15 Kasım 2012 Perşembe

Bakış Açısı



Genellikle, sahip olduğumuz şeylerin değeri onları kaybettiğimizde anlıyoruz. Yine yurtdışındayım. Diğer milletlerden gelen farklı kişilerle konuşmak, onların bakış açılarından bakmak ve değişik fikirler almak güzel. 

Genellikle kimsenin anadili İngilizce olmamasına rağmen bu dille irtibat kuruluyor. Bir zamanlar güneşin bakmadığı imparatorluk dillerini yayma konusunda epey başarılı olmuş.
Bu dilde iletişim kurmak sorun değiş ancak başka bir dili çoğunlukla düşünerek kullanırız, anadilimizde otomatik olarak bilinçsiz bir şekilde kendimizi ifade ederiz.

Bu sebeple yurduma döndüğümde ‘Oh be, Türkçe konuşabiliyorum’ diyorum ve bizim için diğer milletlerin bakışı hayal ediyorum. Hepimiz insanız, bir çok ortak yanımız var. Bunun yanısıra bir o kadar da farklıyız ve birbirimize bakış açılarımız ilginç.

Özellikle de dünyanın tek gücü konumundaki ABD, dünyayı nasıl görüyor?


Bu harita ilginç bir web sitesinden:
Bu sitede bazı ülkelerin veya ırkların gözlüğünden diğer ülkeler haritaya konmuş. Sitenin sahibi Bulgar Yanko Tsvetkov, kendisi Almanya’da eğitim görmüş bir tasarımcı.

İşte Türkiye’nin değerlendirilmesi:

Amerika: Şükran günü yemeği
Almanya: İşgücü kaynağı
Latin Amerika: Shakira Dansı
Yunanistan: Doğu Yunanistan
Fransa: Kesinlikle Avrupa’lı değiller
İngiltere: Domuz eti bulunmaz
İtalya: Göbek atma
İspanya: Doğu Fas
Rusya: Turist kolonisi
Kuzey Avrupa: Minareler
Bulgaristan: Kapalı Çarşı
Araplar: Hakem
Avusturya-Macaristan: Zombi Imparatorluk

Israil’in haritası harika:


Peki, biz dünyayı nasıl görüyoruz?


Rusya: Seksi kadınlar
Almanya: Döner Cumhuriyeti – Kuzey Türkiye
Romanya: Çingene Ülkesi
Çek Cumhuriyeti: Skoda
Avusturya: Az kalsın alıyorduk
Bosna: Hala bizim
Yunanistan: Namussuzlar
Hollanda: Sahte Laleler
Gürcistan: Bıçak Dansçıları
Ermenistan: Zırlayanlar
Azerbaycan: Ahbaplar
Fransa: Hipokrat, Kruvasan
İspanya: Domuz eti
Portekiz: Portakal
İrlanda: Alkolikler
Polonya: Tutkuların ülkesi

14 Kasım 2012 Çarşamba

Ruby Sparks



Tam hayallerinizdeki gibi bir sevgiliniz olmasını ister miydiniz?
Onun tüm hareketlerini kontrol etmek ister miydiniz?
Onu değiştirmek ister miydiniz?

Mantıklı bir şekilde düşündüğümüzde son iki soruya hayır cevabını verebiliriz ancak birçoğumuz “evet, evet!” demek isteyebilir. Dilleri söylemesek de, bilinçsiz olarak karşımızdakini kontrol etmek veya değiştirmeyi arzuluyoruz. Hayal edin ki bu mümkün oldu; böyle bir durumda neler olurdu acaba?

Ruby Sparks, seçimlerimiz, kontrol, aşk ve yazarlık üzerinde harika bir film. Film, insanı insan yapan değerleri de düşünmemize sebep oluyor: İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinin başında düşünce kabiliyeti gelmektedir. Düşünce nedir? 
Düşünce dediğimizde beynimiz aklımıza geliyor. İnsan beyni yaklaşık 1.4 kg ağırlığındadır... Gezegendeki en büyük beyne sahip değiliz; fil beyni yaklaşık 6 kg'dır. Fil beyni ile insan beyni arasında önemli bir yapı farkı vardır. Bu da düşünce kapasitemizi artırır. Biriktirdiğimiz bilgi ve deneyimlere göre tepki veririz. O halde düşünce geçmişe dayalı bir tepkidir. Yeni ve yaratıcı bir düşünce olamaz. Sezgilerimizin kaynağı bambaşka bir yerden gelir. Bizi yaratıcı yapan sezgilerimizdir. O halde, bizi biz yapan beynimiz değildir...

Bizim en önemli özelliğimiz anlayışla gelen “seçim özgürlüğümüz” ve buna bağlı olarak “yaratıcılığımız, hayal gücümüz”. Bu bize verilmiş bir hediyedir.


Kahramanımız Calvin, kontrolü elinde tutmayı seven bir karakter ve hayatında bunun zorluklarını çekmektedir. Hayatın akışına güvenmediği için, yazarak yarattığı sevgilisini kontrol etmektedir. Yarattığı sevgilisi ve kendi annesinin ilişkileri mesafelidir. İlk yazdığı başarılı kitaptan sonra üzerinde ‘başarılı’ olma sendromu vardır.

“Sadece yap, o şekilde daha fazla öğrenirsin.”

Paul Dano kendine has tarzı ile dikkati çeken bir aktör. Özellikler, Little Miss Sunshine ve Being Flynn filmlerindeki performansı harika. Ruby rolündeki Zoe Kazan aynı zamanda bu filmin yazarı... “The Exploding Girl” filminde en iyi kadın oyuncu ödülünü almış. Bu filmi seyredilecekler listesine koymak lazım. Filmin yönetmenleri Jonathan Dayton, Valerie Faris’i müthiş bir film olan Little Miss Sunshine’dan hatırlayabilirsiniz.


Filmin sonundaki Calvin’in basın açıklaması etkileyici:

“İsmi: Doğum hikayesi... Belirgin yaraları ve doğum izleri...
Ne olursa olsun, bunu yazma sebebim değişmiyor.
Seni değiştirmek için yazdığım her kelime için özür dilerim. Çok şey için özür dilerim.
Buradayken seni görmek istedim. Şimdi gittin ve nereye baksam seni görüyorum.
Bazıları bunu okuyup, sihir diyebilir... Aşık olmak da bir tür sihir sayılır.
Yazarlık da öyle. Catcher in the Rye’da denildiği gibi. ‘Kurgunun nadir mucizesi tekrar karşımızda. Hayal gücü, kağıt ve mürekkeple bir insan daha yaratıldı.’ J.D Salinger olduğumu iddia etmiyorum... Ama mucizeye şahit olduğumu söyleyebilirim. Her yazarın katılacağı gibi en şanslı, en güzel yazım aşamasında kelimeleri siz yazmazsınız,  kelimeler sizden dökülür. Bana bütün olarak gelmişti. Onu yakalayacak kadar şanslıydım ben de.
”

Calvin en sonunda kontrolü bırakıp serbest bırakır sevdiğini... Kendi de özgürleşir. Yaptığı iş ile bir olur. Yazılan ve yazan arasında bir ayrım kalmadığında kelimeler dökülmeye başlar; bunu gözleyen bile yoktur artık... Sadece yaratım vardır...

13 Kasım 2012 Salı

Neden Kendimizi Gıdıklayamıyoruz?



Genellikle çocukların sordukları sorular, çok basit, çok temel , ama farkında olmadan en çok araştırma gerektirecek nitelikte olurlar. Araştırmacı yazar Gemma Elwin Harris “Big questions from Little People” kitabında binlerce ilkokul öğrencisine soru sormalarını istedi. Ve bilim adamlarını ve filozofları cevap vermesi için davet etti. 

Bu sorulardan biri “Neden Kendimizi Gıdıklayamıyoruz?” 

Nörobilimci David Eagleman bunu açıklıyor:
Bunu anlamak için beynimizin nasıl çalıştığını anlamamız gerekiyor. Beynimizin en temel faaliyetlerinden biri etrafında neler olup bittiğini kavramaktır. Siz bir yandan gündelik hayatınıza devam ederken, kahvaltı ederken, merdivenden inerken, beyniniz daima bir sonraki adımda ne olacağını tahmin etmeye çalışır.
Nasıl bisiklete binmeyi öğrendiğini hatırlayın; önce pedalları çevirmeye odaklanırsınız. Bu kolay gelmeye başlayınca bisikleti yönlendirmeye geçersiniz, ve her bir hareketinizin nasıl sonuçlar doğurduğunu öğrenirsiniz. Bu tecrübeden beyniniz artık otomatik olarak ne yapması gerektiğini bilir. Yapmanız gereken her hareketi önceden tahmin eder.

Bir şeylerin değiştiğini fark edersiniz, bilinçli bir şekilde kullanmaya başlarsınız. Bu patlamış bir lastik veya kuvvetli bir rüzgar olabilir. Bu deneyimden sonra beyin yeni deneyimleri de kaydedip ototmatik pilota geçecektir. 

Bir sonraki adımı tahmin etmek neden bu kadar önemli? 
Bu hayatımızda daha az hata yapmamızı ve hayatta kalmamızı sağlar.

Beynimiz kendi hareketlerimizin sonucunu tahmin edebiileceği için kendi kendimizi gıdıklamamız mümkün değildir. Diğer insanlar sizi gıdıklayabilir, çünkü bu davranış sizin beklemediğiniz bir harekettir. 

Ne kadar beklenmedik olursa o kadar başarılı olursunuz!

12 Kasım 2012 Pazartesi

Sound of My Voice



Brit Marling, ekonomi mezunu genç bir oyuncu, senaryo yazarı ve yönetmen. Marling, ilk denemesi olan ‘Another Earth’ ile çok ses getirdi; şimdi Sound of Voice filmini Zal Batmanglij ile yazdı. Marling, kendi yazdığı karakterleri daha başarılı canlandırdığını düşünüyor...
Yönetmen koltuğunda ise diğer senarist  Zal Batmanglij var. Filmin ilginç müziklerini ise yönetmenin kardeşi  Rostam Batmaglij yapmış. Görselliği ve mistik havası ile film ağır temposuna rağmen zevkle izleniyor.


Marling, Maggie adlı gelecek geldiğini iddia eden kült bir lider karakteri canlandırır. Maggie’nin bir şarlatan olduğuna inanan Peter ve kız arkadaşı Lorna, Maggie’nin ‘seçilmişler’den oluşan tarikatına gizli bir şekilde üye olurlar. Maggie geçmişe sevdiği kişileri korumak için geldiğini söyler. Maggie meditasyon ve dans teknikleri ile bilgelik vermektedir.

Peter, annesini 13 yaşında kaybetmiş, ve annesinin hastalığı ile hiç savaşmadan onu bırakmasından olumsuz etkilenmiş bir karakterdir. Lorna ise Hollywood yapımcısı baba ve oyuncu annenin kızıdır, tek başına ergen olmuş, 12 yaşında alkole başlamış, 23’üne geldiğinde ise tükenmiş ve sığ çevresinden bıkmıştır.

Tarikat çalışmalarında birinde,  Maggie:
“Şimdi çocukluğunuza dönün, konuşmadan önceki döneme... o dönemi hissedin, şimdi büyüdünüz;  elmayı yediniz. Elmanın içinde ne olduğunu biliyor musunuz? Mantık, Acı, Entellektüel Saçmalıklar. Artık yediniz ve büyüdünüz. Soru şu ki, ne kadarından kurtulabilirsiniz? Kendinizi utançtan, öz nefretten nasıl arındırabiliriz? Çıkartın elmayı içinizden... Kendinizi arındırıyorsunuz. Kendinizi kaderinize hazırlıyorsunuz.” diye grubu yönetir.

Bu çalışma sırasında Peter kusmayı reddeder, Maggie  onun çocukken etkilendiği travmaları teşhis eder. “Kılı kırk yaran bir ahmak, dans edemeyen, nefes alamayan biri..  O kadar bencil ki sevgilisini bile orgazma ulaştıramıyor. Gücü elinden kim aldı? Seni bu kadar güçsüz bıraktı ki, kontrol konusunda saptantılı oldun? Bir şeyleri hissetmek yerine her şeyi düşünür hale geldin.”
Peter, bunları inkar etse de, doğruluğuna inanmaya başlayan Lorna ile araları açılmaya başlar.

Tarikatdaki diğer bir çalışma ise, geçmişden gelen çöplerimizi vücudumuzda barındırdığımız ve bunların temizliği ve öz benliğinize ile tekrar temas kurmak için gerekli çalışmaların yapılması gerektiği vurgulanıyor...
“Bastırılmış duygular yüzünden kaslarınız gergin. Önceden kim olduğunuz önemli değil, kendinizi bırakın, grup olun. Düşünmeyi bırakmanız ve nefes almanız için sizi tüketmek zorundayım.”

Film, inançlarımız ve gözümüzün görebildiğinin ötesini görebilecek bilgelik üzerine... kontrolü, salt mantığı bırakmak, farkındalık üzerine...

Brit Marling ve Zal Batmanglij ikilisinin son çalışması “The East” filmini merakla bekliyoruz...

11 Kasım 2012 Pazar

Cloud Atlas


"Hayatlarımız sadece bize ait değil. Beşikten mezara kadar, diğerlerine bağlıyız... Geçmişten geleceğe... İşlenen her suç ve yapılan her iyilik geleceğimizi yeniden şekillendirir.”

Kuantum fizikçilerinin keşiflerinden birisi Dolanıklık’tır... Bir foton ikiye bölündüğünde ortaya çıkan fotonların birbirleriyle olan ilişkileri devam eder. Dolanık fotonlardan birinde bir değişiklik olduğunda "aynı anda" diğer fotonda da değişiklik olur. Bu, birbirinden milyarlarca kilometre, ya da binlerce ışık yılı uzakta iki parçacığın anlık olarak birbirleriyle "iletişim" halinde olması demektir... Big Bang (Büyük Patlama) sırasında Evren’deki her şey bir toplu iğne başı kadar olduğu varsayımı ile tüm Evren’in birbirine belli derecelerde bağlıdır... Bağlam olmazsa yapının da olması mümkün değildir. Kendimizin diğerlerinden ayrı olması fikri, zihin kökenli bir yanılsamadır.

Fizik bu şekilde bir yaklaşım sergilerken, kadim öğretiler ve dinler de, Evren’in birliğinden bahseder. İngilizce, din anlamına gelen “Religion” kelimesi Latince ‘religare’ kelimesinden gelir. Bu kelime, birleştiren, birlik anlamına gelir. Hepimize Tanrı’nın ruhundan üflenmiştir; hepimiz ona döneceğizdir. Tekrar birlik oluşacaktır. Sufizm’de, aşık ile maşuğun tek bir vücut olmasından bahsedilir. Yunus Emre, “Aşk, sevenin sevdiğinde yok olmasıdır” şeklinde bir olmaktan bahseder... Yok olan ayrı sanılan kimlik, nefs, egodur...

*Eski insanlar zekiydi. Hastalıkları ve doğumları kontrol ediyorlardı. Mucizeler yaratıyor; gökyüzünde uçuyorlardı.
-Doğru, hepsi doğru. Ancak bir şeyleri daha vardı. Kalplerinde açlık vardı. Zekalarını gölgede bırakan bir açlık ...
*Açlık mı? Ne için?
-Daha fazlası...


Kendini ayrı sanan zihin, kendi bedenini hayatta tutmak için korku ve öfkeyi kullanır. Korku, kaçmak için, öfke ise savaşmak için güç sağlar... Zihnin ayrımcı yaklaşımı, kişileri böler. Filmin altı ayrı dönemde geçen hikayelerinde, hep sınıf ayrımları vardır; güçlü ve zayıf, efendi ve köle, beyazlar ve göçmenler, insanlar ve robotlar, soylular ve diğerleri... Acılardan kurtulmak ve ödülleri azami düzeye çıkarmak isteyen zihin bu savaşı kazanamaz... Hep daha fazlasını ister ve diğerlerine zarar vermeye başlar.
“Yaşamlarımız ve kararlarımız kuantum yörüngelerinin de tarif ettiği gibi her karşılaşma ve her kesişmede farklı bir istikamette ilerleyecektir.”
Öte yandan insan zihninin aklının alamayacağı bir düzen vardır. Herkesi birbirine bağlayan bu bağın adı sevgidir... Milyarlarca küçük sistemden oluşan ve bir sistemde buluşan Evren iş başındadır. Her sistem, doğasında olduğu gibi denge bulmaya çalışır. Her denge hareketinde bir parça düzensizlik (entropi) ortaya çıkar...
“Endişelenme, her şey yolunda. Her şey gayet yolunda. Şimdi anlıyorum; gürültü ve ses arasındaki sınır, geleneklerden ibaret. Tüm sınırlar, aşılmayı bekleyen birer gelenektir. Herhangi bir geleneğin geride bırakılabilmesi için ilk önce birinin onu aşması gerekiyor. Böyle anlarda, senin kalp atışlarını, kendiminki kadar net duyabiliyorum ve anlıyorum ki ayrılık sadece bir yanılsama.
Hayatım, kendi sınırlarının çok ötesine uzanıyor...”

Sistemleri en iyi anlayan teorilerden birisi, “Kaos Teorisi”dir... Bu teoriye göre, sistemdeki ufak bir değişiklik, sistemin diğer elementlerini büyük bir şekilde etkileyebilir. Bunun ne zaman ve nasıl olacağını tahmin etmek imkansız gibidir.

*Ne yaparsanız yapın, yaptığınız Okyanustaki bir damla gibi olacaktır!
-Okyanusu oluşturan damlalar değil midir?

Bir süre sonra denge bulan sistemlerin, radikal bir değişim için eşik seviyelerini aşmaları gerekir. Bu eşikler o döneme, o sisteme ait, o anki sınırlardır. O eşiklerin aşılması için önemli bir miktarda enerjiye ihtiyaç vardır. Bu eşik boyunun aşılması için başlayan bazı küçük dalgalar, büyür ve bir gün eşik aşılır... Artık sistem yeni bir dengeye ulaşa kadar salınır ve artık eski dinamikler geçerli değildir...
“İnanç, korku ve aşk gibi olguları, izafiyet teorisi ve belirsizlik ilkelerini anladığımız yollardan anlamaya zorlandık. Bu olgular hayatımızın, rotasını belirler. Dün farklı bir yöne giderken, bugün farklı bir yöne gidiyorum. Bugün yaptıklarımı, dün yapmamın ihtimali yoktu. Zamanı ve mekanı yeniden yapılandıran bu güçler, daha biz doğmadan başlayacak ve öldükten sonra da devam edecek şekilde olmak istediğimiz kişiyi değiştirebilir ve şekillendirebilir."

Javier: Ne okuyorsun?
Luisa Rey: Eski Mektupları.
Javier: Neden bunları okumayı bırakmıyorsun?
Luisa Rey: Bilmem. Sadece aynı hataları neden devamlı tekrarladığımızı anlamaya çalışıyorum...

“Hakikat tektir ve onun versiyonları sahtedir.”

9 Kasım 2012 Cuma

Ne Zaman Unuttuk?

Ne zaman unuttuk
Gökyüzüne bakmayı,
Yıldızlara dalıp gitmeyi?

Tuğla parçalarında yedi kule oynamayı,
Tahtadan uzay gemisi yapmayı?

Toz leblebi yemeyi,
Macun satıcısının sesini?

Ne zaman unuttuk
Tahta silgisi ile basket atmayı,
Çantalardan kale yapıp futbol oynamayı?

Ateş yakıp etrafında dans etmeyi,
Ateşte patates közlemeyi?

Güneşin batışını seyretmeyi,
Bulutlarda hayal kurmayı?

Ne zaman unuttuk
Kayalıklardan denize atlamayı,
Kumdan kale yapmayı?

Ama hiç bir zaman unutmayacağız
Gençliğe hitabeyi, Onuncu Yıl Marşını...
Hiç bir zaman unutmayacağız O’nu anlamayı!

Sonbahar Temizliği


Etrafınızda her şeyini yarım bırakan insanlar var mı?

Sözlerini tam olarak yerine getirmeyen,
Yemeklerini, içeceklerini yarım bırakan,
Başladığı işi bitirmeyen,
Masasını, odasını toplamayan,
Kendine bile verdiği sözleri hasır altı eden,
Eline aldığı bir işi tam hakkıyla yerine getirmeyen,
Eski alışkanlık ve eşyalarından vazgeçmeyen,
Bir aileye veya şirkete yapışan, yaşıyormuş gibi yapanlar var mı?

Emin olun ki, bu kişilerin içlerinde henüz hesabı kapatılmamış bir sürü mesele vardır. Şu güzel sonbahar günlerinde ağaçlar yapraklarını baharda tekrar kazanmak üzere döküyorlar. Belki de ağaçlar ve bizler bu duruma üzülüyoruz, ancak biliyoruz ki, bu olması gereken bir süreç. Sanırım onlar farkında ve hayatın akışında rahat ve huzurlular...
Sonbaharda çam ağaçları yaprak dökmezler, her şeyi içlerine atıyorlarmışcasına... Belki de bu sebeple mi yaprakları iğne gibi ve hiç meyve vermiyorlar... Belki de vermek istediği önemli bir mesaj var; yaprak dökmezsen kimse sana sarılmak istemez...

Biz peki bu yaprak dökümünü nasıl yapabiliriz? İlk adım ‘farkındalık’ yaratmak.  Kendi hareket ve yaşam tarzımız ile ve en önemlisi ‘kendimiz’ ile bir gerçeklik oyununa başlamak ve bu oyunda oldukça dürüst, samimi ve içten olmak... En güzel cevaplar için en güzel sorular gerekiyor bize...

Sadece kendimize dürüst olup gerekli soruları soralım, gözlemleyelim kendimizi, çevremizi... Bu sizi rahatsız eden davranış şekilleri veya yaşadıklarınız devamlı tekrar mı ediyor? Bir şekilde dışarıda olanlar içimizin bir yansımasıdır, aynasıdır... Bunları değerlendirme çalışan zihin, ya başkalarını ya da kendini suçlayacaktır. Buna dayalı uydurduğu bahaneleri ise destekleyecek düşünce ve duygular oluşturmaya devam edip bizi bir kısır döngüye sokar. Bu sebeple zihnimizin sakin, dingin ve tarafsız, objektif bakış açısına ihtiyacımız vardır. 

Bunu sağlamanın en iyi yolu, An’da kalmaktır. Zihin, ya geçmişte veya gelecektedir... Soralım kendimize "burada mıyım?" diye... İçinde bulunduğumuz anda bedenimizi, nefesimizi hissedelim, içtiğimiz kahvenin kokusunu alalım, dokunduğumuz nesneleri hissedelim. Sevdiklerimizi, severek yaptığımız şeyleri hayal edelim.



Başta anlamasak bile bunu yaparak, bedenimiz ve zihnimizin çok üzerinde, çok değerli bir varlık olduğumuzu hissedebiliriz... Karnımızdan derin nefes alıp ve verelim. Yavaşça ve sakince. Aldığımızın iki katı sürede nefesinizi boşaltalım. Nefes alırken beyaz berrak bir nefes imgeleyebiliriz, bırakırken ise temizlendiğimizi hissedip hafif kirlenmiş bir hava imgeleyebiliriz. Bunu en az 10 dakika özellikle sabahları yapalım. Kendimizi çok gergin ve kaybolmuş hissettiğimizde de yapabiliriz. Sakin nefes alıp verişimiz zihnimizi sakinleştirecektir. 

Eğer geçmişte çok önemli bir travma yaşadıysak, üstat desteğine de ihtiyaç duyabiliriz. Yoga, farkındalık çalışmaları veya aile sistemi çalışması faydalı olabilir.

Farkına vardıktan sonra, oluşacak iki duyguya dikkat etmekte fayda var: inkar ve öfke... 
Matrix’de - sanal dünyada yaşamak isteyen karakteri hatırlayalım. 
Hangi hapı tercih edeceğiniz size bağlı, ama sadece tek bir yol var: Anlayış geliştirmek ve kabullenmek...
Kabullenmekten sonra ki aşama ise temizlik ve daha çok farkındalıktır... Eğer olanları yüreğinize gerçekten alamıyorsak, suçlamaya devam eder kurban olmayı tercih ederiz ve hatta bunu güvenli bile buluruz, çünkü haklıyızdır! Kurbanken suçlu, suçlu iken kurban durumuna geçeriz. Oysa ortada ne haklı vardır, ne de haksız, ne de affedilecek bir durum...

İşte sonbahar! Temizlik ve yenilenmek için yatırım zamanı...