçirilmesi ile Ayna Nöronların devreye girmesi kaçınılmaz.
Uzmanlara göre satınalma kararını yaklaşık 2,5 saniyede veriyoruz. 


Ayna nöronla ortak çalışan bir hormon var, adı dopamin; bize kısa süreli de olsa mutluluk hissi veren hormon. Empati ve mutluluk hissi beraber mantıksal beynimiz yenik düşer ve gerekli olmadığımızı düşündüğümüz bir ürün için hemen kredi kartını çıkartırız.
Beynin Mantık kısmının, duygusal beyne göre çok daha sonra evrimleştiğini hatırlayın, bu sebeple ayna nöron ve dopaminin etkisinde olan orta ve eski beynimiz duygusal davranacaktır.
Hatta statü göstergesi lüks ürünleri bile 'yeniden üreme şansımızı' artırmak için yapacaktır. Eski beynin en temel görevi insan ırkını korumak ve devamlılığını sağlamak, dolayısıyla üremek...

Sosyal Statü sahibi birinin daha kolay üreyebileceğini düşünen eski beyin yine harcamaya yaktın olacaktır. Aman Dikkat!

3 Aralık 2012 Pazartesi

The Odd Life of Timothy Green



Film, olağanüstü ve ilham verici hikayesi olan bir Disney yapımı...
Müzikleri de bir harika, okumaya devam edecekseniz bu linkten filmin müziği ile birlikte okumak keyifli olacaktır.


Cindy ve Jim evli bir çifttir, çocuk sahibi olmak için yaptıkları tüm uğraşlar sonuç vermemiştir. Bir akşam istedikleri çocuğun özelliklerini yazıp bahçelerine gömerler. Mucizevi bir şekilde bacaklarında yaprakları olan Timothy bahçeden çıkar!

Timothy’nin ‘normal’ bir çocuk olması için uğraşırlar, onunla dalga geçilmesini istemezler.
Ancak Timothy bu durumdan hiç rahatsız olmaz, her durumu olduğu kabul edip, o durumdan en olumlu sonucu çıkarmaya çalışır, hiç vazgeçmez. Ölüm döşeğindeki amcasını bile güldürebilir. Başarısızlıkları karşısında yılmaz. ‘Daha iyi olabilirim’ der. Babasını kendi hayallerinin peşinden koşması için cesaretlendirir.
Herkesle iletişiminde aynı yüzünü kullanır...


Cindy’nin, ablası ile yaptığı karşılaştırmalar, her konuyu bir yarışma, bir böbürlenme meselesi haline getirmeleri, Jim’in babasına kendini ispat etme çabası, ve her konuda onu suçlaması da diğer güzel işlenmiş detaylar...

Filmde güzel replikler yeralıyor, işte onlardan birisi; Jim ve Cindy’e evlat edinme müdüresi sorar:
-“Ebeveyn olarak neyi farklı yapardınız?”
- ‘Farklı ve daha iyi hatalar yapardık.’ diye cevaplarlar.

Jim ve Cindy’nin hayal ettikleri her şey gerçekleşir, buna inanmışlardır ama
bazı detaylar tam yazdıkları gibi gerçekleşse de, gerçek sonuç ilginç olmuştur.
Burada akla şu soru geliyor: Herkes ‘gerçekten’ ne istediğini biliyor mu?

Yönetmen Peter Hedges bu filmi Ahmet Zappa ile beraber yazmış. Kendisinin hem yönetmiş hem yazmış olduğu ‘Pieces of April’ filmi seyredilmeye değer bir eser.
‘Alias’ dizisi ile Altın Küre kazanan Jennifer Garner’ı ilk defa bu başarılı ve içten. Jim rolündeki Joel Edgerton’ı King Arthur’daki Gawain karakterinden hatırlayabilirsiniz.
Timothy’i canlandıran 10 yaşındaki CJ Adams’ın bu üçüncü film, çok sevimli bir çocuk, performansı da gayet başarılı.

Son olarak Timothy’nin yazdığı mektuptan bir bölüm:

“Sevgili anne ve baba,
...Eğer gelip bana deseydiniz “Dünyada seni herşeyden çok isteyen iki insan var. Ellerinden geleni yapacaklar. Hatalar yapacaklar. Ve onlarla kısa bir zaman birlikte olacaksınız ama seni hayal edebileceğinden bile daha çok sevecekler...” Bu doğruysa eğer, derdim ki, ‘Herşey mümkün’...”

Etkili Hikayeler Anlatabiliyor musunuz?



En zor işlerden biri başka bir kişiyi ikna etmektir.
Araba satıcılarının işi kısmen daha kolaydır.
Çok uygun bir ortamları ve genellikle araba bakmaya gelen müşterileri vardır.

Hayal edin ki, bir bayana Renault satmak istiyorsunuz, ancak eşi VW meraklısı.
Bu sefer iş kolay kolay olmayacak her dediğinize karşı çıkacak biri olacaktır.
Bu tip durumlarda ‘hikaye’ kullanımı oldukça etkili metotlardan biridir.

Zihinsel araştırmacılar Philip Mazzocco ve Melanie Green müşterinin kararını etkileyen, mantıksal argümanlar ile güçlü ikna edicilik ve hikaye anlatımı arasında bir denge kurmaya çalışıyorlar.
Hiyakelerin duygusal seviyede ikna etmede destekleyici olduğunu savunuyorlar, çünkü sadece mantıklı argümanlar yeterli değil.

Bir hikayenin etkili olması için gerekenler:
1.  Anlatım Tarzı. İyi bir hikaye anlatıcı her zaman daha etkili olacaktır.
Dramatik bir tempolu, hayalgücünü çalıştıracak bir anlatım hikayenizin etkisini artıracaktır.
Eğer hikayenizi başarılı bir şekilde anlatabilirseniz, müşteri ile özel bir bağ kurarsınız.
2.  Güçlü Hayalgücü. Hikayedeki elementlerin müşterinin hayalinde oluşması etkiyi artıracaktır. Müşterilerin hayalini tetikleyecek betimlemele, onların bu karakterler ile empati kurmasını sağlayacaktır.
3.  Gerçekçilik ve Anlaması Kolay Olması.
Hiyakede bir resmi çizerken gerçekçi olması önemlidir.
Müşter hikayeye inanmalıdır ve doğal olarak dinleyenin hikayeyi anlaması gerekiyor.
Müşterinin anlayacağı tarzda konuşmanız hikayenin etkisini artıracaktır.
Hikayeler ahenkli olduğu kadar tutarlı da olmalıdır.
4.  Yapı. Hikaye mantıklı bir şekilde aklmalıdır. Okulda öğrendiğimiz gibi başlangıç, gelişme ve sonuç kısmı olmalıdır. Merak dinleyici konsantre edebilir. Merak uyandıran bir soru veya ile tuhaf bir durum anlatarak başlarsanız, dinleyici hikayenin sonunu beklemek isteyecektir.
5.  İçerik ve Ortam. Aynı hikaye bile olsa, müşterilerde farklı izlenimler bırakabilir. 
     Çok aceleci bir satıcı anlattıysa inandırıcılığı azabilir. Ortamında hikayeyi bölmemesi gerekir; başka bir ekran, televizyon, gürültü, devamlı çalan telefon dinleyicinin dikkatini dağıtacaktır.
6.  Dinleyici. Dinleyicinin hayal gücü üzerinde kontrolünüz olamaz. Hayal gücü kişiden kişiye değişim gösterebilir. Eğer dinleyicinin hayal gücünün az olduğunu düşünüyorsanız, gerçekçi argümanlara daha çok ağırlık verebilirsiniz.

Mantık mı? Deneyim mi?
Mazzocco ve Green beynin bilgiyi iki şekilde değerlendiğini bulmuşlar:
Mantıksal olarak ve deneyim vaadleriyle...
Mantıksal olarak, gerçekleri hazmeder, yeni bilgiyi mevcut bilgi ile karşılaştırır.
Buna karşılık, beyin diğer yandan, anlatılacak hikaye ile yaratılabilecek hayali deneyimleri (gerçekte henüz olmamış) ile değerlendirir.
Zihinsel Pazarlama uzmanlarının önerisi şu şekilde:
Kararlarımızı duygularımızla ve bir dereceye kadar bilinçsiz veriyoruz, ve bu kararı doğrulaması için beynin mantıklı kısmı için bazı gerçekler gerekiyor!
Zihinsel Pazarlama sonucu:
Müşteriyi duygusal seviyede ikna etseniz bile, müşterinin beynini tamamen mutlu etmek için gerçekçi argümanlar sunmalısınız.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Hope Springs (Aşk Yeniden)



Evliliğinizi değiştirebilir misiniz?
Toplumumuzu oluşturan en temel birim olan aileyi oluşturan evliliklerimiz hayal ettiğimiz gibi mi?
Bir çok evlilik veya ilişki temel inançlarımızın kurbanı mı oluyor?
“Aşk bir süre sonra biter, ilişki de biter... Aşk diye bir şey yok. Çocuk olduktan sonra romantizm biter. Artık benim için hayat çocuklarım. Erkek adam aldatır. Bizim çocuklar, bizim evlilik farklı. Artık herşey bitti. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bir süre sonra evlilikten ne bekliyorsun? Aman, inceldiği yerden kopsun!”

Sonra ne mi oluyor?
Ülkemizde, her evlenen beş çiften biri boşanıyor ve boşanmaların % 40,2’si evliliğin “ilk beş yılı” içinde gerçekleşiyor. Kalan dört çift de bu film deki mi yaşıyor?

‘Aşk Yeniden’ filmi evliliklerinde sorunlar yaşayan bir çiftin hikayesini konu alıyor.
Filmin kahramaları Kay ve Arnold, otuz yıllık evliliklerinin ardından, duygularını, cinselliği, romatizmi paylaşmayan ve dolayısıyla ‘hayatı’ paylaşmayan bir çift haline gelmişlerdir.
Arnold kendi rutin hayatında tepkisiz ve umutsuzdur. Kay ile kendi kendine çabalar ama sonuç alamaz. Uzun süredir ayrı odalarda uyumaktadırlar. 


Evlilikleri için,
“Tek başıma yaşasam, seninle olduğumdan daha az yanlız olurdum.” diye duygularını dile getirir.
Her şeye rağmen Kay, evliliğini geri istemektedir.
Bir terapiye katılmaya kocasını ikna eder ve olaylar gelişir.
Evlilikleri yeşertmenin ilk temeli “iletişim”. Genellikle yıllardır beraber olan çiftler varsayımlara dayanırlar. Birbirlerini çok iyi tanıdıkları için birbirleri hakkında da yeni ‘temel inançlar’ oluştururlar. Her insanın, her ilişkinin, her şeyin dinamik olduğunu ve değiştiğini unuturlar.
İlişkinin olumlu değişimi için çiftlerin her ikisinin de katılımcı olması gerekir. Diğer bir genel tutum ise her birey kendisinin hoşuna gidecek şeyleri yapma eylemi. Sevginin Beş Dili adlı kitapta çok güzel bir test var; eşinizin nelerden hoşlandığını öğrenip ona göre doğru hamleler yapılabilir.

Önemli olan son konu ise harekete geçmek istemek ve yapmak!
Değişiklik yapmak, küçük süprizler yapmak, seyahat etmek, dokunmak, hediye almak, gülümsemek, onu anlamak (çözüm bulmak değil, sadece anlamak)...
Zaman ayırmak, ne hissediyorsanız içinize atmadan o anda çözmek, küs veya kırgın uyumamak...
İçten olmak...
Sevmek bir eylemdir, sevin...


Mutlu evlilikler için önerilen diğer bir kitap ise Hayat Boyu Flört. Öğrenmenin ve yapmanın sonu olmamalı. Bu kitaplar evlilik öncesinde de okunabilir...

Filme dönecek olursak, üç Oscar ödüllü Merly Streep’i yaşlandıkça daha çok beğenir oldum. Yine Oscar kazanan Tommy Lee Jones da müthiş bir tecrübe. Psikolog rolündeki Steve Carrel az ama öz bir performası ile renk katmış.
Yönetmen, David Frankel’i The Big Year, Marley and Me, The Devil Wears Prada gibi keyifli filmlerden hatırlayabilirsiniz. Bu filmlerdeki oyuncu seçimlerine bakıldığında flaş isimlerden ziyade usta oyunculara ağırlık verildiği görülüyor.