9 Mart 2016 Çarşamba

8 Saniye


Güneş, Samanyolu'nun etrafındaki tam bir turu 255 milyon yılda gerçekleştirir. Bir insanın dünyadaki ömrünü 65 yıl olarak kabul edersek, Güneşin Samanyolu'nun etrafında dolaştığı süreye de  bir yıl dersek, insan ömrü sadece 8 saniye sürer. Belki bu yüzden bu kadar kıymetlidir ama aynı zamanda tutunacak bir şey değildir... Güneşin nefes alma-verme süresinde biter bu dünyadaki yaşamımız...

Öte yandan hiç ölmeyecekmişiz gibi otomatiğe bağlamış bir şekilde yaşarız. Ne öğretilir bize? İnsanlar doğar, büyür, okula gider, evlenir, emekli olur ve ölür... İşte bize öğretilen hayat planı bu kadardır! Çoğumuz kaderin ve şansın  hakim olduğuna inandığımız hayatlarda kurban olmayı veya isyankar olmayı seçeriz. Her iki yaklaşım da bir fayda sağlamaz; birinde pasif bir şekilde hareket etmezken, diğerinde ise başımıza gelen her şey ile kavga etmeye başlarız; sonunda da duvara toslarız.
Hayatın kontrolünü almak için kontrolü bırakmak gerekir.

Esra İnal’ın gerçek yaşam öyküsünü konu alan 8 Saniye filminde Esra, hayatta isyanları oynar. Çocukluğundan beri gördüğü rüyalar gerçek çıkarken, bu rüyalarda tanımadığı bir adam da belirir. Değişiktir Esra... Ama toplumun farklı olanlara davranma şekli bellidir: Ya topluma uyum sağlayacaktır, ya da deli muamelesi görecektir. Esra evlendiği gün bile aslında evliliğin bir hata olduğunu hisseder ama bu konuda bir şey yapmaz. Bir süre sonra olaylı bir şekilde boşanır. Rüyaları onu iyice yormaya başlar. Derken çalıştığı yerden kovulur ama bu olayda bir erkek arkadaş edinir. Değişik yollardan para kazanan ve kumar bağımlılığı olan Mo, ona destek olmak ister ama bu ilişki de Esra’ya istediğini vermez...


Esra sonunda deli damgası yer ve intihara teşebbüs etmeye kadar sürüklenir hayatı... Rüyasındaki adam ona yol gösteren bir bilgedir:
“Hayatın bakış açısından ne iyi, ne de kötü vardır. Her şey olduğu haliyle hayatın bir parçasıdır. Bizler sanatçıyız. Hayatımızla ilgili koskoca bir hikaye yaratırız. Hayatından memnun değilsin diye nasıl şikayet edebilirsin ki? Hayatını sen yarattın. Hikayeni de çeşit çeşit karakterlerle donattın. Bu karakterlerden bir şey öğrenebilirsin, hayatında verdiğin tüm kararlar için sorumluluk alabilirsin. Muhteşem bir hikaye yaratmak da, hayatını dramla doldurmak da senin elinde. Kendi bedenini öldürmeye kalkışacak kadar mı nefret ediyorsun bu karakterlerden? Hayatını beğenmiyorsan değiştir onu tatlım. Diğer tüm karakterleri değiştirmeye çalışma. Ana karakteri değiştir ve bir büyü gibi bütün hikaye değişsin. Kendi cennetini işte böyle yaratabilirsin.”

Bu bilge kişi Dört Anlaşma kitabının yazarı Don Miguel Riuz’dir. Yıllardır rüyasına giren bu adamı görmek için Meksika’ya gider Esra... Artık hayatında olan olaylara başka bir şekilde bakar ve önce kendisi ile barışır. Kendi küçüklük haline bakarak ona şöyle söyler: “Sakın unutma Esra, hayatımın aşkı sensin.” Affetmek, önce olanı kabul etmekle başlar. Kendinle başlamak üzere her şeyi olduğu gibi kabul etmek... Bu hiçbir şeyi kişisel almadan, olaylar ve kişilerden öğrenmektir. Bu da minnettarlık içinde yaşamayı sağlar. Bu sayede artık evrenin akışı Esra’ya dilediği hayatı oluşturmada kapıları açmaya başlar.

Bilge ona etrafında oluşan dünyanın zihnin bir yansıması olduğunu söyler. Esra’nın şöyle bir sözü vardır: “İnsanın varoluşunu hatırladığı iki an vardır; biri aşık olduğunda, diğeri ölüm kendini hatırlattığında.” Her iki anda da zihin ölmüştür; birinde artık bizim için sadece öbür kişi vardır, diğerinde ise artık zihin için her şey bitmek üzeredir. Bu durum Yunus Emre’nin ölmeden önce ölmek ile kastettiği kavram ile aynıdır; zihnin ölümü, zihnin oluşturduğu hedef, hırs ve arzuların ölümüdür... Ancak o zaman yaşarız. Zihin her zaman hedef tabanlı çalışır; her hedef gelecektedir ve gelecek hiç bir zaman gelmez!
“İnsanın kaderi kendi çabasına bağlıdır.”
“Cesaret korkusuz olmak değildir, korkuya rağmen bir şeyler yapmak demektir.”

4 Mart 2016 Cuma

Dadı – The Second Mother


Çalışan kadınların sayısı her geçen gün artıyor. Bu kadınlar evlenip çocuk sahibi olduktan sonra da çalışmayı seçebiliyorlar. ‘Kariyer de yaparım çocuk da!’ en başarılı sloganlardan biri haline geldi. Son 300,000 yıldır mağarada veya genellikle evde olan kadın artık, kocası ile beraber avlanmaya gidiyor. Ancak hala çocuğa güvenli bir mağara lazım... Bazen, ebeveynlerin anneleri, bazen kreşler ve maddi durumlar da yerindeyse tam zamanlı bakıcılar veya eskilerin tabiri ile dadılar...

Aslına bakılırsa çekirdek ailenin dışında bir kişinin aileye yardımcı olması evrimsel gelişime de uygun. İnsanoğlu sadece son 100 senedir bir evin içerisinde anne-baba-çocuk şeklinde yaşamaya çalışıyor. Tarihimizde hep kabile hayatı, kalabalık aileler, aşiretler mevcut. Bir çocuğa ortalama 20 kişinin elinin değdiği bir ortamda kimse ne kendi çocuğundan bunalır ne de çocuk ebeveynlerinden sıkılır. Hırvatlarda kuzenler birbirlerine ‘kardeşim’ diye
hitap edermiş.


Evin biraz kalabalık olması iyi güzel, ancak bu dadının rolü ne olmalı, nerede durmalı, nerede devreye girmeli? Bu konuda her üç grubun da algısını incelemek gerekir; dadı, ebeveynler ve çocuklar...

The Second Mother filminde olduğu gibi dadı anne gibi olmuş, baba bile dadıyı annesi yerine koymuş olabilir. Her türlü sevgiyi çocuğa sadece dadısı gösterirken, anne daha erkeksi ve iş-kolik bir karakter çiziyor. Dadı o kadar çocuğu benimsemiş ki kendi kızıyla bile öyle yakın bir ilişkisi yok... Bir gün dadının gerçek kızı üniversite sınavları için annesinin çalıştığı evde kalmaya başlar. Evin babası kıza asılırken, annesi ise kızıyla iletişim problemleri yaşar.


Filmde çok çarpıcı bir şekilde anne ve babalık görevlerinin dadıya bırakılmasından dolayı ortaya çıkan problemler ortaya seriliyor. Kızın hamile olduğunu öğrenen annesi bu sefer torununa bakmak için çalıştığı evi terk ediyor. Çok büyük ihtimalle kendi annesinden alamadığı sevgiyi başkalarından almaya çalışıyor. Bu baktığı çocuğun yerine başka bir çocuk koymaktan farklı bir durum değil. Hikayede ilginç olan ise erkeklerin yani babaların silik olması veya hiç ortada olmaması. Fabinho'nun babası da eşi ile ilgili değildir ve dadının kızına yakınlık gösterir, hatta onunla birlikte olmaya çalışır. Tüm sağlıksız bağlar birbiri ile örtüşmektedir...

Oysa babaların çocuk yetiştirmede önemli bir rolü vardır. Anne yapısı gereği endişelidir; bu da onu aşırı korumacı yapar. Çocuklar bebekliklerinde anneye bağlıdır ve güven içerisindedir. Büyümeye başladıklarında onlara hayatı gösterecek ve onları bu konuda cesaretlendirecek babaya ihtiyaç duyarlar. Baba bu rolü üstlenmediği zaman, filmdeki Fabinho gibi 18 yaşında bile dadınızla beraber uyuma ihtiyacı duyabilirsiniz.


Dadı kelimesinin sözlükteki anlamı: Evlerde çocuğa bakan kimse. Bakmak kelimesini ucu açık. Belki de doğru kelime yardımcı veya kolaylaştırıcı olmalı. Anne ve baba çalışıyorken çocuklara bakan, onlara anne-babasının yetiştirmek istediği tarzda davranan biri olarak davranabilir. Anne ve baba olduğunda ise son derece pasif bir tavra bürünüp, ebeveynler ile çocukların sağlıklı bağlar kurmasına müsaade etmeli; anne ve babalar da kendi sorumluluklarını üstlenmeli. Bu konuda kendi anne babamızdan aldıklarımız yeterli olmayabilir. Çeşitli kitaplar ve eğitimler aile sistemini daha iyi anlamamızı ve bakış açımızın değişmesini sağlar.

26 Şubat 2016 Cuma

Kätilö - Wildeye


Her çocuğun yaşamaya haklı vardır. Annesi ve babasını kim olursa olsun? İlişki ne şekilde olmuş olursa olsun her çocuğun yaşamaya hakkı vardır. Bu onun kaderidir, bu onun bu yaşamda gerçekleştirecekleri için bir imkandır. Kader ve kaderinin ötesinde her şeye bağlıdır, her şey de ona bağlıdır... Bu durum her birey için de geçerlidir. Her bireyin görülmeye ve ait olmaya haklı vardır...

Bunları söylemek veya onaylamak genelde kolaydır... Ama önemli olan bu bakış açısını zor zamanlarda korumaktır. Olayların arkasındakini görebilmek ve kabul etmektir... Özellikle de insanlığın en zor zamanlarında, en kendini unuttuğu zamanlarda. Zihnin ayrımcılığa dayanan düşünce tarzı karşıtlıklar ve anlaşmazlıklar oluşturur. Kalbin sesi duyulmaz olur. Sosyal yapılarda bu dinamik kolektif bir hal alır ve tartışmalar savaşlara dönüşür... İnsanlık tarihinde artarak devam eden savaşların zirvesi olarak değerlendirilen II. Dünya Savaşı bekli de insanlığın dibe vurduğu ve tekrardan kalbinin farkına varmaya başladığı bir dönüm noktasıdır.


Kätilö (Wildeye) filmi Finlandiya’lı bir ebenin yaşadıklarını konu alıyor. Alman askerler ve Finlandiyalı kadınlardan olan çocukların doğumuna yardım eden Helena, bir yandan da bu çocukların öldürülmesine şahitlik eder. Tüm bu duruma ve savaşın şartlarına rağmen Alman bir asker olan Johannes’e aşık olur ve onu takip ederek bir toplama kampına gider. Belki de en acımasız deneylerden birinin yapıldığı bir yerdir burası. Kampın komutanı tüm olanları insanlığın iyiliği için yaptığına inandırmıştır kendini.

Bu sırada Rusların Finlandiya ile yaptığı anlaşma ortalığı karıştırır. Bu karışıklık içerisinde kendilerine bir kulübe bulan Helena ve Johannes’in arasındaki ilişki derinleşmeye başlar.


Tüm bu olayların sonucunda ortaya çıkan acılar, düşman, babası belli olmayan çocuklar dışlanırlar. Artık herkes onları unutmak ister... Dışlanan her birey, daha sonraki nesillerde temsil edilecektir. Konu affetmek veya olaylara sempati ile bakmakla ilgili değildir. Sadece olanları olduğu gibi kabul edip, arkadaki bilinmez ve sonsuz güçlere saygı göstermek... 
İşte geçmişi geçmişte sevgi ile bırakmanın ve özgürleşmenin yolu budur. 

23 Şubat 2016 Salı

Tanrı ile Sohbet


Her ne kadar zihnimiz her şeyi kontrol ederek beden için güvenli, sağlıklı ve mutlu bir hayat sağlamaya çalışsa da, bir çok olayın bizden bağımsız gerçekleştiğini biliriz. Bazen de buna kader veya şans der geçer gideriz. Talihsiz olarak nitelendirdiğimiz olayların da suçlusunu ya dışarıda buluruz ya da kendimizi/kaderimizi suçlarız... Her iki seçenek de, bizi sonunda meseleyi bizi yaratana, evreni yaratana kadar götürür. En iyi ihtimalle ‘Vardır bir hayır’ deriz... Ama daha kötüsü isyan ederiz Tanrı’ya... Adına ne derseniz deyin; Tanrı, Allah, Tao, Evren, Yüce Bilinç... Aslında bizi yaratanı ve bu evreni büyük bir akıl ile yöneteni ima ederiz...

Ancak kelimeler kısıtlıdır; onun ismini anan her bireyin algısı tamamen farklıdır; Taoizm, bu durumu ‘Tao, tao değildir’ diyerek ifade eder. Bulut kelimesi bulutun kendisi değildir mesela. Daha derine indiğinizde bulut diye bir şey bile yoktur. Onu o şekilde tanımlamamızı sağlayan bir grup su buharının yan yana durmasıdır. Dolayısıyla bir çok kelime, gerçekten ifade ettiği şeyden çok uzaktır. Tanrıyı ifade eden kelimelerin ise işi daha zordur.

Bazıları ise ona anlamlar yükleyerek, O’nu diğer insanları yönetmek, kendilerini güçlü bir hale getirmek için kullanır. Bu sistem, zihnin karşıtlıklara dayanan düşünce yapısına uygun bir şekilde ceza ve ödül sistemine dayandırılmıştır. Karşı gelirseniz cezalandırılırsınız söylemi ile bu dünyadaki korku bazlı sistem, öbür dünyaya da genişlemiş olur. Tanrı bizleri cezalandırmak için yaratmış olabilir mi? Bize kendi ruhundan üflemiş olan Tanrı, bizi neden cezalandırsın?


‘Oyun ve eğlence alanı’ diye tasvir edilen Dünya’da neden bu kadar acı, sefalet, savaş var? Bireysel seviyeye inersek, başımıza gelen talihsiz olayların sebebi nedir? Hayat, kader, evren... Ötede zihnimizin kavramasının mümkün olmadığı bir güç, bizler için çalışıyor... Belki de tüm bu başımıza gelenler bizleri uyandırmaya, hatırlatmaya çalışıyor. Tüm o insanlar sizdeki bir duyguyu, bir düşünceyi size geri yansıtıyor...

Tanrı ile Sohbet, aynı adlı kitapların yazarı olan Neale Donald Walsch’un hikayesi... 1942 doğumlu Neale, 45 yaşlarına kadar yayıncılık kuruluşlarında, satış ve pazarlama bölümlerinde çalışmış evli biridir. Daha sonra, yangın, boşanma ve araba kazasında boynunun kırılmasıyla kendi sokakta bulur. Bir dönem evsiz yaşayan Neale, daha sonra bir radyoda işe başlar... Tanrı’nın sesi dediği bir iç ses ona yön göstermeye başlar...
Uyanmak sihirli değnekle olmamıştır, birisi ona bunu hediye etmemiştir. Zorlu yoldan geçmiştir Neale... Her şeyini kaybederek tutunduğu bir şey kalmamış, sonrasında düştüğü ortamda ise içindeki sevgiyi koruyarak mücadele etmiştir. Neale, ölmeden ölmüştür ve uyanmıştır. Ego yok olmuş, ve artık o içindeki sesi duymaya başlamıştır...


“Sizler Tanrıya bir ebeveyn rolü biçtiniz. Tanrıdan ödüllendiren veya cezalandıran bir yargıç yarattınız. Sevginin etrafını korku tabanlı bir gerçekle çevrelediniz. Bu korku tabanlı sevgi gerçeği sevmekle ilgili  tecrübelerinize hükmetmeye başladı. O kadar ki bunu artık kendi yaratıyor. Doğru olanı yapmak için ihtiyaç duyduğun şey bu mu? Korku mu? İyi olmak için tehdit edilmen mi gerekiyor? Hem iyi olmak dediğin nedir ki? Bu konuda son sözü kim söylüyor? Sana şunu söyleyebilirim, kendi kurallarını sen belirlersin; doğruları sen koyarsın. Sevgi her zaman var. Evet, bunu daha önce de duydun. Bunun hayatında bir tampon olmasını bile söyledim ama sorunlu zamanlarda ve dertli günlerde korku ve endişeye kapılıp unutmayı seçtin. Yapman gereken basit bir soruyu cevaplamaktı. Sevgi şimdi neyi değiştirir? Hayatı beklentilere boğulmadan yaşamak, belli sonuçlar almaya ihtiyaç duymamak, özgürlük budur. Unutma, sen sürekli olarak kendini baştan yaratıyorsun. Her anında kim ve ne olduğuna karar veriyorsun. Buna kim ve ne olmak istediğine dair geniş bir seçenek demetinden karar veriyorsun.”

“Acılar olaylarla ilgili değil, kişinin verdiği tepkilerle ilgilidir. Yaşanan her neyse sadece yaşanıyordur. Bizim ne hissettiğimiz ise başka bir konu.”

“İstediğin her şeye sahip olamazsın. Sunduğum fırsatlardan yararlanamadığın için seni cezalandırmam gerekir mi? Bu, Tanrı’yı yargılamadan önce kendine sorman gereken bir soru...”

“Şimdi içindeki Tanrı’ya her zamankinden fazla uzanma zamanı... Bu senin aklını huzura kavuşturacak ve o huzurlu akıldan büyük fikirler üreyecek.”


“Ben senin mutlu olmandan başka bir şey istemiyorum ama sen kendini benden aşağıda görüyorsun. Oysa gerçekte hepimiz biriz. Hiç birimiz farklı değiliz. Ben sadece kendim için istediklerimi istiyorum. Ne az ne çok. Dünyevi başarılarınla da hiç ilgilenmiyorum. Sadece seni düşünüyorum. Hayatını kazanmak senin için bir endişe olmamalı.  Gerçek efendiler yaşamayı kazanmak yerine onu yaşamayı seçmişlerdir. Durma gerçekten ne yapmak istiyorsan onu yap; başka bir şey yapma! Zamanın çok sınırlı. Yapmak istemediğin şeyleri yaparak vakit kaybetmeyi nasıl düşünebilirsin? Bu yaşamak değildir. Bu ölümdür.”

“Yaptığımız her seçim nefret veya sevgi dolu düşüncelerden oluşur. Başka bir seçenek yoktur. Yüreğinizdeki sevgi... Tanrı budur.” 

19 Şubat 2016 Cuma

Grandma


“Zaman geçiyor. Orası kesin.”

O kadar kesin mi? Ne kadar eminiz zamanın var olduğundan? Belki de hepimiz bir rüyadayız ve bu zaman dediğimiz görecelik sadece bu gerçeklikte var... Fizikçilerin teorilerine göre kuantum seviyesinde mekan ve zaman kayboluyor ve geriye sadece ilişkiler kalıyor... İlişkiler de bir çeşit çekim... İnsanların arasında çekimi sağlayan şey ise sevgi...

Bir şey kesin ki, o da bu dünyada bedenimiz, bir anne ve baba sayesinde var oluyor. Ruh bedenine kavuşuyor. Sonuç olarak bu dünyada bir bedenimiz varsa, bir anne ve bir de babamız olması zorunlu...

Filmimizin kahramanı Elle ise kızını diğer bir kadınla yetiştirmeyi uygun görmüş. Lezbiyen ilişkisinden önce evlendiği kişiden ise bir çocuk istememiş. İlk defa hamile kaldığında ise bunu kocasına sormadan kendince halletmiş. Daha sonra evlilik dışı bir bebeği, sevgilisi ile beraber büyütmüş. Kızı Judy'nin, muhtemelen babasız büyümesinden dolayı annesine gizliden gizliye duyduğu öfke ve nefret, onun tam tersi bir karaktere bürünmesini sağlamış... Son derece katı ve sorumluluk sahibi bir erkeksi bir kadın...


Bir kadın, kadın olmayı ancak annesinden öğrenebilir, bu kişi yoksa veya kızı anneye öfkeli ise anneye olan bu sağlıklı bağ, sağlıksız bir dolanıklığa dönüşür: “Senden nefret ediyorum, asla senin gibi olmayacağım.” Aşırı bağlı olmakla, bu durum arasında çok büyük bir fark yoktur; bir paranın iki yüzü gibi... Judy kendisinin alamadığı sevginin yerine işini koymuş gibidir; o da aynı şeyi kendi kızı olan Sage’e yapmaktadır. Sage ise belki de bilinçaltından anneannesini takip etmektedir... Film onun hamile kalıp kürtaj olmak için Elle’ye gelmesi ile başlar. Kürtaj için gereken miktarı toplamak için yola çıkarlar... O gün boyunca bu parayı bulmak için yaptıkları her şey, Elle'nin hayatındaki bir çok konu ile yüzleşmesi sağlar. Üç neslin içinde bir şeyler hareket etmeye başlar...

Elle, kürtaj konusunda torununu uyarmaya çalışır: “Bu muhtemelen ömrünün geri kalanındaki bazı anlarda, her gün düşüneceğin bir şey.” Tüm bireylerin birbirine olan bağını düşünürseniz, bu bir çocuk kaybından başka bir şey değildir. Sorumluluk her iki ebeveyne de aittir. Elle’nin durumunda ise bu konuda fikri bile alınmamış baba, bu olayın etkisini yıllarca üzerinde taşımaktadır...


İlginç diğer bir dinamik ise Sage ve annesi arasında yaşanır. Sage, annesi ile istediği samimiyeti kuramazken, annesi de onu devamlı eleştirir ve onu kontrol etmeye çalışır. Önemli olan aşırı kontrolcü veya aşırı uzak bağlardan kurtulup, ailede sağlıklı bağları kurmaktır. Sağlıklı sevgi akışı ancak böyle sağlanır; bu da herkesi özgür kılar. Özgürlük dilediğini yapmak değil, özdeşleşmeleri bırakmak ve sağlıklı bağlar kurabilmektir. Nasıl ve kim olurlarsa olsunlar, anne ve babamız bize hayat vermiştir. Ne yapmayı biliyorlarsa onu yapmışlardır... Bunun kabul etmek anlayışı doğurur; anlayış da sevgiyi...

Öte yandan, ebeveynler ise çocuklarının mutlak sahipleriymiş gibi davranır bazen. Onlara her şeyi verdiklerini ve onları iyiliği için onları yönlendirdiklerini ve bazen özellikle sert ve aşırı korumacı davrandıklarını söylerler. Eğer sahiplenme varsa gerçek sevgi var olamaz. Her birey aile içindeki rolü ne olursa olsun ayrı bir yaşama sahip olduğunu fark etmeli ve buna saygı göstermelidir. Sağlıklı bağlar bu şekilde kurulur...



Anne ve babamızı beğenmemek, onlardan bir sebepten dolayı nefret etmek kadere karşı isyan etmek değil midir? Kaderin arkasında Yaradan yok mudur? Herkesin arkasındaki kaderi ve evrensel aklı görebilirsek belki anlayışımız değişir: Onların verebildiklerinin en iyisini verdiklerini bilseydik, onların bizim için en iyi anne ve en iyi baba olduğunu bilseydik, hayatımız, davranışlarımız nasıl olurdu?
“Tanrım onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlardı.”

17 Şubat 2016 Çarşamba

The Stanford Prison Experiment


Psikolog Philip Zimbardo, hapishanelerde gardiyan ve mahkumların arasındaki psikolojik etkileri araştırmak adına 24 öğrenci seçerek onlara gardiyan ve mahkum rolleri verir. Stanford üniversitesinin bodrum katına kapatılan mahkumlara kesinlikle fiziksel olarak dokunulmayacaktır. 14 gün sürecek deney, Zimbardo ve ekibi tarafından izlenecektir...

Rollerine süratle adapte olan öğrencilerin bir grubu gerçek bir gardiyan gibi davranırken, diğer gruptakiler ise bu işin gerçek olduğuna ve gerçekten çıkmayacaklarını düşünen mahkumlara dönüşürler. Başta sadece psikolojik olarak mahkumların üzerine giden gardiyanlar, iş çığrından çıkmaya başlayınca fiziksel olarak da temasta bulunmaya başlar.

Müdahale etmekte geç kalan gözlemci ekip de başka bir role soyunmuştur; onların patronu... Olayları daha fazla izlemeye niyetlenirken deney beklenenden çok daha kısa bir sürede sonlandırılır... Deney sadece 6 gün sürer.

Tüm bu senaryonun sadece bir deney olduğunu bilen eğitimli öğrenciler neden bu şekilde davranmıştır?

Dualite
İlk koşullanma zihnimizin ikili, karşıtlıklar üzerine dayalı çalışma sistemidir. Burada çok çarpıcı bir karşıtlık yaratılmıştır: Gardiyanlar ve mahkumlar... Doktorlar ve avukatlar değil; gardiyanlar ve mahkumlar. Mahkumlar olmasaydı gardiyanlar olur muydu? Kolektif bir şekilde biliriz ki, mahkumlar suç işlemiş kişilerdir ve gardiyanlar onlara bir parça sert davranarak yola getirecek kişilerdir.


Statü
Beynimiz farklı fikirleri bir tehdit olarak algılar. Beynin şu ana kadar bildikleri ve inandıkları onu hayatta tutmak için yeterlidir. Yeni bir fikir masum bile olsa bir tehdit yaratabilir. Böyle bir durumda beynimizde açığa çıkan hormonlar, fiziki bir tehlike karşında kaldığımızda ortaya çıkan hormonlar ile aslında aynıdır. Bu kimyasallar beynin mantıklı kısmını ve hafızadan sorumlu limbik sistemi devre dışı bırakıp, sürüngen beyni dediğimiz kısmı sürücü koltuğuna oturtur.

Bu sebeple, her konuda haklı ve üstün olmaya inanılmaz bir istek duyarız. Bu da beyinde testesteron hormonu salgılanmasına sebep olur. Bu hormon bizi daha güçlü hissettirir. Her ne kadar bu durum her iki cinste de gerçekleşiyor olsa da, erkeklerde daha baskındır. Statü, rütbe, güç genellikle erkekler için daha önemlidir. O sebepten üniformalı işlerin çoğunu erkekler yapar ve sever... İkinci koşullanma statünün bize fayda sağlamasına olan inancımızdır.

Dikkat ederseniz üniforması üzerinde olmadığında bir güvenlik görevlisinin duruşu, tavrı bile değişir. Gözlemleyen de onu daha sıska ve kısa gibi görecektir. Benzer bir durum da kadınların bazılarında  topuklu ayakkabı, makyaj, markalı kıyafetler gibi dışsal görünümü etkileyen faktörlerde gözlenir. Kadınlar ilişkilerinde başarının anahtarı olarak anlaşılmayı ve onaylanmayı (haklısın denmesini) ilk sıraya koyuyorlar. Bir çoğumuz ise iş yerindeki unvanı ve statüyü maaş miktarından daha fazla önemsiyoruz...

Takımın Bir Parçası Olmak
Bireysel olarak güçlü olmamız hayatta kalma şansımızı artırırken bir topluluğa bağlı olmak ve beraber mücadele etmek de bu şansı katlıyor. Burada yaratılan iki ekip, bireysel farklılıkları – ki bu farklılıkları filmde fark edebilirsiniz – asgari düzeye indiriyor ve grupla hareket etmek ve özdeşleşmek ön plana çıkıyor. Bulunduğumuz sosyal topluma, gruba uyma ihtiyacı ortaya çıkıyor...


Sonuç
Tüm bu faktörler deneyin 6 günde bitirilmesine sebep olan sürtüşmeleri açıklıyor. Kitlesel savaşlarda bireylerin normal hayatlarına hiç bir zaman yapmayacaklarını üniforma giyerek ordu şemsiyesi altında yapabilmeleri de bu durumun daha büyük ve daha vahim örneği.

En ufak bir tartışmada kendinizi fikrinizi savunurken yakalarsanız, içinizden hemen bir adım geriye çekilip kendinize bakıp şu soruları sorun: Hangi maskeyi takıyorsunuz? Kendi duygu ve düşüncelerinize ne kadar tutunuyorsunuz? Daha önce farklı düşündüğünüz veya hissettiğiniz olmadı mı? 
Sizi hayatta tutmaya çalışan zihninize şunu söyleyin: “Etrafta bir tehlike yok.”

14 Şubat 2016 Pazar

In the Heart of the Sea – Moby Dick

“Bu büyük canavarın ne yılmaz bir yaratık olduğunu çok yakında anlayacaksınız.” [Moby Dick]
Bir çok ünlü hikayenin neden bu kadar ünlü olduğunu anlamak kolay olmuyor. Bu efsane hikayelerin ardında o kadar bariz olmayan başka bir anlam mı yatıyor? Tanrılar Okulu’nun yazarı Stefano D’Anna’ya göre en iyi hikayeler mesajı gizli olarak verenler. Doğrudan söylediğinizde bilinçli zihin mesaja itiraz ediyor. Kendi fikirlerine karşı gelindiğinde kendini tehdit edilmiş hisseden zihin, 'bu mesajın benimle ne ilgisi var' diyerek görmezden gelme eğiliminde oluyor. Yazara göre en iyi hikayelerden biri Pinokyo! Tahtadan yapılmış bir çocuğun gerçek çocuk olma hevesini anlatan hikayenin gerçek mesajı, hemen hemen tüm insanların bize öğretilmiş hayatları birer kukla gibi yaşamamız. Bunu okuduğunuzda içinizde, ‘yok canım ben kukla gibi yaşamıyorum’ diyen ses varsa onu hemen dikkat almamakta fayda var.

In the Heart of the Sea filminde ise dünyanın en meşhur romanlarından biri olan Moby Dick’i yazmak için Herman Melville’e ilham olan olayları anlatıyor. Bir grup denizcinin balina avı gibi gözüken hikayenin arkasında nasıl bir anlam yatıyor?

Aydınlanma Çılgınlığı’nın yazarı Jed McKenna’ya göre Moby Dick’in yazarı Herman Melville, kendi zamanının en önde gelen ruhani öncülerinden biriydi. Moby Dick ise onun çıktığı yolculuğun seyir defteri...

“Gözle görünen her şey, insan, mukavvadan bir maske gibidir. Ama her olan bitende – her canlı eylemde, her kuşku götürmez olayda – bilinmez bir akıl vardır; bu akıl kendi damgasını vurur o akılsız mukavva maskeye. İnsan vuracaksa o maskeye vurmalı! Tutsak duvarı delmeden nasıl kaçabilir zindandan? Benim için beyaz balina, etrafımı kuşatan o duvardır. Bazen bunun ötesinde hiçbir şey olmadığını düşünüyorum. Ama bu da yeter.” [Moby Dick]
Film balina avına çıkan bir denizcinin balina avı sırasında, karşılaştığı devasa ve beyaz bir balina ile yaptığı mücadeleyi konu alıyor. Oldukça basit gibi görünen bir hikayenin güçlü olmasının nedeni verilen gizli mesajında... Hiç bir balinaya benzemeyen Moby Dick, yanılsamalarımızı simgeliyor. Arzularımız, hedeflerimiz, çabalarımız, oluşturduğumuz kişilikler... Onun peşinden giden insan ise ego’nun ta kendisi. Tüm yanılsamaları yaratan ego onun peşinden tüm gemiyi sürüklüyor. Okyanus ise tüm bu içinde olduğumuz bilinç... Evren... Okyanusun bilinmeyen ve kaçınılmaz bir dinamiği var; akıntıları, dalgaları, fırtınaları... Gemi ve kaptanı, ancak onunla uyum içerisinde güvenli yol alabilir ve kısıtlı bir iradeye sahiptirler...
Egonun yani zihnin yarattığı bu balina, bizi engelleyen canavarımızdır. Bu canavarlar uyanmamış, zihinlerinin mahkumu olan kişiler tarafından beslenir ve büyütülürler. Onları fark etmek ve onların etkisinin yok olmasını sağlar...

“İnsanların çılgınlık dediği şey, Tanrı için aklın ta kendisidir. Tüm insan düşüncelerinden sıyrılan akıl, Tanrı düşüncesine ulaşır sonunda; bu düşünce akıldışı ve çılgınca bir şeydir bizim için. Oysa bu düşünceye varan mutluluğun da mutsuzluğun da üstüne çıkar; tıpkı Tanrı gibi umursamacı olur.” 


“Beni güneş küçük düşürürse güneşi vururum. Güneş bana düşmanlık ederse, ben de düşman olurum ona; adil bir oyundur bu; kıskançlık yönetiyor tüm varlıkları. Ama ben bu oyunun da kölesi değilim oğlum. Kimdir benden üstün olan? Gerçeğin sınırları yoktur.”

Ne demek istiyor Kaptan Ahab? Uyanma yolculuğu zorludur; tüm oluşturulan kişiliğin öldürülmesi, tüm yalanların, fikirlerin, inançların, her şeyin bırakılması gerekir; bu da zorlu bir yoldur... Düşman güneş bile olsa vazgeçmemelidir. Öte yandan adalet kavramı zihnin ürünüdür sadece. Ne olursa olursa oyunun adil olduğunu kabul etmemiz, aşılamayacak bir durumun olmadığını anlatıyor. Kıskançlık ise zihnin kıyaslama ve karşılaştırma ile çalıştığını göstermektedir. Etki ve tepki, zıtlıkların dengesi, nedensellik... Tüm bu ikili düşüncelerin kölesi olmayı bırakıyor Ahab. Ego’suna baş kaldıran kaptan, egosunun ondan daha üstün olamayacağını ima ediyor ve meydan okuyor. Gerçeğin ise sınırları yoktur, çünkü sınırları olan her şey, ikili düşünen bu zihne, bu dünyaya aittir. Bu şekilde sınırları kaldırmaya başlayan kişi ise sınırların olmadığı birliğe varacaktır...



“Kalkıştığım bu işi kendim istedim ve istediğimi de yapacağım! Beni deli sanıyorlar, delirmiş deliliğin ta kendisiyim. Bu yabani delilik yalnızca kendisini kavramak için durgunlaşır.”

“Ne beyaz balina, ne de insanlar, ne de şeytanlar yaşlı Ahab’ın öz varlığına bir fiske vurabilirler. Ahab’ın mı kaderi seçtiği, yoksa kaderin mi onu seçtiği, Ahab’ın kendisi tarafından bile tam belirlenememektedir.”

“Ahab, Ahab’ın kendisi mi? Bu kolu kaldıran ben miyim yoksa Tanrı mı? Koca güneş bile kendiliğinden hareket etmiyorsa, o bile göklerin buyruğunda ufacık bir köle ise; tek bir yıldız bile görünmez bir gücün etkisi olmadan dönmüyorsa, bu küçücük yürek nasıl çarpar, bu küçük beyin nasıl düşünür, Tanrı değilse bu yüreği çarptıran, bu düşünceleri bana düşündüren, beni böyle yaşatan.”
Ahab tüm bu yolculuğun sonunda gerçeğe ulaşır, farkındadır artık; özgürdür. Algılama gücü yükselmiştir artık ama eğlenme gücü azalmıştır. Kalıcı bir huzur kaplamıştır gelip geçici eğlencenin yerini... Az da olsa lanetlenmiş gibi hisseder bu dünyada artık kendini...